| Yılmaz ÖZDİL - Hürriyet |
| yozdil@hurriyet.com.tr |
| |
| Ne mutlu Hamaslıyım diyene... |
| okka bi başbakanım olsun isterdim. * Evlatlarımız kahpe pusularda şakır şakır şehit edilirken, açsın telefonu Barzani’ye, "eksküzmi""Bundan böyle sınırdan kedi bile geçerse, çadırına F16 yağdırırım, nerden geldiğini şaşırırsın" desin... İsterdim. * Kafamıza çuval geçirdiklerinde, isterdim ki, toplasın kabineyi acilen, "İncirlik’e kilit vurdum""Bak arkadaş, ya çıkıp özür dileyeceksiniz, ya da topla tasını tarağını Nebraska’ya kadar yolun var, anca gidersin" desin... İsterdim. * Annan Planı’nı burnumuza dayadıklarında, kaldırsın telefonu, "Bizde güzel bir laf vardır dostum Kosta, senin anan güzel mi?" desin, şakayla karışık... Gitsin Kıbrıs’a, "Biz burdayız kardeşim, santim kımıldamayız, çok rahatsızsan ananı da al git" desin... İsterdim. * Bize turistik vize bile verirken bin dereden su getiren ülkelerde bölücüler cirit atıyor, AB çatısı altında konferans filan düzenliyor... İsterdim ki, çıksın Meclis kürsüsüne, "Toprağıma, milletime yönelik bu husumet bitene kadar, AB ile ilişkilerimizi askıya alıyorum" desin... "Benim için bitmiştir, daha gelmem Brüksel’e" desin... İsterdim. * Uzatmayayım... Kıskandım. Ömrüm boyunca özlemini çektim. Hamas’a nasip oldu. * Ne mutlu Hamaslıyım diyene. desin mesela... desin... Çağırsın ABD Büyükelçisi’ni, |
31 Ocak 2009 Cumartesi
Ne mutlu Hamaslıyım diyene...
30 Ocak 2009 Cuma
Türk milleti Içkicidir
Türk milleti Içkicidir
Geçen günkü 'Fatih Şarap İçerdi' başlıklı yazım yine birilerini küplere bindirdi. Ne dinsizliğim kaldı ne Aleviliğim ne de fitnecilğim...
Nasıl olur da bir padişaha şarap içiyor, diyebilirmişim... Halbuki Emeviler; Abbasiler devirleri de başta olmak üzere; padişah sofralarında bol bol şarap içilmiştir. Bu gerçeği birileri kabul etmek istemiyor. Belli ki bu insanlar; bütün Türk tarihini; İstanbul'un varoşlarında son otuz senede ortaya çıkan Vehhabi yaşam biçiminden ibaret sanıyor...
Tarihi kayıtlar ve araştırmalar gösteriyor ki İslam öncesi Türkleri; içkiyi kutsallaştırmıştır. Bunu; bugünkü Ukrayna'dan (Hatta Arnavutluk'tan) Moğolistan'a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada görüyoruz. Balbal denilen mezar taşlarının önemlilerinde; elinde kadeh tutan insan figürleri bulunmaktadır. Beli kemerli; kemerinde hançer (veya kısa kılıç) sokulu bu insanlar; Türk beylerini temsil eder. Şad, tigin, tarkan (tarhan) gibi 20 dolayında unvanı bulunan Türk beylerinin elinde tuttuğu bu kadehlere Türk kültüründe tolu (bugünkü dille, dolu) deniliyordu. Dolu iki elle tutulur, hakanın (sultan/padişah) önünde diz çökülür ve içindeki şarap ya da pirinç rakısı içilirdi.
Bu tören; antlaşma için yapılırdı. Tolu içen Türk beyi, hakana bağlılığını ortaya kor ve bu konuda da yemin etmiş sayılırdı.
Tolu tutan bey heykelleri ve resimleri Karpatlar'dan büyük Okyanus'a kadar Türk halklarının yaşadığı alanlarda karşımıza çıkıyor. Ukrayna'daki Kıpçakların kadınlarının da tolu içtiklerini görüyoruz. Yani; Türklerdeki kadın-erkek eşitliği ve birlikteliğinin gereği, üst tabakadan hatunlar da tolu içerlerdi.
Bu gelenek İslamlaşan Türk coğrafyasında sonraları da devam etmiştir. Arap Seyyah İbn Batuta, Kıpçaklar arasındaki yolculuğunda ve oradaki Türk-Moğol devletinde bu geleneğin canlı tanığı olmuştur. (Kıpçaklar; İskitler'in ardılı olan sarı ve beyaz renkli temel Türk ırkının önemli bir halkıdır. Bu konu ile ilgili bilgi arayanların şu çalışmamıza bakmalarını öneririm: Yabancı Kaynaklara Göre Türk Kimliği; ayrıca, Rasonyi'nin Selenge Yayınları'ndan çıkan Doğu Avrupa'da Türklük adlı çalışması çok önemlidir.)
Ölen bazı Oğuz beylerinin mezara, ellerinde dolu ile diklemesine gömüldüklerini de Kıpçak illerinde görmekteyiz.
Orta Asya Türk coğrafyasında, dolu tutan balbalların fotoğraflarını Servet Somuncuoğlu 'TAŞTAKİ TÜRKLER' adlı çalışmasında bol bol ortaya koydu. Bu yılki Sedat Simavi Ödülü'nü kazanan Taştaki Türkler de meraklılarınca kaçırılmamalı...
***
Tolu (dolu) ile Türk'ün ilgisini merak edenlere bir bilgi daha: Anadolu'daki Aleviliği yaşatan cem törenidir. Bu törende; dolu içilir. Tıpkı; hakanın önündeki bey gibi; törene katılan olgun erkeklere, saki denilen görevli; dolu denilen küçük kadehle içki verir. Talip, doluyu alır, iki eliyle dedenin önünde durur; duasını alır ve doluyu sırreder (içer).
Bütün Alevi-Bektaşi edebiyatı doluyu kutsar. Başta Şah Hatayi ve Pir Sultan olmak üzere Alevi ozanlarının tümü dolu üzerine birçok deyiş/nefes söylemişlerdir. Günümüzde süren bu gelenek; Tahtacılar (Ağaçeri Hun Türkleri) arasında dolu bölüşmek adıyla, yemin etmek, söz vermek biçiminde de görülüyor. Yakında çıkacak olan Türk Aleviliği adlı çalışmamızda bunun ayrıntılarını ortaya koyuyoruz.
İçki; Türk halkları tarafından İslam öncesindeki ilkbahar ve sonbaharda düzenlenen törenlerde de bol bol içiliyordu. Bunun; Sağrak biçiminde Selçuklu yaşam biçimine girdiğini de belgeler gösteriyor. Bırakın içkiyi; atalarımızın esrar ve afyon kullandıklarını da kaynaklar ortaya koyuyor. Şimdi; sonradan Müslüman olanlar; Türk milletinin bu özelliğini dinsizlikmiş gibi göstermeye kalkışıyorlar.
Ne demişler: Sonradan olmanın Müslümanlığına derman yetmez...
27 Ocak 2009 Salı
Gizlenen gerçekler
İki buçuk yaşında, toraman bir oğlan.
Oturdukları apartmanda inşaat yapılıyormuş, arada o beton delen aletlerden biri binayı sarsalayarak gürültülerle çalışıyormuş.
Özgür de bu sesten çok korkuyormuş.
Babası bir akşam almış onu karşısına, “korkacak bir şey yok oğlum,” demiş, “sen artık kocaman oldun, korkmamalısın.”
Ondan sonra o makine ne zaman çalışsa, Özgür o yarım yarım konuşmasıyla “kokunç, kokunç” diye bağırıyormuş.
Sonra da babasının söyledikleri aklına gelip ekliyormuş:
“Ama korkacak bir şey yok.”
Yeryüzünün en güzel ülkelerinden birinde yaşarken sürekli olarak minik Özgür gibi mırıldanıp duruyorum:
“Kokunç, kokunç ama korkacak bir şey yok.”
Doğrusu bu ülkede yaşananların “kokunç” olduğunda inancım tam da “korkulacak bir şey yok” kısmını söylerken biraz zorlanıyorum.
Bugün Neşe Düzel’in itirafçı Aygan’la yaptığı söyleşinin birinci bölümünü okuyacaksınız.
Aygan, ordunun resmî bir biriminde işlenen cinayetleri anlatıyor.
İsimler veriyor.
Tarihler veriyor.
Yer söylüyor.
İnsanları öldürenler resmî kişiler, subaylar, astsubaylar.
Ve, bu cinayetler yıllarca sürüyor.
Kimse bu cinayetleri durdurmuyor.
Hatta generaller, cinayetleri işleyen birimin “aslında olmadığını” iddia ediyorlar.
“JİTEM diye bir şey yok” diyorlar.
Böyle bir ülke, böyle bir ordu olmaz.
Ordu, savaşır. Ordu, cinayet işlemez.
Cinayet suçtur, cinayeti işleyenin üstünde üniformasının bulunması bunu suç olmaktan çıkarmaz.
Bugün bu ülkede yargının, ordunun, siyasetin şaibeli bir hale gelmesi bu cinayetlere göz yumulmasından kaynaklandı.
Sokaklardan, evlerden, hastanelerden toplanan insanların ordu barakalarında boğulmasına, vurulmasına, cesetlerinin yakılmasına bir toplum, bir devlet nasıl göz yumar?
Medya nasıl göz yumar?
Yıllarca itirafçı Aygan cinayetlerin parçası olurken ses çıkarmayan yazarlarla, gazetelerin, şimdi bu adam o cinayetleri anlattığında “alçak” diye bağırdıklarını görüyoruz.
Cinayet işlediği için “alçak” demiyorlar ona, cinayetleri söylediği için “alçak” diyorlar.
Cinayetlerin üstünün örtülmesini isteyen gazetecilerin olduğu bir ülke burası.
Genelkurmay, Aygan’ın konuşmasını yayımlayan gazetenin Genelkurmay’a girmesini yasaklıyor.
Buna da ses çıkarmıyorlar.
Genelkurmay gazetecilerin Genelkurmay’a girmesini nasıl yasaklar?
Tapu Kadastro Genel Müdürü böyle bir yasak koysa onu doğduğuna pişman eder gazeteler, Genelkurmay’ın böyle keyfî davranmasına niye ses çıkarmıyorlar?
Genelkurmay’ın JİTEM’i olduğu için mi?
Yoksa o gazeteler, cinayetler işlenmesini destekledikleri için mi?
Bu ülkenin katilleri hâlâ cezalandırmayan yargısı, o katilleri hâlâ bünyesinde barındıran ordusu, bu işin peşini takip etmeyen siyasetçisi, cinayetlerin üstü örtülsün isteyen medyası, “devletin canının istediğini öldürebileceğine mi” inanıyorlar?
Galiba öyle.
Buna inanıyorlar.
Onların kafasındaki devlet, istediğini öldürür, bunun hesabı sorulmaz.
Bizim kafamızdaki devlet hiç kimseyi öldüremez, bir devlet görevlisi ne amaçla olursa olsun cinayet işlerse cezasını çeker.
Zaten aramızdaki fark her konuda ortaya çıkıyor.
Cinayetlerin üstünün örtülmesini isteyen gazetelerle gazetecilere bakarsanız, Ergenekon’un üstünün örtülmesini isteyenlerle aynı kişiler ve gazeteler olduklarını göreceksiniz.
Çünkü, Ergenekon bu hukuksuzluğun, bu keyfiliğin gölgesinde büyüyüp palazlandı.
“Devletin cinayet işlemesi serbesttir” inancının ürünü o örgüt.
Siyasette “liberalizme” karşı olan bu medya, cinayette “liberalizmin” yaratıcısı.
“Bırakınız vursunlar, bırakınız boğsunlar.”
Onların şiarı da bu.
Bırakmayacağız.
Bu ülkenin ve bu devletin hukuka uygun, saygın bir yer olmasını isteyen insanlar da yaşıyor burada.
Suçlu bir devletten, saygın bir devlete geçmeye çalıştığımız bir dönemdeyiz.
Türkiye, dünyanın “lanetlilerinden” olmayacak.
Devlet suç işlemeyecek, işleyen cezasını çekecek.
Bunun gerçekleşeceğini göreceksiniz.
Olaylara baktığımızda, cinayetleri gördüğümüzde, “kokunç, kokunç” diye bağırmamak elde değil.
Dünyanın ve Türkiye’nin gittiği yere baktığımızda ise eklemeliyiz:
“Ama korkacak bir şey yok.”
Çünkü Türkiye de, dünya da, “suçu alışkanlık haline getiren” bir yapıyı taşımamakta, o yapıyı temizlemekte kararlı.
Hep birlikte Özgür gibi bağırmamız gerekiyor sanırım.
“Kokunç, kokunç ama korkacak bir şey yok.”
Ahmet Altan-Taraf
Vahşeti inkára ‘vatanseverlik’ mi diyorsunuz?
Onlarca kişinin infaz edildiğini ve cesetlerin Diyarbakır-Şırnak hattındaki ölüm kuyularına atıldığını söylüyor...
Bununla da yetinmiyor...
Daha önce iki ölüm kuyusunun yerini Google earth üzerinden star’a açıklayan Aygan... Bu kez de yeni krokilerde 15 cesedin daha atıldığı yerleri tek tek gösteriyor...
Ne var ki sayısız yargısız infazla suçlananların yıllardır ‘gizli eller’ tarafından ‘açıkça’ korunduğunu görüyoruz...
Askeri mahfillerde ‘hazırlık soruşturması’ 12 yıl süren dosyalar var...
* * *
Bizim faşistlere göre...
Hukukun işlemesini ya da gerçeğin ortaya çıkmasını istemek düpedüz ‘Türk düşmanlığı’...
Bu kaşarlanmış zevata göre olayları ve hukukun işlemesini tümden reddedeceksin...
Cinayetlerden...
Vahşetten...
Yasa dışılıktan yana taraf olacaksın...
* * *
Bu taifeye göre... Hukukun ırzına geçtiğin kadar milliyetçi sayılacaksın...
Bununla da yetinmeyecek...
Toplumsal arınmadan yana duranlara...
Hukuksuz bir ‘vatanseverliğin’ kanlı bir çetecilik olduğunu söyleyenlere...
Ana avrat küfredeceksin...
Çuval mızrağa sığmaz hale gelmiş ise...
Onu da ‘münferit’ ya da ‘çürük elma’ edebiyatıyla abra kadabra usulü buharlaştıracaksın... ‘Kuyucu Murat Paşa’ münferit miydi, çürük elma mı?
* * *
‘Ölüm kuyularını’ sadece Abdulkadir Aygan anlatsa, neyse... Belki daha yüksek bir şamatayla örtebilirlerdi... Benzeri şeyleri...
Ve neredeyse yerleşik hale gelmiş ‘karanlık bir hukuksuzluk’ eylemini...
Eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu da daha dünkü Sabah’ta Ecevit Kılıç’a anlatıyordu... 10 yıl önce İdil Savcısı, 3 ceset buluyor ve araştırma yapıyor. Cesetlerin Şırnak’tan kaçırılan kişilere ait olduğunu belirliyor. Sanıkları da tespit ediyor. Bunlardan biri şimdiki Ergenekon sanığı Arif Doğan... Ama nafile... Bugüne kadar JİTEM’le ilgili açılan sadece iki tane dava var...
Biri, İdil Savcısı’nın, 3 kişinin öldürülmesiyle ilgili dosyası sonucunda açılan dava. Genelkurmay Adli Müşavirliği izin vermediği için bu isimler yargılanamadı. İkincisi de askeri mahkeme, yerel adli ve özel yetkili yani eski DGM arasında gidip gelen bir dava... 1994’te Kulp’ta 11 köylünün helikopterle kaçırılması olayı... Üç yıl önce cesetleri bulundu. Kimlerin öldürdüğü belli olmasına rağmen yargılanma izni verilmiyor. 11 itirafçı var. 8 kişiyi öldürmek suçundan yargılanıyor. JİTEM’ci subaylar yok.
Dosya şimdi Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nde ve daire nihai olarak kimin bakacağına karar verecekmiş...
* * *
Münferit çürük elmaların işlediği cinayet sayısı ne? 18 bine yakın faili meçhul var...
Sadece JİTEM’in öldürdüğü ya da kaybettiğinin dört-beş bin civarında olduğu söylenmekte... Peki, ‘JİTEM dağıtıldı mı?’...
Ne gezer... Tanrıkulu soruyu yanıtlıyor:
‘JİTEM’in eleman ağı aynen duruyor. Değişik illerde görev yapıyorlar. O dönemde üsteğmen, yüzbaşı olanlar şimdi binbaşı veya yarbay. Emekli olanların da yerini yenileri aldı. Bu yapının ordu içinde dağıtıldığı görüşünde değilim. Sadece aktif değil. Ama aktif hale getirilme çabalarının bulunduğu eski Özel Harekát Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin’in tutuklanmasıyla ortaya çıktı.’
Faşist ırkçıların yaklaşımı tüm bu gerçekleri ‘inkár’ ya da ‘toptan ret’ etmek... Hálbuki... Kan kokusu teneffüs ederek beslenen hastalıklı bir yalancı ‘vatansever’ olsa ne olur, olmasa ne olur? Daha da vahimi katillikle ‘vatanseverlik’ bir araya getirilerek bunu ‘milliyetçilik’ diye sunmak ne menem bir küstahlık?
* * *
JİTEM cinayetleri... Faili meçhuller...
Abdülkadir Aygen’in yerini gösterdiği ‘ölüm kuyuları’... Sezgin Tanrıkulu’nun belgeleri... Bunların hepsi yalan... Doğrusu ne?
Hukuka... Hukukun üstünlüğüne son derece riayet eden... Sıkışınca bir ölüm makinesini ‘vatansever bir milliyetçilik’ olarak sunmayan...
Steril bir millet ve devletiz...
* * *
Yalancılığa...
Utanmazlığa...
Hukuksuzluğa...
Kanlı bir şiddete...
Vahşete tapınan...
Hatta bunu ‘vatansever bir milliyetçilik’ olarak sunan lümpenlik tasfiye edilmedikçe... Türkiye gürbüzleşemez... Hukuk düşmanlığıyla ne sağlıklı bir devlet, ne de toplum olunamayacağını yaşayarak görüyoruz...
* * *
Çare... Ergenekon’la birlikte...
Bütün faili meçhul dosyalarını bir araya getirmek... Geniş ve nitelikli bir soruşturma ekibini kurmak ve hızlıca adli süreci başlatmaktan geçiyor... Böyle bir arınma ve kendi kendimizle hesaplaşma ‘ne olup, olmadığımızı’ ortaya çıkaracağı gibi, katillikle ‘milliyetçi vatanseverliği’ de birbirinden ayrıştıracak...
Kimsenin ‘katilliği’ milliyetçi vatanseverlik olarak sunamadığı bir ülke haline gelince de...
Kesinkes iyileşmiş olacağız...
Mehmet ALTAN
Korku üretim kılavuzu
BASKIN ORAN (Arşivi)
İnsel, Elçi, Berktay, Ağaoğlu, Yayla, Mahçupyan, Kaboğlu, Kürkçü...
1930 modeli Kemalizm için üretilen korku masallarını yıllardır yazıyorum (ör. bkz. Radikal İki, 23.09.07). Bugün sıra, bunların en itici olanında: AB’den para yeme iftirası. Ne verimli Özür Kampanyası imiş, ne biçim yaraları dürtmüşüz yarabbi.
Esas patlak verişi, 07 Ocak tarihli Vatan’da Can Ataklı’nın “Bu Paralar Ne İçin Alındı?” yazısı vesilesiyle (http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=217075&Categoryid=4&wid=142). Şöyle başlıyor: “İmzacıların en başındaki isimlerden biri olan Ahmet İnsel (Helsinki Yurttaşlar Derneği) AB’den 107.414 euro almış. Bu para karşılığı ne yaptığını, Türkiye için hangi iyi hizmetlere soyunduğunu merak ediyorum.” Olay şu: HYD, AB’ye iki proje sunmuş. “Dil Hakları” araştırması için 47.414 Avro, “Yargıyı Güçlendirme” için 60.000 Avro fon almış (www.turkboard.com/viewpost.php?p=1855681). “Gazeteci” bu numarayı, yani bir parantez sayesinde bu yekûnu dernek üyeleri sanki teker teker cebe atmış gibi göstermeyi, dört kişiye daha uyguluyor: Şerafettin Elçi, Halil Berktay, Murat Belge, Adalet Ağaoğlu. Ortak özellikleri, HYD kurucusu ve Özür Kampanyası imzacısı oluşları.
Buluşunu çok beğenmiş olsa gerek, “gazeteci” aynı yöntemi Prof. Atilla Yayla, Prof. İbrahim Kaboğlu, Etyen Mahçupyan, Ertuğrul Kürkçü’ye de aynen uygulamış. 449.620 Avro aldığını bildirdiği birincinin yanına parantez açıp, “(Liberal Düşünce Derneği)”, 193.548 Avroluk ikincinin yanına “(Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği)”, 1.032.921’lik üçüncünün yanına “(TESEV)”, 806.760’lık dördüncünün yanına “(İPS İletişim Vakfı)” yazarak işi halletmiş.
Ne yazsındı? ‘TESEV şu kadar AB fonu aldı, E. Mahçupyan da orada çalışıyor’ dese ulusalcılar korkup tahrik olmaz ki. Tabii, bu arada ÇYDD Gn. Bşk. Prof. Türkan Saylan’dan gelen bir mektubu da yemek zorunda kalıyor. Mazlumder’in genel başkanı yeni değiştiği için ona iftira atamamış, ama ikamesi hazır: “AKP’nin yan örgütü olarak çalışan” diyor.
Araştırmaya gerek yok
“Gazeteci” bütün bu insanların ortak özelliğini savunmasında şöyle açıklıyor: “Hem AKP politikalarına kayıtsız şartsız destek vermeleri, hem de Türkiye’yi sıkıntıya sokacak tüm eylem ve girişimlerin en başında yer almaları”.
Pes. Utanmayı terk bu kadar olur. Kaboğlu Başbakanlık İHDK’nin başkanlığından AKP’ye ters gidiyor diye atıldı yahu. Elçi başka bir partinin genel başkanı. Mazlumdercilere gelince, “gazeteci”nin kendi gazetesinden bir manşet: “Mazlumder Üyeleri AKP Binasını İşgal Etti” (Vatan, 17.01.09).
Şimdi anladınız mı “gazeteci” deyince niye tırnak içine almışım hep? Basında bir muhabir haberde geçen kişinin görüşünü almadan yazı yazsa feci zılgıt yer, ikincisinde de kapıya yollanır. Bu zat hem “1976 yılından beri gazeteciyim” diyor, hem de kimseye danışmadan iftira atıvermesini A. İnsel’e şöyle savunuyor:
‘İnternette dolaşan ne idüğü belirsiz dediğiniz liste bir kitaptan alınma. Bu kitabın yazarı aynı konuda çeşitli kereler TV programlarına da katılmış ve iddialarını daha geniş olarak aktarmıştır. Araştırma yapmam bu anlamda çok da gerekli değildi. Ayrıca bu yazıyı yazmadan önce listeden söz etmiş ama kimsenin adını vermemiştim’.
Tercümesi: 1) Bütün bunlar bir kitapta var, internette de dolaşıyor, bu durumda ayrıca araştıracak değildim herhalde; 2) Ad vermeden yayınladım. Bana yazıp kendilerini savunmayanları şimdi suçlu sayar ve teşhir ederim.
Kendisi hakkında mide bulandırıcı haberler uçuşan bir şahsın başkalarına iftira atarken iki kere düşünmesi gerekirdi. Bunlardan sadece ikisini vereyim: Vatan’daki 17.12.08 tarihli “Ergenekon Çıkmazı” yazısı meşhur Veli Küçük’e sanki bir vefa borcu ödüyor gibi. Çünkü “gazeteci” vaktiyle Business Channel’dan atıldığında V. Küçük’ün araya girdiği bildiriliyor (http://www.medyahayat.com/haber.php?haber_id=4213). “Para”yla ilgili bilgiler de eksik değil: Saygı Öztürk’ün yazdığına göre “gazeteci” Yurtbank’ın eski sahibi Ali Balkaner’den on bin dolar aldığını önce reddediyor, sonra: “Düşününce hatırladım. Aldım ama o zamanki bir hayır işinde kullandım” diyor (Sabah, 17.05.2001; www.bibilgi.com/Can-Atakl%C4%B1).
Ortak terminoloji: Orospu ve fahişe
Şıracının şahidi bozacı olurmuş. Gazeteci bu “bilgi”leri Yılmaz Dikbaş diye birinin Gaflet, Dalalet, Hıyanet adlı kitabından almış. Dikbaş’ın sitesine baktım, nasıl bir “yazar” olduğunu tek bir cümlesi anlatmaya yetiyor: “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bayrak yapacak, Cumhuriyet Devrimlerini yaşatacak bir darbe istiyorum” (www.kalinka.com.tr). Bizim kampanyanın başlamasından beş gün sonra, 20.12.09’da internete salıverdiği iletide de, bütün bu isimleri ve paraları sıraladıktan sonra şunu demiş: ‘Paris’in Pigal’inde, Londra’nın Soho’sunda ve Amsterdam’ın Kırmızı Fenerli sokağında, iletişim kurmak için yabancı dil bilmeye gerek yoktur. İngilizce bir tek deyim bilin, yeter. How much?’ Yani: ‘Kaç para?’ Gerisi kendiliğinden gelir. Türkiye’de Cumhuriyeti yıkmak isteyenlerle, Kemalizm karşıtlarıyla, ABD uşaklarıyla, AB Mandacılarıyla ve şimdilerde ortaya fırlayan Özür Dileyenlerle uzun uzun tartışmaya hiç gerek yoktur. Kısaca sorun: ABD’den, Soros’tan ya da AB’den kaç para? Gerisi kendiliğinden anlaşılır’. Tercüme lazım mı? Fon tahsis edilirken eliyle mum tutmuş ki, “Alanlar orospudur” diyor.
Devam. Bu how much’çıdan 48 saat sonra bu sefer sahneye bir “biliminsanı” çıkıyor: Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu. Dikbaş’ın yazısını kopyala-yapıştır’la internete salarken diyor ki: ‘Bunları yazarken aklıma Amerikalı bir yazarın sözleri geldi. Bu yazar arkadaşları ile sohbet ederken bir gün şunları söylüyor: ‘Arkadaşlar ne inkar edelim, hepimiz birer zihinsel fahişeyiz.’ Çünkü bu yazarlar, medyada para karşılığı doğruları yanlış, yanlışları doğru olarak ifade etmişlerdir’. “Gazeteci”, “yazar” ve “biliminsanı” arasındaki benzerlik cidden çarpıcı.
Ulusalcı müminler görsün artık: Gıdaları böyle “bilimsel” mutfaklarda hazırlanıyor. Onlar da iman arayışı içinde üşüşüp mutlu mutlu yiyor. Afiyet olsun. Ama ne yediklerini bilsinler diye söylüyorum:
Bunları yazanlar ya AB’nin fevkalade titiz proje verme ve denetleme usullerini hiç duymamışlar veya bilmezden gelmek zorundalar. Bunlar Soğuk Savaş bitince “Moskova’dan para mı geldi?”yi böyle adapte eder oldular. Sloganları: “Bir davayı savunmak için para yemek gerekir”. Bunlara göre, Türkiye’nin en az 46 yıldır girmek için çırpındığı (ve proje almadan sürekli proje fonu katkısı ödeyegeldiği) AB’den fon almak suç/ayıp/ihanet.
İyi de, o zaman Türkiye’de ne kadar kamu kurumu varsa hain demektir. İnanmazsanız açıp bakın: http://www.cfcu.gov.tr/ grant.php?lng=tr#
Haset etme ne olur, çalış senin de olur
“Gazeteci” bütün hayatı boyunca Atatürk ilkelerini savunduğunu söyledikten sonra diyor ki: “Ama bunca mücadeleye rağmen hiçbir kimse ya da kuruluş AB fonlarından yararlanarak bir proje içinde olmamı önermedi bana”. Ve ilave ediyor: “Bunu bir aşağılık duygusu ya da itilmiş duygusu içinde söylemiyorum”.
Bence “gazeteci” moralini bozmamalı. TC Genelkurmay bile AB’ye fon için 5 kere başvurdu. Bunlardan biri doğrudan kabul edildi, biri ertelendi, üçü reddedildi.
Ama, 2007-2010 döneminde AB’den en fazla payı, Mart 2008’deki muhtırasında “ABD ve AB’nin kendi amaçlarına uygun olarak yönlendirdiği sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri hakkında bilgi” sunmuş olan TC Genelkurmay aldı. Öyle ki, “Mehmetçik Projesi”ne AB’den 12,7 milyon Avro hibe sağladı (proje no. TR 070102; Radikal, 09.04.08. Proje metni için: http://ec.europa.eu/enlargement/pdf/turkey/ipa/tr_07_01_02_civic_training_for_mehmetcik_en.pdf).
Onun için, Yâ Nasip demek lazım.
24 Ocak 2009 Cumartesi
Avrasyacıların tasfiyesi?
Salı gecesi NTV’de Ergenekon’un küresel boyutunu tartıştık. Yanıtını aradığımız soru şuydu: “Bu dava, ‘Batıcılar’ın ‘Avrasyacılar’ı tasfiyesi mi?”
Tartışmadan sonra bu soruyu anlamlı kılan 3 gelişme oldu:
1) “Avrasya” televizyonu, Ergenekon soruşturmasında basıldı.
2) Doğu Perinçek savunmasında Türk yargısını “ABD’nin infaz memuru” olmakla suçladı.
3) Bir süre önce gözaltına alınan MGK Genel Sekreteri, emekli Org. Tuncer Kılınç, Star Haber’de NATO’yu, ABD’yi ve AB’yi eleştiren açıklamalar yaptı.
* * *
Ergenekon’u, “hamiler savaşı”nın bir manivelasından ibaret saymak, içerde olup biteni gözden kaçırmak olur. Ama davanın önemli bir boyutunun da bu olduğunu görmek lazım.
İşin ilginci, hemen her konuda zıt görüşlerde cepheleşenler bu konuda ağız birliği etmiş durumdalar.
Ergenekon sanıklarının çoğu, “Biz ABD’yi, AB’yi eleştirdiğimiz, Rusya gibi seçenekler önerdiğimiz için yargılanıyoruz” diyorlar.
Hatta Kemal Gürüz gibi, “Valla ben onlardan değilim; ben Amerikancıyım” diyerek sıyrılmaya çalışanlar da var.
* * *
Öte yandan, Ergenekon’un tasfiyesini destekleyenler de operasyona benzer teşhis koyuyorlar.
Örneğin Zaman yazarı Prof. İhsan Dağı, Org. Kılınç’ın Türkiye için Rusya ve İran seçeneğini işaret eden konuşmasını hatırlatarak, “50 yıldır Batı güvenlik sisteminde bulunan bir ordunun, NATO, ABD ve AB ile işbirliğine karşı, ‘Rusçu’ bir kliğin eline geçmesine seyirci kalınır mı?” diye soruyor.
“ABD/NATO’nun bu tasfiyeye en azından sessiz kalarak örtülü onay verdiğini, TSK’nın da soruşturmaya izin vererek kendini Batı ittifakı içinde yeniden konumlandırdığını” öne sürüyor.
* * *
İnsanın aklına, ABD ile ilişkileri bozulup yüzünü Rusya’ya döndüğü anda devrilen Menderes, İnönü, Ecevit geliyor.
Org. Kılınç da, 7 yıl önce herkesi hayrete düşüren o çıkışının bedelini ödüyor olabilir mi?
“Rusya yalnızdır. Türkiye’nin, İran’ı da alarak bir arayış içinde olması gerekir” sözleri kişisel fikri miydi, ordunun resmi görüşü mü?
Muhtemelen ikisi de değil...
TSK’yı biraz tanıyanlar, komutanların üstlerinden bağımsız konuşmayacaklarını bilirler.
Nitekim Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu da dün Fikret Bila’ya “AB üyeliğine karşı değiliz” diyordu.
Kaldı ki, Org. Kılınç da çok tartışılan o cümlenin içine “Amerika’yı göz ardı etmeksizin...” notunu yerleştirmişti.
Muhtemelen o konuşma, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışan ABD ve AB’ye en üst makamdan verilmek istenen “Çok üstüme gelme” mesajıydı.
* * *
Ancak Irak işgali, çuval krizi, Kıbrıs koşulları, soykırım tasarıları diye uzayıp giden bir listenin, ordu içinde ciddi bir Batı tepkisi yarattığını da gözden kaçırmamak lazım.
Nitekim, görev döneminde hiç ABD’yi ziyaret etmemesi, Amerikalı meslektaşları tarafından eleştirilen Org. Kıvrıkoğlu, yine Fikret Bila’ya “ABD Meclisi, Ermeni soykırımı tasarısını kabul edince gezimi iptal ettim” diyor.
O yüzden, Ergenekon’un fonunda bu gerginliğin izlerini aramak hepten dayanaksız bir yaklaşım değil.
ABD, dün NATO eliyle kurduğu ve yıllarca kirli işlerde kullandığı örgütün bugün gömülmesine sessizce nezaret ediyor belki de...
Dün, Amerikan askeri yardım kuruluşu JUSMAT’ın dolarlarıyla silahlanıp illegal operasyonlara girişenlerin, bugün ABD karşısında antiemperyalist kesilmesi ibret verici değil mi?
23 Ocak 2009 Cuma
UĞUR MUMCU'YU SAYGIYLA ANIYORUZ.

Katiller Demokrasisi Hırsızlar Düzeni (1962-1971)
"Karanlıklarda çevrilen dolapları, kredi yolsuzluklarını, devleti milyonlarca lira zarara sokan suistimalleri belgeleri ile ortaya koyanlara suikastler düzenlenecekti. Şimdi kamuoyu şu soruların cevaplarını araştıracak; kendilerine suikastler düzenlelen devrimciler hangi yolsuzlukları ortaya çıkarmışlardır?..Bu yolsuzluklara adları karışanlar kimlerdir... ve bunlar devletin hangi kademelerinde bulunmaktadır?.. Şimdiye kadar bu yolsuzluklar karşısında neden susulmuştur?.. İnsanlara cangüvenliği sağlayamamış bir düzene bir hukuk devleti denilemez. Devrimcilerin faili meçhul cinayetlere kurban gittiği bir düzene demokrasi denilemez. Yolsuzlukların devlet yetkililerini sardığı bir düzene Anayasa düzeni denilemez. Bu katiller demokrasisidir. Bu hırsızlar düzenidir." (29.12.1970, Devrim) Uğur MUMCU
Kontrgerilla Öğretileri (Ocak-Haziran 1977)
"... vurulup vurulup öldürülen yurttaşlarımız, bir profesyonel katil çetesinin kurbanlarıdır. ... Bir ülkede her eylemi CIA örgütlemez, CIA planlamaz. Fakat oluşan olaylara CIA yön verir. Biçim verir. Bir yerde sıkılan kurşun, bir yerde patlayan bomba, öyle koşullar olur ki, CIA planlarına uygun düşer. Doğrudur; herkesi CIA yönetmez. Fakat birçok kişi, bilerek ya da bilmeyerek CIA planlarına araç olur. (Cumhuriyet, 29 Nisan 1977, Korku...)
... Her ülkede olduğu gibi Türkiye�de de CIA vardır ve bazı devlet kurumlarıyla iç içedir. CIA belli olaylara karışır, belli olayları saptırır, yozlaştırır. Amacı, hangi ülkede olursa olsun, solun, geniş bir birlik yaratarak iktidara gelmesini önlemektir. (Cumhuriyet, 7 Mayıs 1977, Yılgınlık...)
... Kontrgerilla, devletin yasal yetkililerince denetlenemeyen bir CIA kuruluşudur. (Cumhuriyet, 1 Haziran 1977, Acaba...)
... CIA ile Kontrgerilla arasındaki ilişkileri bilmeden, araştırmadan, şematik yorumlarla CIA olgusunu unutturmaya çalışmak, bilmem, kime hizmet olur!.."(Cumhuriyet, 8 Mayıs 1977, Oyuna Gelmemek...)
Uğur MUMCU
Ata'm İzindeyiz (Haziran-Aralık 1979)
"Sen ülkeni okyanus ötesi devletlerin öncü karakolu yapıp, sınırlarını Amerikan üsleriyle donat; sen ülke ekonomisini, uluslararası tekellerin ahtapot kollarına teslim et; sen kardeşi kardeşe vurdurtmak için gizli çeteler kur; sonra kalk, utanmadan ve sıkılmadan Ata�m, izindeyiz; cumhuriyeti koruyoruz diye siyaset dolandırıcılığı yap!..
Elsiz ayaksız bir yeşil yılan / Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal / Hani bir vakitler Kubilay�ı kestiler / Sen buyurdun kesenleri astılar / Sen uyudun asılanlar dirildi / Mustafa�m, Mustafa Kemal�im...
Cumhuriyet�in temelini elsiz ayaksız yeşil yılanlar kemiriyor; devletimiz NATO generallerinin emrinde, ülkemiz IMF�lerin ipoteğinde!.. Uyan Gazi Kemal uyan!..
... Devletin devlete, insanın insana kulluğunu yok etmek için uyan, uyan Gazi Kemal!.." (Cumhuriyet, 29 Ekim 1979, O Eski Türkü...)
Bağımsızlık Gülü (Ocak-Haziran 1980)
"1854�ten sonra, 1980 OECD toplantısına kadar uzanan tarih diliminde en onurlu sayfalar, Mustafa Kemal döneminin ulusal bilinci ile yazılmıştır. 1920�lerde emperyalist ordulara diz çöktüren Mustafa Kemal�in uyandırdığı Kuvay-ı Milliye ruhu , bugün yerini uyduluğa, teslimiyetçiliğe ve dilenci ekonomisine bırakmış ise, acı acı ve derin derin düşünmemiz gerekir.
Batı sermayesi, bugün 1920�lerin Mustafa Kemal Türkiye�sinden öç alıyor. Haçlı seferleri, OECD ile, NATO ile, silah ambargosu ile, savunma işbirliği anlaşmaları ile, IMF ile, dış borç ile her gün yeni baştan düzenleniyor. Ve Kurtuluş Savaşı öncesi ulusal kongrelerde reddedilen Amerikan mandası , bugün başka başka yollarla, cebren ve hile ile içimizde yandaş bulup egemenlik kuruyor." (Cumhuriyet, 1 Nisan 1980, Batı Acısı...)
Uğur MUMCU 2 Ocak - 9 Haziran 1980 yazıları...
Namuslu Olma Esareti (Haziran -Aralık 1981)
"- Bu satılık mı?
Ünlü ressam, fırçası kadar hünerli zekasıyla bu soruyu şöyle yanıtladı: - Evet burada gördüklerinizin hepsi satılıktır. Benim dışımda... Uygun çerçeve bulsam kendimi de satacağım ama, kendime çerçeve bulamıyorum!
Son yıllarda kulaklarımız, parayı verenin çaldığı düdüklerle sağırlaşmadı mı? Paranın padişahlığını görmedik mi? Kara paranın krallığına, toplum olarak hep birlikte tanık olmadık mı? Milyonlar, milyarlar, dönme dolaplar gibi, insanların vicdanlarında dönüp durmadılar mı?
Evet sevgili dostlar... Bir memlekette namuslu kalmak artık bir cesaret işi olmuşsa, vay bizim halimize! Bakın çevrenize; dostlarınıza, arkadaşlarınıza bakın. Bu kurtlar sofrasından paylarını almamış olanlara, eşleri, çocukları ve yakınları ile namuslu olma cesaretini göstermiş olanlara... Düğmelerinizi ilikleyin, şapkalarınızı çıkarın!.. Onlar toplumumuzun adsız kahramanlarıdır. Onların çerçeveleri namusla, erdemle, özveriyle, onurla çatılmıştır. Onları hep birlikte saygıyla selamlayalım dostlar." (Cumhuriyet, 4 Ekim 1981, Çerçeve...)
Uğur MUMCU
21 Ocak 2009 Çarşamba
Temiz eller, kirli ayaklar...
| bcoskun@hurriyet.com.tr |
| |
| Temiz eller, kirli ayaklar... |
| Işıklarımızı söndürdük... Tencere-tava kapaklarına vurduk... Çocuklar anlamayıp korkup ağladıklarında, onlara "Size temiz bir ülke bırakmak içindir..." dedik... Biz talep ediyorduk: Temiz devleti... Temiz toplumu... Temiz siyaseti... Temiz elleri... * Ergenekon’da Laik cumhuriyet ile hesaplaşmasına karşı çıkanlara "Niye temiz elleri istemiyorsunuz?" diyen Başbakan doğru söylemiyor. Bunu isteyen bizdik... Bu cumhurbaşkanı, bu başbakan ya da bu iktidar değil... Onlar; aydınlık için karanlık eylemini yapanlara "gulu gulu dansı" diyen Erbakan’ın arkasında istiflenmişlerdi. Abdullah Gül’den, Tayyip Erdoğan’a kadar, tümü... Ve tümü "temiz eller" isteyenlere kızıyorlardı... * Şimdi ise; her değerimiz gibi "temiz elleri" de elimizden alıyorlar ya... Tıpkı; Türkiye’yi ortaçağa sürüklerken, "AB’ye giriyoruz" diyerek, Batılılaşma söylemlerimizi elimizden aldıkları gibi... Tıpkı; cumhuriyetin karşısına demokrasiyi dikip, demokrasiyi elimizden aldıkları gibi... Tıpkı; ticarette-siyasette-yağmada-avantada kullandıkları dinin üzerine oturup, inançlarımızı Bu sefer ne: "Temiz eller..." * "Temiz eller" isteyen; yedi sene önce millete verdiği sözü tutup "dokunulmazlıkları" Misal; ne oldu bu kayıp trilyonlar, nedir bu evrakta sahtecilik, nasıl oldu damada kamu bankasından 700 milyon dolar, niye uçtu genel başkan yardımcıları, niye açıklanmıyor Arap kralların hediyeleri, nedir bu Deniz Feneri, niye bakılmıyor doğalgaz vurgununa, niye kapağı açılmıyor binlerce vurgun-soygun dosyasının?... Bu köşeye sığmaz saymakla... Yine de "Temiz elleri" sahiplendiler... İyi mi? Oysa "Temiz elleri" isteyen bizdik... Biz...elimizden aldıkları gibi... kaldırıp önce kendisi temize çıkmalı... |
19 Ocak 2009 Pazartesi
Türkiye Cumhuriyeti’ni kim kurdu?..
MİT ESKİ MÜSTEŞARI PROF. DR. MAHİR KAYNAK: (2)
Her ülkede bir derin devlet vardır. Ülkenin geleceğini planlayan birtakım akil insanlardan oluşur. Ama maalesef Türkiye’de derin devlet yok. Olsa böyle olur muyduk? Bakın Osmanlı’da derin devlet vardı. Hatta Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Osmanlı derin devletiydi...
Ergenekon, 5-6 yıldır biliniyordu da neden şimdiye kadar üzerine gidilmedi?
Demek ki artık bir güç olduğunu ve tehdit oluşturacağını gördüler. Ayrıca bütün bunlara bölgesel ve dünya politikaları açısından bakmak lazım. Şimdi Türkiye yeni bir istikamete doğru gidiyor. Bölgede İslam dünyasının lideri haline geliyor. İsrail niye Gazze’yi vuruyor? Bir sürü insanı öldürüyor? Bu sorunun cevabını vermek zorundayız. Hamas havai fişek atar gibi üç tane fişeği niye atıyor? Niye ‘Gel beni vur’ diyor? Niye diğeri de gidiyor, vuruyor ve öldürüyor? Herkes İsrail ile Hamas karşı karşıya geldi diye düşünüyor, ama aslında ikisi de tek bir projeye hizmet ediyor.
Hangi projeye?
İsrail kurulduğunda çatışma Arap- İsrail çatışmasıydı. Sonra bu çatışma hafifledi, adeta bitti. Filistin-İsrail çatışmasına dönüştü, değil mi? Bu sefer Müslüman-İsrail çatışmasına dönüştürecekler. Arap-İsrail çatışması olduğu zaman biz girmiyorduk, İran yoktu! Şimdi getirdiler, Müslüman-İsrail çatışmasına dönüştürdüler. Niçin yapıyorlar bunu? Müslüman camiaya bir lider tayin etmek lazım; İran’ı bertaraf edecekler, Türkiye’yi koyacaklar yerine. Bakın, İran da sessiz sedasız... Niye Türkiye herkesten fazla bu Filistin davasına sahip çıkıyor? Bakın, geçmişte İran’dı İsrail karşıtı olan. O da sesini çıkaramıyor.
Türkiye’nin rolü ön plana çıkıyor dediniz. Peki bunun karşılığında ne bedel ödeyeceğiz?
Şunu söylemek istiyorum, bunlar büyük siyasi operasyonlardır. Küçümsenemez; bir. İkincisi; öyle ‘düşmanlık’, ‘dostluk’ gibi kavramlarla da izah edilemez. Şunu izah etmeniz gerekir; dünyada Filistinlilere en yakın duran Türkiye. Batı susmuş! Hani Batı insanlıktan yanaydı? Orada insani bir trajedi yaşanmıyor mu? Birinin parmağı çizilse kıyamet koparırlardı. Şimdi susuyorlar. İran suskun, herkes suskun. Ön planda biz varız.Çünkü böyle olması isteniyor. Demek ki bu Ergenekon davası, Filistin çatışması hepsi bir bütünün parçası. Türkiye yeni bir rol sahibi oluyor.
PKK silah bırakacak
Peki bu rol nedir?
Mesela TRT Şeş bununla nasıl bağdaşır diye soracaksınız. Türkiye çok kültürlü bir devlet haline dönüşüyor. Yani bölgedeki herkese mesaj veriyor. Kürtlere kimliğini tanımadan bölgede liderlik yapamazdınız, değil mi?
Evet ama Kürt sorunu sadece TRT Şeş ile çözülür mü?
Hayır, ama o da onun bir parçası...
‘Kürt kimliğini tanımak’ dediniz, o zaman bunun bir adım ötesi olacak?
Tabii... Kuzey Irak’taki fiili yapıyı Türkiye himaye edecek. Bakın ben bunun için beş-altı ay evvel bir formül ileri sürmüştüm. Dedim ki, ”Biz Kuzey Irak’a KKTC muamelesi yapacağız.”
O zaman sorun çözülemeyecek. Kıbrıs sorunu çözülemedi çünkü...
Ne kadar çözüldüyse öyle çözülecek. Ama çözülmüş sayılır. Kürt sorunu böyle çözüldüğünde de, Türkiye’ye yönelik bir Kürt hareketi olmayacak. PKK da artık silah bırakacak. Göreceksiniz önümüzdeki dönemde. Yani buradan şunu anlıyoruz; ne PKK savaşa başlayabilir, ne Türkiye bu savaşı bitirebilir. Dünya şartlarına bakacaksınız, “A bitiyor!” diyeceksiniz. Bunların hepsi bir bütünün parçası. Bütünü görmediğiniz zaman parçalar hakkında ahkam kesmeniz hiçbir işe yaramaz.
O zaman İsrail için söylenen ‘Obama gelmeden biz Gazze’yi vuralım’ görüşü de yanlış...
Obama hiçbir şey ifade etmiyor. Obama’yı, Amerika’yı yönetenler seçti. Halkın önüne Obama’yı koydular ve bütün sistem onu destekledi. Sistem onu getirdi. Çünkü Obama’ya bakın, Afrika’ya ne kadar benziyor: Yarı siyah yarı beyaz; yarı Müslüman yarı Hıristiyan. Afrika da öyledir; yarı siyah, yarı beyazdır; yarı Müslüman, yarı Hıristiyan’dır. Afrika’nın bundan iyi bir sembolü olamaz. Önümüzdeki dönem gerginlikler Orta Avrupa’dan Afrika’ya kayacak. Petrol önemini kaybedecek, buna karşılık su ve gıda önem kazanacak. Afrika el değmemiş bir alan. Şu anda Çin, Hindistan, Avrupa ve Amerika, Afrika üzerinde büyük bir yarışın içindeler. Onu önceden göreceğiz, biz de içindeyiz.Türkiye’ye büyük bir rol veriliyor. Zaten bir ülke tek başına kendi çabasıyla büyük güç olamaz. Tarihi şartların da yardım etmesi lazım. Şu anda tarihi şartlar bizim yanımızda.
Dink cinayetinin arkasında İngiliz parmağı var
Hrant Dink cinayeti açıklığa kavuşacak mı?
Evet. Çünkü o Türkiye aleyhine yapılmış bir operasyondur.
Ama biliyorsunuz çok direnç var bu cinayet de ortaya çıkmasın diye...
Direnç var. Ama şimdi Türkiye’nin de ırkçı olmadığını, herhangi bir dine karşı olmadığını gösteren bir politika izliyoruz. Kürt’ün kimliğini kabul ediyoruz, Alevilerle iyi ilişkiler kuruyoruz, Ermenistan’la ilişkilerimizi geliştiriyoruz, o zaman herhangi bir ırk ve soy taassubunda olmamamız lazım değil mi?
Sizce Dink’in öldürülmesini kim istemiştir?
Şu anda Türkiye’nin bölgede büyük rol oynamasına engel olmak isteyenler...
Yani?
Avrupa... Bana bir İngiliz parmağı var gibi geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda İngiltere her şeyini kaybetti. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk bir anda ada devleti haline geldi. Onun bıraktıklarını Rusya mı aldı? Almanya mı aldı? Hepsini ABD aldı. İngiltere, elbette bu yakınlaşmayı istemiyor.
Ergenekon için derin devlet diyenler var?
Bakın ben ‘Derin Devlet’ diye bir kitap yazdım. Her ülkede bir derin devlet vardır. Ülkenin geleceğini planlayan birtakım akil insanlardan oluşur. Derin devlet lafını icat eden de benim.
MİT eski Müsteşarı Sönmez Köksal, ’Keşke derin devlet olsa’ demişti...
Olsa böyle olur muyduk? Bakın Osmanlı’da derin devlet vardı. Hatta şunu söylüyorum ben, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Osmanlı derin devletidir. Yani Osmanlı derin devletinin bir ürünüdür Türkiye Cumhuriyeti. Derin devlet bir ülkenin geleceğini planlayan bir akıl gücüdür esas itibariyle. ABD’de de başkanlar politikayı üretmezler. Önce bu akil insanlar tarafından politika belirlenir ve onu en iyi sembolize edecek bir adam başkanlığa taşınır. Derin devletin en iyi örneklerinden biri de Sovyetler Birliğini’nin dağılmasında görülmüştür. Orayı biz komünizmin vazgeçilmez savunucusu bilirdik, bir günde değiştirdiler. Kim değiştirdi? İktidarda Komünist Parti vardı, adeta intihar etti. Kendisini tasfiye etti. Çünkü derin devlet böyle istedi.
Türkiye’de ise derin devlet yok diyorsunuz?
Evet yok. Keşke akil birtakım insanların bir araya gelmesinden oluşan bir grup Türkiye’nin geleceğini düşünse ve buna uygun birtakım projeler hazırlasa. Tabii bu sadece düşünmekle olmaz, bunların Türkiye’nin politikasını yönlendirenlere nüfuz edebilmeleri, onlar üzerinde etkili olmaları lazım. Yani basını yönlendirebilecekler, Silahlı Kuvvetler üzerinde etkili olacaklar, siyaseti belirleyecekler. Böyle yukarıdan belirleyici olmaları lazım. Tıpkı ABD’de olduğu gibi... Obama nasıl seçildi? Bütün paralar ona yağdı, basın onu destekledi. Halbuki desteklememesi gerekirdi. Çünkü o basına baktığınız zaman geçmişte ırk ayrımını savunmuş, zencilere çok yukarıdan bakan insanlar var içlerinde. O elit, etkili insanlar getirdiler Obama’yı seçtiler ama... Çünkü bugün ABD’nin izleyeceği politikaları en iyi sembolize edecek kişi Obama...
Türkiye’de derin devlet olsaydı Ergenekon olmaz mıydı?
Olmazdı.
Peki Ergenekon derin devlet boşluğunu mu dolduruyor?
Hayır. Derin devletin yokluğundan birtakım güçler dışarının projelerini Türkiye’ye taşıyorlar. Derin devlet olsaydı bunlara herhangi bir şekilde izin vermezdi. Çünkü Türkiye’nin geleceği hakkında tartışma olmazdı. Ve o zaten kendi içinde tartışılmış, kararlaştırılmış olurdu ve tek bir istikamette giderdik. Şu anda Türkiye için kötü bir şey görmüyorum. Benim Türkiye için istediğim şey bu sürecin içerisinde rol ve irade sahibi olmaktır. Yani kader bize bir yol çiziyor, kötü bir yol çizmiyor aslında. Ama dizginleri elimize almazsak, dümene biz geçmezsek bir gün kaderimizi kötü çizerlerse kötü yere gideriz.
YARIN: Milli Görüş tasfiye mi edildi?
AKP ve ordu uzlaştı
Mahir Kaynak’tan 2 büyük iddia | |
| “Bu savaş masa başında bitmeli. Bitecek de...” diyor Mahir Kaynak, Ergenekon Davası ile ilgili olarak. Anlamı, davanın üstünün örtülmesi mi? Ona göre, örgütün tasfiyesi... Çünkü bugün silahlar bulundu, yarın cesetler de bulunacak. Bu da Türkiye için çok büyük bir kara leke, zira binlerce faili meçhul cinayet var bu ülkede. İşte bu yüzden Ergenekon tasfiye edilmek zorunda Kaynak’a göre. Yani büyük isimlere dokunul-mayacak, bu davada 11’inci dalga olmayacak... Bir kez daha kafam karıştı, Tuncay Güney’i TRT 2’de dinlerken... “MİT bu adamlarla da mı iş yapıyor? Bu mudur derin devlet?” diye sorup durdum kendi kendime... Sanırım pek çoğunuz gibi. Sonra karar verdim, bu sorularıma en doğru yanıtı alacağım isim Mahir Kaynak. Çünkü Türkiye’nin en karanlık dönemlerinde MİT’te görev almış, devlet içindeki örgütlenmelere sızmış, sözgelimi 9 Mart 1971 darbe girişimi gibi... Sol cunta içinde ajanlık yapmış... ‘Tuncay Güney, kafaları karıştırmak için kullanıldı’ İşte bu nedenle “Kala kala MİT Tuncay Güney gibilere mi kaldı? Bu adama inanacak mıyız?” sorusuyla başladım söyleşiye. Gülerek yanıtladı Kaynak; “İşte tam da bu yüzden, bu kafa karışıklığını yaratmak için Güney kullanıldı. Sizin gibi düşünen binlerce insan var. Eğer bir hükmü geçersiz hale getirmek istiyorsanız, bunu güvenilirliği ve inandırıcılığı olmayan bir insana söyletin. İnsanlar hemen bu şahsı yargılar. Eğer şahıs güvenilmezse söylediği şey de yalandır. Şimdi herkes Tuncay Güney’e bakıyor, ’Güvenilmez. Söyledikleri yanlıştır, yalandır, uydurmadır. Öyleyse Ergenekon diye bir dava da uydurmadır’ diyorlar.” Peki bu kime yarayacak? Ergenekonculara! Kaynak’a göre, Tuncay Güney tam bir istihbaratçı... Kaynak, bu tipolojiyi şöyle tarif ediyor: “Belirli bir ideolojileri yoktur. İşte Güney, bir dönem Fethullahçılar’ın içinde, bir dönem Veli Küçük’ün yanında... Hangi görev verilirse, onu yerine getirirler.” Bu kadar kolay mı? Kaynak bir ekleme yapıyor; “Tabii ki istihbarat örgütü, o kişiyi eğilimlerini de dikkate alarak kullanır.” ‘Daha fazla yıkım olmadan operasyonlar durmalı’ Biraz daha açıklık getirelim istiyorum, “Sonuçta Güney bir MİT görevlisi midir? Çünkü MİT Güney ile bir ilgisi olmadığını açıkladı” diye soruyorum. O düzeltiyor; “Hayır, MİT Güney için ’istihbaratçı’ dedi. Yani bir dönem, Türkiye’de bulunduğu süre içerisinde bilgi toplamak için kullanılmış.” Şimdi gelelim, Ergenekon Davası’nın neden şimdi ortaya çıktığına... Bir iç mesele midir, yoksa yine dış güçler aramak mı gerekir? Kaynak, hiç tereddüt etmeden cevaplıyor: “Ergenekon sadece Türkiye’yi değil, tüm bölgeyi etkileyecek bir dava. Şu anda satranç oynuyoruz. Türkiye’ye ABD yönetimi Ortadoğu’da çok büyük bir rol veriyor. Türkiye’nin bu rolü yerine getirebilmesi için Ergenekon tipi örgütlerin temizlenmesi gerekiyor.” Sebep?.. Cevap satranç oyunundan; “Dikkat ederseniz, Ergenekoncular’ın anti-Amerikancı olduğunu görürsünüz.” Şimdi Avrasyacılar, AB’ciler ve Amerikancılar arasındaki çekişme biraz daha netleşiyor kafamda. İşte bu yüzden ABD, Ergenekon Davası’nın en büyük destekçisi. Bir soru daha açıklığa kavuşuyor zihnimde. Güney’in yedi yıldır Kanada’da rahat rahat yaşamasının sebebi, ABD koruması. İster CIA deyin, ister ne derseniz deyin. Son bir soru soruyorum Kaynak’a; “Güney CIA ajanı olabilir mi?” Cevabı yine kısa ve net oluyor Kaynak’ın: “Olabilir.” Kaynak ile röportaj yaparken, zaman nasıl geçiyor fark etmiyorsunuz. Tam üç saat susmadan konuştuk. Ajan olma hikayesinden Fethullah Gülen’e, Dink cinayetinden Kürt meselesine değinmediğimiz konu kalmadı neredeyse... Ama ben bu söyleşiye sondan başlıyorum, çünkü hepimizin merak ettiği soruların cevapları bu bölümde... Ergenekon operasyonunda 10. dalga Türkiye’nin gündemini derinden sarstı. Kimisi ’korku imparatorluğundan’ bahsediyor, kimisi ise bulunan silahlarla örgütün ipliğinin pazara çıktığı inancında. Siz gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? ’Derin yapı’ ortadan mı kaldırılıyor, ’derin yapı’ elini mi yıkıyor? Hayır efendim, Ergenekon soruşturması başladı. Bu soruşturmadan sonra ‘Aslında Ergenekon diye bir örgüt yoktur. Bu operasyonlar tamamen uydurmadır, siyasi rakiplerin tasfiyesi amacıyla yapılmıştır’ dendi. O zaman karşı taraf da yeni deliller ortaya sürmek zorunda kaldı. ’Bak, silahlar da var’dedi. Eğer böyle bir itiraz olmasaydı, Ergenekon’un tasfiyesine her iki taraf da razı olsaydı yeni dalgalar ortaya çıkmazdı. Ama diyelim ki hâlâ itiraz ediyorlar. ‘Böyle bir örgüt yoktur, bu tamamen bir grubu, siyasi bir hasmı tasfiye etmek içindir’ diyorlar. Eğer böyle devam ederlerse şimdi silah bulundu, yarın ceset bulunur. Bu da iyi bir şey değil. Yani bu bir eskalasyondur, tırmanmadır. Bu yüzden herkes masa başında güçlerini hesaplamalı, ‘Tamam çekiliyorum’ demeli bir taraf. Savaş masa başında bitmeli. Hangi taraf direniyor? Ergenekon taraftarları direniyor. Diyorlar ki, ‘Böyle bir şey yok, siyasi rakiplerinizi ortadan kaldırmak için söylüyorsunuz.’ Peki bu silahlar nasıl çıktı ortaya? Ama silahların henüz ne olduğu çok belli değil? Yok, belli. Bir yerde silah varsa, bunun bir sebebi olacak elbette. Silahları reddedemeyiz. Silahlar Ergenekoncuların mı? Onlarla irtibatı olan kimselerin. Dediğim gibi eğer bu mücadele devam ederse yeni dalgalar gelebilir. Yoksa davayı burada tutarlar, suç işlemiş olanlar cezalarını görürler. Ama kimse siyasi eğilimi veya siyasi hedefleri nedeniyle de cezalandırılmaz ve bu iş bitmiş olur. Sizce doğrusu nedir? Doğrusu da budur. Ergenekon tasfiye edilir ve bu aşamada dava biter, öyle mi? Evet, biter. Türkiye’nin iyiliği bunu gerektiriyor. Dava bitmezse cesetler ortaya çıkar diyorsunuz... Yani şunu söylüyorum; burada bir tırmanma var, tırmanmayı görüyorum. ‘Bu Ergenekon’u ispatlamaya yetmez, hâlâ siz yanlış söylüyorsunuz’ derseler, diğerleri yeni deliller ortaya çıkarmak zorunda kalır. O zaman cesetler ve deliller biliniyor ama ortaya çıkartılmıyor, öyle mi? Tahmin ediliyor. Aslında biliniyor da denilebilir. İyi ama bütün olan biten tüm açıklığıyla ortaya çıksa daha iyi olmaz mı? Hayır, iyi olmaz. Neden? Türkiye’nin geçmişinde bir sürü pislik var, bunları ortaya dökmek iyi değildir. Ergenekon’u mahkum edeceğim diye Türkiye’yi sabahtan akşama kadar sokaklarında adam öldürülen ülke konumuna getirmek de yanlış olur. Faili meçhul cinayetler biliniyor o zaman? Bilenler vardır en azından. Binlerce faili meçhul cinayet var Türkiye’de... ‘Küçükler ceza alır, büyükler deşifre olmayabilir’ Peki, son operasyonla birlikte örgütün şemasının çıktığı söyleniyor. Basına yansıdığına göre örgütün tüm elemanları artık biliniyor, birkaç dalga sonra bir numaraya da ulaşılacak deniliyor. Siz operasyonun geleceğini nasıl görüyorsunuz? Ergenekon, büyük bir örgüt değil. Hatta içindeki insanların bir arada örgütsel bir ilişki içinde olduklarını da düşünmüyorum. Ama bu istikamette birtakım çalışmalar var. Bir devlet dairesindeki gibi şu müdür, şu müdür yardımcısı, şu şube müdürü şeklinde bir ayrım da söz konusu değil... Hatta Ergenekon bir tek akıl tarafından da yönetilmiyor. Bakınız Tuncay Güney’in doğru laflarından biri ‘İkinci adam Türk. Birinci adam değil’ diyor. İkinci adam kim? O da belli değil ama, birinci adamın yabancı olduğunu söylüyor. Birinci adam için ‘Misak-ı Milli sınırları içinde değil’ dedi, Türk değil demedi yanılmıyorsam... Evet, ‘Birinci adam dışarıda’ diyor. Bir numara kim olabilir sizce? Her kafadan bir ses çıkıyor, hatta 50-60 bin kişinin çalıştığı bir grubun başı diyenler bile var... Burada şu var tabii, dünya görüşü Ergenekoncuların istikametinde olan herkesi bu örgütün içerisine sokabilirler. Onun için diyorlar ki, ‘Mücadele etmeyin, yenildiniz, burada bırakın, yoksa geliriz.’ Bu bir ikazdır. ‘Herkes yerine otursun. Bu sevdadan vazgeçin ve bunu burada bırakalım. Mücadeleye devam ederseniz geleceğiz’ demektir. Bence bu operasyonların daha fazla yıkıma sebep olmadan durdurulmasında yarar vardır. Ergenekon davasında sonuna kadar gitmek Türkiye için gerçekten yıkım olur mu? Hayır, ama çatışma olur içeride. Birtakım insanları bertaraf ederler. Yani Türkiye’de ‘saygın’ dediğimiz insanların böyle bir operasyonun içerisine girmesini ben de istemem. O zaman siz de kabul ediyorsunuz, Ergenekon örgütünün içinde saygın ve büyük isimler de var? Olabilir. Operasyon konusunda Başbakan Erdoğan’la, Cumhurbaşkanı Gül’ün tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gözaltına alınan orgenerallerin, İlker Başbuğ, Erdoğan’la görüştükten sonra serbest kaldığı söyleniyor. Diğer yandan Gül de Ergenekon operasyonunu eleştiren bir beyanat yayımladı. Bunlar ne anlama geliyor? Efendim, Ergenekon’la ilgili operasyonlar sürdürülürken, bir yandan da ‘ordu darbeci’ havası ortaya çıkıyor. Bu ister istemez oluyor. Türkiye’de orduyu yıpratmamak için ordunun önde gelen kişilerinin itham edilmemesinde fayda görüyorlar, o bakımdan. Yani buradaki amaç o kişileri korumak, kollamak değil, orduyu töhmet altında bırakmamak ve itibarını koruma amacına yönelik. Bu da herkesin yararına olacak diyorsunuz? Evet, yararına olacak. Bunlar zaten emekli olmuş, evlerinde oturan insanlar. Şu anda devlet yeniden oluşuyor. Yani asker-sivil birbiriyle kavga etmiyor, bir arada hareket ediyor ve herkes birbirinin itibarını koruyor. Diyor ki sivil siyasetçi, ‘Ordu şu anda Türkiye’ye çok lazım. İçinde yer aldığımız bölge bir çatışma bölgesi haline geldi, orduyu yıpratmak istemiyorum.’ Bu çok önemli. Ordu da aynı şekilde üzerindeki bu darbeci ithamından kurtuluyor. Mesela alt kademedeki askerleri hemen mahkum ediyorlar. Yani silahı kışla dışına çıkaranları, benzer eylemleri yapanları... Siyasi tavır sergilemiş olanlara ise karışmıyorlar. O zaman büyük oyuncular deşifre olmayacak? Deşifre olmayabilirler. Eğer bu karşılıklı tırmanma, eskalasyon devam etmezse... Peki Baykal’ın başından beri operasyona karşı çıkmasını neye bağlıyorsunuz? Baykal’ın karşı çıkması doğaldır. Şu açıdan; bu istikamette düşünen, işte Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan, Türkiye’de irticanın tehlike haline geldiğini düşünen bir sürü insan var. Eğer Baykal onların koruyucu hamisi olmazsa bu insanlar açıkta kalır ve başka birilerinin kontrolüne girerler. Yani iddia edildiği gibi başka bir korkusu olduğundan operasyonlara karşı çıkmıyor? Hayır, öyle bir şey yok. O son derece yanlış. Baykal, irticaya karşı tavır almış tabanı yanına çekmek için böyle bir tavır sergiliyor. Onlar ne de olsa hükümete karşılar ve Ergenekonculara düşünce itibariyle daha yakınlar. Özetlersek, siz Türkiye’nin iyiliği açısından AKP, Ergenekon konusunda askerle uzlaşacak diyorsunuz, değil mi? Evet. Zaten uzlaştılar. Ergenekon tasfiye edilecek, üstüne gidilmeyecek. Operasyonlar burada kesilecek. Yani 11’inci, 12’nci dalga olmayacak mı? Olmayacağını tahmin ediyorum. YARIN: Ergenekon, Susurluk’un devamı mı? Bugün, Baykal’ın yerinde olabilir miydi? Türkiye, Fethullah Gülen’i Amerika’ya göndermekle neden hata yaptı? |
Hırat Dink`in göz yaşartan sözleri

Hırat Dink`in göz yaşartan sözleri Ermeni Yazar Dink, konferansta göz yaşartan bir konuşma yaptı ve `Evet biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var ama almak değil, bu topraklara gömülmek için...` dedi. Dink`in `Ermenilik Halleri` konulu oturumda yaptığı konuşma ayakta alkışlandı, işte konuşmadan satırbaşları: `3 bin yıldan beri bu topraklarda yaşayan, kültür, uygarlık üreten insanları yaşadıkları topraklardan şu veya bu şekilde, şu veya bu nedenle, şu veya bu sonuçla ölenleri, kalanları, dönenleri her neyse... topraklarından koparıp dünyanın dört bir yanına savurdular. Şimdi bu halkın bugüne akan kuşaklarının ruh halini, 90 yıllık kimliğinin cümlesini eğer bu olay, kökten kesiliş dolduruyorsa bunu yok sayamazsınız. Adı bizim için önemli değil, bizim yaşadığımız bu. Bu konferansı Türkiye`nin gerçek anlamda demokratik sürecinin bir parçası sayıyorum, ikincisi, Ermeni dünyası açısından bu konferans çok çok önemli. Çünkü böyle bir konferansın Türkiye`de yapılabilmesi, Türkleri halen bıraktıkları noktada algılayan, hala 1915`te algılayan diasporaya yanıttır. Türkiye değişmez, onlar laf anlamaz, onlarda vicdan yok` diyen diaspora şaşkına dönecek.
İşte salonu ağlatan hikaye Size bir hikaye anlatmak istiyorum.
Yıllar evvel Sivas`tan yaşlı bir Türk beni aradı, köylerinde bir Ermeni kadının öldüğü söyledi. Tehcir sonrası Sivas`tan Fransa`ya gitmiş ama sık sık köyünü ziyaret ediyormuş. 10 dakikada yakınlarını buldum ve durumu anlattım. Kızı bana annesinin zaman zaman Türkiye`ye gelip doğduğu köye gittiğini anlattı. Kızı Sivas`a cenazeyi almaya gitti ve beni telefonla aradı. Ona, `Ne yapacaksın, cenazeyi götürecek misin ?` diye sordum, ağlamaya başladı. `Annem burada kalsın, su sonunda çatlağını buldu` dedi.
O günlerde Cumhurbaşkanı Demirel, `Ermenilere 3 çakıl taşı vermeyiz` diye bir laf etmişti.
Ben de bu kadının öyküsünü yazdım ve dedim ki; biz Ermenilerin bu topraklarda gözümüz var doğru. Ama merak etmeyin, alıp gitmek için değil, bu toprakların gidip dibine girmek için!` Vatan
HRANT DİNK NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ?

Agos gazetesinin önünde 19 Ocak 2007’de silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Ölümünün 2. yılında sevenleri Agos gazetesi önünde “anma programı” gerçekleştirdi.
Hrant Dink'in neden öldürüldüğü tartışmaları hala devam ediyor.
Odatv.com olarak suikaste kurban giden gazeteci Hrant Dink’i saygıyla anıyoruz ve son yazılarından bölümler yayımlıyoruz.
Odatv.com
İşte Hrant Dink’in yazılarından bazı bölümler:
Yurttaş Olmak
“Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı bir grup Ermeni ve Rum tarafından yayınlanan bildirinin ortak ruhu şuydu. "Bizler yurttaşız, bizim üzerimizden mütekabiliyet siyaseti uygulayamazsınız.
Bildiri hak ettiği ilgiyi gördü ve beklenen yankıyı da yarattı. Bildirinin temel özelliklerinden biri Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Ermeniler ve Rumlar'ın ilk kez temel sorunlarını ortaklaştırıyor ve birlikte sivil bir duruş sergiliyor olmalarıydı.
Temel ve ortak sorunları ise, gerçek birer yurttaş olarak görülmemeleriydi.
Bu sivil duruşun bir diğer önemli özelliği ise tamamen sivil bireylerden oluşması ve kurumsal ya da temsili herhangi bir özellik taşımamasıydı.”
Yurttaş Olmak-2
“Kimliğini arayan bir Türkiye"ye gerçek kimliğini verecek olanlar Türkiye'nin farklı etnik, dinsel ve kültürel kimliklere sahip yurttaşlarıdır.
Yurttaşların farklılığını yok sayan, görmezden gelen ya da tehlikeli bulan ve bu yüzden de "Teklik" dayatan zihniyet görüldüğü gibi başarılı olamadı.
Bu başarısızlığın temel göstergelerinden biri ve en önemlisi hiç kuşku yok ki bugün artık yadsınamaz bir şekilde tüm ağırlığıyla yaşadığımız "Kürt sorunu"dur.
Yurttaş Olmak-3
İran'daki ve Suriye'deki Kürt hareketliliğinin hangi yöne kayacağını bilmemiz elbette mümkün değil.
Ancak Türkiye içindeki Kürt hareketliliğini uyarmamız ve ona yardımcı olmamız halen mümkün.
Yapabileceğimiz yegâne uyarı ise yine "Yurttaş olmak" ortaklığımızın sorumluluğuyla sınırlıdır.
Gelin hep birlikte eşit ve ayrıcalıksız yurttaşlar olma talebimizi öne çıkaralım.
Gelin, demokratik haklarımızı öne çıkaralım.
Gelin, kimliğimizi yaşatma inadımızı ortak bir hukuk anlayışına oturtalım.
En önemlisi de gelin, ruhlarımızı yanıbaşımızda esen fırtınalara kaptırırken, hiç olmazsa birbirimizin melteminden kopmayalım.
Al Birini Vur Ötekine
“Diğer taraftan Ermeni halkının geçmişte yaşadığı tarihi gerçekliklerin ceza yasalarıyla dikte edilmesine ihtiyacı olduğunu sanmıyoruz. Çünkü tarihe doğru bakmak yasa değil ahlak ve vicdan gerektirir.
Açık olan gerçek bugün Türkler ve Ermenilerin birbirlerini duyma ve anlama ihtiyacı içinde olduklarıdır. Bunun vazgeçilmez önkoşulu ise ifade özgürlüğü ve bilginin serbestçe dolaşımıdır. Oysa üçüncü ülkelerdeki konuşmayı engelleyici yasalar psikolojik açıdan Türk-Ermeni diyalogunu güçlendirmekten ziyade güçleştirmekte, halklar arası ilişkiyi dar bakışlı siyasi taktiklerin parçası haline getirmektedir. Oysa geçmişte iki halk arasındaki ilişkinin tüketilmesinde büyük bir sorumluluğu olan Batı'nın bugünkü görevi, geçmişteki hataları da telafi etmek adına, bu iki halkın işbirliğini tekrar üretecek çözüm yolları bulmak ve destek vermek olmalıdır.
Bizler Fransa'da çıkarılmak istenen yasanın ilkesel ve etik açıdan gayrî meşru olduğunu düşünürken, Türkiye'nin milliyetçi bir bakış içinde geliştirdiği refleksleri de aynı derecede hastalıklı buluyoruz.
Toplumların birbirini anlamaya yönelik böylesine büyük bir gayret içinde olduğu bir dönemde, karşılıklı resmi siyaset taktiklerinin daha barışçı ve adil bir ortak dünyanın kurulması açısından ihanet olduğunu düşünüyor, tarafları sağduyuya davet ediyoruz.”
Tarihin Cilvesi
On yıl önce "Ahtamar amele taburu" başlığıyla Vanlı yetkililere seslenmiş ve şöyle demiştim:
"Turist çekmek için "canavar" yaratacağınıza, burnunuzun dibinde hazır duran tarihi eserlere özen gösterin. Ne gerek var böylesi yanlış işlere? Van dediğiniz, tarihsel eserler açısından bir derya. Niçin oturup da adam gibi 'Şu bölgeyi nasıl yapsak restore etsek' diye düşünülmez. 'Ermeniler gelir'miş, varsın onlar da gelsin, görsünler atalarının yaşadığı yerleri, hasret gidersinler ne olur yani?"
Ve eklemiştim:
"Eğer yardım ya da amele lazımsa biz hazırız.
Ey tarih... Ey gelecek!..
Türkiyeli, Ermenistanlı ve hatta Diasporalı gençler gönüllü.
'Ahtamar amele taburu' emirlerinize hazır... Bilesiniz.
Gelin, Ahtamarın restorasyonunu salt bir bina restorasyonu olarak bırakmayalım, aynı zamanda yıpranmış ruhlarımızı da restore edelim."
Hrant Dink’in 19 Ocak 2007 tarihinde AGOS’ta “Ruh halimin güvercin tedirginliği” başlıklı son yazısı:
“Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı… Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke…
Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım… Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim… Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi… İşte size bedel… İşte size bedel… İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım… Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında… O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama… Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola… Atalarımız gibi… Nereye gideceğimizi bilmeden… Yürüyerek yürüdükleri yollardan… Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı… Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere… Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”
19 Ocak 2009