27 Şubat 2009 Cuma

GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM!..

Erhan Göksel'den

Müesses Nizam'ın dağıldığı anlamına geliyor. O tarihte şunları demiştim: 22 Temmuz seçimleri gösterdi ki Türkiye'de 85 yıldır kurulmaya çalışılan Müesses Nizam ve Türk burjuvazisi hak-ı yeksan olmuştur. Müesses Nizam fonksiyonunu yitirmiş, işlevsiz kalmıştır. Böyle olduğu için Genelkurmay Başkanı çok önemli bir askeri toplantı varken Atina'da kokteyl'de bulunmaktadır. Ordunun en büyük müteahhidiyle locada holigan gibi Fenerbahçe taraftarlığı yapmaktadır. Şimdi de bu fikirlerimi koruyorum.

Daha da ötesine geçeyim:

Bir ülke düşünün ki:

Bankalarının yarısından fazlası yabancılara satılmış;

Sigorta Şirketlerinin % 80'i yabancıların olmuş; ülkede kullanılan kredilerin % 76'sı yabancı kurumlardan alınmış;

tüm stratejik kurumlar, limanlar yabancıların eline geçmiş; hatta o ülkenin yöresel gıdalarını bile Türk bakkallar değil, elin Fransız-Alman-İngiliz süpermarketleri satıyorsa, yani bizim olanı bile bize yabancılar satıyorsa

bu ülke bizim midir?

Böyle bir ülkenin iç ve dış borcu ülkenin bir yıllık üretimi olan GSYH'sını aşmış ise; böyle bir ülkede ekonomi bağımsız olabilir mi?

Bağımsız ekonomisi olmayan bir ülkenin siyasi bağımsızlığı olabilir mi?

Sizce, siyasi bağımsızlığı olmayan bir ülkeyi o ülkenin halkı mı, yoksa ekonomisini elinde tutan yabancılar mı yönetir?

Devam edelim: Bir ülke düşünün;

Küreselleşme adına o ülkenin tüm sınırlarını kaldırmışsanız, o ülkenin sınır güvenliği için Ordusu'ndan bir talebi olabilir mi?

Ordusu'ndan talebi kalmayan bir ülkenin ordusu da fonksiyonunu sürdürebilir mi?

Böyle bir ülkede işlevi kalmayan bir Ordunun Komutanları da işlevsiz kalır.

İşlevsiz ve halkının ondan bir talebi kalmayan Ordunun Komutanlarına da futbol tribünlerinde maç seyretmek, medyayla sohbet etmek, kokteyllere gitmek, düğünlerde dans etmekten başka ne kalır.

Bu arada seçim öncesi Siyasi İktidar'ın da ciddi hataları oldu, devletin yaptığı herşeyi kendi altlarını oymak olarak gördüler. Asker de birçok şeyi politikleştirdiği için asli işlerinin dışında kaldı ve çuvalladı. 2006'nın başında MİT bir rapor yayınlandığı halde ve hatta bu raporda; �bahara büyük eylemler olacak� dediği halde; gerek Hükümet gerekse Asker, yani bir bütün olarak Devlet önünü göremedi. Herkes bu raporun üstüne yattı. Ne Kerkük'ü ne Barzani'yi ne Kuzey Irak Kürt Devletini ve de yeniden çizilmeye başlanan Ortadoğu haritalarını bile anlayamadılar.

En önemli kırılma şurada oldu: Askerler bu T.C. Devleti'nin Çimentosu nu sağlamlaştıralım diye uğraşırken kendi ekonomik kaynaklarını da bir yandan yarattılar. Küreselleşme o kadar egemen oldu ki sınırların anlamı kalmadı. Ay-yıldızlı bayrak giyip Erdemir'i kimseye vermeyiz diyen Coşkun Ulusoy koskoca bankayı �sıfırladığında� kendisini kurtarmak için Oyakbank'ı bir gavura sattı. Bu durumda TSK'nın bir fonksiyonu olur mu? Böyle olunca televizyonlara çıkıp herkes konuşur, eski subaylar vicdan rahatlatmaya çabalar, aktif subaylar da maça gider, düğünlerde göbek atarlar.
***

Basına yansıdığı kadarıyla bunlar, 2009'da 6 aşamalı bir darbe zemini hazırlamayı planlıyorlarmış

Necip Basın insanda, gülme hissi bile yaratamıyor artık. Basını büyük kısmı, o kadar zavallı bir halde ki bunları birileri oturmuş yazdırmış onlara. Böyle raporlar bulunduğu elbette yalan değildir. Raporlar gerçekten vardır; Ama yazdıkları nedir? Ortaya nasıl çıkarılıyor. Her yazılan doğru, her görünen gerçek mi? Bu "müsvette kadrolar" o kadar zavallı ki, bunlar bırakın darbe yapmayı, tuvalette kendi başlarına altlarını temizlemekten aciz adamlar. Asıl sorun bunları allayıp pullayan Matbuat'ın büyük kısmında. Onlar daha da zavallı. Sizce bu örgüt gerçek bir örgütse, bu kadar beceriksiz olabilir mi?

Hatırlayın, tasvip edin veya etmeyin; Türkiye'de daha önce yapılan üç açık, bir post-modern darbe ile bilinen iki darbe teşebbüsü ne kadar ustacaydı? Adeta tereyağından kıl çeker gibi yapıldılar.


TSK İlhami Erdil gibi komutanları yargılayarak barsak temizliği yaptı

Yolsuzluklarla ilgili mi kuyruğundan yakalanmış? Yoksa...

Yolsuzluk, tabii ki yolsuzluk. Bakın bir şeyi atlamayalım: Hiç bu işlerle ilgisi olmadan, ilk ciddi yolsuzluklar Kıvrıkoğlu döneminde ortaya çıkmaya başladı. Ordunun içindeki suça bulaşmış kişiler takır takır tutuklanmaya ve hüküm giymeye başladı. Siviller ne olduğunu bile anlayamadılar. Herkese sürpriz oldu. Son olarak da Özkök zamanında, bir kuvvet komutanı yargılandı. TSK, İlhami Erdil gibi komutanları yargılayarak; barsak temizliği yaptı. Bir yığın albay ve muvazzaf personel ceza yedi. Son olarak da Özkök zamanında, bir kuvvet komutanı yargılandı. Şu anda hala hapiste.

Bunların hiç birinin siyasi otoriteyle ilgisi yok. Siyasi bir operasyon da değildi. Ordunun kendi iç temizliğidir; ama şunu söylüyorum: 'Müesses Nizam' kirlilikten dağıldı diyorum. Bu tür kirli ilişkilere girdiği için 'Müesses Nizam' çöktü diyorum. Türkiye'de 85 yıldır, Cumhuriyet kurulduğundan beri devam eden 'Müesses Nizam'ın, artık bütün gücünü kaybettiğini düşünüyorum. Zaten yerleşik bir 'Müesses Nizam' gerçekte tam olarak kurulamamıştı. Yerleşik ve kurulmaya çalışılan bir güç odağı halinde bir 'Müesses Nizam' vardı. O da bu yaşadığımız bu süreçte dağıldı.

'Müesses Nizam' Önünü Göremiyor

Neden? Neler oldu dağıldı?

Temel tespitim şu: en azından 'Müesses Nizam' gibi bir kurum geleceği görür. �Geleceği kurmak için geleceği anlamak, ön görebilmek gerekir�. 'Müesses Nizam'ın son yıllarda hem iç hem dış politika'da asgarisinden önünü bile görmediği ortaya çıktı. AKP süreci, Cumhurbaşkanlığı süreci, 22 Temmuz süreci; onu da bir yana bırakın, dış politikada daha da vahim bir noktadalar. Ne Kerkük'ü ne Kuzey Irak'ta ne olup bittiğini ne Barzani'yi nede İsrail ve Amerika'yı 'Müesses Nizam' algılayabilmiş bile değil. Çin gibi büyüyen ve geleceği belirleyeceği kesin gözüyle bakılan bu Ejderha'yı bile fark etmiş değiller.


Ergenekon'da piyonlar mahkum olacak

Şöyle soralım. Madem hükümetin elinde yolsuzlukla ilgili bir koz var, belgeler var Uzan'lar operasyonu gibi bir operasyonla mı karşılaşacağız?

Hayır, tam tersini söylüyorum. Hükümet, bu güç odaklarının devlet içinde önemli uzantıları olduğunu gördüğü için zımni olarak, açıktan değil, örtülü olarak bir pazarlık sonucunda onlar geri çekilecekler; onların karşılığında da büyük başlar sanık sandalyesine oturmayacaklar.

Bu yolsuzluk yapanlara; siyaset gereği, uzlaşma gereği ilişilmeyecek..

İlişmeyecek. Göreceksiniz eninde sonunda. Ergenekon denen operasyon, sokakta gezen zavallı piyonların mahkum olmasıyla sonuçlanacak. Tıpkı geçmişte Türkiye'deki diğer illegal olaylar, cinayetlerde olduğu gibi olacak. Film hep aynı; sokakta kullanılan �garibanlar� mahkum olup, daha öteye hiçbir şekilde geçilmeyecek.

Örgütün başı olarak sürekli Veli Küçük İşaret Ediliyordu�

Veli Küçük örgütün başıysa zaten buna siyasi örgüt demeye gerek yok; çete demeyi uygun görürüm. Şu an da yargılandığı için Veli Küçük konusunda konuşmayı uygun görmüyorum. Etik değil. Veli Küçük emeklidir. Emekli olan bir askerin hükmü-iktidarı sıfırdır. Üniformayı çıkaran bir asker, sudan çıkmış balık gibidir. Hiç bir gücü ve etkisi yoktur. Bu gücü onlara atfeden Necip Türk Basını'dır. O açıdan ben bunları hiç önemsemiyorum. Sadece tepe noktalara giden ipuçlarını vermekten öte bana anlam ifade etmiyor.

Sosyal Devlet Ne Değildir?

Sosyal devletin gelir dağılımını düzeltme kapasitesi bir hayli abartılı olduğuna göre, neoliberal söylemin sosyal devlet saldırısına karşı çıkarken refah devletinin aslında işçiden alıp işçiye verdiğini hatırlamak, klişelerden kurtulmanın ilk adımı.

Birgün - İstanbul

27 Mayıs 2005, Cuma

Bazı klişeler vardır, sol jargona öylesine yerleşmiştir ki, ağzınızla kuş tutsanız saçmalıklarına ikna edemezseniz çoğunluğu. Teorik argüman geliştirirsiniz, ampirik çalışmalarla, tarihi örneklerle maddi bazının olmadığını kanıtlarsınız; her şeye rağmen bu klişeler direnir ve de aslanlar gibi nesilden nesle nakledilir. Şahsen en çok rahatsız olduğum bu tür klişelerin başında, zenginden alıp yoksula vererek gelir dağılımını düzelten, aşırı sefalete izin vermeyen makbul devlet anlamında sosyal devlet (refah devleti) klişesi gelir.

Yanlış anlamaları önlemek için şunu baştan belirtmekte yarar var: Büyük Buhran, II. Dünya Savaşı ve Keynes sonrası dönemde devlet-piyasa ilişkilerinde değişiklik yaşandığı, devletin daha müdahaleci olduğu su götürmez. OECD üyesi ülkeler için, 1960-80 dönemi boyunca devletin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) payının yüzde 27'den yüzde 42'ye, devlet istihdamının ise yüzde ıı'den yüzde ı8'e artışı bu değişimin bariz kanıtlarıdır.

Dolayısıyla mesele, bu dönemin 'makbul' devletinin maddi varlığının olmadığı, sosyal devlet (veya refah devleti) kavramının gereksizliği değil. Mesele, bu devletin gelir dağılımını düzeltme fonksiyonunu nasıl yaptığının farkında olup olmama meselesidir. Farkında değilsek, farkında olmadan klişelerle düşünme, konuşma ihtimali artar.

Neo-liberal iktisat politikaları 197o'ler başındaki krize cevap olarak belirirken, sosyal devlete ilişkin bayağı iktisatçıların geliştirdiği argüman şu idi:

"Kabaca, sosyal yardım harcamaları diyebileceğimiz (işsizlik sigortası, yoksulluk, emeklilik, çocuk, sağlık, eğitim v.s.) kalemlerin 1950-70 arası artışı sürdürülemez bütçe açıklarına yol açmış, tüketim pompalanmış, dolayısıyla tasarruflar azaldığı için uzun dönem büyüme kösteklenmiştir. İyi niyetli sosyal devlet politikalarının kronik işsizlik yarattığı artık kanıtlanmıştır. Reagancılık, Thatchercılık, IMF'cilik bu problemin tek çözümüdür."

Neoliberal politikalara meşruiyet bu ve benzer iddialarla sağlanmaktaydı

Öte yandan, niyeti işçi sınıfını köşeye sıkıştırmak olmamakla birlikte, radikal iktisatçılarca geliştirilen bir başka argümanın da ekonomik durgunluğu açıklayış tarzı itibariyle yukarıdaki hakim görüşle paralellik arzettiğini belirtmek isterim.

Bowles, Gintis gibi toplumsal ücret perspektifi ile, ya da O'Connor gibi devletin mali krizi perspektifi ile yola çıkanlar, dönemin iktisadi krizini, kısmen de olsa, refah devletinin gelir dağılımını düzeltici harcamalarına, dolayısıyla bütçe açıklarına bağlamışlardır. Bir olgunun bir parçasını çalışarak, o olgunun tamamının anlaşılabileceğini ummak oldukça yaygın metodolojik bir hatadır. Maalesef bu hata sosyal devlet konusunun klişeleşmesinde de etkili olmuştur.

Refah devleti üzerine yapılan ampirik çalışmalar ağırlıklı olarak devletin sosyal yardım harcamalarına yönelmiş ve bu kalemlerdeki artışlar refah devletinin kontrolsüz büyüyüşü eleştirisinin ana malzemesini oluşturmuştur.

Sözkonusu çalışmaların sistematik olarak ihmal ettikleri (bütünün diğer asli boyutu yani) sosyal harcama kalemlerinin finansman kaynağının ne olduğu sorusudur. Kimden, nereden gelmiştir bu harcamalar için gereken para? Bu hayati soru, ancak kimlerin devlete ne kadar vergi verdiği sorusunu, "sosyal yardım harcamalarından kimin yararlandığı" sorusu ile birlikte sorarak cevaplandırılabilir.

Öyle ya, çalışanlar ödedikleri vergilerle devlete 100 verip, ardından sosyal yardım harcamaları ile ancak 80 alabilmişlerse refah devletinden, gelir dağılımının düzeltilmesinden, bu harcamaların bütçe açığı yaratmasından söz edilebilir mi?

ABD, Avustralya, Almanya, İngiltere, Kanada ve İsveç'te 1960-87 boyunca çalışanlara dönük yapılan sosyal yardım harcamalarının, yine bu kesimlerin ödedikleri vergilerden düşüldükten sonra, yani net sosyal yardım şeklinde hesaplandığında, ancak GSYH yüzde 1-2 seviyesinde ve bu miktarda, yine bu ülkelerdeki toplam ücret miktarının ancak yüzde 3'ü ile yüzde 5'i arasında (Bkz. Shaikh, 2003 Yaz, Social Research).

'Sosyal devlet'in gelir dağılımını düzeltme kapasitesi bir hayli abartılı olduğuna göre, neoliberal söylemin 'sosyal devlet' saldırısına karşı çıkarken 'refah devletinin' aslında işçiden alıp işçiye verdiğini hatırlamak klişelerden kurtulmanın ilk adımı. (AT/KÖ)

Uçak filan...

Yılmaz ÖZDİL

yozdil@hurriyet.com.tr




Uçak filan...


Ben henüz radyonun bile nasıl çalıştığını anlamış değilim, o nedenle, nasıl uçtuğunu kavrayamadığım uçağın neden düştüğünü de anlatamam...

Ama şunu görüyoruz.


*
Bizim uçak niye tarlaya düştü orada?

Çünkü, havalimanının etrafı tarla.

*

Aynı uçak, İstanbul’da düşseydi...

Ataköy yanıyordu bugün hálá...

*

Isparta’da niye dağa çakıldı mesela?

Çünkü dağ var.

*

İsviçre’de de dağ var ama, ILS denilen yaklaşma sistemi de var... Biz, hem dağın dibine havaalanı yapıyoruz, hem de gerekli cihazı koymuyoruz...

E kuş değil bu.

*

Bakın "dağ" dedim, aklıma geldi...

Zonguldak’a havaalanı yaptılar.

Bi de baktılar ki...

Bostancılar Dağı’nı unutmuşlar!

235 metre.

İttirsen, olmaz...

Zonguldak Valisi, Halk Bankası’nda hesap açtırdı, ahali bağışta bulundu, dağı tıraşlaya tıraşlaya 150 metreye indirmeye çalışıyorlar!

*

235 metre gene iyi.

Antalya Gazipaşa’ya havaalanı yaptılar, Torosları unuttular!
Tokat’a havaalanı yaptılar, tam açılışı yapacaklar, pistin dibindeki Küçükbağlar Köyü’nün camisini fark ettiler... Minare 32 metre.


Havaalanının kulesinden yüksek!

Balyozla girdiler, minareyi 10 metre kısalttılar.

*

Red Kit’te bile olmaz böyle bi şey.

*

Bazısında koyun otluyor...

Bazısında üzüm kurutuluyor.

Kastamonu’ya havaalanı yaptılar, gelen giden yok, terminal binası boş kalmasın diye düğün salonuna kiraya verdiler, üstüne de "Havaalanı Düğün Salonu" tabelası astılar!

*

Önceki seneydi galiba... İstanbul’dan Şanlıurfa’ya gidecek uçak, hava muhalefeti nedeniyle kalkamadı, sabah 9’da havalanacağına, akşam 18.30’da havalandı... Şanlıurfa’ya bi geldi ki, zifiri karanlık... Mesai bitince, kapatıp gitmişler, iyi mi... Pilot merkezi aradı, merkez Şanlıurfa havaalanının müdürünü buldu evinden, müdür geldi apar topar, personeli topladı, açtı havaalanını da, indiler!

*

Müdürün adı neydi biliyor musunuz?

Münir Ulu"dağ..."

26 Şubat 2009 Perşembe

Kürtçe işini yazacaktım aslında ama...

yozdil@hurriyet.com.tr

Kürtçe işini yazacaktım aslında ama...
THY düştü...

Gövdesi bölündü.


*

O "bölünen" uçaktakilerin...

Kaçı Türk’tü acaba?

Kaçı Kürt’tü?

*

Adı Tekirdağ...

İçindekiler İzmirli mi, Muşlu mu?

Kaç tanesi Alevi mesela?

Business class Sünni mi yoksa?

Pilot AKP’ye oy vermiş olabilir mi?

Ya hostesler...

CHP’li mi, MHP’li mi?

*

"Uçak uçarken" tartıştığımız konuların saçmalığını anlatmaya çalışıyorum... Yara kaşır gibi "biz kimiz" anketi yapanların, fenalığını.

*

Ölümün etnik kökeni olur mu arkadaş?

Korkunun mezhebi olur mu?

Hiç tanımadığın halde, "İnşallah kurtulmuşlardır" diye mırıl mırıl dua ettiğin insanların, hangi partiye oy verdiğinin bir önemi var mı? Kaç belediye koltuğuna bedeldir, o uçaktaki bir can?

*

Ha bire "aynı gemideyiz" derler...

İşte bakın, aynı uçaktayız.

Kaderimiz ortak.

Karada da, denizde de, havada da.

Aynı yolun yolcusuyuz.

*

Hep başımıza bi felaket geldiğinde mi "tek yürek" olduğumuzu hatırlayacağız?

*

Çığlığın anadili olur mu?

*

Girmeyeceğim bugün, salaklığa, kazmalığa... Sırf "onlardan" olduğu için alakasız adamların yetkili makamlara kurulmasına girmeyeceğim... Motor kopmuş diyorlar, normaldir, şaşmam.

*

Demem o ki...

Türkiye "mozaik" değildir.

Bu kazada da olduğu gibi...

Kayıplarımıza rağmen "mucize"dir.

Faciadan çıkan mucize.

’’Gövde’’nin kıymetini bilmek lazım.


Niye aklıma deve geliyor...

bcoskun@hurriyet.com.tr

Niye aklıma deve geliyor...
NE zaman bir uçak görsem, aklıma deve geliyor.

Bir deve apronda, başına ne geleceğinden habersiz geviş getirip sağa-sola bakıyor. O sanıyor ki birazdan o kravatlı ve badem bıyıklı adam "Çuşaaaa..." diyecek, kendisi yere çökecek, kravatlı ve badem bıyıklı adam üzerine binecek...


Güzel güzel gidecekler.

Zaten kravatlı ve badem bıyıklı adamın "Genel Müdür" olduğunu da bilmiyor deve.

Ama kravatlı, badem bıyıklı adam onu yiyeceğini biliyor...

Öyle de oluyor zaten.

Deveyi yiyorlar...

*

Ne zaman havada uçak görsem aklıma deve gelir.

Gelişmemiş bir ülkenin insanı olmanın doğal sonucudur belki; turp gördüğümde o milletvekilini, şehrin ortasında boş arsa gördüğümde belediye başkanının yüzünü düşünürüm.

Cep telefonu görünce konuşmak yerine susmak gelir içimden.

Nohut; vatandaşı çağrıştırır.

Diyelim ki haşlanmış mısır gördüğümde aklıma Cumhurbaşkanı, at gördüğümde aklıma Başbakan gelir...

Yumurta gördüğümde Maliye Bakanı...

Saksı gördüğümde Adalet Bakanı...

Deve; uçak...

*

Dünyanın her yerinde uçak düşebilir, uçaklar havada oldukça bu zaman zaman olacak da...

Dün düşen uçak için de kimseyi peşin suçlamak elbette doğru değil. Ama uçağın düşmesinin hemen peşinden yaşananları gördünüz; havacılık tarihinin en kara-mizah olasılıkları bir bir sıralanıyordu:

"Motor düştü..."

"Benzin bitti..."

"Yeni pilot inmeyi öğreniyordu..."

Yıllar önce düşmüş uçakların sebebini dahi Türk kamuoyu hálá öğrenememişken, altı saat önce düşmüş uçağın düşüş sebebini nerden bileceksiniz?

Bilinen tek gerçek:

Güvensizlik...

Muhtemel basiretsizlik...

Ölen insanlar, acı içinde yakınları...

Ve siyasi iktidarların elinde oyuncak olmuş, rantı bol koca bir milli kuruluş...

Yoksa uçak görünce niye aklıma deve geliyor?...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Beyaz Türklerin sonu


25 Şubat Çarşamba 2009

Batılılar bayılmıştı Erdoğan’a genel seçimleri ilk kazandığında. Gönüllerine göre birini bulmuşlardı.
İşte dinci partiler de seçimlerle iktidara geliyor ve demokratik kurallara saygı duyarak hükümet ediyorlardı. Demek ki İslam ile demokrasi bağdaşıyordu.
Erdoğan hem içten bir Müslümandı hem de özgürlükçüydü. Ilımlıydı. Avrupa Birliği’ni hedefine almıştı, Irak’ta Amerika Birleşik Devletleri’ni destekliyor, hatta Türkiye’nin harekâta ta başından katılmadığına hayıflanıyordu. Hamas’la yakın temas içinde idi ama Türkiye’nin İsrail’le geleneksel, ABD destekli, dostluğunu ve silah alışverişini devam ettiriyordu.
Herkesi kucaklıyordu.
Bundan daha iyi Müslüman mı olurdu?
Batı’nın Erdoğan aşkı, Türkiye Brüksel’den Avrupa Birliği’ne girmek için müzakerelere başlama oluru aldığında, tepeye çıktı.
Bu lobinin bir de yerel aşk locası vardı. Hem Batı’daki aşkı besleyen hem de ondan beslenen bu locada geleneksel olarak Erdoğan’ın temsil ettiği akımın can düşmanları olanlar oturuyordu. Bin bir değişik saikle bunlar da Erdoğan’a hiç beklemediği bir yönden destek verdiler.

Leoparın benekleri kaybolmaz
Erdoğan olmadığı gibi görünmeye özen göstererek beklemediği yerlerden gelen bu desteği cebe attı.
Ne oldu?
“Leoparın benekleri kaybolmaz.” Erdoğan aslına rücu etti. Benekleri hiç silinmemişti, aslında. Ama insan görmek istediğini görür. Onu demokrat olarak görmek isteyenler, bunun tersini gösteren emareleri görmezden gele gele Erdoğan’a sahip olmadığı özelliklere sahipmiş muamelesi yapmaya devam ettiler.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ve onu izleyen genel seçimlerden sonra resim değişmeye başladı. Yavaş yavaş devletin (hemen hemen) bütün organlarını eline geçiren ve sandıktaki başarısını büyüten Erdoğan’ın kendine güveni arttı. Korkacak şeyi kalmamıştı. Gül’ü Çankaya’ya yollayıp Arınç’ı yedikten sonra partisinin mutlak hâkimi haline geldi. Yargının bazı bölümleri hariç, Cumhurbaşkanlığı’ndan MİT’e devletin bütün organlarına taraftarlarını yerleştirdi. Ordu, havuç ve sopa politikasıyla yola getirildi.
Batılıların da Beyaz Türklerin de Erdoğan aşkı soğudu ama kimin umurunda? Onlara kimin ihtiyacı var artık?
Aslında sorulması gereken soru “ne oldu” değil “ne olacak”tır?

Ahmedinecad, Putin, Chavez karışımı...
Erdoğan (AKP demeye gerek yok çünkü AKP Erdoğan’dır) gelecek ayın sonunda yapılacak olan belediye seçimlerinden ezici bir galibiyetle çıkacak. Oyların muhtemelen yüzde 50’sini alacak, kendine has bir başbakan olma yönündeki evrimini tamamlayacak.
Ortaya Ahmedinecad, Putin, Chavez karışımı bir lider çıkacak. Öngörülemeyen yönlere sapan, ne zaman ne diyeceği belli olmayan, öfke krizleri geçiren, kinci, kalıpları kıran, karşıtlarına insafı olmayan, sui generis bir tip.
Bir beyaz Türkün deyimiyle, “daha kibirli, daha kendine güvenen, daha çekilmez” bir Erdoğan.
Beyaz Türklerin sonu mu?
Kurtarıcıları Baykal ve çevresindeki rüzgâr torbaları olduğuna göre, evet, sonu. Sadece beyaz Türklerin değil Beyaz Türkiye’nin de.
Erdoğan için ne isterseniz söyleyebilirsiniz ama ne istediğini bilmediğini ve çalışkan olmadığını söyleyemezsiniz. Cumhuriyet tarihinin en popüler politikacısı olmadığını da.
Öfkesinin yerinde bilgi, sofuluğunun yerinde bilgelik olsaydı çağ değiştiren bir lider olabilirdi.
Ne yazık ki değil ve, galiba, olmayacak.
Macera yeni başlıyor.

24 Şubat 2009 Salı

Üniversiteli kıza 'reis' dayağı..!



A.A

Üniversitede kız öğrenciye darp iddiası
Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğrencisi Gamze Ö. (24), kantinden çıkmaması üzerine, bir grup öğrenci tarafından darp edildiği iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

Sanat Tarihi Bölümü öğrencisi Gamze Ö., suç duyurusu dilekçesini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verdi.

Gamze Ö., Ankara Adalet Sarayında gazetecilere yaptığı açıklamada, bir arkadaşıyla birlikte bugün fakülte kantininde oturduğu sırada, bir grup öğrencinin yanlarına gelerek kantinden çıkmalarını istediğini savundu. Gamze Ö., şunları kaydetti:

Bunu neden istediklerini sorunca, fakülte reisi (ülkücü)devir-teslimi için toplantı yapacaklarını söylediler. İtiraz ettim. Beni tartaklamaya başladılar ve küfür ettiler. Karşı koymaya çalışınca 5-6 kişilik bir grup, yumruk ve tekmelerle bana saldırdı. Yere düştüm ve başıma darbe aldım.

Görevlilerin araya girmelerinin ardından kantinden çıktıklarını ifade eden Gamze Ö., Adli Tıp Kurumundan, “başında ödem ve göğsünde darbe sonucu hiperemi oluştuğuna ilişkin rapor aldığını” bildirdi.

23 Şubat 2009 Pazartesi

TSK, Güneydoğu'da Yerel Seçimlerde AK Parti'ye Oy Verecek

TSK, Güneydoğu'da Yerel Seçimlerde AK Parti'ye Oy Verecek

ERHAN GÖKSEL’in, 29 Ocak 2009'da ADANA'da ÇUGİAD’ın DÜZENLEDİĞİ KONFERANS’da YAPTIĞI KONUŞMASININ BASINDA YER ALAN BÖLÜMÜ.


Ergenekon operasyonunun 11. dalgasında gözaltına alınan daha sonra serbest bırakılan Verso Araştırma şirketi sahibi Erhan Göksel, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), yerel seçimlerde Güneydoğu'da AK Parti'yi destekleyeceğini ileri sürdü.

Adana'da Çukurova Genç İşadamları Derneği'nin (ÇÜGİAD) 'Türkiye geleceğini konuşuyor' toplantıları kapsamında düzenlediği "Sosyo-ekonomik analizlerle yerel seçimler ve Türkiye" konulu konferansta konuşan Göksel, "Bu coğrafyada kurulacak bir Kürt devleti bir ihanettir ama Kuzey Irak'ta İsrail destekli bir ülke kuruluyor. Emine Ayna, Roj Tv'de açıkca 12-13 ili kazanırlarsa özerk bölgenin sınırlarının çizileceğini söyledi. 10 tane birbirine yakın il özerklik istiyoruz derse Birleşmiş Milletler ilkelerine göre halk oylamasına gider ve bu süreç işlerse Türkiye'nin üniter yapısı kökten değişir. Devletin de endişesi bu. Gözaltı sonrası artık herşeyi söylemeye karar verdim. TSK'nın bölgede AK Parti'ye büyük desteği var. Askerlere ve eşlerine AKP'ye oy verilsin emri verildiği duyumlarım var." şeklinde konuştu.

ERGENEKON DAVASI POLİTİKLEŞTİ




Türkiye'nin gerçek gündemden koptuğunu anlatan Göksel, "Ergenekon ve Gazze'ye yapılan saldırılar konuşuluyor. Dünyada krizin konuşulmadığı tek ülke Türkiye. Hangi yabancı kanalı açsanız ekonomik krizle başlıyor haberler. Hükümet ve muhalefetin ekonomide ne olup bittiğinden haberi yok." dedi.

Erhan Göksel, Türkiye'de dünyayı anlamayan devlet adamları olduğunu ileri sürerek, "Başbakanlar çıkıyor, hayatında dünyayı görmemiş dil bilmeyen, (ben bunu önemseyen de biri değilim. Dünyada ne olup bittiğini bilmek önemli.) Sadece hayatında Malezya'yı görmüş bir başdanışman politikasıyla ülke yönetiliyor. Çevirmenin ülkede müzakereci olduğu, eğitim ve teknik tecrübe olmayan, 2 yıllık bir yüksek okuldan gece okulundan mezun olan birisi Avrupa müzakerecisi olduğu, hayatında devlet tecrübesi olmayan bir insanın Avrupa'da müzakere yaptığı bir ülkedeyiz. Muhalefette farklı değil. Kimse kırılmasın ben siyaset yapıyorum siyasetçi değilim."

İRAN GELECEKTE EN GÜÇLÜ DEVLET OLACAK

İran'ın Türkiye'den daha iyi bir konumda olduğunu nanoteknolojiyi kullanan, nükleer silah yapan bir ülke olduğunu hatırlatan Göksel, "Bizdeki gibi türban ile uğraşmıyorlar. Onlarda türbanın alası var ama bilimin de alası var. İran büyük bir devlettir. Dikkat ederseniz kimse İran'a dalaşamıyor. ABD ve İsrail'in İran'a vuracağını ısrarla iddia ediyorum ancak İran'ı yıkamayacaklar. İran gelecekte bu coğrafya da en güçlü devlet olacak."

Türkiye'nin en iyi yönetildiği dönemin Erbakan hükümeti dönemi olduğunu anlatan Göksel, "Türkiye'nin en iyi yönetildiği dönem Refah-Yol dönemidir. Geçen yılki araştırmamda Erbakan'a özür borcum olarak büyük harflarle belirttim. Erbakan iç borçlanmayı kırmaya çalıştı. AKP müthiş bir iç borç batağında. 2003'ün Ocak ayında toplam 85 milyar dolar iç ve dış borç vardı. Şimdi 300 milyar doların üstünde. Peki ne yaptı AKP hükümeti? 3-5 tane duble yol, bana bir tane fabrika gösterin." (CİHAN)

Ergenekon'un Yüzde 75'i Doğru!

Ergenekon'un Yüzde 75'i Doğru!

Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan Erhan Göksel iddianame hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.

ERHAN GÖKSEL'in ODTÜ’de “KÜRESEL KRİZ VE ULUSLARASI POLİTİKAYA ETKİLERİ” ÜZERİNE” 21 Şubat 2009'de VERDİĞİ KONFERANSIN 23 Şubat 2009’da ZAMAN GAZETESİ’nde AHMET DİNÇ TARAFINDAN YAPILAN HABERİ

Ergenekon'dan gözaltına alınıp sorgulandıktan sonra serbest bırakılan Verso araştırma şirketinin sahibi Erhan Göksel, "Ergenekon'daki iddiaların yüzde 75'i doğru." dedi.

ODTÜ Mezunları Derneği'nin düzenlediği 'Ekonomik Kriz ve Küreselleşme' konulu konferansta konuşan Göksel, Ergenekon operasyonundan bahsetti.

İddiaların büyük bölümünün doğru olduğunu belirterek, "Ancak beyaz çamaşırla renkli ve siyah çamaşırlar aynı anda yıkanıyor. Veli Küçük, İbrahim Şahin gibi bir iki piyon ceza alacak ve bu olay kapatılacak. Bu davanın gerektiği biçimde sonuca ulaşacağını sanmıyorum." iddiasında bulundu.

Erhan Göksel, davanın en büyük destekçisinin, faili meçhullerden dolayı Kürtler olduğunu savundu. Ancak faili meçhullerin savcıların umurunda olmadığını, olayın tamamen politikleşip iktidar mücadelesi haline dönüştüğünü ileri sürdü.

Kendi sorgulanma sürecine de değinen Göksel, bilgisayarlarına, telefonlarına ve yayınlanmak üzere hazır olan bir kitabına el konulduğunu, halen geri verilmediğini aktardı.

ERHAN GÖKSEL'DEN NAZLI ILICAK VE MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE SALVOLARI !

ERHAN GÖKSEL’in BURSA KONFERANSI ÜZERİNE 14 Şubat 2009’da TURKTIME’da YAYINLANAN HABER

"Bugün Ergenekeon Davası sürecinde sanki Faili Meçhul Cinayetlerin ortaya çıkmasını savunuyormuş gibi gözüken Nazlı Ilıcak ve Mümtaz’er Türköne, geçmişteki faili meçhulle suçlananların asıl savunucularıydılar. Bu ülkede Tansu Çiller’in Başbakanlık yaptığı dönemde 1797 faili meçhul cinayet işlenmiştir; bu cinayetlerin büyük kısmı kişisel çıkarlar uğruna işlenmiş cinayetlerdir. Öyle ki; bir korucu aşiret, otlak yüzünden kavga ettiği diğer aşiret liderini infaz edilmesini sağlamıştır. Ticari rakip olan ve şahsi husumeti olanlar PKK’lı diye bir çok kişinin infazına yol açmışlardır. “Kurşun atan da yiyen de bizdendir” diye Tansu Çiller’e bu demeci verdiren ve bu nedenle de faili meçhullere zemin oluşturacak dayanağı dolaylı olarak ortaya atan Mümtaz’er Türköne’dir. Bu sözler, Türkiye tarihinin en karanlık döneminin teorik alt yapısını oluşturulmasına dayanak oluşturmuştur. Bugün ise karısı AKP milletvekili, kendisi de Zaman Gazetesi yazarıdır. Adeta demokratmış gibi tavır alarak kendini aklamak için çark etmiştir”. Bugün Çiller dönemindeki yakın mesai arkadaşları bile basında çıkan demeçlerinde Türköne’yi eleştirmektedirler. Geçmişte Susurluk sanığı olarak hüküm giyen ve bugün Ergenekon’dan tutuklu bulunan İbrahim Şahin için kendi köşesinde tam 11 kez şahin’i aklamaya çalışan, yaptıklarını onaylayan ve savunan Nazlı Ilıcak’ı da unutmamak gerekir.




"Çok uluslu çeteler Allah'ın suyuna el koyacak"

"Çok uluslu çeteler Allah'ın suyuna el koyacak"
Saadet Partisi'nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Mehmet Bekaroğlu, Söz Sende Seçim Özel'de Balçiçek Pamir'in sorularını yanıtladı

23.02.2009 19:25

İktidar sorununun yanında ciddi muhalefet sorunu olduğunu da söyleyen Bekaroğlu, Numan Kurtulmuş'un başkanlığında yeni bir muhalefet kurduklarını bunun da rakipleri üzerine endişe yarattığını belirtti.

Rakiplerinin İstanbul'un sorunlarından çok çekişme içinde olduklarını kaydeden Bekaroğlu, adaylığı ve İstanbul için yapacaklarına kadar merak edilenleri Balçiçek Pamir'e anlattı. Bekaroğlu şunları söyledi:

MUHALEFET SORUNU

Bu seçim yerel seçimler şeklinde gitmiyor. Bizim amacımız büyük savrulmaların yaşandığı bu dönemde insanlara bir şeyleri yeniden hatırlatmak. Türkiye'de iktidar sorunu var ama bir de muhalefet sorunu var. CHP gerçekten sosyal demokrat bir muhalefet, halkın sorunları üzerine bir muhalefet yapsaydı Türkiye bambaşka bir yerde olurdu.

ERDOĞAN DEMİRELLEŞİYOR

Sayın Erdoğan giderek Demirelleşiyor. Söylemleri giderek Demirelleşmeye başlıyor. Artık zaman çok hızlı işliyor. Sayın Erdoğan da bu ülkenin değişim dinamiği üzerine oturdu. Artık yapacağı çok fazla bir şey yok. 'Yola devam' diyor diyor ama yol bitti. Geriye doğru gidiyor. Zaten bütün merkez sağ partileri geriye doğru giderken öfkelenirler. Sayın Erdoğan da bu noktada.

Zaten iki adaylı seçimin biraz ötesine geçtik. Biz varız. Önümüzdeki günlerde daha fazla olacağız.


DEVLET SADAKA VERMEZ

Sadaka ekonomisi deniliyor. Ki sadaka insandan insana verilir. Devlet sadaka vermez. İnsanların onurunu ezerek yardımlar dağıtarak, onun filmini çekip TV'lerde göstermek...Bunların ekonomisi bu. Sosyal devlet ne yapar? Suyu maliyetine insanlara verir. Sosyal devlet budur. Sayın Topbaş'ın başkanlığında maalesef böyle şeyler göremiyoruz. Yardımlar yapıyorlar ama sosyal devlet bu değil. Bazı neoliberal politikalar da bunu gerektiriyor.


Bakın Türkler nasılmış?


The Guardian gazetesi, Konda tarafından gerçekleştirilen araştırmanın, Türkleri, "Yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar" olarak gösterdiğini yazdı.

ANKA

Londra- İngiliz The Guardian gazetesi, "tartışmalı"Robert Tait imzalı "Türkler, ankette yabancı düşmanı, muhafazakar tavırlarını ortaya koydu" başlıklı haberinde, "Tartışmalı yeni bir araştırma, Türkleri, 'Yabancı düşmanı, ender kitap okuyan, kadınları ikinci sınıf olarak gören ve demokrasi konusunda zıt duyguları olan sosyal muhafazakar insanlar' olarak" olarak nitelendirdiği anketin sonuçlarını değerlendirdiği, Türkiye muhabiri yansıttığını yazdı.

"Kötüleyici tablonun Türkiye'nin en saygı değer kamuoyu araştırma kuruluşlarından Konda tarafında yürütülen bir çalışmadan çıktığı"nı belirten gazete, araştırma sırasında 6 bin 482 kişi ile konuşulduğunu kaydetti.

Haberde araştırmanın en çarpıcı bulgularını aktaran gazete bu çerçevede Türklerin yüzde 73'ünün yabancıların mülk almasına karşı çıktığına, yüzde 70'e yakın bir bölümünün hiçbir zaman kitap okumadığına, yüzde 72'sinin hiçbir zaman ya da çok ender yeni teknoloji ürünü aldığına dikkat çekti. Gazete şunları yazdı:
"Yüzde 70'ine yakın bir bölümü, evli kadınlarının çalışmak için eşlerinden izin alması gerektiğini söylerken yüzde 57'si, kadınların kolsuz bir üst parça giysi ile evden çıkmaması gerektiğine inanıyor. Yarısından fazlası da -yüzde 53'ü- Türkiye'nin laik anayasasının yasakladığı, kadın yargıçlar, savcılar, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin görevde İslami başörtüsünü kullanmasına izin verilmesinden yana."

The Guardian, Türklerin yüzde 88'inin ülkenin demokratik sistemle yönetilmesi konusunda mutabık olmasına karşın yüzde 48 gibi önemli bir bölümü, ordunun "lazım olduğunda" müdahale etmesi gerektiğini de söylediğine dikkat çekti.

Bu arada, İngiliz gazetesi, Konda yöneticisi Tarhan Erdem'in görüşlerine de yer verdi. Erdem, araştırmanın ülkede halen devam eden sosyal değişimi anlamayı ve Türkiye'nin, insanlarının çoğunun sandığı ülke olmayı sürdürüp sürdürmediğini görmeyi amaçladığını belirtti.

Tarhan Erdem, ordu müdahalesine verilen yüksek desteğin Türklerin demokrasiye ilişkin çekincelerini, kadınlara yönelik tavırların ise cinsel eşitliğin eksikliğini ortaya koyduğunu ifade ederken de "Veriler, kadınların özel yaşamlarında özgür olmadığını gösteriyor" dedi.

23 Şubat 2009

22 Şubat 2009 Pazar

Aydın Doğan’ı Savunmak…

Şubat 20, 2009 -

CUMHURİYET, İLHAN SELÇUK

Her şey aklıma gelirdi de Aydın Doğanı bu köşede savunacağımı düşünemezdim…

Neden?..

Çünkü Doğan Grubu gazetelerine yerleşmiş -çoğu da bizim günahımız olan- dönekler bugün bile Cumhuriyet’e ve bana saldırmak için fırsatı kaçırmıyorlar…

Ama, bunların hiçbir önemi yok…

Aydın Doğan üstelik ülkenin en büyük medya patronu…

Böyle bir kişi savunulur mu?..

Yanıt:

Eğer İslamcı-Faşist bir iktidarın hedef tahtasına dönüştürülmüşse savunulur…

*

Çoktan beri bu ülkede Hanya’yı Konya’yı bilenler beklenti içindeydiler…

Herkesin kulağı kirişteydi…

- Vuracak..

- Vuruyor..

- Vurdu..

Nasıl vurdu?

Doğan Grubu’na 826 milyon çapında bir vergi cezası bindirildi…

Rekor kırıldı..

Peki, bu iş bitti mi?..

Asıl bundan sonra başlıyor…

*

Faşizm ya da özel deyişiyle Nazizm Almanya’ya nasıl geldi?..

1928’de Hitler’in Meclis’te (Reichstag) 12 temsilcisi var…

1930’da 107..

1932’de 196..

1933’te 288..

Tabandan tavana tırmanarak kuruldu Hitler’in rejimi…

O dönemde yayın dünyası, gazeteler, sinema, radyo (TV yoktu) ele geçirildi, kadınlar ve gençler Alman faşizminin kurulmasında etkin rol oynadılar…

Tarih Baba kimi zaman oyununu aşağıdan yukarıya oynuyor…

*

Türkiye’de İslamcı faşizm tabandan tavana, görüntüde demokratik, gerçekte dinci Nazizm içeriğiyle kuruluyor…

Türbancılığın başı çekmesi raslantı değil…

Bizde Ilımlı İslam Devletimarkasının emperyalizm tarafından icat edilmesi Türkiye’de oynanan oyunun uluslararası içeriğini de vurguluyor…

*

Bir işadamı her şeyden önce işinin sorumluluğunu düşünür; şirketleri, kurumları, özel bürokrasisi, işçileri, alacakları, borçları vardır… Medyaya girdiği zaman da gazeteciliğin gereklerini eninde sonunda yerine getirmek zorundadır…

Devletle çatışmak, iktidarla itişmek, hükümetle ters düşmek aklı başında işadamının lügatinde yoktur…

Ne var ki bu kez iş değişik…

Laik işadamı iktidarla ne kadar uzlaşmaya çalışsa da nafile…

Faşizm vaktiyle Avrupa’da kendi gücünü yaratan sermayeyi oluşturmuştu; bugün Türkiye’de İslamcı faşizm de kendi sermayesini gerçekleştirmek zorunda…

Medya sermayesinde de uzlaşma yok…

Sabah Grubu tepeden inme bir operasyonla Turgay Cinerin elinden alındı…

Akşam Grubu’nun patronu Mehmet Karamehmetin ifadesi Ergenekon savcısı tarafından alındı…

Aydın Doğan doğrudan doğruya dinci iktidarın karşısına alındı…

*

AKP, dinci faşizmi adım adım hayata geçirmekte kararlı görünüyor…

Aydın Doğan’a trilyonluk vergi cezası bu yolda bir bilinçli medya operasyonudur…

Eskiden bu köşede işçi haklarını savunan ben, işçi kavramının yerini cemaat müridi aldıkça, dinci faşizme ters düşen laik medya patronlarını da savunmak zorunda kaldım…

Allahım, Atatürk Türkiyesi için bu ne düşüştür!..

Ciner Grubu'na gidecektim ama...

Bekir Coşkun, Vatan'dan Sanem Altan'a verdiği röportajda çok konuşulan o transfer görüşmesinin perde arkasını anlattı

22 Şubat 2009 Pazar,

"Göbeğini kaşıyan adam" lafı sırtımda kambur oldu, beni eziyor

Kim bu yazılarınızda sık sık bahsettiğiniz göbeğini kaşıyan adam? Sadece AKP seçmeni mi?

Tepkisi olmayan, sessiz, pısırık, beleşçi, avantacı, yağmacı, hırsızları hoş gören, çalsın ama iş yapsın diyen, kendisi de çalmaya bakan, şehirlere gelen, orman arazisine gecekondu yapan, kaçak elektrik kullanan, kaçak su kullanan, para kazansa bile vergi hayatında vermeyen, seçim geldi mi iki çuval kömüre, bir torba nohuta oyunu satan, asla başını kaşımayan ve gazete-kitap okumayan birileri bunlar. Kuran'da "Oku" emri vardır, "Sor ona" emri vardır. Bunları bile yapamayan... Üç şeyi ezberleyen; hamdolsun, şükürler olsun, Allah razı olsun. Hayatını bununla yürüten tiptir bu. Türkiye'nin başına beladır bu tipler.

Her kesimde olabilir bundan. Sağı-solu yok. Meydanda Menderes'i alkışlayan, asıldığı zaman kafasını bile kaldırmayan, soru dahi sormayan insandır.

Çok iyi tanırım ben göbeğini kaşıyan adamı. Uzaktan gelişinden tanırım. Bu adam Demirel'i 7 defa geri getirmiş adamdır. Erbakan'ı Başbakan yapmış adamdır. Hep aynı sloganı söyler bu: "Çalsın ama iş yapsın." Gözü de devamlı avantadadır. Bunun eğitimlisi de vardır eğitimsizi de, sağcısı da vardır solcusu da, zengini de vardır fakiri de. Sırf çıkarı için, ihale için, köşeyi dönmek için siyasi iktidara yanaşmış adam da göbeğini kaşıyan adamın zengin olanıdır.

Toplum hasta, bu adam tipi her zaman vardı ama şimdi çok iyi bir siyasi muhatap buldu

Bu tipi ben de tanıyorum. Ama bu tip sizin de söylediğiniz gibi her dönemde vardı. Sizi bu denli rahatsız eden yeni şey ne?

Türkiye'de 58 tane hükümet kurulmuştur, 11 defa Cumhurbaşkanı değişmiştir, Anayasa 7 defa değişmiştir, 30 defa parlamento değişmiştir. İki tane değişmeyen şey var, Türk toplumunun yapısı bu göbeğini kaşıyan adam, ikincisi de Türkiye'nin kara yazgısı. Bu ikisi birbirini çoğaltır hep. İnsanlar da bana sizin sorduğunuzu soruyor, "Niye toplumun bu yönünü diline doladın?" diye. Soruyorum ben de "Apartmanda yöneticinin yakıt parasını çaldığından şüphelenmeyen tek kişi tanıdınız mı, evinize gelen bir ustanın hiç arkasından "Süper iş yaptı, üstelik çok ucuz" dediğiniz oldu mu, kooperatife girip de dolandırılmamış birini tanıdınız mı?" Eğer bunların üçünün de cevabı evetse, ben gazeteciliği bırakacağım. Buna hazırım. Bu bizim toplulumuz. Bu biziz. İnkâr etmeye gerek yok. Toplumda müthiş bir hastalık var. Bunu sorgulamak benim işim değilse kimin işi yahu. Gazeteciler bugüne kadar politikacılar gibi sürekli halk dalkavukluğu yaptı. Halkın bir bölümünü tenzih ediyorum ama çoğunluk göbeğini kaşıyan adamdır.

Tekrar aynı soruyu soracağım izninizle, bu adamda kızdığınız yeni şey ne, dindar olması mı?

Çünkü bu konuştuğumuz toplumsal yapı, çekiciliğini kaybetmiş, eski bir dert.

AKP'ye oy vermiş dindar olmayan ya da oy vermiş aklı başında birçok dindar vardır, tenzih ederim onları. Mesele dindarlık değil. Evet, hep varlardı ama şimdi göbeğini kaşıyan adamın en çok gözüktüğü, en belirginleştiği dönemi yaşıyoruz. Nohutla fasulyeye oyunu satan adam. Çünkü çok iyi siyasi muhatap buldu göbeğini kaşıyan adam. Eskiden beri de vardı, zaten kirli siyasetin sürmesinin tek nedeni de bu. Hangi toplumda eli kanlı katili kahraman diye alkışlayan biri vardır. Siyasetçiler meydanda o adamın beklediğini biliyor, çıkıyor oraya utanmadan konuşuyor.

Sadece AKP'de değil, CHP'de bile "genel başkan olmuş" göbeğini kaşıyan adam var

O halde yöneticiler mi acaba göbeğini kaşıyan adam...

Bir tek AKP değil. Solda da var. Konuşturma şimdi beni, seçim geçsin, onları da açıklayacağım. CHP'nin içinde var, hatta bunlar arasında genel başkan olmuş olan bile vardır. Şimdi susuyorum. Ama göbeğini kaşıyan adam genel başkan bile olabilir.

Siz Deniz Baykal'a çarşaf açılımı denen meseleden çok kızdınız değil mi?

Nasıl kızmam? Şu anda Türkiye'de kimse olduğu yerden memnun değil, herkes başkasının yerinde olmak istiyor. AKP çağdaş gözükmek istiyor aslında, CHP de imamımsı gözükmek istiyor. Ulusalcılara bakın onlar da küreselci gözükmek istiyor. Zaten yeterince göbeğini kaşıyan adam var, toplumu aydınlatacak parti lazım. CHP buydu güya. Şok yarattı hepimizde. İnanmadığından eminim ama bilerek yaptı tabii çarşaf meselesini. Oy almak istedi. Ama görecek, geri tepecek bu. Oy-moy patlamayacak.
Aranız nasıl şu an Deniz Baykal'la. Arkadaşınız aslında, oğlunuzun da nikâh şahidi diye okumuştum...

Nikah şahidiydi evet. Çabuk küser bu. Küsünce de konuşmaz. Ama kindar değildir. Seçimleri atlatalım, CE-HA-PES rayına otursun, yine Balıkçılar Kahvesi'nde otururuz Deniz Baykal'la.

Tayyip inişe geçti, o da bunu biliyor o yüzden gergin. Tek şansı, Baykal'ın tembel olması

Tayyip Erdoğan'la da kavga ediyorsunuz...

Ben kavga etmiyorum. Tayyip Erdoğan'la kavga etmem. Çünkü bugün var yarın yok Tayyip. 30 senedir birçok cumhurbaşkanı, başbakan gördük, onlar gitti. Biz hâlâ varız. Tayyip de yarın yok. Ben artık inişe geçtiğini düşünüyorum. Yerel seçimlerde başarılı olsalar bile iniş süreci başladı. Grafik tepetaklak aşağı gidiyor.

Bu bir kamuoyu araştırması sonucu mu yoksa sezginiz mi?

Benim sezgim. AKP yakında ana muhalefet partisi olacak. Tayyip de bunun başkanı olabilir. O da biliyor bunu o yüzden gergin. Bütün insanların ortak tepkisidir bu, foyamız ortaya çıkınca kızmaya başlarız. Ben de, Andree beni yakaladığı anda hemen parlarım. Son bir deneme o işte. Tayyip Erdoğan da bunu yaşıyor. Gökten yolsuzluk yağıyor, pırlanta-altın ticareti işi çıktı, belediye başkanlarını her gün jandarma-polis topluyor. Davos'taki rüzgâr daha uzun sürer zannetti, tutmadı. Tayyip inişe geçti. O da bunu hissediyor. Tek gücü var, yerine oturacak kimsenin olmaması. Göbeğini kaşıyan adam olduğu kadar, bilinçli-akıllı da bir sürü insan var. Onlar Tayyip'ten umudunu kesti. Ama getirecek kimse yok. En büyük şansı bu zaten Tayyip'in. Deniz Baykal çok tembel. Yerel seçimler var, Tayyip 10 günde 10 yer dolaşıyor. CHP'nin umrunda değil. Deniz Baykal Brüksel'de.

Erdoğan'la kavga etmiyorum diyorsunuz ama o size meydanlardan "Bunlar köpekleriyle yatar" diyor. Siz ona köpeğiniz Postal'ın ağzından yazı yazıyorsun uz.

Anadolu'daki gazete tirajları belli. 30 adet gazete satılan yerler var. Tayyip meydanda kızgın, konuşuyor, onu dinleyen ne gazeteci kim onu anlıyor, ne niye kızgın onu biliyor. Tuhaf yani meydanlardaki hali.

Ciner çok büyük para teklif etti

Ciner Grubu'nun çıkacak olan yeni gazetesinden size transfer teklifi geldi. Sonra ne oldu?

Aslında bunu anlatmam doğru mu bilmiyorum ama herkes bir şey söylüyor, doğrusu bilinsin artık. Ciner Grubu'ndan teklif geldiğinde ben, "Daha gazete çıkmasına çok var, olabilir, görüşebiliriz" dedim. Açık söyleyeyim o sırada bende aslında hâlâ da Emin'in kovulmasından dolayı Hürriyet'e karşı bir güvensizlik, bir kırgınlık vardı. Bir gün aynı şey benim de başıma gelir endişesi. Hürriyet'in genel yapısı içinde, o yazar kim, bu yazar kim, Bekir Coşkun kim? Kenarda köşede unutulmuş insanlarız. Bütün bunlar beni kırdı-ezdi. O yüzden Hürriyet'ten ayrılmayı düşünüyordum. Fatih Altaylı Cunda'ya geldi, sözleşme dosyasını dahi getirmişti. Fatih arkadaşım, onunla çalışabileceğimi de düşünmüştüm ama hiçbir şey konuşmadık, o anlattı ben "Şu an Hürriyet'te çalışıyorum, sana bir şey diyemem, dersem Hürriyet'ten hemen ayrılmam gerekir" dedim. O da "Saygıyla karşılıyorum ama seni aramızda görmek istiyoruz" dedi. Sonra bir kez Ankara'da görüştük. Artık kararımı vermiştim, Ciner Grubu'yla anlaşacaktım. Ertuğrul'a haber vermek için İstanbul'a gittim. Çünkü daha önceden ona sözüm vardı, "Sana kazık atmayacağım" diye. Gittim "Bak Ertuğrul, sizin yapınızda gitme, sana şunu verelim yoktur, ben de bunu istemeye gelmedim zaten, sakın böyle algılama. Sadece sana verdiğim sözü kaldırmaya geldim. Senden izin istiyorum" dedim. Ertuğrul "Olmaz" dedi. Bütün Hürriyet üzerime geldi. Okuyucular da öyle. Sanki biliyorlarmış gibi otelin lobisinde karşılaştıklarım "Sakın Hürriyet'ten ayrılmayın" diyenler. "Bırakırsanız biz de bırakırız" diyenler. Bir de bir gün bir işadamı bana uçakta demişti ki "Servetimin yarısını veririm 10 gün sizin yerinizde Hürriyet'te yazmak için." Bütün bunlar beni çok etkiledi. Ayrıca ekonomik kriz döneminde Hürriyet'i bırakıp gitseydim sadece para için gitmiş gibi olacaktım. Çok da büyük para vardı gerçi. Kalmaya karar verdim. Gitmek istiyorsam Ertuğrul'u hiç görmemem gerekiyordu, bir mektup yazıp odasına bırakıp kaçmam lazımdı.

Erdoğan hayvan sevgisini böyle küçümsemenin hesabını öteki tarafta bakalım nasıl verecek?

"Köpekleriyle yatar bunlar" sözü sizi üzdü mü?

Beni çok rahatsız etti. İki hafta önce dedem ödül alırken yaptığı konuşma inanılmazdı. O konuşmayı yapan başbakanın, bir gazeteciye bu sözü söylemesi gerçekten tuhaf...

Kırıldım, ağzı dili olmayan o hayvanları küçümsemesine. Bana. "İnsan sevmez, insanları aşağılar, hayvan sever hatta insanları köpekler kadar sevmiyor" demek istedi. Açık söyleyeyim, cevap vermekte zorlandım. Öteki tarafta bunun hesabını nasıl verecek bakalım. Bana ve hayvanlara haksızlık etti çünkü. "Halkı aşağılıyor" diyor benim için. Halkı seven, gözünü açmasını isteyen, halkın mutlu olmasını isteyen biriyim oysa ki. Tayyip Erdoğan düşüncesindeki adamlar bir hayvan yaşatmaktansa hayvan kesmeyi tercih eder.

Niye Postal'a cevap verdirdiniz de kendiniz cevap vermediniz? O yazınızı eğlenceli buldum ama merak da ettim doğrusu?

Ben her gün cevap veriyorum. Bir de pazar gününe denk geldi. Ben pazar günlerini ne olursa olsun, dünya yansa doğaya, hayvanlara ayırırım. O gün de ben zaten Postal yazacaktım. O zaman Postal savunsun kendini ben nasılsa savunurum dedim. Pako yaşasaydı bilge kişi olarak o cevap verecekti ama yok. Onun yerine Postal'a düştü bu görev. Suşi, ağır başlıdır konuşmaz, Çıtır dişi olduğu için söz ona düşmez. Postal cevap verdi. Terbiyesini de bozmadı.

Tayyip Erdoğan yüzünden halkı aşağılayan onlara küfreden biri gibi gözüküyorum

Bu mesele, göbeğini kaşıyan adam benzetmesi yüzünden mi çıktı?

Bu benzetme artık sırtımda bir kambur oldu aslında. Altında ezilmeye başladığım bir benzetme olmaya başladı. Ben söyledim bunu ama beni ezmeye başladı, çünkü o kadar çok insan bunu başka yere çekiyor ki. Toplumda bunu anlamayan çok kişi var. Tayyip'ten duyuyor bunu, benden okuyarak bilmiyor. O yüzden halka küfür etmiş, halkı aşağılamış biri olarak biliyor beni. Ben halkı aşağılamak için söylemiyorum ki bunu. Ben halkla içiçe yaşayan biriyim. Lüks bir yerde göremezsiniz beni. Bayıldığım yerler var, Cunda'daki Balıkçılar Kahvesi, Taş Kahve. Beni bunlar çeker.

Siz Urfalısınız değil mi?

Kara Meydanı Mahallesi, Kara Camii'nin yanındaki karanlık sokakta, kara kaplı evde doğdum büyüdüm. Böyle bir yerden geldim. Ailem orada. Ben niye o halkı aşağılayayım canım. Ben bambaşka bir insan tipinden bansediyorum. Aziz Nesin o oranı vermişti, ben tam bilmiyorum ama halkımızın içinde göbeğini kaşıyan adam var. Bir partiyi tek başına iktidara getirebilecek kadar güçlüdür bu kesim. Bu kesim Türkiye'nin canına okuyan kesimdir.

Bunlar kimse yokken aynanın karşısında dans ediyorlar mıdır?

Abdullah Gül için de demiştiniz ki "Benim cumhurbaşkanım değil."

Hâlâ da diyorum. Bir kere Abdullah Gül, sanık. Daha önce milletvekili sonra da cumhurbaşkanı olduğu için dokunulamıyor. Kayıp trilyon davasından. Parti için hazineden alınan yardımın 1 trilyonu nerede bilinmiyor. Diğer iddia altında olan Erbakan. O hapiste -sonradan Erbakan'ı Abdullah Gül affetti- Sonra Abdullah Gül cumhurbaşkanı oluyor. Bu benim çok tepkimi çekti. Kabul edemiyorum bunu. Ayrıca yaşam biçimi ve dünya görüşü onun Türkiye'nin cumhurbaşkanı olmasını engellemesi gerekirdi. Siz onun eski laflarını bilir misiniz? Türk olmanın içeriğini anlatan laflara kızıyor, Avrupa Birliği'ne kızıyor. Kızıyor da kızıyor. Bunları söyleyen adam nasıl cumhurbaşkanı olur ya? Ayrıca Çankaya'da tesettürlü-türbanlı kadın olmaz. Gerçi kendilerine göre giyim reformu yaşadılar. Gerçi kara çarşaftan buraya geldiler. Sıkmabaş oldular. Daracık etekler, yüksek topuklar, yeşiller morlar. İç çamaşırı dükkanlarından çıkmayan türbanlılar dolu.

Ben Abdullah Gül'ün değiştiğini ve bu değişimin samimi olduğunu düşünüyorum. Siz buna katılmazsınız sanırım?

Bu adamların en büyük özelliği çabuk değişebilmeleri zaten. Fırsat olsa yine değişir bunlar. Ben öyle düşünüyorum. Ruh hallerini de anlıyorum aslında, hiç ummadıkları anda devletin başına geldiler. İktidar olmanın, büyük bir devletin başında olmanın çağdaş dünyadaki yerini ve nimetlerini gördüler.

Artık değişmek istiyorlar bence de. Bazen benim aklıma geliyor, acaba kimse yokken ayna karşısında dans eder gibi figürler yapıyorlar mı, hanımlar türbanları çıkarıp aynanın karşısında kendilerine bakıyorlar mıdır?

Bazen ben yaparım bunu, aynanın karşısında kafama külah geçirip acaba imam olsaydım nasıl olurdum diye bakarım.

Demirel'e de karşıydım ama artık o ulu önderimiz ve en iyi dostum

En büyük tepkiniz...

Çağdaş yaşam biçimini savunarak bir yerlere gelselerdi. Türk toplumunu Arap kültürüne ve Ortaçağ'a sürükledikledikleri için tepkiliyim. Demirel'e de karşıydım ben. Tansu Çiller'e de. Ben herkese karşıydım aslında. Ama şimdi en büyük dostum Demirel. Son günlerde ona bayılıyorum. Neredeyse bugünlerde ulu önderimiz oldu. Tayyip'le bunu yapmamız çok zor. İçinde yok çünkü bu duygular. Ama inanın Türkiye'de toplum çok değişti. Büyük şehirlerde yaşadığımız için bunu anlamıyoruz. Anadolu'ya bakın. Ayvalık Plajı'na kimler gelmeye başladı biliyor musunuz, tesettürlü kadınlar denize giriyor. Propagandayı çok iyi biliyor bunlar. Defileyle, modayla falan tesettürü hayatımıza soktular. Uzaktan bakınca çok güzel gözüken, albenili, tesettürlü kadınlar ortada dolaşıyor. Toplumu bozarsanız düzeltmek çok zor olur. Toplumun canına okudular. Bunlardan çağdaş Türkiye olmaz. Tıynetlerini biliyorum. Yapılarında yok, kimliklerinde yok. Bunlar klozet görünce kızıyorlar, taş istiyorlar. Danstan nefret ediyorlar, içki gördükleri zaman tahammül edemiyorlar. Geldiler, parlamentoda ilk su bardaklarını rakı bardaklarına benziyor diye değiştirdiler. O yaptıkları yardım bile toplumu biraz daha sadakacı, dilenci, avantacı yaptı.

İki kız kardeşim ile annemin başı örtülü. Onlara da çok yakışıyor

Türbana şiddetle karşısınız. AKP'nin bunu kullanma biçimine, siyasetine tepki duymamak mümkün değil ama kafasını kapamak isteyen de niye kapamasın ki?

Estetik olarak karşı çıkmayabilirdim ya da özgürlük anlamında destekleyebilirdim belki. Benim iki kız kardeşim ve annemin başı örtülüdür, hatta ablam hacıdır. Onlara çok da yakıştığını düşünürüm o kıyafetlerin. Ama siyasi simge haline getirmeleri her şeyi alt üst etti. Genç kızlarımızın hayatlarını mahvetti. Erbakan'la başladı bu. Çözülebilirdi üstelik. Tayyip Erdoğan veya Abdullah Gül hâlâ çözebilir bunu. "Başlarını açıyoruz karılarımızın, artık Türkiye çağdaş dünya gibi giyinsin istiyoruz" deseler, bir de resepsiyon verseler ben de koşarak giderim.

Burada şaka yapıyor Bekir Bey demem lazım galiba, yoksa size yine çok kızacaklar...

Avrupa Birliği meselesi de numaraydı. Sırf askeri müdahalelerin önünü kesmek için bir saçak altıydı. Yaşam biçimine, anlayışlarına aykırı bir kere. Kadınların özgür olduğu, kızların erkek arkadaşlarıyla el ele sinemaya gidebildikleri, akşamları işadamlarının birer duble bir şey içebildikleri ortamları bu insanlar sevmez. Bunların kafasındaki yaşam biçimi Arabistan. Gerçi ne Erdoğan ne de Gül bu ülkeye şeriat gelsin istemezler. Onların modeli farklı. Kuran'daki ayetleri yerine getirsek Tayyip Erdoğan'ın bir gün o koltuğunda oturmaması lazım. Yağmacıdan, hırsızlık iddiası altındakinden, avantacıdan, sanıktan iktidar olmaz.

Ergenekoncu diye tutuklanan paşaların önünde saygıyla eğilirim

Türban yazısı yazdığınız kadar Ergenekon'la ilgili yazmadığınıza dair bir-iki eleştiri okudum. Buna katılır mısınız?

Ergenekon bir zihniyettir. Zaman zaman örgütlenmeler olmuştur. Bunlar kirli insanlardır. Bu zihniyet de ortadan kaldırılmalı, fakat artık Atatürkçüyüm diyen herkes bunun içerisine konuldu, buna karşıyım. Saydım, 30'a yakın yazı yazmışım bu konuda. Tanıdığım paşalar, askarler var tutuklananlardan. Yaşantılarını, duygularını biliyorum. AKP'ye, demokrasiye, çağdaş dünyaya bakışlarını biliyorum. Onların önünde saygıyla ayağa kalkarım ben. Şu an da dahil. 300 metreden boyunlarına atılıp yanaklarından öperim. O insanların içeride olması çok canımı sıkıyor benim.

Erdoğan'ın sonunu halkın yaşadığı korku ve baskı getirecek

Hangi Paşa bu?

Tolon Paşa. Babam öldüğünde gazeteye başsağlığına gelmişti. Yanında da bir-iki hanım vardı. O sırada mitingler falan düzenleniyordu. Bana bu işlerin askerle değil halkın kendi tavrıyla düzelebileceğini anlatmıştı o gün. "Ordudan kimse bir şey beklemesin, halk kendi tavrını koysun" demişti. Bu adamı bir süre sonra örgütçüsün diye içeri atmalarına şaşırdım.

Darbe günlükleri, size bir şey ifade ediyor mu peki?

Darbeler varsa günlükleri de olur herhalde, bilmem ki.

Ne olur bu işin sonu?

Herkes baskı altında. Halkın bu korkusu Tayyip'in sonu olacak.

Her sabah 04.00 civarı rüyamda kovulduğumu görüyorum

İşten atılabileceğinizi düşündünüz mü siz de?
Her gece saat 04.00 civarı aynı rüyayı görüyorum ben, kovulduğumu. Kalkıyorum yatağımdan salona geliyorum. Arkamdan Andree gelir. Anlar hemen. "Sana başka iş mi yok, üzülme" der sarılıp. Ben de burnumu çeke çeke "Haklı olabilirsin" derim. Yaşadıklarımızdan etkilenmediğimizi kimse söyleyemez. Ben çok alınganımdır. Özel hayatımda da böyledir bu. Beni atsalardı ben Emin gibi kızmazdım. Emin öfkeli. Kitap da yazmazdım ben. İçime kapanır, buralardan gitmek isterdim. Emin'le farklıyız biz.

Siz bırakmayı düşündünüz ama..

Gece Hüsamettin Cindoruk'un evindeydik. Ben çok ciddi bırakmayı düşündüm. Hatta Hüsamettin Bey bana "Hayır, bırakma" dedi.

Dürüst olmak lazım!
Ben atılsam, Emin kılını kıpırdatmazdı

Emin Çölaşan'ın kovulmasından sonra da siz zor günler yaşadınız değil mi? Çok mu yakın iki arkadaşsınız siz gerçekten?

Kanka değiliz. Rakibiz bir yerde. Dürüst olmak lazım. Grup çalışması yapamazsın gazetecilikte. Bireyseldir. Yazılarından dolayı kim kovulmuş olsa ben onun için de aynı tepkiyi verirdim Hürriyet'te. Ama beni atsalar Emin'in kılı kıpırdamazdı. Umrunda bile olmazdı. Ne diyeceğini de biliyorum "Bekirciğim geçmiş olsun. Olur böyle şeyler, üzülme, herkesin başına gelir" diyecekti. Bir daha da aramazdı. Yemin ediyorum böyle olurdu. Bu benim gerçek düşüncem..

Okuyucularımın bir kısmı da "Emin Çölaşan atıldı, sen de bırak" dedi. Ama buna en güzel cevabı Emin kitabında vermiş. Ona soruyorlar "Madem baskı vardı, sansür vardı. Siz niye bırakmadınız?" O da diyor ki "Kazanılmış cepheyi niye bırakayım?" Doğru demiş. Bıraksaydım. O günden beri neler oldu? Kim yazacaktı bunları?

Hürriyet tiraj kaybetti mi Emin Çölaşan ayrıldıktan sonra?

O günlerde tiraj kayboldu. Ama Başbakan'a minnettarım, bana "Çek git" dedi o günlerde. Bu sefer iş tersine döndü Hürriyet tiraj aldı.

Aydın Doğan'ın Emin Çölaşan'a açtığı 50 bin TL'lik tazminat davasında siz Emin Çölaşan lehine tanıklık yaptınız. Daha sonra Aydın Doğan'la konuştunuz mu sonra?

Ne Ertuğrul ne de Aydın Bey'le konuştum. Zaten rastlasam ben konuyu değiştiriyordum hemen. Aydın Bey bir kez bambaşka bir şey için aradı, bu konudan hiç bahsetmedi. Bunu "Sana kızmadım, ilişkimiz aynen devam ediyor" demek istedi olarak yorumladım. Bu yaşadığımız dünya medyasında bir ilktir belki. Bir gazeteci patronu aleyhine tavır koyuyor. Ben burada Ertuğrul Özkök'e ve Hürriyet'in demokrat tavrına güvendim. Ertuğrul'un beni burada destekleyeceğine inandım. Vicdanen, ne biliyorsam onu söylemek zorundaydım. Nohut-kömür alıp oy satanlara kızıyorum da kendim maaş alıyorum diye sussaydım onlarla aynı şeyi yapmış olurdum.

Mahkemede ne dediniz siz?

"Emin'e sansür uygulandı" dedim. Hakim de ısrarla "Size niye uygulanmadı?" dedi. "Bilmiyorum. Yazım tarzlarımız farklı, o yüzden herhalde" dedim. İki avukat çapraz sorguya tuttu beni. Belki başka neden de vardır hiç bilmiyorum, o ne. Ben aslında Emin niye kovuldu bilmiyorum, yemin ederim. Çıkamadım işin içinden. Bence Emin de Aydın Doğan da bunu bilmiyor. O psikolojinin sonucu öyle oldu.