30 Nisan 2013 Salı

CESARET


AHMET ALTAN

Ben askerliğimi Kıbrıs’ta sınır taburunda yaptım... Kaldığım kerpiç barakada başucumda bir otomatik tüfek asılı dururdu... Askerler mevzilerde dolu silahlarla yatarlardı. Arada bir nöbetçiler yanlışlıkla birbirlerini vururlardı. Hep bir “sızma harekâtı” beklenir, sık sık alarm verilirdi. Deliren askerler gördüm. Ama savaşı öven, savaş çığırtkanlığı yapan ne bir askere, ne bir subaya rastladım. Kendini ölüme yakın hissetmenin getirdiği dikkatli bir soğukkanlılıkla konuşurdu herkes. Savaşa övgüler düzen gazeteleri okudukça aklıma hep o sınır taburunda tanıdığım insanlar geliyor. Başkaları ölürken “kahraman” olmak ne kolay, değil mi? Savaşı öven manşetler at, savaşı öven yazılar yaz... Ve, başka insanların cenazeleri gelsin. Nasıl olsa ölen sen değilsin. Şu anda çocuğu sıcak çatışmanın içinde olan Kürt ya da Türk kaç anne savaşın devamını istiyordur? Onların hepsi savaş bitsin diye dua ediyordur şimdi. Kapıları çalınacak, kötü bir haber gelecek diye içleri titriyordur. Ne korkunç rüyalar görebileceklerini tahmin edebiliyor insan. Uykularından ter içinde uyanıp çocuklarını düşündüklerini... Kendilerinin ya da çocuklarının hayatları tehlikede olmadığında “kahraman” kesilen insanlardan iğrendiğimi söylemeliyim. Cepheden uzakta olanların kapıldığı bu “savaş histerisinde” alçakça bir kurnazlık var. Hep birlikte “öldürelim, öldürelim” diye bağırıyorlar. Öldürülecekler insan... Onları öldürürken ölecek olanlar da... Nasıl bir vicdan yoksunluğu bir insana başkalarının ölümü hakkında bu kadar rahat konuşma hakkı veriyor? Nasıl utanmadan başkalarını ölüme göndererek “vatanseverlik” edebiliyorlar?

Babıâli’nin önünde toplanıp “Girit’i vermeyiz” diye bağıranları seyreden Sadrazam Ali Paşa’nın “gidin şunları askere alın” diyerek gönderdiği jandarmaların amacını anlayan göstericilerin nasıl çil yavrusu gibi dağılıp kaçtığını hatırlayanlar çıkıyor mu acaba aralarında? Savaş, ölüm demektir. Vurulan, yaralanan, ölen, parçalanan insanlar, demektir. Siz savaşı her övdüğünüzde ya biri ölür ya biri ölüme yaklaşır. Onlar ölünce siz vatansever mi oluyorsunuz? Üstelik öylesine bir gürültü koparıyor, ölümle vatanseverliği öylesine aldırmaz bir vahşetle bir araya getiriyorlar ki ölümlerden hoşlanmayanlar bile “hain” olma korkusuyla susuyor. Neredeyse bütün toplum bağıranlarla susanlardan oluşuyor. “Sorunları çözmek için başka yollar varken savaşı övmek ahlaksızlıktır” diyen çıkmıyor. “Çocukların ölmesini istemiyorum” diyen çıkmıyor. Bir tek Bülent Ersoy çıktı. Televizyondaki bir canlı yayında “savaşta çocukların öldüğünü” söyledi, “anaların yüreğinin yandığını.” Savaşperestliğin ortalığı sardığı, hiç bedel ödemeden kahraman olma salgının yayıldığı bir ortamda bu sözleri söylemek kolay iş değil. Gerçek bir cesaret gerektiriyor. Savcı hemen soruşturma açmış. Gazetelerin internet siteleri “tepki yağıyor” başlıkları atmışlar bile. Savaş isteseydi, alkışlayacaklardı. Barış istediği için lanetliyorlar. “Çocuklar ölmesin” dedi diye bir linç hareketi başlatmaya hazırlanıyorlar. İtiraf edeyim ki böylesine saygıdeğer bir cesareti bu toplumda az gördüm. Eğer bir tane Bülent Ersoy yerine on tane Bülent Ersoy çıksaydı, onun gibi şöhretini, kariyerini sırf “çocukları kurtarabilmek” için tehlikeye atmaya razı, onun çapında ve onun şöhretinde on insan çıksaydı, bu ülkede daha az çocuk ölürdü. Ama herkes kendi rahatını, kendi şöhretini, kendi kariyerini “başkalarının çocuklarından” daha fazla seviyor. Çok akıllı bir tercih belki... Ama çok da yüreksiz bir tercih. Cesareti bu kadar çok öven bu ülkede bu kadar çok korkak olması ne acıklı. Ben çocukken babamın Fransa’dan getirdiği bir plak dinlemiştim. Cezayir savaşı sırasında Moulodj’nin söylediği bir şarkı hep kulaklarımda kaldı. “Ben savaşa gitmeyeceğim” diyordu. Benim o Fransız şarkıcısını hatırladığım gibi yıllar sonra birçok insan da Ersoy’un sözlerini hatırlayacak. “Çocukları kurtarmak istedi” diyecekler onun için... Üstelik de milyonlarca insan, çocukları ölüme göndermek için utandırıcı çığlıklar atarken.

CESARET / 26.02.2008

29 Nisan 2013 Pazartesi

GÜNÜN ANLAMI


Sol yakışıklıdır abiler


Bu coğrafyanın kimsesizidir solcular. Sahipsizdir. Azdır ama biri bindir. Yine de bedenleri dimdiktir. Fidan gibidir, yakışıklıdır, güzeldir. Kim ki solcudur onun yüzünde estetik vardır. Kim ki soldandır, gözlerinde emeğin parıltısı vardır. Cevvaldir sol, demir gibi serttir zulmün karşısında. Ama gün gelir, gözyaşlarıyla sulanan bir fidan gibi kırılgan oluverir. Dünyayı emek üzre görendir. Ona göre kim ki bir şeye emek vermiştir, orada hak onundur. Nerede bir haksızlık varsa onun karşısında bir solcu mutlaka vardır. Yeri gelir tek başınadır. Yeri gelir birden bin olur. Bir gider bin gelir. Tek başınaysa bile can sıkar, sömürenin düzenini bozar, söz eyler. Darda kalana nefes olur, kan emenin üzerine bir karabasan gibi çöker.

Kim ki asalaktır, onu gördüğünde ruhu daralır; kim ki haysiyetsizdir, solcunun olduğu yer ona dar olur. O, kim neyi hak ediyorsa onu verir: Kiminin hakkını, kiminin ağzının payını. Serttir. Amma ve lakin, bu ülkenin tarihinde solcularının otellere insanları tıkarak yaktığına rastlamamışsınızdır. Bu ülkede solcular ramazanda oruç tutacaksın ya da tutmayacaksın diye kimseleri dövmemiştir. Hiçbir ibadethaneyi bombalamamış, bilmem neye inanıyor diye hiç kimsenin evini işaretlememiştir. Kerbela’da onun safı bellidir. Sivas’ta bellidir, Roboski’de bellidir. Hrant’la sırtından vurulandır. Onun vurulduğu yerde bir vatan yeşerir. Vatanından sürgün edilendir. O, Deniz’in güzel yüzü, fidan boyu; Bedreddin’in çığlığıdır. İz bırakır. Olmak zordur. Ama sol yakışıklıdır, güzeldir, fidan gibidir.

Yeri gelir ağız dolusu küfürü bir çırpıda ediverir. Ana avrat düz gidendir. Ama küfürü bile hakkıyla edendir. Küfür en çok onun ağzına yakışır. Nerede sömüren varsa suratlarına pisliklerini bir küfür gibi çalıverir. O nedenle sevmeyeni çoktur. Ve sol ezildikçe, azala azala çoğalan tek şeydir.

Bir de onu ezmek için sırada bekleyen, yüzleri gibi yürekleri de is tutmuşlar vardır. Bunların yüzleri çirkindir. Elleri çirkindir. Bedenleri kan ve pislik içindedir. Dilleri tatlıdır ama zehirlidir. Azdır ama insanlıklarını tükete tükete çoğalanlardır. Nereye dönsen onlardan vardır. Bir kadın ah ediyorsa sebebi onlardır, bir çocuk ağlıyorsa sebebi onlardır. Sokak ortasında sırtından vurulmuşların katili onlardır. Açlık onlardandır, yoksulluk onların en iyi sanatıdır. Kara Afrika’da Botha’dır, Türkiye’de Kenan Evren’dir. İsimleri değişen ama zulümleri değişmeyenlerdir. Onlar çirkindir. Oysa sol yakışıklıdır, güzeldir. Onu unutmak insanlığı unutmaktır. Amma ve lakin çirkinleri unutmak da günahtır. Onları hatırlamak, hatırlatmak da sevaptır.

İşte unutmaya yüz tuttuğumuz çirkinlerden birisi de Turgut Sunalp’tır. Onu ben bir başkası nedeniyle hayıtlayıverdim yine. O, 1971 darbesinden sonra işkenceci, 1980 darbesinden sonra boynu kravatlı politikacı oluvermişti. 12 Eylül’den sonra Kenan Evren seçimlerden bir gece önce ona oy verin diye televizyon ekranlarından bir konuşma yapmıştı. MDP’nin kudretli genel başkanıydı. 1971 darbesi sonrasında işkencelere katılmış ve devrimci bir kızın cinsel organına cop sokulması olayının sorumlusu olmakla suçlanmıştı. O’nun yüzü kızarmıyordu çünkü yüzü is tutmuştu. Gayet rahatlıkla anlatıverdi olayı, çünkü o devletti. Kendi beyanatına göre “gözleri bağlı insanların sorgularına” katılmıştı. Cinsel organına cop sokulan kızı da tanıyordu zevat. Diyordu ki: “Sözü edilen kız, üst dereceden bir komünistti. İfademi mazur görün ama bizim 21-22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” Çirkindi. Çirkinliği en az Kenan Evreninki kadardı. Ben Evren’in yüzüne baktığımda “Freddy’nin Kabusu”ndaki Freddy’yi görüyorum. Siz de bakın siz de göreceksiniz. Kenan Evren bu filmde makyajsız oynayacak kadar çirkindir çünkü. O nedenle onun yaptığı her resim bana yalnızca kırmızı görünür. Fırçasından kan damlar. İşte Sunalp da öyledir.

Ancak onun partisinde her kesimden isim vardır. Devrimci çocuklar bu ülkenin işkencehanelerinde işkenceden geçirilirken; solcu oldukları için ve hatta yalnızca Alevi oldukları, yalnızca Kürt oldukları için işkencelerden geçirilirken Sunalp oralardadır. Sunalp partisini kurarken koşarak destek verenler vardır. “Alevi” Profesör İzzettin Doğan vardır örneğin. İzzettin Doğan çirkinler ne zaman sıkıştıysa gidip destekçi oluvermiştir. Sunalp’a da dost olmuştur. Milletvekili adayı olmuştur, ombudsman olmuştur, akil insan olmuştur, herşey olmuştur. Hatta bu ülkenin içine edenlerin başında gelen ve “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyen Süleyman Demirel’in has ahbabı bile olmuştur.

Gerçi O’nun babası da öyledir. O da onlardan birisidir. Hep onlardan yana olmuştur. Onlar hep çirkini sevmiştir. Eli kirlenmişin elini tutmuştur. Yüzü islenmişin yüzüne bakmıştır. Onlar çirkindir. Oysa sol fidan gibidir abiler, yakışıklıdır, güzeldir. Deniz’in yüzü gibi tertemizdir. Kir tutmazdır. Zariftir, dal gibidir. Sol yakışıklıdır abiler, sol hep güzeldir. Ama solcu olmak zordur, yürek işidir.

ALİ MURAT İRAT/BİRGÜN

25 Nisan 2013 Perşembe

SORUYORUM?..


GÜNÜN ANLAMI



DERVİŞ



Vaktiyle bir derviş berbere gidip:

- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar ve diğer tarafa usturayı vuracakken, mahallenin kabadayısı içeri girer.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:

- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.

‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’ olan, halktan gelen her şeyin Hak’tan geldiğine inanan derviş, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder derviş ile: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.'

Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı oracıkta feci şekilde can verir. Berber dervişe bakar, sorar:

- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:

- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın da bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!

20 Nisan 2013 Cumartesi

GÜNÜN ANLAMI



MUHTEŞEM ECDAT'TAN MUHTEŞEM KATLİAMLAR..



Padişahların Taht Uğruna Yay Kirişiyle Boğdurttuğu 16. Asır Şehzadeleri
YAVUZ SELİM'İN ÖLDÜRTTÜĞÜ ŞEHZADELER
(Tahta çıkışı 24 nisan 1512)
Dört yaş büyük ağabeyi veliaht şehzade Ahmed (47 yaşında) idamı: 24 nisan 1513
Ahmed'in oğlu şehzade Aladdin Ali (17 yaşında) idamı: 14 mayıs 1513
Ahmed'in oğlu şehzade Osman (15 yaşında) idamı: 24 nisan 1513
Ahmed'in oğlu şehzade Mehmed (13 yaşında) idamı: 24 nisan 1513
Ahmed'in oğlu şehzade bebek, idamı: 24 nisan 1513
Ahmed'in oğlu şehzade bebek, idamı 24 nisan 1513
Üç yaş büyük ağabeyi şehzade Korkut (46 yaşında) idamı: 10 mart 1513
Bir yaş küçük kardeşi Şehenşah’ın oğlu şehzade Mehmed (24 yaşında) idamı: 16 aralık 1513
Beş yaş küçük kardeşi şehzade Mahmud’un oğlu şehzade Musa (22 yaşında) idamı: 16 aralık 1513
Mahmud'un oğlu şehzade Emir (20 yaşında) idamı: 16 aralık 1513
Mahmud'un oğlu şehzade Orhan (18 yaşında) idamı: 16 aralık 1513
Yedi yaş küçük kardeşi Alemşah’ın oğlu şehzade Osman (20 yaşında) idamı: 16 aralık 1513
KANUNİ SULEYMAN'IN ÖLDÜRTTÜĞÜ ŞEHZADELER
(Tahta çıkışı 22 kasım 1520)
Cem sultanın oğlu şehzade Murad (47 yaşında) idamı: 27 Aralık 1522
Murad'ın oğlu şehzade Cem (30 yaşında) idamı: 27 aralık 1522
Öz oğlu şehzade Mustafa (38 yaşında) idamı: 6 kasım 1553
SARI SELİM'İN ÖLDÜRTTÜĞÜ ŞEHZADELER
(Tahta çıkışı 7 kasım 1566)
Bir yaş küçük kardeşi şehzade Bayazıd (36 yaşında) idamı: 25 temmuz 1562
Bayazıd'ın oğlu şehzade Orhan (17 yaşında) idamı: 25 temmuz 1562
Bayazıd'ın oğlu şehzade Osman (15 yaşında) idamı: 25 temmuz 1562
Bayazıd'ın oğlu şehzade Abdullah (13 yaşında) idamı: 25 temmuz 1562
Bayazıd'ın oğlu şehzade Mahmud (7 yaşında) idamı: 25 temmuz 1562
3. MURAD'IN ÖLDÜRTTÜĞÜ ŞEHZADELER
(Tahta çıkışı 15 aralık 1574)
Öz kardeşi Şehzade Suleyman, idamı: 21 aralık 1574
Öz kardeşi Şehzade Mustafa, idamı: 21 aralık 1574
Şehzade Cihangir, idamı: 21 aralık 1574
Şehzade Abdullah, idamı: 21 aralık 1574
Şehzade Osman, idamı: 21 aralık 1574
3. MEHMED'İN ÖLDÜRTTÜĞÜ ŞEHZADELER
(Tahta çıkışı 16 ocak 1595)
Öz kardeşleri:
Şehzade Mustafa (17 yaşında) idamı: 28 ocak 1595
Şehzade Bayazıd (16 yaşında) idamı: 28 ocak 1595
Şehzade Abdullah (15 yaşında) idamı: 28 ocak 1595
Şehzade Selim (14 yaşında) idamı: 28 ocak 1595
Şehzade Mahmud (13 yaşında) idamı: 28 ocak 1595
Padişahlar Allah adına din adamlarına (ruhbanlara) fetva çıkarttırarak kardeşlerini Öldürtmüşlerdir... halka özellikle Türk kökenli vatandaşlara REAYA (koyun) demeleri kul demeleri köleler cariyeler oğlanlar edinmelerini eğer DİN DEVLET GİBİ SAÇMA SAÇMA YORUMLAR GETİREREK TUTUM GÖSTERECEKSENİZ BU HABERİ GÖRMEZDEN GELİN VE KOYUNLUĞUNUZA DEVAM EDİN!

25:68 - Yine onlar ki, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahı(nın cezasını) bulur.
Allah'ın hadisi(sözü) Kur'an

18 Nisan 2013 Perşembe

Sosyalistler Kürtler'i anlamıyor mu



18.04.2013 11:34

KCK Yürütme Kurulu Üyesi Zübeyir Aydar’ın Radikal’den Ezgi Başaran'a yaptığı açıklamada “Şunu anladım ki, bizi (Kürt siyasi hareketinden söz ediyor) yakından tanıdığını zannettiğimiz kesimler de bizi tam tanımamış, hayret ettim" diyerek sosyalistlerin kendilerini anlamadığını ve tanımadığını söyledi. Aydar ayrıca bu sürecin "başarıyla" sonuçlanması durumunda sosyalistler için iktidar imkanlarının artacağını ancak sosyalistlerin bu olanakları görmediğini iddia etmişti.
Konuya ilişkin Radikal'den İsmail Saymaz'a konuşan sosyalist parti temsilcileri Aydar'ın bu açıklamalarını değerlendirdi.
EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan: Aydar’ı eleştirdiğimiz nokta sosyalistler kavramının genelleştirilmesi. Tek bir sosyalist hareket yoktur.‘Sosyalistler bizi anlamıyor’ diyerek genelleştirmek, Türkiye gerçekliğine uygun değil. Parti olarak biz her zaman Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklı taleplerinin yanında yer aldık. Barış sürecine gelince de ‘ABD’nin bölgeye dair oyunu mu’ diye bir değerlendirmeyi düşünmedik hiçbir zaman. Kürt halkının anadil, etnik kimliğe dayanmayan vatandaşlık tanımı, ulus olma taleplerinin çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinin yolunu da açacak. Bu sürece dair ‘AKP’nin politikasının parçası demek, halkın mücadelesine inanmamak demektir.
SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan: Belki haklılık payı olan bazı değerlendirmeler vardır ama sosyalistlerin tümünü ortak çuvala doldurup değerlendirmek siyaseten hatalıdır. Evet, bu memlekette kendine sosyalist deyip de ulusalcılığa yönelenler var ama diğer taraftan Kürt halkıyla kader birliği yapmış, haklı mücadelesinin yanında olmuş enternasyonal sosyalistler var, biz de bu kulvardayız. Doğrusu, Meclis’e girmek ya da iktidar olmak temel sorunumuz değildir. Bizim temel sorunumuz, ülkenin demokrasi ve özgürlükler cenneti olmasıdır. Evet, bir kısım sosyalistler açısından bu süreç, BDP’nin AKP ile yakınlaşması olarak değerlendirilebilir. Ancak biz sürece olumlu bakıyoruz.
ÖDP Genel Başkanı Alper Taş: Sosyalistler dışında BDP’lileri ve Kürtleri anlayan başkaca hareket var mı? Sosyalistler savaşın en kızgın anında, bugün barış diye dolaşanların korktuğu dönemde, Kürt sorununda adil demokratik çözüm talep etmiş bir gelenektir. Savaşın şiddetlendiği konjonktürde barışın müzakerelerle olabileceğinin altını çizmiştir. Biz de Aydar’ın mantığını anlamıyoruz. Sosyalistler barışı tereddütsüz savunuyor. Fakat barışın gerçek bir temele oturması, barışın İran’la savaşa dönüştürülmemesi, başkanlık sistemi gibi bir sivil diktatörlüğe dönüştürülmemesi için uyarıcı tutum alıyor. Kürt hareketi ile sosyalist hareketi ayrıştıracak söylemlerden uzak durulması iyi olur.
TKP Merkez Komite Üyesi Mehmet Kuzulugil: Kürt hareketi Türkiye siyasetine kendi merkezinden bakıyor. Bunun sonucu olarak, aslında onlar bizi anlamıyor. Kürt siyaseti bizim eleştirilerimize hep aynı kalıpla yaklaşıyor. Ne rezerv koysak, ‘Siz emperyalistlerle ve AKP ile uzlaşıyorsunuz’ dediğimizi sanıyor. Bir kere, Aydar’ın sandığı gibi, “Kürt sorunu çözüm yoluna girerken sosyalistler için iktidar alanı açılacaktır” yaklaşımını doğru bulmuyoruz. Kürt sorunu sosyalist mücadele için engel değil, mücadelenin nedenlerinden biridir. Herhalde Hizbullah’ın tekrar kendini göstermesini Kürt hareketi de görüyordur. Sadece bizim için değil, Kürdistanlı sosyalistler için de yeni zorluklar çıkacaktır. Aydar, “Bir tarafta AKP, diğer tarafta ulusalcılar, ortada sosyalistler var” diyor. Biz bu ikiliğin karşısındayız. Bizim şerhimiz, görüşmeler sonucu siyasetin tümüyle AKP eline bırakılmasınadır.

Odatv.com

GÜNÜN SÖZÜ


GÜNÜN ANLAMI


14 Nisan 2013 Pazar

GÜNÜN ANLAMI,


GÜNÜN ANLAMI,


GÜNÜN ANLAMI,


GÜNÜN ANLAMI


'İslam kardeşliği'


AYŞE HÜR - Radikal

Dört halife döneminden bugüne 'İslam kardeşliği'
Son aylarda Başbakan Erdoğan ve Abdullah Öcalan’ın ağzından, farklı bağlamlarda da olsa ‘İslamiyetin birleştirici gücü’ hakkında yorumlar duyduk. Epeydir, Asr-ı Saadet, Medine Sözleşmesi, Hudeybiye Barışı gibi İslami kavramlara dayalı ‘çözüm önerileri’ duyuyoruz. Toplumları bir arada tutan unsurlar arasında dinin önemli bir yeri olduğu doğru ancak tarih bize din kardeşliğinin bazen hiç işe yaramadığını, dahası din konusundaki farklı düşüncelerin toplumları bıçak gibi bölebileceğini gösteriyor. Bu haftaki yazım üzerinde pek konuşulmayan ‘madalyonun öteki yüzü’ne dair.

İslam’da ilk bölünmenin dört halife döneminin (632-661) sonunda başladığını hatırlatarak başlayalım. Üçüncü Halife Osman’ın 656 yılında kendisini Kuran’dan ve sünnetten saptığını düşünen Müslümanlarca hunharca öldürülmesi, cenazesinin iki gün yerde kalması, üçüncü gün cenaze alayının taşlanması ve nihayet Müslüman mezarlığına değil Yahudi mezarlığına defnedilmesi İslam kardeşliğinin kaybettiği ilk sınavdı herhalde. Bunu dördüncü halife Ali ile onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutan Muaviye’nin çatışması izledi. Muaviye’ye, Mısır, Yemen ve Basra valileri ile Peygamber’in karısı Ayşe ile Talha ve Zübeyr gibi önemli sahabeler de destek verdi. Tarafların binlerce kayıp verdiği Cemel (Deve) Savaşı, Müslümanların Şii ve Sünni olarak ikiye bölünmesinin başlangıcını oluşturdu.
Ali ve Muaviye taraftarları 657’de bir kez daha karşılaştı. Aylarca süren ufak çatışmalar, ateşkesler ve meydan muharebelerinden oluşan Sıffin Savaşı sonrasında Ali’nin halifeliği bir hile ile sonlandırıldı. Bu sonuçtan Ali’yi sorumlu tutanlar Hariciler adıyla yeni bir bölünmenin aktörü oldu.
Ali taraftarları ile Hariciler kozlarını 658’de Nehrevan Savaşı’nda paylaştı. Haricilerin büyük bir kısmı öldürüldü ama 661’de Ali’nin ölümü de bir Harici’nin elinden oldu.
Ali’nin oğlu Hasan halifelik hakkından vazgeçmeyince, Muaviye’nin ordusu Hasan taraftarlarını mağlup etmek üzere yürüyüşe geçti. Neyse ki Hasan durumun vahametini idrak etti ve bazı şartlarla halifeliği Muaviye’ye bırakmaya razı oldu da başını kurtardı. Böylece 89 yıl sürecek olan Emevi dönemi başladı.
* Kerbela Olayı
Peki bu dönemde ‘İslam kardeşliği’ ne durumdaydı? Yerimiz dar olduğu için üç örnek vermekle yetineceğim: Muaviye’nin oğlu I. Yezid’in ilk işi, kendisine biat etmeyenleri bahane ederek Medine’ye saldırmak olmuştu. Ahali biraz direnmiş ama sonunda pes etmişti. Komutan Müslüm bin Akbe, Medine’nin üç gün ‘istibaha’sına (yağma ve kan dökmeye) izin verdi. İbn-i Esir, İbn Tahri gibi İslam tarihçilerine göre bu üç gün içinde 4.500 kişi öldürülmüş, bin civarında genç kıza ve bir o kadar evli kadına tecavüz edilmişti. Tecavüze uğrayanlar kâfirler değil, Hazreti Muhammed Medine’ye göç ettiğinde kendisini koruyan, bütün savaşlarına katılan Hazrec kabilesinin mensuplarıydı.
Ama Yezid’i tarihe geçiren başka bir olay oldu. Ali’nin diğer oğlu Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımamış ve kendisini halife ilan etmişti. Destek sağlamak için Mekke ve Medine’ye ardından da Kufe’ye doğru yola çıkan Hüseyin ve 77 yoldaşı, Yezid tarafından 10 Ekim 680’de Kerbela denilen yerde susuzluğa mahkûm edilerek öldürüldü. Bu olay Şii-Sünni bölünmesini kalıcı hale getirdi.
Son örnek vaka, 691’de Emevi Halifesi Abdülmelik’e biat etmeyenleri yola getirmek için Haccac komutanlığındaki bir Müslüman ordusunun Mekke’yi yedi ay boyunca kuşatması ve Kâbe’nin mancınık bombardımanı ile yıkılması.
Emevilerin son dönemleri Mevali denilen Arap olmayan Müslümanlarla iktidarı elinde tutan Arap Müslümanlar arasındaki çatışmalarla geçti. 750’de Emevi hanedanına son veren Ebu’l Abbas ise öyle işler yaptı ki adını tarihe El Seffah (Kan Dökücü) olarak kaydettirdi. Dahası, 100 yıllık Abbasi iktidarı, sadece kâfirler için değil, Emevi soyundan gelenler ve Mevaliler için bir kâbus dönemi oldu. Abbasilerin 850’den itibaren dağılmasından sonra ortaya çıkan Müslüman beylikler ve devletçikler de birbiriyle savaşmaktan hiç vazgeçmediler. Zaten çoğu da bu savaşlar sonunda bir diğerinin bağrından doğdu, diğerinin toprağında ve halkının üzerinde hüküm sürdü.
* Anadolu beyliklerine gaza
1300’lerden itibaren Bizans’ı sarmalamaya başlayan Osmanlılar sadece kâfire değil, din kardeşlerine de kılıç salladı. Resmi retoriğe göre Anadolu’yu ‘Türklere ebedi yurt yapan’ Rum Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra kurulan Müslüman-Türk Anadolu Beylikleri’ nin sonunu Osmanlılar getirdi. Örneğin Karamanoğulları’na ilk darbeyi 1387’de Osmanoğulları’ndan Yıldırım Bayezid vurdu. Bayezid’in ordusunda Bizans, Köstendil ve Sırp Kralı’nın yolladığı Hıristiyan askerler de vardı. Karamanlılar bu ilk darbeyi savuşturmuşlar ve uzun süre varlıklarını sürdürmüşlerdi ancak 1444’te Varna’da Haçlı ordusuna yenilen II. Murad, yenilgisinin faturasını Karamanoğulları’na kesecekti. Mufassal Osmanlı Tarihi’ne göre “Öç seferini bizzat Sultan Murat, ulemadan aldığı fetvalara istinaden Karaman ülkesine pek fena tahribat yaptırdı. Yapılan tahribat, o zamana kadar görülmemiş bir şekil ve derecedeydi. Türklerin şimdiye değin Hıristiyan ülkelerinde dahi kadınlara tecavüzlerine rastlanmamışken, yağma ve tahripten başka, Karamanoğlu’nun yaptıklarına, bu neviden çirkin şeylerle mukabele edildi…” Diğer Anadolu beylikleri de benzer kaderi paylaştı.
* Osmanlı-Safevi kavgası
1473’te Akkoyunlular Fatih Sultan Mehmed’in orduları tarafından ‘Allah Allah!’ nidalarıyla ezilmiş, 55 bin Akkoyunlu öldürülmüş, Uzun Hasan oğlu Zeynel’in ve Akkoyunlu ileri gelenlerinin kesik kafası Müslüman ülkelere gönderilmişti. Hoca Saadettin’in Tac’üt-Tevarih’ine göre ‘Ol cenk meydanında kılıçtan geçirilenlerden gayri üç bin tutsak ibret olsun diye dönüş sırasında muzaffer ordu yanınca yedilüb, her konakta dört yüzü kılıçlara yem’ kılınmıştı. ‘Kemah yakınında olan Şebinkarahisar’a gelinceye kadar ol uğursuzları bu yolda kılıçtan’ geçirilmişti.
Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim Müslüman kıyımını bir adım ileri götürdü ve 1514’te İran’daki Safevi Devleti’ne karşı Çaldıran Seferi’ne giderken de dönerken de Şah İsmail’in doğal müttefiki olarak gördüğü Anadolu’nun Kızılbaş halkının kılıçtan geçirilmesini emretti. Kendini haklı çıkarmak için Şeyhülislam İbn-i Kemal ve Müftü Hamza’dan Kızılbaşların kadınları ortaklaşa kullandıkları, Kuran’ı, camileri yaktıkları şeklinde fetvalar çıkartmıştı. Bu sefer vesilesiyle Sünni Kürtlerle Osmanlı devleti arasında 500 yıl sürecek bir barışı temin eden Sünni Kürd büyüğü İdris-i Bitlisi’nin Selimname adlı eserine göre, 40 ile 70 bin arası Kızılbaş öldürülmüştü.
Yavuz, Çaldıran’ı takiben, Müslüman Türk köleler tarafından kurulan Mısır’daki Memluk Devleti’ne gazaya giderken (bu seferi meşrulaştırmak için Mısır’ın ‘Firavun ülkesi’ olduğu söylenmişti) yol üzerindeki Müslüman-Türk beyliklerinden Dulkadıroğulları’nı ve Ramazanoğulları’nı da kılıç zoruyla Osmanlı’ya tabi kılmıştı. Yavuz’un Mısır’da Müslüman ahaliye yaptıkları ise İdris-i Bitlisi’nin eleştirilerine neden olacaktı.
Osmanlı’nın Şii-Kızılbaş düşmanlığı Osmanlı-Safevi çekişmesinin bir türevi olan, köklü bir devlet politikasıydı. Nitekim Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan Süleyman ve onun oğlu II. Selim dönemlerinin Kürt kökenli Şeyhülislamı Ebussuûd Efendi’nin 30 yılda verdiği fetvalarla, Kızılbaş katliamı adeta bir rutin halini aldı. I. Ahmet döneminde Kuyucu Murat Paşa l606’da sadrazam olduktan hemen sonra bazı kaynaklara göre 100 binden fazla Kızılbaşı kazdırdığı kuyulara diri diri gömdürttü. Ondan 50 yıl sonra Köprülü Mehmet Paşa Celali ayaklanmalarını bastırmak adı altında Kızılbaşları yeniden kılıçtan geçirdi.
Safeviler ve Osmanlılar ‘İslam kardeşi’ olduklarını nedense hiç hatırlamadı ve 1548-49, 1554, 1578-1590, 1603-1618, 1623-1639, 1723-1727, 1730-1732, 1735-1736, 1742-1746, 1775-1779 ve nihayet 1821-1823 arasında kıyasıya savaştılar.
* II. Abdülhamit ve Pan-İslamizm
19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Batıcılık ve Osmanlıcılığın iflas etmesi üzerine aynen bugünkü gibi İslam kurtarıcı bir ideoloji olarak tekrar gündeme girmişti. 1856 Islahat Fermanı’ndan bu yana gayrimüslimlere tanınan hakların rahatsızlığını duyan Ziya Paşa, Namık Kemal gibi aydınlar, İslamcı düşünceye sıkı sıkıya sarıldı. Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını İslam’ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi II. Abdülhamit’in iç ve dış politikalarının temel motifiydi. Bu amaçla Halil İnalcık’a göre 18. yüzyılda üretilmiş bir efsane olan ‘Halifelik’ meselesi yeniden ‘keşfedildi’, tektip Kuran’lar basılıp hem ülke içinde hem de Türkistan, Hindistan ve Cava gibi uzak diyarlarda dağıtıldı, Hac yollarının güvenliği sağlandı, Arap eyaletlerine büyük yatırımlar yapıldı, Arap kökenliler önemli görevlere atandı. Abdülhamit çevresinde Arap ulemayı eksik etmedi. Bu yaklaşım bir yandan merkezin ‘Kavm-i Necip’le barışmasını sağladı, dünyanın uzak köşelerindeki Müslümanlarda heyecan uyandırdı, bir yandan da siyasal İslamcılığın ilk nüvelerinin ortaya çıkmasına yardımcı oldu.
Bu amaçla içerde devletin resmi dini olan Sünni İslam dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtler, Hamidiye Alaylarında örgütlenerek, hem imparatorluğun kadim düşmanı Rusya’ya, hem İran’a karşı bir tampon bölge oluşturuldu hem de giderek güçlenen Ermeni milliyetçiliğinin önü kesilmeye çalışıldı.
‘İslamın birleştiriciliği’ burada da hayata geçmedi. Nizamname’de din konusunda açık bir hüküm yoktu ama fiiliyatta sadece Sünniliğin Şafiî mezhebinden olanlar alaylara alındı. Alaylar sayesinde bölgelerinde ‘alikıran, baş kesen’ olan Sünni Kürtler bu dönemde Abdülhamit’i ‘Bavé Kurda’ (Kürtlerin Babası) olarak adlandıracak kadar sevdiler. Ama Kızılbaş Kürtler için Abdülhamit demek, Ali Şefik Paşa’nın böl-yönet politikaları ve katliamlarıydı, Neşet Paşa’nın kanlı harekâtlarıydı.
* İttihatçıların İslam politikaları
Aksak gedik de olsa İslam camiasında bir heyecan yaratan Pan-İslamist politikalar II. Abdülhamit’in 1909’daki ‘31 Mart Olayı’nın ardından İttihatçılarca tahttan indirilmesiyle kesintiye uğradı. İttihatçıların Türkçü ideolojiyi hayata geçiriş biçimi, Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman unsurların imparatorluktan uzaklaşmasına neden oldu. Yine de 1911 Trablusgarp Savaşı ile birlikte, İslam ruhu bir hamle daha yaptı. Lübnanlı Dürzî lider Emir Şekip Aslan’ın çağrılarına kulak veren Irak ve Suriye’deki kabileler, Cezayirli ve Tunuslu göçmenler askere yazılmak üzere kışlaların önüne yığılmışlardı. Ama bu birlik duygusu kısa sürdü, eski gerginlikler tekrar su yüzüne çıktı ve önce Havran ve Doğu Ürdün’de yaşayan Dürzîler ayaklandı. Bunu Yemen’de Zeydî İmam Yahya ayaklanması ile Suriye’deki Bedevi ayaklanması izledi.
Osmanlı İmparatorluğu, İttihatçılar tarafından bir oldubittiyle Cihan Harbi’ne sokulduktan sonra ‘İslam’ın birleştirici gücü’ bir kez daha sınandı. Daha sonraları içinde geçmediği halde özel ve kutsal bir anlam kazandırmak için ‘Cihad-ı Ekber’ olarak anılacak bir fetva ile Padişah ve Halife V. Mehmet Reşat, dünya Müslümanlığını, İtilaf Devletleri’ne karşı savaşa çağırıyordu. Hem Sünnilere hem de Şiilere seslenen fetvada İngiltere, Fransa ve Rusya İslam düşmanı, Almanya ise Halife’nin ve İslam’ın dostu olarak gösteriliyordu.
Fetva ve ekindeki beyannameden milyonlarca adet bastırılarak Müslümanların yaşadıkları bölgelerde dağıtıldı. Ama İtilaf Devletleri çağrıya karşı Kuzey ve Batı Afrika’da birçok tarikat şeyhini, ulemayı, aşiret reislerini, müftüleri, hatta Fas Sultanı, Tunus Beyi’nin mektup yazmasını sağlayabildiler. Sonuçta Hollandalı Şarkiyatçı C. Snouck Hurgronje’un deyimiyle ‘Alman Malı Cihad’ ateşi, Britanya’nın Müslüman tebaasını ayaklandırmaya ve Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmaya yetmedi. Savaştan sonra Ortadoğu’da Müslüman Araplar 22 ulus-devlete bölündüler.
Yakın tarihlerden iki örnekle yazıyı bitirelim. 1980-1988 yılları arasında yaşanan Irak-İran Savaşı, tek başına mezhep savaşı değilse de, ‘İslam kardeşliği’ iki taraftan 1 milyon kişinin öldürülmesine ve iki ülkenin maddi, manevi büyük yıkıma gitmesine engel olamadı. 2003’te ABD’nin tasalluduna maruz kalan Irak’ta, o günden bu yana 1 milyona yakın Iraklının hayatını kaybettiği sanılıyor. Bu ölümlerin büyük bir bölümü, ABD askerlerine karşı savaşta değil, Sünni-Şii çatışması sırasında vuku buldu. Halen taraflar intihar saldırıları ile kitlesel kırımlara devam ediyorlar.
Bu tarihçeye bakınca, Kürt meselesi başta olmak üzere pek çok mühim meselemizi ‘İslam’ın birleştirici gücü’ ile aşacağımızı düşünmek en iyimser yorumla romantizm.
***
Özet Kaynakça: W. Bartold, İslam Medeniyeti Tarihi, Çeviren: M. Fuat Koprülü, Diyanet İşleri Yayınları, 1977; Ferec Ali Fuda, ‘İslam’da Kayıp Gerçek”, http://gelawej.net/indir/islamda-kayip-gercek-farac-el-fuda.pdf; Selahattin Döğüş, “Osmanlılarda Gazâ İdeolojisinin Tarihi ve Kültürel Kaynakları”, Belleten C.LXXII, 52, Sayı 265, Aralık 2008, s. 817-888; Erdoğan Aydın, Fatih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, Kırmızı Yayınları, 2008; Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı İmparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve (1908-1918), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998; Selim Deringil, İktidarın Sembolleri ve İdeoloji, YKB Yayınları, 2007; Kadir Kon, “Jihad Made in Germany”, Kültür, Bahar 2008, S. 10, Birinci Dünya Savaşı Özel Sayısı, s. 122-131.
(14.04.2013)

11 Nisan 2013 Perşembe

GÜNÜN ANLAMI




MEZHEPLERİ TANIYALIM


KURAN'DA KAPANMA



Allah’ın bir kısmınızı bir kısmınızdan üstün kıldığı şeyleri isteyip durmayın. Erkeklere kendi kazandıklarından bir pay, kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır.(4-Nisa Suresi 32)
Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim iyi fiiller gerçekleştirirse onlar cennete girecek ve onlar bir çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar bile haksızlığa uğramayacaklardır.(4-Nisa Suresi 124)
Erkek olsun, kadın olsun, her kim inanmış olarak iyi fiiller gerçekleştirirse onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle mutlaka veririz.(16-Nahl Suresi 97)
Onlar sizin giysileriniz, siz de onların giysilerisiniz.(2-Bakara Suresi 187)
Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, korunup sakınan erkekler, korunup sakınan kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça hatırlayan erkekler ve Allah’ı çokça hatırlayan kadınlar; bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.33-Ahzab Suresi 35
KADIN İMAM DA OLUR, MÜEZZİN DE, DEVLET BAŞKANI DA
Kuran kadınların hiçbir göreve talip olmasını engellemez. Kadın cumhurbaşkanı da, halife de, kadı da, yargıç da, imam da, müezzin de olabilir. Çünkü Kuran’da yasaklanmayan her şey serbesttir. Serbestlik asıl olan, yasak ise istisnadır. Yasak için vahye yani Kuran ayetine ihtiyaç vardır. Böyle bir yasak olmadığına göre kadın topluma namaz kıldırıp imam da olur, tüm milleti yönetecek cumhurbaşkanı veya başbakan da olur… Gerek Müslüman memleketlerde, gerek diğer ülkelerde kadınların neden devlet yönetiminde ikinci sırada kaldığı tartışılması uzun bir konudur. Fakat şurası açıktır ki Kuran’ın anlattığı dinde buna hiçbir engel yoktur.
KURAN’DA BAŞI KAPAMAK GEÇMİYOR
Mümin kadınlara da söyle: Bakışları ölçülü olsun ve cinsel organlarını korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünenler hariç açmasınlar. Örtülerini yaka açıklarına koysunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları, yahut babaları, yahut kocalarının babaları, yahut oğulları, yahut kocalarının oğulları, yahut kardeşleri, yahut kardeşlerinin oğulları, yahut kendi kadınları, yahut ellerinin altında bulunanlar, yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar, yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hepiniz topluca Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.(24- Nur Suresi 31)
Kadını, kendi zihniyetine göre yaşatmak isteyen zihniyetin çarpıttığı ayetlerin başında bu ayet gelir. Bu ayetteki “hımar” kelimesi geniş manalı bir kelime olup “örtü” manasına gelir. Eski Arap yazılarına bakılırsa “hımar”ın yere konulan, masaya örtülen veya herhangi bir örtüyü tarif edebileceğini görürüz. “Hımar”, başı örterse başörtüsü olur, masaya konursa masa örtüsü olur. Eğer “hımar” kelimesi ile başın örtülmesi istenseydi “hımar ürres” gibi bir vurgulama ile başörtüsü denebilirdi. Böylece “res” kelimesi ile baş bölgesi vurgulanır ve “hımar” ile beraber başörtüsü net bir şekilde anlaşılırdı. Nitekim abdest alınmasıyla ilgili ayette başın sıvazlanması söylenirken, baş kelimesi Arapça karşılığı “res” ile vurgulanır.
Üstelik ayette kapatılacak yerin “yaka açığı” olduğu geçer. Yani “hımar”ın başı kapatması değil, “yaka dekoltesi”ni örtmesi istenir. (“Yaka açığı” manasına gelen “cuub” kelimesi hem bu ayette kapanılacak bölgeyi belirtmek için, hem de Hz. Musa’nın yaka açığına elini soktuğunu belirten ayetlerde geçer.) “Hımar” kelimesi sırf başörtüsü manasına gelseydi bile bu ayetten başı örtmek değil, yine “yaka dekoltesi”ni kapatmak anlaşılacaktı. Üstelik başörtüsünü Kuran’a maletmek isteyen zihniyet, açık bir saptırma yaparak; “felyedribne” fiilini “salsınlar” diye tercüme etmektedir. Böylece ayet, “başörtüsünü yaka açıklarına salsınlar” şeklinde okunacaktır. Oysa hiçbir şekilde “darabe” kökünden türeyen “felyedribne” fiili “salsınlar” manasına gelmez. Bu fiille, örtünün “yaka açığına konulması” yani “yaka açığının kapatılması” anlatılır. Kuran’da “salsınlar, indirsinler” manasında “felyüdnine” kelimesi kullanılır. Allah böyle bir ifade kullanmak isteseydi “felyedribne” fiili yerine “felyüdnine” fiilini kullanmaz mıydı? Bu örnek bize, gelenekçi zihniyetin, kendi fikirlerini doğru çıkartmak uğruna gereğinde Kuran’daki kelimelerin manasını kaydırmaktan çekinmediğini göstermektedir.
Ayette diğer dikkat etmemiz gereken nokta “süsler” kelimesi ile neyin kastedildiğidir. Bizim kanaatimize göre “süsler” kelimesi ile özellikle “göğüsler” kastedilmektedir. Çünkü ayetteki tüm noktalarla, mantıklı bir şekilde, göğüs bölgesinin uyum sağladığı kanaatindeyiz.  Birincisi, ayette “yaka açıklarının kapatılması” geçiyor, yaka açıklarından ise göğüsler gözükür. İkincisi, ayette gizlenen süslerin belli edilmesi için “ayakların yere vurulmaması” geçiyor. Ayaklar yere vurulduğunda vücutta belli olacak yer özellikle göğüslerdir (sütyenin o dönemde icat edilmediğini düşünürsek, bu daha da iyi anlaşılır). Üçüncüsü, ayetten kendiliğinden görünenler hariç süslerin kapanması söylenmektedir. Ne kadar kapatılmaya çalışılırsa çalışılsın özellikle iri göğüsler, çeşitli fiziksel hareketlerde, hatta rüzgarın esmesiyle elbise yapışınca bile kendini belli edebilir. Ayetten bunun doğal olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, ayette süslerin kimlerin yanında açılabileceği söylenir. Kuran’daki diğer ayetlerden kadınların bir kısmının iki yıl gibi uzun bir süre çocuklarını emzirdiğini görüyoruz. Kadının, babası gibi yakınlarının yanında, çocuğu acıktığında ve ağladığında onu emzirmesi gerekebilir. Ayetteki bu açıklamanın özellikle bu konuda kadınlara büyük kolaylık sağlayacağı kanaatindeyiz. Ayetteki bahsedilen ifadelere, göğüs gibi uyan başka bir bölge bulunmadığı için süslerle özellikle göğüslerin kastedildiği sonucuna varabiliriz.
KURAN’DA ÜNİFORMA YOK
Kadınların kapanması konusunun daha da iyi anlaşılması için ikinci olarak
Ahzab suresinin 59. ayetini de inceleyelim:
Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle cilbablarını (elbiselerini) üzerlerine giysinler. Bilinip incitilmemeleri için bu daha uygundur.(33-Ahzab Suresi 59)
Bu ayetin anlaşılmasında kilit kelime “cilbab”dır. “Cilbab” Arapça’da gömlek, elbise gibi üste giyilen giysileri ifade eden bir kelimedir. Fakat hiçbir şekilde cilbab, belli bir yerden belli bir yere kadar örten giysi manasına gelmez. Mezhepçi din anlayışını benimseyenlerin kimisi, kadının yüzü de dahil vücudunun tümünün örtülmesinin farz olduğunu, kimisi iki gözü, kimisi tek gözü dışındaki her yerini örtmesinin farz olduğunu, en ılımlıları ise yüz, eller ve ayaklar dışında her yerini örtmesinin farz olduğunu savunurlar. Oysa kadınların kapanmasıyla ilgili dinin tek kaynağı olan Kuran’da açıklananlar bu iki ayetle sınırlıdır. Yani kadınların başını örtmesi, peçe giymesi ve diğer anlatılan sınırlar; Kuran’ın değil geleneklerin ve şahsi görüşlerin dine sokulmasının sonucudur. Eğer Allah böyle katı sınırlar çizmek isteseydi, bir ayette “Cilbabla, yüzünüz ve elleriniz dışında her yerinizi örtün” şeklinde bir sınırla kapanmanın sınırlarını çizebilirdi.
Peygamberimiz’in döneminde kadınların bir kısmının çırılçıplağa yakın, göğüsleri açıkta dolaştığı, hatta İslam’ın hakimiyetinden önce putperestlerin Kabe’de haccı çıplak yaptığı söylenir (Kurtubi, el Cami-il Ahkamil Kuran 7/189). 33-Ahzab suresi 33. ayetten de İslam’dan önceki cahiliye döneminde kadınların süslerini açığa vurduğunu anlayabiliriz. Kendi dönemindeki ölçüyü ve fahişe kadınların açıklığının derecesini bilen kadınlar, elbiselerini ona göre ayarlayıp bu tacizden kurtulurlar.
Kapanmayı tarif etmemesine rağmen, kadınların giyimine değinen son ayetse 24- Nur Suresi 60. ayettir:
Nikah arzuları kalmamış, hayızdan kesilen kadınların süslerini göstermeye çalışmadan siyablarını (giysilerini) çıkarmalarında kendilerine bir günah yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah İşitendir, Bilendir.24-Nur Suresi 60
Bu ayette geçen “siyab” kelimesi de hiçbir şekilde belli bir yerden belli bir yere kadar olan bölgeyi kapatan bir elbise manasına gelmez. Bu ayetten, belli bir yaşa gelmiş kadınların, kıyafetlerine daha az dikkat edebileceğini anlıyoruz.
Günümüzde başörtüsü için yapılan eylemleri görenler, Kuran’da geçmeyen bu kapatma şekillerinin İslam’ın en temel hükümlerinden olduğunu, Kuran’da ısrarla bu konu üzerinde durulduğunu sanmaktadırlar. (Başörtülü hanımların, başörtüsüz hanımların yer alabildiği günlük yaşamın alanlarında, yer almasının yasaklanmasının çok hatalı bir uygulama olduğu kanaatindeyiz. Fakat bu, başı örtmenin dini bir mecburiyet olup olmadığı ile karıştırılmamalıdır.)
Başörtüsünü ısrarla savunup eylemler yapanlara, eylemlerinin ve zıtlaşmanın sonunda, uğrunda bu kadar zahmete katlandıkları şeyin din değil de gelenek olduğunu anlatmak daha da zorlaşmaktadır. Yapılan her eylem, akıllı düşünmeyi ve objektifliği kenara bıraktırmakta, akılcılık ve Kuran’ı samimi değerlendirme yerine örfe sahip çıkma ve inat ön plana çıkmaktadır.
Başörtüsü yüzünden okulundan ayrılan bir kıza, “Başörtüsü veya pardesülü kapanma diye bir şey dinde yok, sen din adına Arap örf ve adetlerine, Emevi ve Abbasi döneminin uydurmalarına sahip çıkıyorsun” denilince, o kız sizi ne kadar objektif değerlendirebilir? Hepimiz, din adına gelenekleri ve kendi yaklaşımlarını dinselleştirenlerle beraber kişisel hak ve özgürlükleri kısıtlayan, başörtüsü ve kıyafet yasağı gibi gereksiz uygulamalarla insanları radikal çizgilere iten yasaklamacı kafalarla da mücadele etmek zorundayız.
Allah, kitabı Kuran’da her türlü detayı verdi ve böylesi fıkıh ve hadis kitaplarına bizi muhtaç etmedi. Ne mutlu Kuran’ın yeterliliğini anlayanlara.  Ne mutlu Kuran’a güvenenlere.
Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?
29-Ankebut Suresi 51

http://www.kurandakidin.com/2011/10/22-basortusu-