AHMET
ALTAN
Ben
askerliğimi Kıbrıs’ta sınır taburunda yaptım... Kaldığım kerpiç barakada
başucumda bir otomatik tüfek asılı dururdu... Askerler mevzilerde dolu
silahlarla yatarlardı. Arada bir nöbetçiler yanlışlıkla birbirlerini
vururlardı. Hep bir “sızma harekâtı” beklenir, sık sık alarm verilirdi. Deliren
askerler gördüm. Ama savaşı öven, savaş çığırtkanlığı yapan ne bir askere, ne
bir subaya rastladım. Kendini ölüme yakın hissetmenin getirdiği dikkatli bir
soğukkanlılıkla konuşurdu herkes. Savaşa övgüler düzen gazeteleri okudukça
aklıma hep o sınır taburunda tanıdığım insanlar geliyor. Başkaları ölürken
“kahraman” olmak ne kolay, değil mi? Savaşı öven manşetler at, savaşı öven
yazılar yaz... Ve, başka insanların cenazeleri gelsin. Nasıl olsa ölen sen
değilsin. Şu anda çocuğu sıcak çatışmanın içinde olan Kürt ya da Türk kaç anne
savaşın devamını istiyordur? Onların hepsi savaş bitsin diye dua ediyordur
şimdi. Kapıları çalınacak, kötü bir haber gelecek diye içleri titriyordur. Ne korkunç
rüyalar görebileceklerini tahmin edebiliyor insan. Uykularından ter içinde
uyanıp çocuklarını düşündüklerini... Kendilerinin ya da çocuklarının hayatları
tehlikede olmadığında “kahraman” kesilen insanlardan iğrendiğimi söylemeliyim.
Cepheden uzakta olanların kapıldığı bu “savaş histerisinde” alçakça bir
kurnazlık var. Hep birlikte “öldürelim, öldürelim” diye bağırıyorlar.
Öldürülecekler insan... Onları öldürürken ölecek olanlar da... Nasıl bir vicdan
yoksunluğu bir insana başkalarının ölümü hakkında bu kadar rahat konuşma hakkı
veriyor? Nasıl utanmadan başkalarını ölüme göndererek “vatanseverlik”
edebiliyorlar?
Babıâli’nin önünde toplanıp “Girit’i vermeyiz” diye bağıranları
seyreden Sadrazam Ali Paşa’nın “gidin şunları askere alın” diyerek gönderdiği
jandarmaların amacını anlayan göstericilerin nasıl çil yavrusu gibi dağılıp
kaçtığını hatırlayanlar çıkıyor mu acaba aralarında? Savaş, ölüm demektir.
Vurulan, yaralanan, ölen, parçalanan insanlar, demektir. Siz savaşı her
övdüğünüzde ya biri ölür ya biri ölüme yaklaşır. Onlar ölünce siz vatansever mi
oluyorsunuz? Üstelik öylesine bir gürültü koparıyor, ölümle vatanseverliği
öylesine aldırmaz bir vahşetle bir araya getiriyorlar ki ölümlerden
hoşlanmayanlar bile “hain” olma korkusuyla susuyor. Neredeyse bütün toplum
bağıranlarla susanlardan oluşuyor. “Sorunları çözmek için başka yollar varken
savaşı övmek ahlaksızlıktır” diyen çıkmıyor. “Çocukların ölmesini istemiyorum”
diyen çıkmıyor. Bir tek Bülent Ersoy çıktı. Televizyondaki bir canlı yayında
“savaşta çocukların öldüğünü” söyledi, “anaların yüreğinin yandığını.”
Savaşperestliğin ortalığı sardığı, hiç bedel ödemeden kahraman olma salgının
yayıldığı bir ortamda bu sözleri söylemek kolay iş değil. Gerçek bir cesaret
gerektiriyor. Savcı hemen soruşturma açmış. Gazetelerin internet siteleri
“tepki yağıyor” başlıkları atmışlar bile. Savaş isteseydi, alkışlayacaklardı.
Barış istediği için lanetliyorlar. “Çocuklar ölmesin” dedi diye bir linç
hareketi başlatmaya hazırlanıyorlar. İtiraf edeyim ki böylesine saygıdeğer bir
cesareti bu toplumda az gördüm. Eğer bir tane Bülent Ersoy yerine on tane
Bülent Ersoy çıksaydı, onun gibi şöhretini, kariyerini sırf “çocukları
kurtarabilmek” için tehlikeye atmaya razı, onun çapında ve onun şöhretinde on
insan çıksaydı, bu ülkede daha az çocuk ölürdü. Ama herkes kendi rahatını,
kendi şöhretini, kendi kariyerini “başkalarının çocuklarından” daha fazla
seviyor. Çok akıllı bir tercih belki... Ama çok da yüreksiz bir tercih.
Cesareti bu kadar çok öven bu ülkede bu kadar çok korkak olması ne acıklı. Ben
çocukken babamın Fransa’dan getirdiği bir plak dinlemiştim. Cezayir savaşı
sırasında Moulodj’nin söylediği bir şarkı hep kulaklarımda kaldı. “Ben savaşa
gitmeyeceğim” diyordu. Benim o Fransız şarkıcısını hatırladığım gibi yıllar
sonra birçok insan da Ersoy’un sözlerini hatırlayacak. “Çocukları kurtarmak
istedi” diyecekler onun için... Üstelik de milyonlarca insan, çocukları ölüme
göndermek için utandırıcı çığlıklar atarken.
CESARET /
26.02.2008

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder