30 Nisan 2013 Salı

CESARET


AHMET ALTAN

Ben askerliğimi Kıbrıs’ta sınır taburunda yaptım... Kaldığım kerpiç barakada başucumda bir otomatik tüfek asılı dururdu... Askerler mevzilerde dolu silahlarla yatarlardı. Arada bir nöbetçiler yanlışlıkla birbirlerini vururlardı. Hep bir “sızma harekâtı” beklenir, sık sık alarm verilirdi. Deliren askerler gördüm. Ama savaşı öven, savaş çığırtkanlığı yapan ne bir askere, ne bir subaya rastladım. Kendini ölüme yakın hissetmenin getirdiği dikkatli bir soğukkanlılıkla konuşurdu herkes. Savaşa övgüler düzen gazeteleri okudukça aklıma hep o sınır taburunda tanıdığım insanlar geliyor. Başkaları ölürken “kahraman” olmak ne kolay, değil mi? Savaşı öven manşetler at, savaşı öven yazılar yaz... Ve, başka insanların cenazeleri gelsin. Nasıl olsa ölen sen değilsin. Şu anda çocuğu sıcak çatışmanın içinde olan Kürt ya da Türk kaç anne savaşın devamını istiyordur? Onların hepsi savaş bitsin diye dua ediyordur şimdi. Kapıları çalınacak, kötü bir haber gelecek diye içleri titriyordur. Ne korkunç rüyalar görebileceklerini tahmin edebiliyor insan. Uykularından ter içinde uyanıp çocuklarını düşündüklerini... Kendilerinin ya da çocuklarının hayatları tehlikede olmadığında “kahraman” kesilen insanlardan iğrendiğimi söylemeliyim. Cepheden uzakta olanların kapıldığı bu “savaş histerisinde” alçakça bir kurnazlık var. Hep birlikte “öldürelim, öldürelim” diye bağırıyorlar. Öldürülecekler insan... Onları öldürürken ölecek olanlar da... Nasıl bir vicdan yoksunluğu bir insana başkalarının ölümü hakkında bu kadar rahat konuşma hakkı veriyor? Nasıl utanmadan başkalarını ölüme göndererek “vatanseverlik” edebiliyorlar?

Babıâli’nin önünde toplanıp “Girit’i vermeyiz” diye bağıranları seyreden Sadrazam Ali Paşa’nın “gidin şunları askere alın” diyerek gönderdiği jandarmaların amacını anlayan göstericilerin nasıl çil yavrusu gibi dağılıp kaçtığını hatırlayanlar çıkıyor mu acaba aralarında? Savaş, ölüm demektir. Vurulan, yaralanan, ölen, parçalanan insanlar, demektir. Siz savaşı her övdüğünüzde ya biri ölür ya biri ölüme yaklaşır. Onlar ölünce siz vatansever mi oluyorsunuz? Üstelik öylesine bir gürültü koparıyor, ölümle vatanseverliği öylesine aldırmaz bir vahşetle bir araya getiriyorlar ki ölümlerden hoşlanmayanlar bile “hain” olma korkusuyla susuyor. Neredeyse bütün toplum bağıranlarla susanlardan oluşuyor. “Sorunları çözmek için başka yollar varken savaşı övmek ahlaksızlıktır” diyen çıkmıyor. “Çocukların ölmesini istemiyorum” diyen çıkmıyor. Bir tek Bülent Ersoy çıktı. Televizyondaki bir canlı yayında “savaşta çocukların öldüğünü” söyledi, “anaların yüreğinin yandığını.” Savaşperestliğin ortalığı sardığı, hiç bedel ödemeden kahraman olma salgının yayıldığı bir ortamda bu sözleri söylemek kolay iş değil. Gerçek bir cesaret gerektiriyor. Savcı hemen soruşturma açmış. Gazetelerin internet siteleri “tepki yağıyor” başlıkları atmışlar bile. Savaş isteseydi, alkışlayacaklardı. Barış istediği için lanetliyorlar. “Çocuklar ölmesin” dedi diye bir linç hareketi başlatmaya hazırlanıyorlar. İtiraf edeyim ki böylesine saygıdeğer bir cesareti bu toplumda az gördüm. Eğer bir tane Bülent Ersoy yerine on tane Bülent Ersoy çıksaydı, onun gibi şöhretini, kariyerini sırf “çocukları kurtarabilmek” için tehlikeye atmaya razı, onun çapında ve onun şöhretinde on insan çıksaydı, bu ülkede daha az çocuk ölürdü. Ama herkes kendi rahatını, kendi şöhretini, kendi kariyerini “başkalarının çocuklarından” daha fazla seviyor. Çok akıllı bir tercih belki... Ama çok da yüreksiz bir tercih. Cesareti bu kadar çok öven bu ülkede bu kadar çok korkak olması ne acıklı. Ben çocukken babamın Fransa’dan getirdiği bir plak dinlemiştim. Cezayir savaşı sırasında Moulodj’nin söylediği bir şarkı hep kulaklarımda kaldı. “Ben savaşa gitmeyeceğim” diyordu. Benim o Fransız şarkıcısını hatırladığım gibi yıllar sonra birçok insan da Ersoy’un sözlerini hatırlayacak. “Çocukları kurtarmak istedi” diyecekler onun için... Üstelik de milyonlarca insan, çocukları ölüme göndermek için utandırıcı çığlıklar atarken.

CESARET / 26.02.2008

Hiç yorum yok: