![]() |
| Resim yazısı ekle |
TÜRKÇE İBADET
Kuran’ın anlattığı İslam’ın yaşanması için
yapılması gereken en temel faaliyet Kuran’ın, dini yaşayacak toplumun diline
çevrilmesidir. Kuran Arapça
inmiştir ve orijinali Arapça’dır. Fakat Kuran’a göre Arapça, kutsal bir dil
değildir. Kuran, her kavme Peygamberler’in gönderildiğini ve bu Peygamberler’in
kavimlerine kendi dillerinde mesajlar getirdiklerini söyler. Tevrat Hz.
Musa’nın kavminin dilindedir, İncil de Hz. İsa’nın kavminin dilindedir. Hz.
Lut’un vahiyleri kendi kavminin dilindedir, Hz. Nuh’unkiler de öyledir… Bu
mesajları kutsal yapan Allah’tan indirilmiş olmalarıdır ve bu mesajların
hiçbiri Arapça değildir. Allah’ın mesajı Arapça yazılabileceği
gibi; Allah’a, dine karşıt sözler, putlara iltifatlar da Arapça yazılabilir.
Arapça’yı Allah’ın özel dili, Cennet’in lisanı; Arapça harfleri Allah’ın özel
harfleri, Cennet’in harfleri gibi gösteren mezhepçi zihniyete sahip kişiler,
dinimizin kaynağı Kuran’ın, Arapça bilmeyenlerce anlaşılmasını
engellemişlerdir. 41-Fussilet
Suresi 44. ayetten Kuran’ın Arapça olmasının sebebinin, Kuran’ın ilk
olarak Arap toplumuna hitap etmesi olduğunu anlıyoruz. Kuran, Allah’ın
din gönderdiği her kavme kendi dilinde hitap etme adetinden dolayı Arapça’dır. Araplar’a dinlerinin yabancı
dilde bildirilmesi saçma olduğu gibi, Türkler’e de anlayabildikleri dilleri
dışında bildirimde bulunmak saçmadır. Türkler’e kendi dillerinde bildirim ancak
Kuran’ın çevirisi ile mümkündür. Daha önceden Kuran çevirisinin okunmasına
karşı mezhepçi çevrelerden gelen tepkilerin günümüzde oldukça azalmış olduğunu
görmek sevindirici bir gelişmedir. Fakat uzun bir dönemde, mezhepçi zihniyeti
benimseyenler tarafından, Arapça bilmeyen Müslümanlar’ın Kuran’ın çevirisini
okumaktan mahrum edildikleri de unutulmamalıdır.
Kuran’da
geçen kelimeler, kavramlar Kuran’da
geçmeden önce de Araplar’ın
kullandığı kelimeler, kavramlardı. Kuran’da, “Allah” denildiğinde neyin
kastedildiği, “domuz” denildiğinde domuzun ne olduğu, “miras” denildiğinde
mirasın ne olduğu, “vasiyet” denildiğinde vasiyetin ne olduğu biliniyordu.
Kuran evvelden varolan kelimelerle geldi. Kuran’ı okuyan bir kimse bu apaçık
gerçeği rahatça kavrar. Kutsal olan Arapça veya kelimeler değil; Allah’ın bu
kelimelerle, kavramlarla oluşturduğu Kuran’dır.
Arapça’yı kutsallaştırıp, dinin
anlaşılmadan yaşanmasına sebep olanların düştüğü komik durumun bir örneği
şöyledir:
“Arap Bedevi kadınları ellerinde defler,
yanık sesle türküler söylüyorlardı. Türkülerin konusu da deve etinin
lezzetiydi. Bu etin kebabının, haşlamasının, kızartmasının ne kadar lezzetli olduğu
yanık yanık, makam içinde anlatılıyordu. Töreni tertipleyen Osmanlı Teşkilatı
Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı Bey bir de gördü ki, hazır ol vaziyetinde
olan Anadolu’nun aslan yapılı Osmancık Taburu’nun erlerinden bazılarının Arapça
deve eti kasidesini dinlerken gözyaşları şıpır şıpır damlıyordu. İyi Arapça
bilen Eşref Bey şaşırdı, bir ere:
- ‘Oğlum ne ağlıyorsun?’ diye sordu. Hazır
ol vaziyetindeki Mehmetçik durumu değiştirmeden cevap verdi:
- ‘Kumandanım bakınız ne güzel Kuran
okuyor…’
Bu saf, pırıl pırıl yürekli Anadolu
çocuğunun duyguları önünde gözleri dolan Eşref Bey dayanamıyor:
-’Oğlum o bedevi kadınları kendilerine
dağıtılacak olan deve etinin lezzetini anlatan kasideyi makamla okuyorlar, sil
gözyaşlarını…’” (Cemal Kutay, Türkçe İbadet, sayfa 61)
TÜM KAVİMLERİN DİLLERİNİN YARATICISI ALLAH’TIR
Gelin ayrı dilleri, ayrı ırkları nasıl
değerlendireceğimizi Kuran’ın aydınlatıcı ayetlerine başvurup öğrenelim:
Göklerin
ve yerin yaratılması ile dilleriniz ve renklerinizin başka oluşu O’nun delillerindendir.
Şüphesiz bunda bilgi sahipleri için deliller vardır.30-Rum Suresi 22
Eğer
Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, ancak bu sizleri verdikleriyle
sınaması içindir. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.5-Maide Suresi 48
Ey
insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekten ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle
tanışmanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Allah açısından en üstün
olanınız en çok sakınanınızdır.49-Hucurat Suresi 13
Bu ayetleri örnek gösteren Cengiz Özakıncı şunları
söyler: “Kuran’ı benimsemiş bir kişi kendi bildiği dilden başka bir dille,
kendi soyundan başka bir soyla, kendi toplumundan başka bir toplumla, kendi
yazısından başka bir yazıyla karşılaştığında bunları Tanrı’nın bir ürünü olarak
görecek, bir üstünlük ya da aşağılık duygusuna kapılmayacak, bunları tanımaya,
anlamaya, öğrenmeye girişecektir. Daha açığını söyleyelim: Kuran’a göre bir
Müslüman Arap, Türkler’in ulus olarak varlığını, dilini, yazısını ancak bir
inceleme, araştırma, öğrenme, yararlanma konusu edinebilir. Türkler’in ulus
olarak varlığını ortadan kaldırmaya, ya da eritmeye girişmesi durumunda Tanrı
katında suçlu olacaktır. Türkçe’yi at, Arapça’yı kullan, ya da kendi yazını at,
Arap yazısını kullan diyemez. Öteki ulusları Araplaştırmaya yeltenemez. Eğer
yeltenirse, bu girişimi Tanrı’nın buyruklarına aykırı olur. Geçmişte Tanrı’nın
buyruklarını çiğneyen pek çok Müslüman Arap, Müslüman Türk çıkmış, Türkler’in
dilini, yazısını Araplaştırmaya girişmiş ve bunu belli oranda başarmışlardır.
Bundan 900 yıl önce kimi Arap, kimi Türk kandırıcı kişiler Tanrı ile Türkler’in
arasına dilden bir engel koydular. Türkler’in Tanrı’ya Türkçe seslenmesinin
Tanrı’yı kızdıracağını söyleyerek, Türkler’i bu yalana inandırdılar. Türkler
Tanrı’nın yalnızca Arapça seslenişlere ilgi gösterdiğine kandırıldılar.”
(Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, sayfa 120, 156) Özakıncı’nın Türkçe için
anlattıkları, elbette Müslüman tüm milletlerin dilleri için; Urduca, Farsça,
Boşnakça, Kürtçe için de geçerlidir… Alıntıladığımız ayetlerden anlayacağımız
gibi Arapça da, Türkçe de, İngilizce de, Fransızca da, Urduca da, tüm diller de
Allah’ın isteğiyle oluşmuştur; tümü Allah’ın delilleridir. İnsanlar bu
renkliliği yok etmeye değil, bu farklılıkların içinde kaynaşmaya, tanışmaya
çalışmalıdırlar. Her dil bir
güzelliktir. Hiçbir dilin özel bir kutsallığı yoktur. Allah’ın beğendiği bu
çeşitliliği, uydurma kutsal etiketiyle yok edenler, Allah’ın kitabı Kuran ile
çelişmektedirler.
Allah, meleklere Hz. Adem’in üstünlüğünü
açıklarken, Hz. Adem’e isimleri öğretmesine ve Hz. Adem’in isimlerle
tanımlamalar yapmasına dikkat çekmektedir. İsimlendirerek tanımlama,
kelimelerle düşünme gibi dilin temel fonksiyonları, insanı üstün kılan
özellikleridir. Hiç şüphesiz dilin bu tarz kullanımında, ne söylediğinin bilincinde
olma unsuru vardır. Aklı işletme faaliyeti, kelimelerle isimlendirmenin
sonucunda yapılan bir faaliyettir. Kullanılan akıl ise insan olmanın ayırt
edici özelliğidir.
Kuran’ın herkesin anladığı dilde,
tercümesinden okunmasının önemini ilahiyatçı Prof. Dr. Beyza Bilgin de şu
sözleriyle vurgulamaktadır:
“Kuran’ın
anlaşılması esastır ve vahiyler yoluyla tebliğ ve yol gösterme daima
milletlerin konuştuğu dilde yapılmıştır. Öyleyse, milletin fertleri, Allah’ın
Kitabı’nı anlamak, ondaki haber ve öğütlerden yararlanarak terbiye olmak,
davranış geliştirmek için, onu yabancı dilde değil, konuştukları dilde ve
anlayarak okuyacaklardır. Böyle bir okuyuş temin edilmedikçe, Kuran belli bir
zümrenin, bir azınlığın elinde kaldıkça, ondaki ilahi amaca yönelik yöntem
etkinliğinin ve anlam zenginliğinin meydana getirebileceği bütün gelişmelerden
mahrum kalınacaktır. Kuran’ın vahyolunduğu dönemde, Arap edebiyatı çoğunluğun
ilgilendiği, zevk alarak izlediği bir alandı. Kuran, şiirle nesrin birleştiği
bir üslûpla, yeni konulardan söz ediyordu.
İnkâr
edenler dediler ki:”Kuran’ı dinletmeyin. Kuran okunduğunda gürültü yapın, belki
bu yolla O’na galabe edebilirsiniz.”41-Fussilet 26
Anlamışlardı ki, Kuran dinlenir ve
anlaşılırsa, onunla başa çıkamayacaklardır. Oysa geleneklerimizden gelen
günümüzdeki okuyuşta, musiki ile okuyuştan etkilenmekten söz edilebilir ama o
şiirli üslup kullanılarak verilmiş olan haber ve öğütlerden etkilenmekten söz
edilemez. Kuran’ı inanarak,
güvenerek, sevgi ile okuyan insanlar, onu okurken, onda anlatılanları, onu
üslubu ile anlayarak okusalar, bilgilenseler ve etkilenseler, duyguları o yönde
aksa, o yönde içerik kazansa, neler olabilir, kabiliyetli müminler onları nasıl
kullanır, bir düşünülse! Güzel sanatların bütün dalları, şiir, roman, film,
tiyatro, müzik, estetik, gazete, dergi, radyo, televizyon gibi güçlü araçlar,
onları kullanan inançlı insanların belleklerinde yüksek fikirlerle seslense,
sevgiyi, güzelliği, temizliği, merhameti, adaleti, barışı ve yardımlaşmayı
ifadeye dökseler, ülkede ince bir ruh hali, bir yüksek terbiye, bir
bilgiseverlik, bir aydınlanma meydana gelmez mi? Meydana gelen bu aydınlık dışa
vurmaz mı?” (Beyza Bilgin, 1. Kuran Sempozyumu, sayfa 82)
OSMANLI DÖNEMİNDE KURAN’IN YERİ
Allah dinde
akledilmesini, ince ince düşünülmesini, araştırılmasını, emirlerinin
uygulanmasını, kitabının rehber edinilmesini ister. Kişiler Allah’ın kitabının
manasını bilmeden üzerinde nasıl inceden inceye düşünebilirler? Sonuçta
kişiler dini yaşamak için, dinle ilgili bilgileri anladıkları dilden duymak
veya okumak zorundadırlar. Geleneksel, mezhepçi İslamcılar kendi din
adamlarının veya ilmihal kitaplarının Türkçe anlatımlarında bir sakınca
görmemişlerdir. Onlar da herkesin Arapça öğrenmesinin farz olduğunu
savunmamışlardır. İlmihal kitaplarının, kendi öğretileri doğrultusunda yetişen
müftülerin, imamların, şeyhlerin dini Türkçe olarak anlatmasını normal
görenler; Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesine karşı çıkmışlardır. Amaç kişi ile
Allah arasına din adamlarının sokulması ve mezhep izahlarıyla yetişmiş din
adamlarının ve mezheplerin izahlarının “din” diye sorgulamasız yutturulmasıdır.
Oysa dinin tek kaynağı olan Kuran’ın çevirisi elde olunca, kişilerin
Allah’ın dini ile uydurulan dini ayırt etmeleri mümkün olabilmektedir.
Kuran’ın çevrilmesi teşebbüslerine karşı
mezhepçi, gelenekçi grupların önemli bir kısmının direnmiş olmasının altındaki
temel neden budur. Bunlar, dinin
mezheplerin tekelinden çıkmasına ve uydurmaların sorgulanmasına tahammül
edememektedirler. Kuran’ın anlattığı İslam’ın, Osmanlı tarihinde doğru
dürüst ortaya çıkmamasının, Osmanlı’nın bilemediğimiz bir yerinde bu şekilde
fikirler ifade edilmişse bile kökleşip yerleşmemesinin altındaki temel
sebeplerin; mevcut sistemin baskısı ile beraber, bu çeviri yasağı olduğu
kanaatindeyiz. Çevrilemeyen,
Arapça’sının bile matbaada basılmasına izin verilmeyen Kuran’ın ismi vardı ama
kendisi ortada yoktu. “Çok şanlı” diye nitelenen atalarımız ne yazık ki Kuran’ı
çevirttirmediler, insanlara anladıkları dilde okutturmadılar. Yıllarca “günah”
dedikleri matbaanın “günah” olduğu iddiasından vazgeçtiklerinde bile Kuran’ın
matbaada basılmasının “günah” olduğu iddiası devam etti. Hattatların el yazısı
ile çoğalttığı, sadece bazı evlerde bulunan Kuran ise bulunduğu evlerde de
bohçalar içinde saklandı. Bohçalar açılıp okunduğunda ise manası için
değil, melodisi için okundu. Halk hiçbir konunun çözümü için Kuran’a doğrudan
müracaat edemedi. Şeyhülislamlar,
şeyhler, imamlar halka dini öğretti. Onlarsa dini Sunnilik ile eşitleyen bir
sistemin parçasıydılar ve Sunniliğin halifesi olan padişaha itaatli kişilerdi.
Kuran tercüme edilemez iddiası yanlıştır.
Kuran “Allah birdir” diyor, tercüme ediyoruz; “Allah bağışlayıcıdır” diyor,
tercüme ediyoruz; “Kuran her şeyi açıklar” diyor, tercüme ediyoruz; “Hz.
Musa’ya Tevrat verildi” diyor, tercüme ediyoruz; “Kan içilmez, domuz yenilmez”
diyor, tercüme ediyoruz. Bunların hangisi anlaşılmıyor?
Çeviride ortaya çıkan bazı zorluklar,
Arapça’dan Türkçe’ye çevirinin zorluklarından ziyade, kavramın Arapça’sının
neyi ifade ettiğinin tartışmasından ortaya çıkmaktadır. Bu da bir çeviri sorunu
değil, anlaşılma sorunudur. Araplar da bu sorunu Türkler kadar yaşarlar. Kuran’da
anlatılan Yahudiler’in dinlerindeki kelimelerin yerlerini, manalarını kaydırma
eğilimi, dinimizde de yaşanmıştır. Bunun da baş sorumlusu dini uydurma
izahlarıyla bozmaya kalkan zihniyetin, Kuran’ın kelimelerinin manasını
kaydırarak Kuran’ı kendi arzularına uydurma çabalarıdır. Kuran’da aynı
kelimenin farklı yerlerdeki kullanımı gibi noktaların irdelenmesiyle, kısaca
Kuran’a bütüncül bir yaklaşımla çözülebilen bu sorun, istisnai bazı yerlerde
ortaya çıkar ve bahsettiğimiz şekilde titiz bir incelemeyle çözülebilir.
Anlamadığımız dilde ibadet etmek birçok
açıdan hatalıdır. Cengiz Özakıncı bu sakıncalardan bir kısmını şöyle
açıklamaktadır: “…Eğer Türkçe söylenirse Tanrı bu yakarıları işleme koymaz,
kesin sonuç almak istiyorsanız, bu duaları Arapça yazın, söyleyin denilerek
öğretilmektedir. Oysa bir Türk bu yakarıları Arapça’yı gereği gibi
seslendirerek yapamaz. Arap dilinde öyle sesler vardır ki, bunlara boğaz
sesleri denir, ancak Arap olanlar söyleyebilirler. İçinde böylesi Türk
gırtlağına yabancı sesler olan Arapça sözcükleri bir Türk söylemeye
kalkıştığında, o sesi çıkartamayacağı için, onu andıran başka bir ses çıkarır.
Bu durumda Arapça sözcüğün anlamı da değişir. Tıpkı “sevmek” ve “sövmek”
sözcüklerinde olduğu gibi, Arapça’da da küçük bir ses değişimi anlamı tersine
dönüştürebilmektedir, çünkü bütün dillerde olduğu gibi Arapça’da da böylesi
yakın sesli, ters anlamlı sözcükler vardır. Bir Arap Türkçe konuşurken nasıl
“sev” diyeceği yerde “söv” diyebilirse, bunun gibi bir Türk de Tanrı’ya Arapça
sesleneyim derken “fağfirlene (bizi bağışla, koru)” diyeceği yerde “fakfirlene
(bizimle ilişkini kes, bize boşver)” diyebilir. Çünkü Arapça’da bulunan “ğ” sesi
çok özel bir sestir. Türk dilinde bu ses yoktur. Bir Türk özel bir eğitim
almadıkça bu iki sözcüğün söylenişini birbirine karıştıracaktır. Görüleceği
üzere Türk’ün Tanrı’ya kendi diliyle değil de seslendirmeyi beceremeyeceği
Arapça sözcüklerle yakarması, her açıdan yanlıştır.” (Cengiz Özakıncı, Dil ve
Din, sayfa 118)
SARHOŞVARİ NAMAZ
Kuran’da geçen Kuran’ı rehber edinmemiz,
Kuran’ın üzerine düşünmemiz, ancak anlayacağımız dilde Kuran’ı okumamızla
mümkündür. Namazda da gerçek
manada Allah’a yönelmemiz ancak anladığımız dilde ne söylediğimizi bilerek
namaz kılmamızla mümkündür. Namazı anlamadıkları kelimelerin tekrarıyla
kılanlar, namazı bitirdikten sonra bir an dursunlar ve kendilerine Allah’a ne
kadar yönelebildiklerini sorsunlar. Allah’ın istediği şekilde aklı
işletmek, Allah’ın delilleri üzerinde düşünmek, Allah’tan günahlara bağışlanma
dilemek, ancak kişinin ne söylediğinin bilincinde olmasıyla mümkündür. Allah
savaşta ve korku zamanında bile namaz kılmamızı özel tedbirlere bağlayıp
emreder. Kuran’a göre
kişilerin namaz kılmamaları gereken tek durum vardır; o da kişinin ne
söylediğinin farkında olmayacak şekilde sarhoş olduğu durumdur. Ne söylediğinin
farkına varacak şekle gelen içkili kişinin bile Kuran’a göre namaz kılması
gerekir (Bakınız:
4-Nisa Suresi 43).
Ne yazıktır ki ülkemizde “dinci gazete”
diye bilinen bazı gazeteler, Kuran’ın anlaşılmasının gereksizliğinin baş
savunucularıdır. Örneğin bir gazetenin “Bir Bilen” köşesinde şu izahlar
yazılmıştır: “Hiç kimseye Kuran tercümelerini tavsiye etmiyoruz… Kuran
tercümesi okumak fayda yerine zarar verir… Herkesin Kuran’ı anlamasını tavsiye
etmek büyük sapıklıktır… Kuran’ı hiç okumayıp sırf hayır ve bereket için evinde
saklamak caiz ve sevaptır… Anlamadan Kuran okunmaz diyenler büyük sapıktır.” Bu
yüksek tirajlı gazetenin iddiaları hiç de şaşırtıcı değildir. Zaten Kuran’ın
yüzyıllarca Türkçe’ye çevrilmesini engelleyen hep bu kafadır. Kuran’ın
anlaşılması için çaba sarfedilmesi Allah’ın emridir. Öyle ki Kuran’ın sırf
anlamamız için kolaylaştırıldığı Kuran’da geçmektedir. Kuran’ı herkesin
anlamasını tavsiye edenlere “sapık” diyenler, başta Kuran’da bunun
söylendiğinden nasıl habersiz oluyorlar? Mezheplerinin hatırı için Kuran ile
çelişen kafa kendisine “Bir Bilen” adını takmış. Bileni buysa, bilmeyeni
nasıldır acaba! Böyle bilenler oldukça, Müslümanlar’ın kendi dışında düşmanlar
aramasına hiç gerek yok, kendisini “bilen Müslümanlar” ilan edenlerin zihniyeti
dine zaten en büyük zararı vermektedir.
Arapça’yı öğrenenlerin Kuran’ı vahyedildiği
dilde okumaları elbette güzeldir. Fakat Müslüman toplumların büyük kısmını
oluşturan Endonezyalı, Türk, Hintli, İranlı gibi topluluklardan Arapça’yı
gereğince öğrenecek olanların ufak bir yüzdeyi geçemeyeceği realitesi
ortadadır. Arapça bilmeyen Müslümanlar’ı Arapça ibadet etmeye zorlamak,
Allah’ın bizden manasını anlamadığımız ibadetler istediğini iddia etmek
Arapça’yı kutsallaştırmanın, dini mantıksızlaştırmanın bir ürünüdür. Bildiğimiz
dilde Allah’a daha bilinçli, daha güzel bir şekilde yönelebiliriz. Allah her
dili bilmektedir.
SONUÇ OLARAK…
Kitabın tümü boyunca Kuran dışı kaynakların
niye dinin kaynağı olamayacağını gösterdik. Anlattığımız, savunduğumuz metot
çok açıktır: Kuran’ı elimize alıp, Kuran’ın dışında “din” diye ortaya
sürülenlerin dinle bir ilişkisi olmadığını belirlemek. Israrla vurguladık ve
yine vurguluyoruz; Kuran dine eşittir. Dinin % 100’ünü Kuran oluşturur. Her kim
olursa olsun hiç kimsenin dine, yani Kuran’a bir ilave veya Kuran’dan bir
eksiltme yapması kabul edilemez. Maksadımız dinin, yani Kuran’ın, onun sahibi
olan Allah’ın tekeline girmesidir. Allah’ın tekelinde olana ortaklık etmeye
kalkmak, biraz da olsa kendi fikrini, geleneğini, şahsi görüşünü dine
sokuşturmak kabul edilemez. Allah’ın hüküm konusunda hiçbir ortağı yoktur.
Kuran’a dönüş hareketi her şeyden önce Allah dışında hüküm koyucu bırakmama
hareketidir.
Dini belirleme ve dini anlama gayretinde
temel prensibimiz olan Kuran’ın dinin tek kaynağı kabul edilmesinin, fikri ve
pratiği ile tüm dinin bu yönteme göre şekillenmesinin; dinimizi boğmuş olan
karanlıkları dinimizin üstünden ve insanların zihninden kaldırmada temel şart olduğu
kanaatindeyiz. Ayrıca Kuran’ın emri olan bu temel prensibi yerine getirmek,
dinci yobazlar kadar popülist zihniyetlerin ve şahsi görüşünü dinselleştirmek
isteyen menfaatçi zihniyetlerin de dini bozmasını önleyecektir. Kuran’da aldatıcıların insanları
Allah’ı kullanarak aldattıkları söylenmektedir (Bakınız: 35-Fatır Suresi 5 ve 31-Lokman Suresi 33).
Kısacası Allah adına, din adına yapılan konuşmalarda aldatılma ihtimalimizi hiç
unutmamalı ve aldatılmamak için din adına söylenen her şeyi, dinin tek kaynağı
olan Kuran’ın süzgecinden geçirmeliyiz.
Kuran kendi tabirleriyle detayları veren
kitabımızdır, her şeyi açıklayıcıdır, rahmettir, müjdedir, ışıktır, anlamamız,
uygulamamız için indirilmiş rehberimizdir. Elimizde Allah’ın böyle
nitelendirdiği mucize kitabımız varken, niye başka dini kaynaklar arayalım?
Kuran her yaramıza merhem, her derdimize şifa, zihnimize aydınlık, yolumuza
rehber olacaktır. Yeter ki biz Kuran’ı, yalnız ve yalnız Kuran’ı rehber
edinelim. Unutmayalım ki ahirette, Allah’ın vahyi olan Kuran’dan sorumlu
tutulacağız:
43- Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru yol üzerindesin.
44- Ve şüphesiz O (Kuran) sana ve toplumuna bir hatırlatmadır. O’ndan
sorumlu tutulacaksınız.43-Zuhruf Suresi 43, 44

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder