"Hz.
Peygamber din adamı mıydı?"
İhsan Eliaçık
Vatikan
kilisesinin balkonundan halkı selamlayarak “kutsayan” Katolik papaları…
Kilisede
dev sakalı ve simsiyah cübbesi ile tütsüler içinde ayin yaptıran Ortodoks
rahipleri…
Tapınakta
nirvanaya duran Budist keşişleri…
Camide
vaaz veren kırmızı fes üzerinde beyaz sarığı ile Sünni hocalar…
Kum
şehrinde kum gibi kaynayan siyah, beyaz sarıkları ile Şii mollalar…
Dergahta
post üzerinde muridlerine feyz dağıtan tarikat şeyhleri…
Cemevinde
semah yaptıran upuzun beyaz sakalıyla Alevi dedeleri…
Velhasıl
kendilerine özgü renkli kıyafetleriyle dünyanın değişik yerlerinde görmeye
alışık olduğumuz o “din adamı” görüntüleri…
Acaba
İslam’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) böyle birisi miydi?
Hz. İbrahim,
Musa, İsa bunlar gibi miydi?
Yazının
başlığında geçen “din adamı” tabirinden, bir sınıf ve meslek olarak din
adamlığını kastediyoruz. Çünkü insanların çoğu “Nasıl ki her mesleğin bir adamı
var; din de bir meslek olduğuna göre onun da adamları olur” diye düşünüyor.
Acaba
öyle mi?
Din bir
meslek midir?
Meslek,
kişinin geçimini sağlamaktan öte, üzerinden zengin olabildiği, mal mülk
yığabildiği vasıta olduğuna göre, din de bu vasıtalarından birisi mi
olmaktadır?
Peygamber
denilince insanların aklına yazının girişinde tasvir edilen “din adamı”
tipolojisi neden geliyor?
***
Dikkatle
baktığımızda başta Hz. Peygamber olmak üzere o her gün adını duyduğumuz
peygamberlerin hiç birisinin böyle olmadığını görürüz.
Her
şeyden önce Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendine özel bir “din adamı”
kıyafetiyle dolaşmamıştır. Onu içinde yaşadığı toplumdan ayıran özel bir
kıyafeti asla olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Ömrü
boyunca Ebu Cehil nasıl giyiniyorsa öyle giyinmiştir.
Demek ki
peygamber bugün yaşasaydı, hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun genel, yaygın ve
makul kıyafeti neyse öyle dolaşacaktı. Onu kıyafet bakımından halkından
ayıramayacaktık. Onun bu konudaki sünneti budur.
İkinci
olarak Hz. Peygamber, şimdiki din adamlarının çoğu gibi yaşlı değildi.
Peygamberliğe başladığında henüz 40 yaşına yeni girmişti. Onda “din adamı”
denilince aklımıza gelen yaşlı, piri fani, “yeşil sarıklı ulu hoca” görüntüsü
yoktu. Saçları kulak memelerinin altına inecek kadar uzundu ve genellikle de
ortadan ikiye ayırırdı. Bugünkü tabirle “yağız bir delikanlı” görüntüsü vardı.
Keza Hz.
İbrahim de Babil İmparotorluğu’nun resmi devlet tanrısı putlarını kırdığında
“İbrahim adında bir delikanlının putlarımıza dil uzattığını duymuştuk” sözünden
de anlaşılacağı gibi hayli gençti. Hz. Yusuf da vezirin karısının “delikanlısı”
idi. Hz. Musa da Firavun’un sarayında yetişmiş ve tam gençlik çağında Mısır’ı
terk etmişti. Hz. Zekeriya ise yaşlılığın son haddine varmışken Allah’tan çocuk
istediğinde, peygamberlik görevine başlayalı yıllar olmuştu. İlk gençlik
yıllarından beridir halkını uyarıyordu. Yani peygamberlerin hemen tamamı işe
genç denilecek yaşta başlamışlardır. Dolayısıyla peygamber denilence insanların
aklına din adamı görüntüsündeki yaşlı piri fanilerin gelmesi yanlıştır.
Üçüncü
olarak, şu ana kadar göründüğü kadarıyla din adamları nedense hep zengin olur.
Oysa Hz. Peygamber vefat ettiğinde peygamber olmaktan kaynaklanan bir serveti
yoktu. “Geride birkaç kap ve bir kitap”dan başka bir miras bırakmadı. İslam’ın
ilk halifelerinden üçü (Ebubekr, Ömer, Ali) de vefat ettiklerinde aynı
durumdaydılar. Fakat onlardan sonra ne yazık ki bunu göremiyoruz.
Dördüncü
olarak, din adamlığının mantığında dünya lezzetlerinden uzaklaşma vardır.
Ruhbanlar böyle iddia etmelerine rağmen buna tam da uymazlar. Oysa Hz.
Peygamber böyle bir şeye iyi görmediği gibi her normal insan gibi yedi, içti,
kadınlarla evlendi.. Eşleriyle zaman zaman sorunlar yaşadı. Her normal insan
gibi acı ve tatlı günleri oldu. Torunlarını omuzunda gezdirdi, her gördüğünde
yukarı atıp tutarak sevdi ve sevindirdi. Eşi Aişe’ye Fatma’ya Fatoş dememiz
gibi “Aiş” diyerek takıldı. Onunla koşu yarışları yaptı, başını omuzuna
yaslayarak birlikte folklor oyunları seyretti. Yani dolu dolu diyebileceğimiz
bir aşk ve evlilik hayatı yaşadı. Oysa bunlar din adamı mantığına göre
“ruhaniliği” bozan şeylerdir. Öyle ya, dünya lezzetlerini alabildiğine tadan,
“beyaz tenden” veya “cins-i latîf”den uzak durmayan birisi nasıl “veli” veya
“aziz” olabilir (!).
Dördüncü
olarak Hz. Peygamber tapınaktan gelen birisi değildi. Hiçbir ayin yönetmemiş,
dini fetvalar vermemiş, kutsal kitapları okumamıştı. Yörenin tanınmış “dini
otoritesi” filan değildi. Bir okulda okumamış, diploması, “akademik kariyeri”
vs. yoktu. Dağda koyun güdüyordu. Amcaları ile ticaret kervanlarına
katılıyordu. 25 yaşında “Hilfu’l-Fudul” (Erdemililer İttifakı) adlı bir
teşkilata “adalet” üzerine yemin ederek girmişti. Teşkilatın kurucuları
arasında yer almıştı. Bu teşkilat Mekke’de haksızlığa uğrayan, zulme maruz
kalan garibanları, kimsesizleri, yoksulları, yolu kesilenleri (İbn’us-Sebil)
koruma ve kollama amacıyla kurulmuştu.
Örneğin
böylesi bir olayda, Mekke’ye kızı ile birlikte gelen bir köylünün yolu
kesilmiş, satmak için getirdiği malına ve kızına şehre hükmeden yedi-sekiz
tefeci bezirgandan birisi el koymuştu. Adam yana yana derdine çare arıyordu.
Oradan birisi “Muhammed adında bir genç var, ona git, böyle işlerle
ilgileniyor, sana yardımcı olur” dedi. Adam, o yıllarda henüz 25 yaşlarında
olan genç Muhammed’e gelerek derdini anlattı. Muhammed, derhal kendisi ile aynı
yaşlarda olan 10-12 kişilik bir gurubu göndererek tefeci bezirganın evine
kuşattırdı. Grup kapıya vurarak adamın malını ve kızını geri vermesini istedi.
Mekkeli
kodaman, önce itiraz etti sonra da hiç olmazsa kızın bir gece kendinde
kalmasını istedi. Grup bu söze öyle sinirlendi ki alınlarındaki damarlar
görüyordu. Grup lideri etrafındakilere işaret ederek kapıya yüklendi. Omuzuyla
kapıyı kırmak için yükleniyordu. Derken gürültüden iyice rahatsız olan kodaman
aşağı inerek kapıyı açtı. Kızı ve malı teslim etti. Yine buna benzer bir olayda
Muhammed, tefeci bezirganın yakasını toplayarak öyle bir sarstı ki, Ebu Cehil
daha sonra “Azgın bir deve gibi üzerime geliyordu” diyecektir. (İbn Habib,
El-Muhabber)
Böylesi
olaylar gösteriyor ki Hz. Peygamber, daha ilk gençlik yıllarından itibaren post
üzerinde köşesine çekilmiş oturan “yeşil sarıklı ulu bir hoca” tipinde
değildir. Genç, aktif, dinamik, canlı ve hayatın doğrudan içinde birisidir.
35
yaşından itibaren de içten gelen bir yalnızlığa bürünmüş, dağlarda, ıssız
tepelerde gökleri seyretmeye, yaşadığı şehre tepeden bakarak “Ben kimim ve bu
hal neyin nesi?” diye sormaya, sorgulamaya başlamıştı. Çektiği varoluş sancısı
onu geleceğe hazırlamaktaydı. Allah bu sancıyı karşılıksız bırakmadı. Hira
mağarasından şehre inip, tarihin önüne çıkarak kendini peygamber olarak
tanıttığında yanında Allah’tan başka hiç kimse yoktu.
Yine
peygamber olduktan sonra, 60 yaşındaki şu olaya bakınız:
Mekke’nin
fethinden sonra Hz. Peygamber (s.a.v) Hevazin ve Sakif kabilelerinin üzerine
yürüdü. Yeni katılanlarla birlikte 15 bin civarında hayli kalabalık bir orduyla
fatih ve muzaffer bir edayla, 4 bin civarındaki düşman kuvvetleriyle
karşılaştılar. Müslümanların içinden “Mekke’yi de fethettik, artık kimse bize
karşı koyamaz, topu topu dört bin kişiler.” sesleri yükselmekteydi. Dağılan
düşman ordusuna bakarak ganimet toplamaya dalan Müslümanlar, düşmanın
toparlanıp şiddetli bir ok yağmuruna başlamasıyla gerisin geri kaçmaya başladı.
Eline ganimetten bir parça geçiren geri dönüp kaçıyordu. Ordunun dağılmaya yüz
tutması üzerine ovada bir ses yankılamaya başladı; “Ben nebiyim, yalan yok, Ben
Abdulmuttalib’in torunuyum!” diye bağıran bu ses, atını mahmuzlayarak düşmanın
üzerine atılıyordu. Atın hemen yanındaki bir kaç kişiden “Ey Allah’ın kulları!
Ey Ashabu’l-Şecere, Ey Ashab-ı Suretu’l-Bakara! Kaçmayın, geri dönün!” sesleri
yükseliyordu. Bunun üzerine kaçmakta olanlar gerisin geri dönerek kişneyerek
şaha kalkan, elindeki çakıl taşlarını ata ata düşmanın üzerine yürüyen bu cesur
sesin etrafında kenetlendi. Hepsi birden tekrar yekvücut oldular ve son bir
hamleyle düşmanı bozguna uğrattılar. Doğruluk ve dürüstlük timsali (el-emin)
olmakla beraber, cesareti ve yiğitliği ile de gerçek bir lider olduğunu
gösteren ve orduyu dağılmaktan kurtaran bu atlı Hz. Peygamber (s.a.v)’den
başkası değildi. (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Taberi).
Demek ki
onun dikkat çeken özellikleri, kılık kıyafetinde, din otoritesi olmasında,
tapınak rahipliğinde, gizemli, sırlı, büyülü, tütsülü tavır ve edalarında
değil; dürüstlük abidesi (el-emin) karakterinde, benliğini kuşatan yetim
yüreğinde, muazzam ahlakında (hulg azim), haksızlıklara tahammülü olmayan
karakterinde, adalet özleminde, yalnızlığa bürünüşünde (müdddesir), ağır
sorumluluklar hissedişinde (müzzemmil), ufuklara dalarak yaşadığı korku ve
titreme (huşu) ile kalabalıklar içinde kendini gösteren atılgan ve cesur
kişiliğinde aranmalıdır.
Şimdi,
böylesi bir kişilik hiç bugünkü “din adamı” profiline benziyor mu?
***
Öte
yandan dikkatle baktığımızda, Hz. Peygamber’in, dini özel bir meslek olmaktan
çıkarıp, genele yayarak (umum/ummi) hava gibi herkesin soluduğu bir hayat
kaynağına döndürmek amacında olduğunu görürüz. Bunun içindir ki Kur’an onu
“ummi nebi” olarak tanıtmıştır.
Şöyle ki:
Eski
dünya dinlerinin (Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusîlik, Manihaizm, Hinduizm,
Budizm vs.) tekelinde olan tanrı ve din konularını sokaktaki adamın aklına ve
vicdanına hitap eder tarza indirmiştir. Yani dini muhayyileyi daha rasyonel
hale sokmuştur. Her tür Haman, Ruhban, Brahman, Şaman vs. sultasını tarihe
gömmüştür.
Örneğin,
eski çağlarda göğe merdivenle çıkıp Tanrı ile konuşma anlamına gelen ve sadece
din adamlarına mahsus olan miracı (u’ruc/mi’rac) “Namaz mu’minin miracıdır”
diyerek sokaktaki adamın “tek kişilik” eylemine indirmiştir. “Ruhbanlık yoktur,
cihat vardır” diyerek din adamlığının köküne kibrit suyu dökmüştür.
Tanrı’nın
ne din adamlarına ne de krallara yönetme yetkisi vermediğini, hiç birisinin
Tanrı’nın oğlu olmadığını ilan etmiş ve krallarla Tanrı arasındaki dini-politik
bağı kesip atmıştır. Oysa eski çağlardan beri Tanrı’nın oğlu olma iddiasında
olmayan bir kral neredeyse yoktu. Japon imparatoru Tanrı’nın oğlu olduğu
iddiasından daha 1946 yılında resmen vezgeçmiştir. Bu nedenle “Allah birdir.
Bölünmez bir bütündür. Doğurmaz ve doğurulmaz” diye başlayan İhlas suresi,
Lehep ve Kafirun sureleri gibi son derece siyasi-politik mesajlarla yüklüdür.
Yine eski
dünya dinlerinde din adamlığı bir meslek olarak icra edilir ve en önemli servet
yığma kaynakları arasında yer alırdı. Toplum “tapınak” etrafında örgütlenmişti
ve tapınak görevlileri de din adamlarıydı. Vergiler tapınakta toplanır ve din
adamlarınca yönetilirdi. Tapınağa getirilen mallara “Tanrı malı” diye etiket
vurulur ve sahipliğini de Tanrı veya onun yeryüzündeki oğlu olduğuna inanılan
kral adına din adamları idare ederdi.
Eski
çağlardaki Sümer, Akkad, Babil, İbrani, Arami, Hitit, Asur, Pers, Mısır, Roma
tapınakları bunların örnekleriyle doludur.
Din
adamları en eski çağlardan beri Şaman, Kâm (Türk), Brahman (Hind), Mog, Mithra
(İran), Haman (Mısır), Druid (Britanya), Rişama (Sabiî), Sangha (Tayland), Lama
(Tibet), Afkallu (Nebati), Flamen (Roma), Haham (Yahudi), Rahip (Hristıyanlık)
vb. isimlerle anılırlardı.
Bunlardan
özellikle MÖ.400-MS.200 yılları arasında bugünkü Suriye’de yaşayan Nebatiler
önemlidir. Çünkü onlarda Allat, Manotu, Hubalu, Uzza gibi birçok tanrı veya
tanrıça ile Afkullu adında din adamları sınıfı ve Tanrı kültleri için Bayta
denilen kutsal mekanları vardı. Tanrılar genellikle abstrakt denilen dikili
taşlar ile sembolize edilirlerdi.
Bunlar
Müslümanlar için pek yabancı gelmeyecektir.
Çünkü
bunun benzeri bir düzen Mekke’deki Kabe çevresinde kurulmuştu. Nebati tapınak
rahiplerinin (Afkallu) yerini Mekke’ye hükmeden 7-8 tefeci bezirgan almıştı. Bu
tefeci bezirganların başını da Hz. Peygamber’in amcası Ebu Lehep çekiyordu. Bu
düzene Kur’an “Yeda Ebu Lehep” dedi ve ilk inen ayetlerde doğrudan hedef
gösterdi: “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun!” (Lehep Suresi: 1).
Eski
dünya dinlerinin din adamları gibi, Mekke’ye hükmeden bu tefeci bezirganlar,
Kabe’ye getirilen hediye kurbanlık ve malları yönetiyorlardı. Aralarında pay
ederek üleşiyorlardı. Allah’ın evi Kabe’yi eski dünya dinlerinin tapınaklarına
çevirmişlerdi. Kendileri de din adamlığı rolü üstlenerek böylesi bir menfaat
çarkı kurmuşlardı. Kur’an, bu hediye ve malların (en’am) iç edilmesine dayalı
menfaat çarkını en sert şekliyle eleştirdi. En’am suresini okuyun, bunu
anlatır.
Hz. Peygamber’in
ilk elden politik hedefi, menfaat tapınağına dönüştürülen Allah’ın evini, işte
bu tefeci bezirganların elinden kurtarmak ve asli haline döndürmekti. Onun
içindir ki bu düzenden nemalananlarca şiddetli tepkiyle karşılaştı ve asla
affedilmedi.
Bu açıdan
bakarsak Hz. Peygamber’in çıkışı, kendinden altı asır önceki Hz. İsa’nın
çıkışına ne kadarda benzer. Hz. İsa’nın tapınağı basarak “din adamlarına”
meydan okuyuşu İncil’de şöyle anlatılır:
“Tapınağa
bir genç geldi. Avluda sığır, koyun ve güvercin satanları, orada oturmuş para
bozanları gördü. İpten bir kamçı yaparak hepsini koyunlar ve sığırlarla
birlikte tapınaktan kovdu. Para bozanların paralarını döküp, masalarını
devirdi. Bir yandan da şöyle bağırıyordu: “Tanrı’nın evini ticarethaneye
çevirdiniz, ey engerek soyu! Bu tapınağı yıkın, onu yeniden yapacağım…” (Mat.
21:12-13, Mar.11:15-17, Luk. 19:45-46. Yuh.2-13-19).
Bu
sözlerle sığırlar, koyunlar anlamına gelen En’am suresinde anlatılanlar ne
kadar da birbirine benziyor. Hz. Muhammed de, Kabe’de, amcası Ebu Lehep’in
yüzüne buna benzer sözlerle haykırmıştı.
Demek ki,
başta Hz. Muhammed olmak üzere, peygamberlerin ilk elden hedefi, tapınak
bezirganı bu din baronlarıdır. Çünkü bunlar Allah’ın evini ticarethaneye
çevirmekte, para bozmakta, mal yığmakta ve din adına servet
biriktirmektedirler.
Nitekim
tarihe baktığımızda Budha’nın Hind din adamları sınıfı Brahmanlara, Zerdüşt’ün
İran din adamları Moglara (Molla?), Musa’nın Mısır din adamları Hamanlara,
İsa’nın Yahudi din adamları Hahamlara karşı çıktığını, dahası çoğunun onlar
tarafından yargılanarak ölüme mahkum edildiğini görürüz.
Bu
tesadüf müdür?
Nasıl
oluyor da bir peygamberin en azılı düşmanı bir din adamı olabiliyor? Bu ne
yaman bir çelişkidir. Demek ki kafamızdaki “din adamı” imajını ciddi bir şekilde
gözden geçirmemiz lazım.
***
Kuran’ı
eline yeni alan sıradan bir Yahudi veya Hıristiyan vatandaşı, Bakara suresinin
40. ayetinden başlayıp 152. ayetine kadar yoğun ve oldukça sert bir Kitab-ı
Mukaddes (Yahudi-Hıristiyan) geleneği eleştirisi ile karşılaşır. Buradaki
eleştirileri okuyup da sarsılmaması mümkün değildir.
Aslında
bu eleştiriler sokaktaki sıradan Yahudi veya Hıristiyan’a değil tümüyle “din
adamları” (Haham-Ruhban) sınıfına yönelik eleştirilerdir.
Allah’ın
ayetlerini az bir paha karşılığı satmaktan Allah adına ayet uydurmaya, halkın
parasını din namına karınlarına doldurmaktan kitabı kendi tekellerine almaya
kadar ne kadar “din adamı” karakteristiği varsa hepsi en sert ifadelerle yerden
yere vurulur; “zillet, alçaklık, maymun iştahlılık, haram yiyicilik, nimeti
inkâr, zalimlik, nankörlük” vs. bunlardan sadece bir kaçıdır.
Bu
nedenle Kuran’ın din adamlarına yönelik eleştirisi, sokaktaki adamın, o dönemde
artık birer “Tanrı A.Ş” veya “mabet bezirgânlığına” dönüşmüş “tapınağa” yönelik
öfkesini yansıtır.
Keza Hz.
Peygamber’e daha ilk günden itibaren sürekli karşı çıkan, kendisi dururken daha
40 yaşına yeni basmış bir yetimin Allah’ın peygamberi seçilmesini içine
sindiremeyen, bu nedenle de başta Bedir ve Uhut olmak üzere bütün savaşlarda
karşısına çıkan, karşısına çıkanları kışkırtan, yerel düzeyde başarılı
olamayınca dönemin küresel gücüne (Bizans) giderek kendi ülkesini işgale davet
eden, bunun için de Medine’deki adamlarına karşılama için bir mescid yaptırtan
(Mescid-i Dırar) kişinin de 70 yaşında bir din adamı (rahip) olan Ebu Amir
olduğu unutulmamalıdır. O Ebu Amir ki ihtirası onu yakıp bitirmiştir. Sonunda
ağırlandığı Bizans saraylarında ölüp gitmiştir. Demek ki ihtirasların en
tehlikelisi ve zararlısı din adamlarında görülenidir. Bu diğerlerine hiç
benzemez.
***
Görülüyor
ki Hz. Peygamber’in şahsında karşımızda, “hayatın dışında ve fakat üzerinde
etkili” bir din adamı profili değil; bütün renkliliği ile “bizzat hayatın
içinde yaşayan” bir peygamber örnekliği vardır.
Din adamı
mantığı, bir yıldız veya sanatçı mantığı gibidir. Hayatın dışına çıkmayı,
insani yönlerini mümkün mertebe insanlara göstermemeyi esas alır. İnsanlara hep
etkileyici görünmek ister. Aksi halde gözden düşecektir.
Mantık bu
olunca örneğin bir din adamı güya giderek ruhanilik kazanacak, azizliğe
yükselecek ve hatta tanrılaşacak, gündelik hayatta fazla görünmeyerek
“karizması” sarsılmayacak, böylece insanların ruhlarına uzaktan nüfuz
edecektir.
Bu
nedenle bütün din adamları veya din adamı özentisi içindeki kişiler
kasıntılıdır. Alabildiğine kasılarak hem kendilerini hem de karşısındakileri
gererler. Sıradan birisi gibi görünmeyi kendilerine yediremez, kıyafetleriyle,
kisveleriyle, tavır ve edalarıyla toplumdan ayrı olmak isterler. Ağızlarını
yayarak, ruhani pozlara bürünerek konuşurlar. Yanlarında rahat edemezsiniz.
Bakmanız haram, kalkmanız haram, gülmeniz günah vs. gibi hisse kapılırsınız. En
tabiî halleriyle kendileri olmak yerine, toplumun onlara biçtiği rolü oynarlar.
Bu rolü oynamazlarsa insanların kendilerini terk edeceği endişesine kapılırlar.
Yalnızlığa dayanamazlar. Çünkü kendilerini her daim ayakta tutacak bir yalnız
yürekten aslında yoksundurlar. Bu yalnız yüreğin ancak ve sadece, hiçbir yere
sığmayıp sadece oraya sığabilen Allah aşk ve sevgisi ile ayakta kalabileceğini,
sadece O’nunla güçlüklere göğüs gerebileceklerini bilmezler. Çocuklar gibi
sevilmek, alkışlanmak, pohpohlanmak isterler. Bunun içindir ki insanlar
nazarında en şöhretli kişi, aslında insanlar tarafından en çok sevilme ihtiyacı
içindeki kişidir.
İnsanlar
muhayyilelerinde ideal prototipler yaratır ve onlarla deşarj olurlar. Kimimize
din adamı, kimimize sanatçı, kimimize yıldız, kimimize kahraman rolü vererek.
Biz de bu sahte rolleri oynamak için kasıldıkça kasılır ve ona mahkum oluruz.
Oysa
Allah’ı neden göremiyoruz diyen birisine “O’nu görmediğim an yoktur” diyenden
daha mü’min, selamlamak için önünde secde eden birisine, yakasından tutup
kaldırarak “Dik dur ve öyle selam ver, bizim selamlamamız budur” diye uyarandan
daha asil ve “Ben kuru hurma yiyen bir kadının oğluyum” diyenden daha özgür kim
olabilir?
Böyle
birisi neden “din adamı” kisvesine bürünmeye ihtiyaç duysun?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder