AYŞE HÜR
1936'da
NFK, bir edebiyat dergisi için Celal Bayar'dan 1.600 lira aldı. Bir mebusun
ayda 200 lira aldığı günlerde iyi paraydı bu. NFK, devletten para almanın
kolaylığını belki de o gün anlamıştı.
Bu
haftanın hatta son yılların en önemli olayı Kürt Meselesi’nin çözümü için Kürt
siyasal hareketi ile hükümet/devlet arasında yaşanan bahar havası ama yazım,
pek çok kişinin bildiği ancak TV Habertürk Haber Koordinatörü Abdullah Kılıç’ın
ortaya çıkardığı, örtülü ödenekten tahsisat almak için, dönemin başbakanı Adnan
Menderes’e yazılmış, kimi yalvaran, kimi tehdit eden ama genel olarak
hayranlarını üzen mektuplarla gündeme gelen Necip Fazıl Kısakürek (NFK)
hakkında. Bilindiği gibi NFK 1940’lardan itibaren
“İslamcı-milliyetçi-muhafazakar” kuşakların ideolojik biçimlenmelerinde çok
önemli rolü oynadı, dahası Türkiye’yi şu anda NFK şiirlerinin, yazılarının,
ideolojisinin rahle-i tedrisinden geçen kadrolar yönetiyor.
Çemberlitaş’ta
dünyaya merhaba
Hayata
gözlerini, başı gövdesinden büyük bir çocuk olarak 26 Mayıs 1904 günü
Çemberlitaş’ta dört katlı bir konakta açan Ahmet Necip (asıl adı buydu)
varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Hariciye nazırlığına kadar yükselmiş bir
paşanın damadı olan dedesi Maraşlı Kısakürekzade Hilmi Bey, Mecelle yazarları
arasında yer almış, fakat aynı zamanda Fransız kültürüyle de beslenmiş, Légion
d’Honneur nişanı sahibi bir hukukçuydu. Babaannesi Zafer Hanım Halep valiliği,
Hariciye Nezareti müsteşarlığı ve Zaptiye Nazırlığı yapmış olan Salim Paşa’nın
kızıydı. Babası hukukçu Fazıl Bey ailenin tek erkek evladıydı. Fazıl Bey küçük
yaşta Mediha Hanım ile evlendirilmiş, Hukuk Fakültesi’ni oğlu Necip doğduktan
sonra bitirmişti.
İleriki
yıllarda halalardan, dayılardan ve onlardan oluşan geniş bir aileden bahseden
ve özellikle ümmi ve dinine düşkün, Kuran okumakla ve tefekkürle zamanını
geçiren anne annesinden (adını vermeden) söz eden Necip Fazıl yıllar sonra
“Muhasebe” şiirinde ailesini şu dizelerle yargılayacaktı: “.../Üç katlı ahşap
evin her katı ayrı âlem!/Üst kat: Elinde tesbih, ağlıyor babaannem,/Orta kat:
“Mavs” oynayan annem ve âşıkları,/Alt kat: Kızkardeşimin “Tamtam”da
çığlıkları./Bir kurtlu peynir gibi, ortasından kestiğim/Buyurun ve maktaından
seyredin, işte evim!/bu ne hazin ağaçtır, bütün ufkumu tutmuş!/Kökü iffet,
dalları taklit, meyvesi fuhuş…”
O okul
senin, bu okul benim
Necip’in
çocukluğu hastalıklar ve yaramazlıklar ile geçti. Oğlundan umduğunu bulamamış
dedesi tarafından çok şımartılarak büyütülen küçük Necip eğitimine mahalle
mektebinde başladı, 1912’de Gedikpaşa’daki Fransız Frerler Okulu’na geçmişti.
“Tadsız ve haşin” bulduğu bu okuldan bir müddet sonra ayrıldı ve Amerikan
Koleji’ne devam etti. Bu okulu sevdi ancak haylazlık yüzünden kovuldu. Ardından
Büyükdere’de Emin Efendi Mahalle Mektebi’ne geçti ama orada da kalmadı.
Sırasıyla İstanbul Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi ve Vaniköy’deki Rehber-i
İttihat Okulu’na devam etti. Kız kardeşi Sema’nın 5 yaşında ölümü üzerine
annesi vereme yakalanıp, aile Heybeliada’ya göçünce Heybeliada Bahriye Okulu’na
girdi. Ahmet Necip olan adının Necip Fazıl olması bu okulda oldu. Hasta
yatağındaki annesinin “senin şair olmanı ne kadar isterdim” demesi de bu
dönemde oldu. Militarizm ve orduya sevgi duymasında bu okulda aldığı üç harp
sınıfı etken oldu.
Batı
kültürüyle hemhal oluş
İleriki
yıllarda, Nazım Hikmet’ten iki yıl sonra girdiği ve Yahya Kemal, Aksekili Ahmet
Hamdi, Hamdullah Suphi, İbrahim Akşî gibi hocalardan ders aldığı bu okuldan söz
ederken “Ne oldumsa bu mektepte oldum!” diyecek ama müdürünü de “Batı delisi”
diye eleştirmekten geri durmayacaktı. Halbuki (kaynakçada makalesini
bulacağınız) Taner Timur’un otobiyografilerinden özetlediği gibi “okumaya
Michel Zevaco ve Alexandre Dumas ile başlamış; Amerikan Kolejinde öğrendiği
İngilizceyi ilerlettikten sonra Lord Byron, Oscar Wilde, hatta Shakespeare’i
asıllarından okumuş; roman denilince de Paul ile Virginie’yi, Graziella’yı,
Marcel Proust’u, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi anmıştı. Puccini müziği, Max Linder
filimleri ve babasıyla Tepebaşı Tiyatro’sunda seyrettiği ve ‘tek seyredişte
adeta ezberledim’ dediği Çardaş Fürstin opereti de anıları arasındaydı.”
Kısacası ilk gençliğinde ve birazdan göreceğimiz gibi ileriki yıllarda Batı
kültürü ile arası gayet iyiydi.
1921
yılında girdiği Darülfünun Felsefe Bölümü’nde dönemin ünlü edebiyatçıları ile
tanıştı. Ahmet Haşim, Faruk Nafiz, Yakup Kadri, Nazım Hikmet, Ahmet Kutsi,
Ahmet Hamdi, Peyami Sefa ilk akla gelenler. İlk şiirleri de bu yıl yayımlandı.
Daha sonra O ve Ben adlı otobiyografik eserinde belirteceği gibi “kendisini
artık dünyada tanımayan tek kişinin kalmadığını, kahvede, sokaklarda,
salonlarda hep ondan konuştuklarını sanıyordu.”
Paris’teki
kabus yılları
Bu
özgüven içinde, bölümünü bitirmeden, hükümetin sağladığı bir bursla Paris’teki
Sorbonne Üniversitesi’ne girdi. Burada ünlü sezgici ve mistik filozof Henri
Bergson’la tanıştı. Necip Fazıl’ın Paris hayatını kendi ağzından (O ve Ben’den)
özetleyelim: “Kadını, kumarı, içkisi, bohem hayatı, şüpheci felsefesi, sara
nöbetleri içinde sanatı; çözmeye çalıştıkça dolaşan ve büsbütün meseleleriyle
Paris… Kâbus şehrindeki hayatımı anlatmaya hicabım ve İslami edebim manidir.”
Bir yıl
geçmemişti ki, bu hicap duyulacak hayat Ankara’nın da kulağına gitti ve
kendisini Türkiye’ye çağırmak için Milli Eğitim Bakanlığı Paris’e bir müfettiş
yolladı. NFK, Babıali adlı kitabında anlattığına göre, Zeki Mesut adlı
müfettişin verdiği son aylığı ve memlekete dönüş parasını da kumar masasında
kaybetti.
Entelektüel
çevreye giriş
Felsefeci
olarak değil iyice azıtmış bir kumar tutkunu olarak Türkiye’ye döndükten sonra
önce Felemenk Bahr-i Sefid Bankası’nda işe başladı. Ardından Osmanlı
Bankası’nın Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalıştı. İlk şiir kitabı
Örümce 1925’te yayımlandı. Yine bu dönemde aralarında Ahmet Hamdi, Yahya Kemal,
Ahmet Kutsi Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Abidin Dino, Pertev Naili, Peyami
Sefa, Eşref Şefik, Fikret Adil, Mesut Cemil, Elif Naci, İbrahim Çallı’nın da
olduğu entelektüeller grubuna katıldı.
‘Beyza
Hanım’la tanışma
Bu
yıllarda devlet katında çok saygı gördü, piyesleri devlet tiyatrolarında
sahnelendi. Kaldırımlar adlı ikinci şiir kitabı bu yıllarda (1928) yayımlandı.
Kumar, içki ve kadına ‘Beyza Hanım’ diye kodlanan kokainin katılması da bu
yıllarda oldu. NFK ‘beyza’yı tatmadığını iddia etti ama Babıalı kitabında onu
içenler kadar güzel anlattı: "Beyza Hanımefendi adı ve sanıyla kokain (…)
Küçük bir şişe içinde naftalin gibi pırıl pırıl, ince ve beyaz bir toz (…)
Burnunda ve yanak adalelerinde hafif bir donma hissi ve peşinde dipsiz bir
huzur, sulhçu mizaç ve her şeyi bağışlama, oluruna bırakma zevki (…) Bu bir
hal; lafla anlatılamaz. Bir kere, iki kere çekmekle de anlaşılamaz; devam etmek
ve onunla ünsiyet kazanmak lazım..."
Rejimle
sıkı fıkı olma
Bu arada
CHP iktidarı ile arasını iyice düzelten Necip Fazıl 1929’de İş Bankası Ankara
Şubesi’nde muhasebe memuru olarak göreve başladı, askerliğini yaptı, ardından
Trabzon, İstanbul ve Edirne Şubelerinde muhasebecilik yaptı.
Bu
dostane ilişkinin nişanesi olarak Aralık 1930’da meydana gelen Menemen
Olayı’ndan sonra Ankara Türkocağı’nda Kubilay’ı anma toplantısında yaptığı ve 5
Ocak 1931 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanan konuşmasında şöyle
dedi: “...Gözüme görünen şeyi açıkça, kaidesiz, tertipsiz ve imansız
söylüyorum. Eğerzayıf tutarsan, eğer inkılâbın yüreğini, hassasiyetini ve
sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen
Kubilay’ın kafasında sana tevcih edilen akıbeti seyredebilirsin... Türkiye’nin
nüfus kütüğündeki softa ve mürtecilerin yeşil kanını kurutacaksın; bu kadar...”
1932’de
yazdığı “Bir Hikaye Birkaç Tahlil” adlı hikayesinde rejimin terminolojsi ile
“softa kimdir?” sorusuna şöyle cevap verdi: “...Onu tarife hacet yok. Onu
tanırız. Yürüyüşünden, duruşundan, bakışından, kaçışından tanırız. O zaten
kendini gizlemiyor. Dün başına sarık sarıyordu. Bugün giydiği şapka, hüsnü
nazarında gene sarık. Bugünün sarıklısı dünden daha çok, daha yezittir. (...)
Zamanın akışını zorlayan, kendi iddiasından başka hiçbir yenilik olmayan
deliller müstesna, her yeni şey karşısında ‘eski’nin ısrarı softalıktır.
İslamlık çıktığı gün putperestler softaydı. Asırlardır ilim ve cemiyetin
terakkisi karşısında da İslamlık softadır.”
Seyyid
Arvasi ile tanışma
Necip
Fazıl, 1934’de Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde cumaları ders vermekte olan Nakşibendi
büyüklerinden Vanlı Seyyid Abdülhakim Arvasî ile tanıştı ve kendi ifadesine
göre hayatı değişti. Arvasi ile evinde yapılan sohbeti “buhran gecesi” olarak
adlandırdı. O gün Arvasi kendisine “keşke bu kadar zeki olmasaydın!” demişti.
Bu iltifat, çocukluğundan beri kendisini çok özel, çok zeki, çok farklı biri
olarak gören Necip Fazıl’a muhtemelen çok iyi gelmişti. Arvasi’nin etkisini ise
“Mürşid” şiirinde şöyle anlattı: “Bana, yakan gözlerle, bir kerecik
baktınız;/Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!” Bu öyle bir ilişkiydi ki,
Kafakağıdı kitabında dediği gibi, Necip Fazıl “Köpeğin olarak kendi
köpekliğimden kurtulayım; insan olayım!” diye yalvaracak ama eserlerinde
Arvasi’ye çok az referans verecekti. Arvasi ile ölümüne (1943) kadar yoğun
ilişki içinde olan Necip Fazıl’ın, bugün müritlerinin tekrarlamayı pek
sevdikleri gibi “geçmişini bürüp çöpe atması”na daha çok vardı. O büyük temel
çivisinin üzerine yeni bir binanın inşa edilmesi çok uzun sürecek, NFK hem CHP
ile ilişkisine hem de içkili, kadınlı, kumarlı bohem hayatını uzunca
sürdürecekti.
CHP’den
alınan örtülü ödenek
Necip
Fazıl 1935'te İş Bankası Genel Müdürlük kadrosuna alındı ama bir süre sonra
ayrıldı ama çok sürmedi ayrılık. Gerisini Kafakağıdı’ndan okuyalım: [“Hemen
Ankara... Eski Umum Müdürü, o zaman İktisat Vekili Celâl Bayar’la karşı
karşıya:- Gel bakalım, şair, nerelerdesin? Duyduğuma göre bankadan istifa
etmişsin!..- Öyle oldu. Bir mevsim, suların dibinde yatan bir denizaltıya döndüm.
Şimdi su yüzüne çıkabiliyorum.”
Celâl
Bayar, fazla tafsilat istemedi, gülümseyerek sordu:- Tekrar bankaya girmek
ister misin?- Onun için geldim.” Bir telefonla iş halloldu, kendisine, İş
Bankası’nın teftiş heyetinde bir kadro bulundu.
1936
sonunda, bir edebiyat dergisi çıkarmaya karar verdi. Yine doğruca, Celal
Bayar’ın evine gitti ve “Memleketin buna ihtiyacını takdir edersiniz. Eğer
emrinizdeki bankalardan İş Bankası ve Sümerbank bana bir senelik peşin ilân
karşılığı muayyen bir para verirlerse bir mesele kalmaz...” dedi. Celal Bey
kendisine hak verdi ve şairimize 1.600 lira takdim etti. Bir mebusun ayda 200
lira aldığı günlerde iyi paraydı bu. NFK devletten para almanın ne kadar kolay
olduğunu belki de o gün anlamıştı.
İlişkiler
o kadar iyiydi ki, Atatürk’ün ölümü üzerine 26 Kasım 1938 tarihli Cumhuriyet
gazetesine şu coşkulu cümleleri yazdı:
“(…)
Benim gözümde birbirine bağlı iki işin sahibi iki Atatürk var. Zaman tasnifinde
bunlardan biri düşmanın denize dökülüşüne, öbürü bugüne kadar sürer (…) Biri
ölüm hükmü giymiş bir milleti şahlandırdı. Mucize çapında bir başarıyla madde
ve askerlik planında muzaffer kıldırdı. Öbürü, bir an evvelki ölüm tehlikesini
doğuran sebepler âlemine karşı harekete geçti, fikir ve cemiyet planında yeni
bir bünye inşasına girişti... (...) İnkilâbcı Atatürk, Tanzimattan beri Türk
cemiyetinin Avrupa medeniyet manzumesine kavuşturulması yolunda girişilen yarım
ve kısır teşebbüsleri tam ve yüzde yüz randımanlı hamleler haline getirdi (…)
Milli Kahraman’ın ölümü önünde duyduğumuz matem hissini, tek bir emniyet
duygusu ile teselliye muktediriz: Teknesinde Atatürk’ü yoğuran Türk milletinin,
için için tekevvünleriyle aynı çapta kahramanlara daima gebe kalacağı
emniyeti...”
Bu güzel
satırların ödülü, Atatürk’ün ölümü üzerine kurulan Celal Bayar hükümetinde
Maarif Vekili olan ve bir kitabını ‘hakkında her vasfın âciz kaldığı şaire’
diye ithaf eden Hasan Ali Yücel tarafından Dil Tarih Fakültesi kadrosundan
Yüksek Devlet Konservatuarı’na tayin edilmek oldu.
Büyük
Doğu yılları
Necip
Fazıl bir siyasi eylemciydi. Sesini 1943-1978 yılları arasında beş devre
halinde 512 sayı çıkan Büyük Doğu mecmuası aracılığıyla kamuya ulaştırıyordu.
Dergi adını Kısakürek’in 1938 yılında Ulus Gazetesi’nin düzenlediği Milli Marş
yarışması için yazdığı Büyük Doğu adlı şiirden almıştı. Dergide başlangıçta
dönemin önemli isimlerinin yazıları yayımlandıysa da, daha sonra değişik takma
adlarla Necip Fazıl’ın yazdığı yazılar egemen oldu. Necip Fazıl’ın takma
isimlerinden bazıları şöyleydi: Be.De., BAB, İstanbul Çocuğu, BÜYÜK DOĞU, Fa,
Tenkitçi, N.F.K., ?, Ne-Mu, Ahmet Abdülbaki, Abdinin Kölesi, HA.A.KA.,
Adıdeğmez, Bankacı, Be-De, Prof. Ş. Ü., Dilci, İstanbullu, Muhbir, Sarıçizmeli,
Dedektif X Bir…
Hala
Atatürk’e övgü
Derginin
siyasi-ideolojik çizgisi zaman içinde şekillendi. NFK’ın ‘İptidai’ diye
adlandırdığı ilk dönemde, mecmuada dini içerikli pek çok yazı çıktığı halde CHP
ve Tek Parti rejimi ile ilişkiler gevşek de olsa sürüyordu. Örneğin 1943’te
yayımlamaya başladığı Büyük Doğu (Büyükdoğu şeklinde de yazılır) mecmuasının 9.
sayısı “Atatürk’ün Altın Anahtarla Açtığı Son Fabrika Kapısı… Şimdi Onun Ruhu
Ayni Anahtarla Türkün Zafer Kapısında…” başlıklı kapakla çıkmıştı. 10. sayıda
ise “Atatürk Dirilecektir!” başlıklı bir yazı yayınlandı. Methiye şöyle devam
ediyordu: “Bir gün Atatürk dirilecektir!!! Evet, lâf ve hayal, yahut fikir ve
remz âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Atatürk
hayata dönecektir!!! Bir gün Atatürk, Etnografya müzesindeki taş sandukasının
kapağını omuzlarile kaldırıp, ufkî (yatay) vaziyetten şakulî (dikey) hale
geçecek ve sırtında mareşal üniforması, Ankara’da Atatürk bulvarında
görünecektir!!! Bir gün onu, kâfurîden yontulmuş asîl ve mevzun parmaklarile
kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamile bir masaya eğilmiş ve gök
gözlerile dünya haritasını süzmeğe başlamış olarak göreceğiz!!! Bugün, dünya
muhasebe ve muvazenesinde Türk milletine ait hakların terazi kefesinde
görüneceği andır!!! İşte o gün başımızda bulunacak olan şahsiyet, günün
gerektireceği üstün kurtarıcılık vasıflarına göre, ruhile olduğu kadar
maddesile de Atatürk’ten başkası olmıyacaktır. Zira, Türk milletinin içindeki
Atatürk’lerin harekete geçmelerile, onun sandukasını devirip bu Atatürk’lerin
derisi içine yerleşmesi ayni ana rast gelecektir!!!”
DP ile
ilişkilerin limonileşmesi
Ama
ilişkilerin limonileşmesi yakındı. 1943 yılının Aralık ayında “dini neşriyat
yapmak ve rejimi beğenmemek” gerekçesi ile Büyük Doğu birkaç aylığına
kapatıldı. Ardından Necip Fazıl Devlet Konservatuvarı’ndaki görevinden kovuldu.
Dergi Şubat’ta tekrar yayımlandı, ama Mayıs 1944 ile Eylül 1945 arası, tekrar
kapatıldı. Gerekçe “Allah’a itaat etmeyene itaat olunmaz” hadisinin Tek Parti
yönetimini işaret ettiğine inanılmasıydı. Necip Fazıl’a göre, o günlerde Başbakan
Şükrü Saraçoğlu kendisine “Allah ve ahlaktan bahsetmek yasaktır” şeklinde tamim
yollamıştı.
Bu
kapatılmalar Necip Fazıl’ı radikalleştirdi. Büyük Doğu’da daha çok dini
içerikli (Peygamber’in, Dört Halife’nin, bazı din büyüklerinin hayatı, şeriatın
faziletleri gibi konularda) yazı çıkmaya başladı. Çoğu ‘Adıdeğmez’ mahlasıyla
yazan Necip Fazıl’ın kaleminden çıkan bu yazılarda CHP, İsmet İnönü, Falih
Rıfkı Atay, Tevfik Sağlam gibi siyasi figürler, Atatürk heykelleri, genç kızlar
arasında kürtajın artışı, kadının çalışması, okul müsamerelerinde ve ulusal
bayramlarda genç kızların mini şort ya da mini etek giymeleri sert şekilde
eleştiriliyordu.
Adıdeğmez,
“Kaçgöç kaldırıldı ve kadın açıldı. (Ve bütün mumlar söndü.) (…) Kadına, tütün
ameleliğinden hakimlik makamına kadar her iş sahası sunuldu. (Ev ve aile ocağı
güme gitti.)” diyordu, "Bizim bir kavgamız var ki, hiç durmuyor. Dinmeyen
bir sağanak gibi yıldırımlı bulutlardan sel sel boşanan kinimizle ve her biri
bin ağır batarya dehşeti veren kelimelerimizle hiç aman vermek istemiyen bu
saldırışımız neye? Ahlaksızlık adı verdiğimiz düşmanımız, birkaç nesil
ölçüsünde bir buhran halini almak istidadındadır da ondan... Bu öyle bir acı ki
bize kudurgan bir hınç vermektedir” diyordu. (Bu arada not edelim, Necip Fazıl’ın
1941’de evlendiği Neshilan Hanım gayet modern giyinirdi ve başı açıktı.)
Tan
Matbaası Baskını
Türkiye
basın tarihinin en utanç verici sayfalarından birini oluşturan Tan Matbaası
Baskını’nın arkasında Büyük Doğu camiası vardı. 4 Aralık 1945 günü, İstanbul
Üniversitesi'nde birileri, ellerinde Tanin gazetesiyle sınıflara girip
öğrencilere ‘Kalkın ey ehl-i vatan!’ diye bağırmış, az sonra bütün okul Beyazıt
Meydanı'nda toplanmıştı. Yürüyüşe geçerken sayıları 10 bine ulaşan bindirilmiş
kıtalar, ellerinde Atatürk ve İnönü resimleri Cağaloğlu'na, Yalçın’ın ‘Beşinci
Kol’, ‘Rus Hayranı’, ‘Moskof uşağı’ diye adlandırdığı Sertellerin Tan
Matbaası’na yürüdüler. Saat 10.00'da taşlamalarla başlayan saldırı, sopalarla
binanın camlarının kırılmasıyla sürdü. Sonra gençler matbaaya girdiler. Ne var
ne yok yağmalayıp, baskı makinelerini parçaladılar. Daktiloları, masaları,
telefonları, kurşun harfleri pencerelerden attılar. Hızlarını alamayan
saldırganlar, Tan’ın yanındaki solcu yayınlar satan ABC Kitabevi’ni de yağmaladıktan
sonra Bankalar Caddesi’nden Tünel’e yöneldiler. Kumbaracı Yokuşu’nda Yeni
Dünya’yı basan La Turquie gazetesi ile Parmakkapı-Taksim arasındaki Berrak
Kitabevi’ni de yağmaladılar. Taksim’de toplanan yağmacılar “Kahrolsun
komünistler! Biz Yeni Dünya istemiyoruz! Bize eski dünyamız yeter!” diye
bağırıyorlardı. ?
Necip
Fazıl’ın olayla ilgili anlatımlarını Babıali’den izleyelim: “Bu, bir yıla
varmayan yarım yamalak intişar devrinde Büyük Doğu’nun verimi ne olmuştur? Daha
ilk (sondaj) girişiminde petrol bulunmuş ve onun, bütün yurda ve oradan bütün
İslâm âlemine yön ve yol gösterici alev sütunları halinde bir gün fışkırmak
istidadı, en iptidaî şekliyle de olsa belirmiştir. Bu istidadın aksiyon
plânında ilk kımıldanışı ‘Tan’ Gazetesi baskını... Bu gazetede karargâh kuran
komünizma... birdenbire Anadolulu ve kökçü üniversite gençliğinin pençesine
düştü; eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik
edildi... Bu gençler Büyük Doğu idarehanesinin önüne gelerek tezahürlerini
göklere çıkarmışlar, Sabık Şair’i (Necip Fazıl) pencereye çağırmış ve hitabını
çılgın alkışlar içinde dinlemişler ve yara berelerini aynı idarehanede tedarik
ediliveren pansuman malzemesiyle sarmışlardır... Ve işte, hemen başlarına
yıkılan ‘Tan’ gazetesi... Ve işte, o gün boy göstermeye başlayan ilk Büyük Doğu
gençliği!”
“Öz
yurdunda garipsin…”
1946’da
tüm Türkiye’de dini yayınlarda artış yaşandı ama yazarın sivri dili ve seçtiği
konular yüzünden hükümetin Büyük Doğu alerjisi bitmedi. Mecmua, kapağındaki
kulak resmi yoluyla “sağır” lakaplı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye hakaret ettiği
için 13 Aralık 1946 tarihinde yeniden kapatıldı. Necip Fazıl’ın iddiasına göre
Başbakan Recep Peker, “daha ölçülü yazması” ve “fazla aleyhte yazmaması” için
masasına 100 bin lira bırakmıştı ama yazar kabul etmemişti!
18 Nisan
1947'de tekrar yayımlanmaya başlayan dergi, 30 Mayıs tarihli nüshasında Rıza
Tevfik'in “Sultan Hamid'in Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirde Türklüğe
hakaret edildiği ve saltanat övüldüğü için yeniden kapatıldı. Necip Fazıl 1 ay
3 gün tutuklu kaldı ama sonunda beraat etti. Bu olay Necip Fazıl’a adeta kamçı
etkisi yaptı. 1947 sonunda dergide artık sadece İslamcılığı öven yazılar değil,
Yahudilik, Masonluk ve komünizm düşmanlığını işleyen yazılar artmıştı. Bu
dönemin diğer popüler konuları, Köy Enstitüleri, ABD ve IMF, TCK’nın sol
akımları cezalandıran 141-142. Maddeleriyle dini hareketleri cezalandıran 163.
Maddesi, ezanın Türkçe okunmasıydı. Bu yıllarda iktidarın baskısıyla büyük mali
sorunlar yaşadı.
14 Ekim
1949 tarihli Büyük Doğu’da Necip Fazıl, ünlü Sakaryanın Destanı’nı (Sakarya
Türküsü ile tanınacaktı) yayımladı. Şiirin “Öz yurdunda, garipsin, öz vatanında
parya!" şeklindeki son dizeleri İslamcıların içinde bulunduklarını ruhsal
sürgün durumunun en popülerleşmiş ifadesiydi.
Dersim
Harekatı ve 33 Kurşun Olayı
Necip
Fazıl, CHP iktidarını eleştirmek için, resmi tarihin karanlık odalara tıktığı
olayların üstüne gitti. 27 Ocak 1950 tarihli Büyük Doğu’da tefrika edilmeye
başlayan “Doğu Faciası” yazı dizisinde 1937-1938 “kanlı Dersim hareketi”nde 50
bin “saf ve masum Müslüman’ın, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil,
ısırgan otu gibi doğranması” olayı son derece etkili bir dille ve örnekler
verilerek anlatıldı. Bu dizide, geleneksel İslamcı-muhafazakar yaklaşımın
dışına çıkılarak, Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak da suçlanıyordu.
Mecmuanın 17 Şubat 1950 tarihli nüshasında bu sefer, Menemen Fatihi lakaplı
Mustafa Muğlalı Paşa’nın 1943 Van-Özalp’te icra ettiği ‘33 Kurşun Olayı’
eleştirildi.
24
Şubat’ta ise 1937’de Diyarbakır’da yüzlerce Kürtün devlet marifetiyle
katledilmesi olan ‘Karaköprü Olayı’nı anlatınca olanlar oldu. 3 Mart 1950’de
Necip Fazıl tekrar tutuklandı ve mecmua 18 Ağustos 1950 tarihine kadar
yayınlanmadı. Ancak mecmua kapalıyken, 14 Mayıs1950 seçimleri olmuş ve iktidara
Demokrat Parti (DP) geçmişti. Yeni dönemde Necip Fazıl’ın dilini tutacak bir
şey yoktu. Nitekim mecmuadaki CHP, İnönü ve Atatürk eleştirileri iyice
keskinleşti.
1950-1951’de
artık Büyük Doğu’da sadece İslami yazılar çıkıyordu. Necip Fazıl, rejimin
dışladığı, ya da rejim karşıtı ne kadar yazar varsa (örneğin Türk ırkçısı Nihal
Atsız, Cevat Rıfat Atilhan ve Rıza Nur, sosyalist Arif Oruç, Nurcu Said-i Nursi
) mecmuadaydı. Bu yazarların da katkısıyla en kaba şekliyle Yahudi ve komünizm
düşmanlığı ve Türk ırkçılığı yapılıyordu.
Kumarhane
baskını
Kısakürek’in
“en büyük hastalığım, felaketim asıl zaaf noktam” dediği kumar hala yakasını
bırakmamış olmalıydı ki, 4 Mart 1951 tarihinde, Necip Fazıl bir kumarhane
baskınında yakalandı. O gün gazetelere yazacağı bir eser için, kumarhaneler
hakkında bilgi toplamak için orada olduğunu söylemişti. 30 Mart 1950 tarihli
Büyük Doğu’da bu minvalde bir açıklama yaptı. Halbuki aynı olayı, 1970’te Büyük
Doğu’yu korumak için “efe ve külhani soyundan silahlı bir adam” temin etmek
için söz konusu kumarhaneye gittikleri şeklinde anlatacaktı. Ve olayı DP’nin
siyasi komplosu olarak sunacaktı. Halbuki çok değil 20 gün kadar önce, DP’nin
İzmir İl Kongresi’nde Menderes’in konuşmasını çok beğendiği için mecmuasında
ona övgüler düzmüştü. Daha sonra Yassıada duruşmalarında itiraf edeceği gibi
Menderes’le ilk ilişkisi 1951’de başlamış, örtülü ödenekten aldığı ilk paraya
karşılık, 28 Haziran 1949’da kurduğu Büyük Doğu Cemiyeti’ni 26 Mayıs 1951’de
kapatmıştı.
İslamcı
yazar Kadir Mısıroğlu ise Üstad Necip Fazıl'a Dair adlı kitabında Necip
Fazıl'dan şöyle bir cümle aktaracaktı: 'Kumar haramdır. At yarışında bahs-i
müşterek oynamakta kumardır. Ancak haramı, haram kabul ederek işlemek sadece
kumardır. Allah ise gaffururrahim'dir. Bu parayla ben Veli Efendi'ye gidip at yarışlarında
bahs-i müşterek oynayacağım!..' (Burada bir parantez açalım. Necip Fazıl,
muhtemelen bu tür akıl yürütmelerle namaz, oruç, zekat, fitre, hac gibi İslami
ritüellerle de alakalı görünmemişti. Kadir Mısıroğlu’nun NFK’nın karakteri,
tarih bilgisi, kitap okuması gibi konulardaki görüşlerini meraklısı kitaptan
okuyabilir.)
Başyücelik
Devleti
Büyük
Doğu’nun esas teması Cumhuriyet rejimini eleştirmek olmuştu ama bu eleştiri çok
geriden başlatılıyordu. Necip Fazıl’a göre II. Meşrutiyet Yahudi ve mason uşağı
olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nce yapılmıştı ve “Meşrutiyet devri, (…) fuhuş
ağacının ilk turfanda meyvalarını devşirir ve bu işin maddi ve manevi bütün
unsurlarını kadrolaştırır.” Milli Mücadele bir “Yahudi komplosu” idi. Necip
Fazıl’ın asıl kahramanları Sakallı Nureddin Paşa ve Mersin Cemal Paşa
gibilerdi. Cumhuriyet Türk milletinin ahlak açısından en kötü dönemidir.
Cumhuriyet dönemi, Kısakürek için Türk milletinin ahlak açısından en kötü
zamanlarını yaşadığı devirdi. Laiklik dinsizlik ve Allahsızlıktı. Ama Necip
Fazıl müritlerine temkinli olmayı öğütlüyordu: “Biz ne lâikiz diyoruz, ne lâik
değiliz diyoruz. Birinden biri, ama söylemiyoruz. Lâiklik, ne iyidir, ne
kötüdür diyoruz. Dikkat edin onu da söylemiyoruz. Ama diyoruz ki, lâiklik dünya
hükmü olan bir din hakkında kabil-i tatbik değildir. Evet, sevgili gençler,
daima benim gibi konuşmaya çalışın. Çünkü davamız çeşm-i bülbül kadar naziktir,
yere düşürüp kırmayalım.”
15
Haziran 1951 tarihli Büyük Doğu’da yayımlanan Büyük Doğu Partisi’nin ana
nizamnamesinde “Cumhuriyetin en ileri gerçek mefkûreleşmiş nevii” olan
“Başyücelik Devleti”ni takdim etti kamuoyuna. Bu nizamnameden anlaşıldığı
kadarıyla bu devlet eleştirdiği Kemalist Cumhuriyet gibi militarist esaslara
göre tanzim edilmişti. CHP’nin Altı Oku’na karşılık Büyük Doğu Mefkûresinin
‘Dokuz Umde’si (Ruhçuluk, Ahlakçılık, Milliyetçilik, Şahsiyetçilik,
Cemiyetçilik, Keyfiyetçilik Nizamcılık, Müdahalecilik, Sermayede Tahdit) vardı.
CHP’nin Ebedi ve Milli Şef’inin karşılığı İslami bir ulu olan ‘Başyüce’ idi.
TBMM’de ‘Hakimiyet Milletindir” yazarken, Yüceler Kurultayı’nda “Hakimeyet
Hakkındır” yazacaktı.
Kemalist
rejim İstiklal Mahkemeleri yoluyla düzeni sağlarken, Başyücelik Devleti’nde
sosyal hayatın parazitleri İslam hukukundaki ‘kısas’ yöntemi ile yola
getirilecekti. Cinayetin bedeli şehir meydanlarında idamdı. Hırsızlığın cezası
kolun kesilmesiydi. Faiz, dans, heykel, zina, fuhuş, kumar, içki, uyuşturucu ve
her türlü keyif verici madde yasaktır Sinema devletin kontrolünde olacak,
kahvehaneler kapanacaktı. (Burada bir parantez açalım: Necip Fazıl bu
düşüncelerini 1968’de İdeolocya Örgüsü adlı kitabında genişletti. Kitaptan bir
kaç cümle aktaralım: “Türk vatanının yalnız Müslüman ve Türklerle meskûn,
yalnız Türkler ve Müslümanlardan ibaret hale gelmesi, hain ve muzlim
unsurlardan baştan başa temizlenmesi için her türlü tedbir alınacaktır.” “İslam
inkılâbı orducudur” ve “özenle yetiştirilecek subaylar, “orducu Büyük Doğu
idealinin icrada mihrak şahsiyetidir” ve “Büyük Doğu militarizması, bütün insanlığa
icabında tam bir vicdan hürriyeti, icabında da operatör bıçağı gibi cebir ve
zorla tatbik edilecek bir ideal manivelasıdır.”)
Ahmet
Emin Yalman suikastı ve 6-7 Eylül
1952
yılında Büyük Doğu’nun, dönmelerin, masonların ve Yahudilerin çığırtkanı ve bir
İslam düşmanı olarak tanıttığı gazeteci Ahmet Emin Yalman’a, 1952 Kasımında,
Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç (yakın dönemin tacizci yazarı) ateş
etti. Yalman yaralı olarak kurtuldu ama 1953 yılının başında Necip Fazıl
tutuklandı ve mecmuanın yayımına yaklaşık bir sene ara verildi. Necip Fazıl bu
davadan da beraat etti ve yayınlarına devam etti.
Benim
Menderes’in kitabında anlattığına göre Necip Fazıl, Kıbrıs buhranının
keskinleştiği bir sırada Menderes’le görüşmüş ve kendisini “Meclis’teki ‘Egemenlik
Ulusundur!’ levhasından başlayarak, yalanların en büyüğü halinde ‘Halk’ismini
taşıyan partiyi hâk ile yeksân (yerle bir) etmeye” ve onun her alandaki
“tahribini iz bırakmamacasına silmeye” davet etmişti. Menderes de kendisini bir
saat dikkatle dinlemiş ve Büyük Doğu’ya örtülü ödenekten para yardımı yapmıştı.
Ne var ki görüşmeden birkaç gün sonra 6-7 Eylül olayları patlak verecek ve
yakınlaşma da sona erecekti. Necip Fazıl, bu olayların “Adnan Menderes’in
üzerinde bir trauma-ruhi darbe tesiri yaptığını” ve bunun “hadisenin tertip
tarafında bulunduğuna delil” teşkil ettiğini söyleyecek ardından da Başbakan’ın
olaylardan sonra “rizikoya göğüs gererek ileri atılacağına” korkarak geri
çekildiğini ve “bütün haklarını haksızlığa çevirici ve kendisini içten
çökertici, pasif mizacını” ortaya koyan bir tavır sergilediğini söyleyecekti.
Örtülü
ödenekten 147 bin lira
Necip
Fazıl’ın DP ile ilişkisi her zaman dalgalı olmuştu. Örtülü ödenekten aldığı
paralar azaldığı zaman DP’ye muhalefeti sertleşiyor, arttığı zaman yumuşuyordu.
Yassıada’da bu durumu Menderes Mahkeme Başkanı Salim Başol’a şöyle açıklamıştı:
“Müsaade buyurursanız Reis Beyefendi onun yazılarının memlekete yararlı
olmaktan ayrıldığını gördüğümüz zaman münasebeti kestik. Uzun zaman münasebeti
kesiyoruz, tekrar geliyor, düzelteceğim, doğruya gideceğim diyor, münasebeti
tekrar tesis ediyoruz.” DP iktidarı ile Necip Fazıl arasındaki çapraşık
ilişkinin bir örneği, Necip Fazıl 1957’de Fuat Köprülü’ye hakaretten 8 ay dört
günlüğüne hapse girdiğinde, eşi Neslihan Hanım’a örtülü ödenekten 3 bin lira
ödenmesiydi.
Meşhur
dolandırıcılardan Selçuk Parsadan’ın babası Sabahattin Parsadan biraz daha
ayrıntılı anlatmıştı ödenek ilişkisini: “Bir zamanlar Allah rahmet eylesin
[Ziraat Bankası Genel Müdürü] Mithat Dülge’ye gider ve ödenmeyecek hesapta diye
arkasında yazı bulunan bonolardan alır gider 500’er liraları alırdık. Bilhassa
Necip Fazıl… O zamanlar Büyük Doğu adlı dergiyi çıkartıyordu. Parasız kaldık mı
ya oraya ya da Başbakanlığa doğruca Ahmet Salih Korur’a giderdik. Necip Fazıl
ile birlikte kapıda beklerdik. O zamanlar 500, 1000 veya 750 lira bir deftere
imza eder, parayı koparırdık. Ama o zaman bunlar çok büyük para. Mithat Bey
Ziraat Bankası’ndaki özel hesaptan, Ahmet Salih de örtülü ödenekten para verirdi
bize. Ahmet Salih aynı zamanda zamparalık arkadaşımız. Allah rahmet eylesin,
iyi adamdı…”
1960
darbesinden sonra DP iktidarının yargılandığı Yassıada Davası sırasında, Necip
Fazıl örtülü ödenekten 147 bin lira yardım aldığını kabul etti. Ayrıca 1952 yılında
kendisine Osmanlı Bankası aracılığıyla 30 bin lira kredi verilmişti. (Bugünün
parasıyla ne ettiğini hesaplayamadım ama o günlerde bir Austin marka kamyonun 5
bin lira civarında olduğu, dolayısıyla bu parayla 30 kamyon alınacağını
söyleyenler var. Ama buna karşılık Necip Fazıl da, DP iktidarı sırasında çok
büyük maddi kayıplarının olduğunu iddia ediyor.)
Zeybeğin
ölümünden sonra
Menderes’in
idamından sonra yazdığı şiirde, “Zeybeğim, dünyayı aldın götürdün/Bir öldün de
beni binbir öldürdün!” diyen şaire göre DP iktidarının 1950-1954 arasındaki
dönemi Hedefsiz Gayret Devresi, 1954-1957 arasındaki dönemi Boşuna Zahmet
Devresi ,1957-1960 arasındaki dönemi ise Boyuna Gaflet Devresi’ idi ve Menderes
Allah’ın ve tarihin ona sunduğu fırsatları değerlendirememişti. DP, ne kendi öz
gençliği ile Halk Partisi’ne karşı manevi bir taarruza girişebilmiş ne de
kullandığı kaba kuvveti sonuna kadar götürebilmişti. Örneğin Necip Fazıl’a
göre, 28 Nisan 1960 günü İstanbul’da meydana gelen üniversite olaylarında eğer
1,5 ölü (üniversite öğrencisi Turan Emeksiz o gün, lise öğrencisi Nedim Özpulat
hastanede öldüğü için 1,5 diyor olmalı) yerine 150 ölü verilmiş olsaydı ortada
bir hükümet olduğunun anlaşılacağını ve bir darbe ile DP’nin iktidardan
uzaklaştırılmayacağın düşünüyordu. Örtülü ödenekten tahsisat koparmak
istediğinde “Ellerinizden, dudaklarımı derinize yapıştıracak ve hiç ayırmayacak
bir hararet ve merbutiyetle öperim” diyen Necip Fazıl, 1970’de yazdığı Benim
Gözümde Menderes kitabını şöyle bitirmişti: “Eğer Allah, İslamiyet’i koruduğun
YALANANINI, sana, o beyin yırtıcı ve yürek delici yalnızlığın içinde
doğrulttuysa sen bir şehitsin ve Allah Resulünün iltifatına layıksın. Elveda
Adnan Bey!” (Babıali kitabında da en yakın dostu şair Sezai Karakoç’u
yaralayacak sözler etmişti.)
Muhalif
olduğunu iddia ettiği CHP döneminde 8-9 ay hapis yatan Necip Fazıl, örtülü
ödenek aldığı DP döneminde 22 ay hapis cezası almıştı, belki de bundan kızgındı
hamisine. (Bu vesileyle Necip Fazıl’la sürekli karşılaştırılan Nazım Hikmet’in
1938-1950 arasında 12 yıl hapis yattığını belirtelim.)
Militarist
Necip Fazıl
Emin
Karaca’nın aktardığına göre Necip Fazıl 27 Mayıs 1960 darbesi olduğunda DP’nin
1951’de çıkardığı Atatürk’ü Koruma Kanunu’na muhalefetten hapishanedeydi. 1,5
yıllık cezasını tamamlayıp 18 Aralık 1961 günü hapisten çıktı ve 1962 yılının
Ocak ayında DP’li Selim Ragıp Emeç’in gazetesi Son Posta’da yazmaya başladı.
Daha ilk günlerde yazdığı ‘Kırmızı’ başlıklı yazısı yüzünden CHP yanlısı Dünya
gazetesinin başyazarı Bedii Faik’in eleştirisine uğradı. “Yakası kızıl zindancı
seni unutmayacağım” diye başlayan yazıyı “Kahpelik”, Necip Fazıl’ı “yobaz
bozuntusu, zavallı” diye niteleyen Bedii Faik’e göre “Kırmızı” kurmayların
kırmızı çuhasını, dolayısıyla orduyu ima ediyordu. Necip Fazıl’ın cevabi yazısı
“Al!” başlığıyla ve Kurmaylar münezzeh ve başımızın tacıdır, tahriki ise deni
ve şeni bir köpek” spotu ile çıktı. Necip Fazıl “dökük kıllarının her kökünde
uyuz kabartıları zıpzıplaşan ve ruhundaki cerahat ağzından dökülen ve hokkasını
dolduran bu adi hayvan….”, “Bu mikrop kavanozu” gibi son derece ağır ifadelerde
Bedii Faik’e saldırıyor ve kendini şöyle savunuyordu: “Millet-Ordu yazısında
belirttiğim gibi ben ilk terbiyesini askeri mektepten almış (militarist) bir
insanım, tek kelimeyle orducuyum ve hayalimde mefkûreleştirdiğim kurbay subay
seciyeine aşıkım. O kadar aşıkım ki, 27 Mayıs hareketinin bir neşter gibi
deştiği ahlak buhranımızın en keskin tezahür kutuplarından biri olarak,
kabuslara bile giren gelecek bir münasebeti, arslanlara: -Bak düşmanın senin
için ne diyor!!! Gibilerinden rapor etmeye kalkan Bedii Faik misillu hasta
köpeklerin tecrit edilecekleri hali adayı yine kurmay dehasından
beklemekteyim!”
Polemik
Harp Akademisi öğrencilerini galeyana getirmiş, öğrenciler Son Posta’ya
yürümüşler, Akademi komutanının Bedii Faik’e ricası üzerine, Bedii Faik cevap
yazmayarak tansiyonu düşürmüştü. Ama Milli Savunma Bakanlığı Necip Fazıl
hakkında soruşturma başlatmıştı. Sonunda bilirkişi Necip Fazıl’ın “kırmızı”
derken kurmayları kastetmediğine kanaat getirdiğinden yargılama olmadı. Bedii
Faik’e göre mahkeme müritleri tarafından “yarı aziz ilan edilen” Necip Fazıl’ın
“küfür edebiyatına düşmeye korkmuştu.
Sakin
dönemde Gençliğe Hitabe
Bu
tarihten sonra Necip Fazıl konferanslar vermek için Türkiye’nin çeşitli
illerine gitti. Hikayeler yazdı, bunlar 1964 ve 1970’te basıldı. (Kumar konusu
bu hikayelerden bazılarının ana teması oldu.)
Necip
Fazıl Kısakürek, Milli Türk Talebe Birliği’nin 25 Nisan 1975’te düzenlediği
‘Milli Gençlik Gecesi’nde okuduğu Gençliğe Hitabe adlı konuşmasında, (Taner
Timur’un özetiyle) Türk tarihini dört dönemde incelemiş ve Cumhuriyet dönemini
“İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde planında
kurtarıldıktan sonra ebedi helake mahkum” kılan bir rejim olarak tanımlamıştı.
Bu toplantıya Prof. Erbakan, Abdullah Gül ve R. T. Erdoğan da katılmışlar ve
Erdoğan da şairin Sakaryanın Destanı başlıklı şiirini okumuştu.
1980
darbesi şahlanıştır!
1962’de
militarist olduğunu göğsünü gere gere söyleyen Necip Fazıl, Rapor 13’te şöyle
dedi 12 Eylül 1980 darbesi ile ilgili olarak: "Hareketin mahiyeti... Malum
klasik darbelerden biri değildir... Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil,
belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye'nin çöküşü gerçekleşebilirdi... 27 Mayıs
1960 ile 12 Eylül 1980 Hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye
tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam
uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır... 27 Mayıs 1960 hareketi
'millete rağmen' diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak 'millet
için' formülüyle ifade edilebilir." "Hedefi de bölücülük, komünizm ve
din nikabı altında dolayısiyle gayet tabii olarak 'devlet ve cumhuriyeti koruma
ve kollama' atılışı... Bir iç darbe değil, iç şahlanıştır. İsyan değil,
ıslah..." “Ben olsaydım orduya 'gel bu işi sen yap!', hatta 'beni de
yakala!' teklifinde bulunmayı en akıllı tedbir sayardım."
"’Diyarbakır'da 'şeriatin kestiği parmak acımaz' diyen Devlet Başkanı
şeriati hak ve hakikat manası dışında kullanmış olmayacağına ve ayrıca
'anarşiyi kökünden temizlemedikçe gitmeyeceğiz' dediğine göre gerçek Müslüman'a
düşen vazife ona şöyle cevap vermektir: Dediklerinizi yapın da, başımızdan
hiçbir an eksik olmayın!.."
Yeni
tabumuz
Kadir
Mısıroğlu’nun “Amellerinde kusursuz olsaydı Müslüman kitleyi vakitsiz kıyam
ettirebilir ve bir faciaya sebep olabilirdi. O derece gözü kara ve söz
vadisinde kaldığı müddetçe öylesine sihirli bir kudrete sahip olan Üstad, çok
hevesli olduğu aksiyona işte bu zaafları sebebiyle ulaşamıyordu,” dediği Necip
Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 günü vefat etti. Sevenlerinin deyimiyle ‘Üstad’
AKP iktidarı ile birlikte tekrar siyasi gündeme girdi. Başbakan Erdoğan 2011
Şubat ayında AKP Gençlik Teşkilatı’na Üstad’ın Gençliğe Hitabe’sinin, “dininin,
dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir
gençlik” isteyen satırları okudu. Erdoğan 2 Kasım 2012 tarihinde yapılan
partisinin geleneksel Kızılcahamam toplantısındaki konuşmasını da aynı metnin
“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”
mısralarıyla bitirdi. Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, NFK AKP ve Gülen
Hareketi’nin ana omurgasını oluşturan İslamcı muhafazakar milliyetçiliğin
tabusu, kutsal ve dokunulmaz figürü.
Özet
Kaynakça: Necip Fazıl Kısakürek’in eserleri (Hepsi Büyük Doğu Yayınları’ndan
çıkmıştır): Kafa Kağıdı (2009); O ve Ben (2002); Babıali (1999), Vesikalar
Konuşuyor-Dedektif X Bir- (2009); Son Devrin Din Mazlumları (2008), Benim
Gözümde Menderes (2008), İdeolocya Örgüsü (2008); Kadir Mısıroğlu, Üstad Necip
Fazıl'a Dair, Sebil Yayınları, 2011; Alaattin Karaca, Necip Fazıl Adnan
Menderes İlişkisi, Mektuplarla ve Belgelerle, Lotus Yayınları, 2009; Hece
Dergisi Necip Fazıl Kısakürek Özel Sayısı, Yıl: 9, Sayı: 97, Ocak 2005; Mehmet
Ali Kılıçbay, “Bir ‘Tarih Okuma Tarzı’ olarak Gericilik”, Doğu-Batı, Yıl:1,
Mayıs, Haziran, Temmuz, 1998; Nuray Mert, Merkez Sağın Kısa Tarihi, Selis
Kitaplar, 2007, Emine Gürsoy Naskali, Örtülü Ödenek Davası, Yassıada
Zabıtları–I, Kitabevi Yayınları, 2005, Emin Karaca, Türk Basınında Taner Timur,
“Necip Fazıl Kısakürek, ‘İslam İnkılabı’ ve AKP".
Not:
NFK’nın 1951’deki Kumarhane baskını ile ilgili açıklamalarındaki çelişkileri
Anayurt Gazetesi yazarlarından Mehmet Arif Demirer’in bana gönderdiği
bilgilerden sayesinde fark ettim. Kendisine bu ve başka katkılarından dolayı
teşekkür ederim.
Düzeltme
ve Özür: Geçen haftaki Menemen Olayı yazımda iki maddi hata yapmışım.
Birincisini (ki gazetemizin yazarı Tarık Işık sayesinde fark ettim) Yahudi
Jozef, ip satmaktan değil el çırpmaktan idam edilmişti. İkincisine ise okurumuz
Yusuf Çağlar işaret etti. Kubilay’a atılan kurşun topuğuna değil, sağ koltuk
altına girmiş, sol kürek kemiğinden çıkmıştı. Düzeltenlere teşekkür ederken,
sizlerden özür dilerim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder