Muhtemelen
bu yazıdan sonra daha ağır ambargolarla karşılaşacağım açık; olsun, bu kalem ve
bu kâğıt olduğu sürece tarihe not düşmeye devam edeceğim…
Öncelikle
şunun altını çiziyorum ve diyorum ki; Aydınlıkçılara karşı olan eleştilerim
teori ve teorisyenleri bazındadır; yoksa her türlü çaresizlikten dolayı ne
yapacağını şaşırmış, kime gideceğini bilemeyen, denize düşünce yılana
sarılanlarla ilgili değildir. Zaman ve mekân kavramı ve önceliğinden doğan
belli mecburiyetlerin neticesinde doğal olarak gelişen ve pek de detaya
inilmeden gerçekleşen fikirsel birliktelikleri yargılamak ve hüküm vermek
haddim değildir, eleştirimi yapar, tavrımı koyarım; yani kısaca, üzerime düşeni
yapmak fikirsel ahlakım neticesinde benim için bir gerekliliktir. Bazılarının
deyimiyle ‘etik’ olandır. (Oysa ‘ahlak’ anlam itibarıyla ‘etik’ denen kelimenin
kapsadığı alanın ötesinde başlı başına bilim sayılır; -bilimdir de- bu da
birilerine ders olsun, ‘batı hayranı’ aydın müsveddelerine ve onların
sempatizanlarına…)
Bazen bir
karmaşa, bir olağanüstülük karşısında insanî zekânın çok kolay hatalar
yaptığını ve yanlış kararlar aldığını hepimiz çok iyi biliriz; geçmişi unutmak
ve geçmişte söylenmiş ve yapılmış pek çok şeyi bilmemekten kaynaklanan ve
birileri bunları hatırlattığı zaman da… –‘’Şimdi sırası mı!’’ ya da ‘’ya
kardeşim şimdi birlik zamanı, bir olma zamanı…’’ tarzında yaklaşımlarla,
doğruyu söyleyeni veya hatırlatanı linç etmek de sık rastlanılan bir durumdur.
Atalarımız bu durumu; ‘doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar’ cümlesiyle
tanımlamıştır.
Uzun
zamandır suçlandığımız ya da bazılarının aklandığı tek konu, içeride-dışarıda
olma konusudur. Bugün içeride veyahut dışarıda olmak kişisel tercih meselesi
değildir; bugün başımızda bulunan faşist yönetimi yarın nasıl bir karar alıp ve
o kararı nasıl bir hukuki süzgeçten geçirdikten sonra uygulamaya sokacağı
belirsizdir. Dolaysıyla, bugün ‘Aydınlıkçıları’ eleştirdiğimiz için bizi
suçlayanlar, yarın biz içeri alındığımızda da bizleri savunacak değildirler.
Bunu neden üzerine basarak ifade ediyorum; sizler de iyi bilirsiniz ki adı sıklıkla
geçen dört-beş kişinin dışında diğerlerinin ismini pek telaffuz etmezler…
Oysa dün; “Kemalist Burjuvazi İşçi ve
Köylüleri İnsafsızca Sömürerek Hızla Zenginleşti”
“Bütün
bunlara rağmen Kemalist burjuvazi zaferden itibaren hızla zenginleşerek,
emperyalistlerle uzlaşan Kemalist burjuvazi, devlet iktidarını kullanarak hızla
büyüdü. İşçi ve köylüleri insafsızca sömürdü.”
“Oysa
Kurtuluş Savaşı’nın burjuva önderliği, halk kitleleriyle birleşmedi; tam
tersine toprak ağalarıyla ittifak yaparak halkı baskı altına alan bir
diktatörlük kurdu. Sovyetler Birliği ve dünya halklarıyla dostluğunu
sağlamlaştırmadı; tam tersine emperyalistlerle uzlaştı.”
“Kemalist
iktidar, en tabii hakları için mücadele eden işçilere vahşice saldırdı. Ağır
bir baskı rejimi kurdu. Yabancı patronları destekledi. Onların menfaatleri için
işçileri katletti. İşçi sınıfının bütün hakları gasp edildi. Grev hakkı ve
teşkilatlanması yasaklandı. İşçi sınıfımız boğaz tokluğuna çalıştırılarak,
yerli ve yabancı patronların elinde köleliğe mahkum edilmek istendi. Burjuvazi,
değişik milliyetlerden işçileri birbirlerine karşı kışkırtarak işçi sınıfını
parçalamaya çalıştı. Irkçılığı körükledi. Yabancı kapitalistler de, azınlık
işçileri çalıştırarak bu politikayı desteklediler. İşçi sınıfının her mücadelesi
şiddetle bastırıldı. Senelerce zindan cezaları verildi. Polis, grev
düzenleyebileceğinden şüphe ettiği kimseleri bile tutukladı, baskı altına
aldı.”
“Fiyatların
hızla yükselmesi, karaborsa ve vurgunculuğun alıp yürümesi: halkın ağır bir
açlık ve sefalete düşmesine neden oldu. İşsizlik had safhaya vardı. Tarım
ürünlerinin fiyatlarındaki düşüş, geniş köylü yığınlarının daha da
yoksullaşmasına, topraklarını toprak ağalarına kaptırmalarına yol açtı. Buhranın
yükünü emekçi halkın sırtına vurmak için vergiler arttırıldı. Yeni vergiler
kondu. İşçi sınıfı ve bütün halk üzerindeki sömürü ve zulüm tahammül edilmez
bir hal aldı. Halkın her türlü demokratik hakkı gasp edildi. Her türlü
teşkilatlanma yasaklandı. Kürt halkı üzerindeki eritme politikası
hızlandırıldı.”
“Fakat
biz aynı zamanda, Kemalist
diktatörlüğün işçi
ve köylüleri ezen burjuva karakterini açıkça ortaya koyar ve onunla mücadele
ederiz. Biz, Kemalist diktatörlük tarafından demokrasi isteği ve
teşkilatlanması zorbalıkla bastırılan işçi sınıfının ve bütün Türkiye halkının,
kurşunlanan işçilerin, insafsızca sömürülen köylülerin, defalarca katledilen
Kürt milliyetinden halkın temsilcileriyiz. Bütün bunları uygulayan burjuvazinin
sınıf diktatörlüğünün başındaki Atatürk’e karşıyız. Çünkü biz tarihin en ilerici
sınıfı olan ve kendisiyle birlikte bütün halkı kurtaracak olan işçi sınıfının
ihtilalcileriyiz.” (Kaynak Yayınları 104- Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi
Davası-Savunma (Sf. 193-211))
Yukarıdaki
alıntıyı yazısında yayınlayan Bedri Baykam soruyor; Çok esef verici değil mi?
“İşçilere vahşice saldıran Kemalist iktidar” sözleriniz, sizin deyiminizle
hangi yıllarda revizyona uğradı da bugün bize ve Türkiye’ye, Kemalizm’in
erdemlerini öğretmeye kalkışıyorsunuz,.Sn. Perinçek?
Yukarıdaki
vahametin sahibi -ne yazık ki- bugün bu milletin karşısına ‘Kemalist lider’
olarak çıkarılmakta ve eleştiren herkes ‘tu kaka’ ilan edilmektedir ve bu kirli
ilişkiler ağında kendilerini ‘Kemalist’(!) diye adlandıran pek çok yazar da
bulunmaktadır. Yazarken çizerken mangalda kül bırakmayanlar; ‘Ulusal Kanal’ ve
‘Aydınlık Gazetesi’nden köşe kapmak, program sahibi olmak uğruna ne hikmetse bu
konulara hiç girmemektedirler. Diğer pek çoğu da ufukta köşe ve program
kollamakla geçen vakitlerinde ‘Kemalizm’e dair sert satırlar karalar gibi
görünse de; birazdan vereceğim daha vahim örnekleri bile görmezlikten
gelebilecek kadar şahsi çıkar ve mevki peşindedirler… Şimdi yineliyorum;
yukarıdaki alıntıyı okuyup ve halen daha midesi kalkmayan bir ‘Kemalist’ varsa,
beni de çakallar yesin! Bu ikiyüzlülüğün arkasında yatan nedir! Nedir bunca
ulusalcı yazarı bunları yazmaktan, konuşmaktan, dillendirmekten men eden, allah
aşkına…
Bedri
Baykam’ın aynı yazısında Perinçek’in Kıbrıs’la ilgili şu sözlerine yer
verilmiş:
“Yağmacı Türk İşgalciler Kıbrıs’tan çekilmelidir”
“Türkiye’nin
işgale dayanarak herhangi bir çözümü Kıbrıs’a zorla kabul ettirmesine
karşıyız.”
“Coğrafi
federatif sistem adı altında Kıbrıs’ın fiilen taksim edilmesine Kıbrıs
halklarının birbirinden tamamen koparılmasına karşıyız (…) Bugün Rum milliyeti
Türk işgalcileri tarafından uygulanan milli baskılar altındadır. Kıbrıs’ta
yağma ve talana son verilmelidir.”(Aydınlık Yayınları – 1975 “Kıbrıs Meselesi” (Doğu Perinçek) /
Teori Dergisi -Kasım 1993 Sayı 47 SF.16-20)
Kürt sorunu(!) hakkında ise:
“Eğer
Kürt ve Türk halkları, iradelerini devrimci bir birleşme yönünde kullanırsa,
Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yönetimine eşit haklarla katılacaklardır.
Demokratik Halk Cumhuriyeti, milliyetler arasında, her alanda tam bir hak
eşitliğini gerçekleştirecektir. Halk Cumhuriyeti içinde birleşmenin, hangi
biçimde olacağını halkların hür iradesi tayin edecektir. Federasyon veya
bölgesel özerklik biçimlerini seçmeye, halklar karar vereceklerdir. Kürt
halkının temsilcileri, Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yönetimine bütün
kademelerde katılacaklardır. Kürtçe, Türkçe gibi resmi devlet dili olacaktır.
Kürtlerin kültürleri üzerindeki her türlü baskı son bulacak, Kürt halkı,
devrimci kültürünü, kendi milli özelliklerine uygun olarak serbestçe
geliştirecektir.”
Serdar
Ant, pek çok defalar, geçmişten günümüze
geniş değerlendirmeler ve gerçekçi karşılaştırmalarla bu zig-zaglı ve oldukça
değişken –görece- süreci tüm çıplaklığıyla göz önüne sermiştir; aldığı mükâfaat
ise dışlanmak olmuştur. Şeyh Sait Bir “ULUSAL ŞAHSİYET” mi? İsimli yazısında
şunları aktarıyor, aynen:
Şu anda İşçi
Partisi Genel Başkan Vekili olan Mehmet Bedri Gültekin, 18 Haziran 1994
tarihinde, Ankara’da, İşçi Partisi Genel Merkezi’nde “İşçi Partisi Genel Başkan
Yardımcısı” olarak bir konferans verdi. Bu konferansta yapılmış
konuşmanın metni, İşçi Partisi’nin yayın organı
Teori dergisinin Ağustos 1994 tarihli 56. sayısında “Ulusal İnkârcılık Üzerine”
başlığıyla yayınlandı. İşte o konferansta
Mehmet Bedri Gültekin Şeyh
Sait hakkında aynen şu değerlendirmeyi yapıyordu:
“Kürtlerin
önemli bir kısmı açısından Şeyh Sait değer verilen bir yere oturtuluyorsa,
bizim buna karşı saygılı bir tavır içinde olmamız gereklidir. Yani bir tarihi
kişilik olarak, bir ulusal şahsiyet olarak değer veriyorlarsa, ulusal mücadele
içinde Şeyh Sait’i bir yere koymaya çalışıyorlarsa en azından o ulusal
harekete, ulusal duygulara saygının gereği olarak buna saldıran bir tutum
almamalıyız.”
Mehmet
Bedri Gültekin’in bugün
farklı düşündüğü iddia edilebilir mi peki?
Sanmam…
Zira Şeyh Sait konusunda benimsenen bu tavır ilkesel tutumu, genel bir tavrı
yansıtmaktadır. Bu nedenle “Mehmet Bedri Gültekin 1994’te böyle düşünüyordu,
ama artık fikrini değiştirdi” demek mümkün değildir. Çünkü Şeyh Sait, 1994’te
de bugün de aynı Şeyh Sait’tir.
Dahası,
1994 yılındaki bu konferansta Mehmet Bedri Gültekin, Şeyh Sait’i Kürtlerin bir
“ulusal şahsiyeti” ve saygı gösterilmesi gereken biri olarak nitelemekle
kalmamakta, Atatürk’e de saldırmakta, onu “Kürtlere katliam yapmış bir insan”
olarak nitelemektedir. Şunları söylüyor Mehmet Bedri:
“Siirt’teki
bir Kürt açısından kimdir Mustafa Kemal? Ulusal katliam, Kürtlere katliam
yapmış bir insandır. Bu da doğrudur. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in Türkler
açısından taşıdığı anlamın Kürtler açısından var olmasını bekleyemeyiz.”
Serdar
Ant, düne ilişkin verdiği örnekleri bugün ile birleştirmesini ve bugünden
yarına uzanacak olan ihanetin ipuçlarını çok iyi belirlemekte ve gerçek bir
aydın olarak üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır.
Ve Serdar
Ant’ın aynı yazısından:
Tabii “Kemalist Devrim-1, Teorik Çerçeve” isimli
kitabında “Kemalist rejim, aynı zamanda burjuvazi ve toprak
sahiplerinin emekçiler üzerinde diktatörlüğü idi. Kemalizm, burjuva sınıfsal
karakteri nedeniyle Kürt halkına ulusal baskı uyguladı. Bu baskı, ayaklanan
Kürt kitlelerine karşı kırımlara vardı.” (s.9)
diyen Doğu Perinçek, Mehmet Bedri Gültekin’in Mustafa Kemal’i
“Kürtlere katliam yapmış bir insandır” şeklinde
tanımlamasına ne der, bilemem! Ama Doğu Perinçek’in Şeyh Sait’e kıymet
atfedenleri, onu Atatürk’ün karşısına dikenleri örneklemek için Diyarbakır’a
gitmesine veya Suudi Arabistan’dan Kuveyt’ten, İran’dan örnekler vermesine
gerek yok! Şu anda kendisinin vekili olarak İşçi Partisi Genel Başkanlık
koltuğunda oturan kişiye baksın yeter!
Doğu
Perinçek geçmişle
ilgili bir özeleştiri yapmamıştır; daha ziyade buna gerek görmemiştir, çünkü
her sorulduğunda; ‘’Kemalizm bizim için bir geçiş sürecidir’’
diyerek; aslında kraldan çok kralcı olanlardan daha samimi davranmıştır.
Aydınlıkçı hareketin genlerinde her zaman varolan Mao’cu gelenek aslında bu
geçiş süreci içersinde arka plana itilmiş görünse de, temelde geçmiş ile bugün
arasında bir fark yoktur.
‘İhanet
Kemalizm’in İçine Sızmıştır’’ isimli yazımdan dolayı beni CGB’ye saldırmakla
suçlayanların ve o suçlamalara ses çıkarmayanların seçimlerden sonra herhangi
bir özeleştiri yaptığına da şahit olmadım. Oysa benim ‘’DAVA’’m, kişilerden çok
uygulamalarla ilgilidir ve ben o yazımda CGB gibi oluşumların aslında bir
başarı getirmekten ziyade, halkta var olan Atatürkçü yapıya
zarar vereceğini örneklerle açıklamıştım. Bağımsız adaylarla seçime giren BDP
tam bir başarı sağlarken, hiçbir CGB adayının seçilememesi ve hep de
seçilebilecek yerlerden aday olmalarına rağmen seçilmemelerinin nedenleri
üzerinde kimsenin durmaması da ayrıca çok ilginçtir. Bunun arkasında yatan
temel sebep; Kemalizm’e
giren ‘’Aydınlık’’ virüsüdür! Halkı
sadece, feysde yazı paylaşanlar ve Ulusal Kanal izleyicilerinden müteşekkil
sayan bu düşüncenin yanılmasının vahameti, halkı; Atatürkçü düşüncenin hiç de
sanıldığı kadar güçlü olmadığı fikriyle yüzleştirdikten sonra arkasında
bıraktığı hayal kırıklığıdır! Bu yıkımın faturasından sorumlu olanlar
kendilerini çok iyi bilmektedir, gerisini de siz okuyucuların bulması fena
olmaz yani…
Devam
edecek…
Cem Yağcıoğlu

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder