YAŞAR
AYDIN ANKARA
»Kürt sorununda atılan adımları gerçekçi
bulmuyor, Başbakan Erdoğan'ın bir hamlesi olarak görüyorsunuz. Erdoğan’ın
hamlesi olsa bile 'Barış Süreci' desteklenmemeli mi?
Değil
bir gencin hayatı, tek bir damla insan kanı bile bana göre bin ülkeye bedeldir.
Tarihin pek çok vakayla bize gösterdiği ve öğrettiği şey şudur: Kan akıtılarak
korunan bir devlet ya da kan akıtılarak kurulan bir devlet çok geçmeden o ülke
halkı için bir zindana dönüşür. Yine uzak ve yakın tarihte yaşanmış pek çok
olaydan biliyoruz ki, savaşlar halkların ruhuna kin ve nefret tohumları eker.
Bu tohumlardan saçılan kötülükler dünyayı kirletiyor, yaşanmaz hale getiriyor.
Savaş her ne nedenle olursa olsun bana göre vahşettir. Bir insanın barıştan
yana olmaması için kan içici, canavar ve insanlık düşmanı olması gerekiyor. Bir
insanın öldürülmesini veya şiddete maruz bırakılmasını anlamam mümkün değil. Devlet ve PKK çatışmasında on binlerce insan öldü.
Öldü de ne oldu? Hangi mesele halloldu? Şimdi karşılıklı 1984 öncesinin dingin
dönemine dönülmek isteniyor. Ya yitip giden o canlar? Kim ne cevap verecek
onlara? Yazık olmadı mı onca insana ve hayatları artık bir işkenceye dönen
onların ailelerine? Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakıyor! Neyse, çok acı da
olsa anneler ve babalar bağrına taş basıp artık akan kanın durmasını
istiyorlar. Devlet ve PKK hiçbir mazeret ileri sürmeden kesinlikle silahlı
çözümden arınmalıdır. Çünkü silahın hiçbir haklı nedeni olamaz. Silah insan
hayatına giren en iğrenç çirkinliktir, insanlığın en belalı düşmanıdır. Silah
hem siyaset ve hem toplum yaşamından sonsuza kadar çıkarılmalıdır.
»Geçen hafta yayınlanan yazınızda
"Kürt hareketi iyimserlikle tedirgin bir karamsarlık arasında gidip
geliyor" diyorsunuz. Ama Kürt hareketi örgütsel kimlik anlamında sürecin
arkasında duruyor ve net tavır sergiliyor. Bahsettiğiniz tedirginlik hangi
düzeyde açığa çıkıyor?
Daha
önce yazdığım makalelerde bu cümleyi, izaha ihtiyaç duymayacak kadar açık
olarak anlattım. Kürt hareketi iyimserdir, çünkü sorunun çözümleneceğini
ummaktadır. Tedirgin bir karamsarlık içindedir, çünkü Tayyip Erdoğan’dan yana
kaygıları var. Oslo görüşmeleri ve sonrasındaki dönem hafızalarda tazeliğini
hâlâ koruyor. Öcalan’ın isteğiyle Habur’dan giriş yapan barış gruplarının
geldiği günleri getirelim gözümüzün önüne. Büyük bir ümit ve coşku dalgası
sarmıştı her tarafı. Barış, mutlu soluğunu hissedeceğimiz kadar yakın
görünüyordu bize. Öyle ki Avrupa’daki PKK’liler Türkiye’ye gelmek için gün
sayıyorlardı? Peki ne oldu sonra? Rüzgâr bir anda tersine döndü, birkaç gün
geçmeden Habur’dan giriş yapan barış gruplarının çoğu kelepçelenip cezaevlerine
kapatıldı. Hepsi hâlâ cezaevindedir. Ele geçmeyenler ise sınırı geçip tekrar
Kandil’e gitmek zorunda kaldılar. Sonrasında ise Tayyip Erdoğan kan siyasetini
daha da şiddetlendirerek sürdürdü, ölüm kusan silahlar tekrar can almaya
başladı. İşte tüm bu nedenlerle Kürt hareketi Tayyip Erdoğan’a güvenmemektedir,
tedirgin bir karamsarlık içindedir.
»Başbakan Erdoğan Kürt sorununda neden
şimdi adım attı?
Erdoğan
hangi adımı attı da biz görmüyoruz? Hâla terör diyor, hâlâ bitirmekten söz
ediyor. Erdoğan’ın ağzından Kürtlerin ulusal haklarının verilerek meselenin
çözümleneceğine ilişkin tek bir kelime duyan varsa çıksın söylesin. Erdoğan
Kürtlerin hangi haklarını vererek sorunu çözecek? Hasan Cemal’in uğradığı
kıyım, durumu yeterince açıklamıyor mu? Erdoğan,
Kürt meselesini çözmeyecek! Böyle bir niyeti de yok. Erdoğan evinin önünü
süpürtmek ve tahtını tahkim ederek yoluna esenlikle devam etmek istiyor.
Anayasa ve başkanlık konusunda BDP’nin desteğine ihtiyacı var. Suriye’deki Kürt
muhalefetini kontrolü altına almak, Ortadoğu’da manevra alanını genişletip
elini güçlendirmek ve bir de PKK’ye silah bıraktırmış olarak seçime gitmek
istiyor.
»Barış olamayacaksa bizi nasıl bir
gelecek bekliyor?
Bunu
düşünmek dahi istemiyorum. Eskiye dönülmemesi için hepimize çok önemli görevler
düşüyor.
»"Şiddetsiz, kansız bir yol"
mümkün diyorsunuz. Peki neler yapılmalı?
Sözünü
ettiğim şey demokrat sivil güçlerin devreye girmesidir. Bir süre önce bir
makalemde şöyle yazmıştım: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hayret verici
çalımının gölgesinde süren Devlet-Öcalan görüşmesi -bana ümit vermese de-
tereddütsüzce desteklenmelidir. Desteklenmelidir, çünkü anlaşma sağlanırsa hiç
değilse savaş duracak ve artık gençler ölmeyecek. Bir de cezaevlerindeki
binlerce insan dışarı çıkacak. Sadece bu iki nedenle de olsa görüşmelerin
mutabakatla sonuçlanması için taraflar adım atmaya teşvik edilmelidir.
Peki,
bu görüşmelerden Kürt meselesinin çözümünü beklemeli miyiz? Birçok nedenle bu
hayal ne yazık ki gerçekleşmeyecek. Diyelim ki görüşmeler sonunda anayasaya tüm
etnik kesimleri (Kürtleri) ve farklı kültürleri ifade eden bir madde konuldu, mahkemelerdeki
Kürtçe savunmalar Türkçe olarak tutanaklara geçirildi, köylere eski adları
verildi. Bu aralar hiç sözü edilmeyen ama Başbakan'ın şiddetle karşı çıktığı
daha ileri bir şey yapıldı, Kürtçe eğitime geçildi. Bu halde Kürt meselesi
çözülmüş ve Kürtler özgürleşmiş mi olacak?
Örgütlü,
örgütsüz pek çok Kürt’ün bu soruya evet cevabı vereceği bir sır değildir. Hatta
bunlar şimdi çoğunluktadır. Türklerin neredeyse tamamı da, daha ne istiyorsunuz
diyecek. Bu çevrelere TRT 6 örneğini vermekle yetineceğim. TRT 6, Kürtleri ne
kadar özgürleştirdiyse bu değişiklikler de o kadar özgürleştirecek. Meseleye
milliyetçi bir gözlükle (Kürt milliyetçiliği gözüyle) bakacak olursak sözü
edilen bu “haklar” yeter. Yeter, çünkü Kürt kimliği kabul edilmiş olacak ve
Kürt seçkinleri ile Türk seçkinleri, ülkeyi Kürt ve Türk halkı adına birlikte
yönetecekler. Ne de olsa milliyetçilikte egemenlerin-seçkinlerin çıkarları
esastır.
Peki,
Kürt seçkinleri bu düzende Kürtler adına ülke yönetimine katıldığında -ki
istenen budur- Kürt halkı özgürleşmiş olacak mı? Buna verilecek cevap evet ise,
o halde Türk halkının mutlu ve özgür olduğunu ve cennet bir hayat geçirdiğini
kabul etmemiz gerekir. Devlet; Meclis'i, yargısı, eğitimi, askeri, polisi,
istihbaratı, bayrağı, milli marşı, belediyeleri, nüfus ve tapu daireleri,
kısacası tüm kurumlarıyla Türklük etiketi taşıyor. Devletin tüm uzuvlarından
adeta Türklük fışkırıyor. Gel gelelim Türk halkı kendi etnik adını taşıyan bu
kurumlarda ikinci sınıftır ve hiçbir rolü yoktur. Buralarda esamisi bile
okunmaz. Devlet gerek gördüğünde gözünün yaşına bakmadan kamçısını onların da
sırtında şaklatmaktadır. Meydanlarda hak arayan Türk işçisi, memur, esnaf ve
gençliğin uğradığı gazlı, coplu saldırıları televizyonlarda boy boy izliyoruz.
Egemenler
tarih boyunca nasıl ki dini kullanmışlarsa, milliyetçiliği de öyle fütursuzca
kullanmışlar ve kullanmaya da devam ediyorlar. Böyle olduğu içindir ki halklar
binlerce yıldır kendi etnik adlarını taşıyan devletlerin boyunduruğu altında
yaşıyor. Uzağa gitmeye gerek yok: İşte komşu İran, Irak, Suudi Arabistan,
Suriye, Bulgaristan, Yunanistan halklarının yaşadıkları esaret! Türk halkı da
bu halklarla benzer bir durumdadır. Bu nedenle -sözü pek edilmese de- Türk
halkının da Kürtler ve diğer halklar gibi kurtuluşa, özgürlüğe ihtiyacı var.
Siyasetin
şifrelerini az çok okuyabilen biri, bu hükümetin de kendinden önceki tüm
hükümetler gibi Kürt meselesinin radikal-kesin çözümünü tarihe havale edeceğini
görür. Böyle sürerse gelecek on yıllar ne yazık ki bugünkü gibi yine kanlı bir
miras devralacak.
Sözü
fazla uzatmadan yazının başındaki soruya tekrar gelecek olursak.. Kürt meselesi
bundan sonra nasıl bir seyir izleyecek, evrimle mi yoksa devrimle mi
çözümlenecek? Elbette ideal olan evrimle sonuçlanmasıdır. Evrimle gelen çözüm
sancısız, hasarsız, doğal ve kendiliğinden gelen mutedil çözümdür. Keşke bunun
imkânları ve zemini olsa. Örneğin yapılacak bir referandum, çözümün en basit,
yumuşak ve en kestirme yoludur. Fakat devletin ve hükümetin kapıları bu tür
çözümlere sımsıkı kilitlidir. Görünür Kürt siyasetlerinin de zaten böyle bir
projesi, talebi, hedefi ve pratiği yoktur. Olsa da devlet ateş çemberi
siyasetiyle cevap verecektir. Sonuç olarak evrimle çözümün koşulları mevcut
değildir.
Geriye
kansız devrim yolu kalıyor. Bunun hem yerelde ve hem de dünyada koşulları ve
dinamikleri vardır. Eksik olan Kürt siyasetindeki proje ve istektir. Görünür
Kürt hareketlerinin çoğu, ümitlerini devletle yapmayı düşledikleri müzakere ve
anlaşmaya bağlamış. Yukarıda da belirtildiği gibi Öcalan, Kandil ve hükümet
arasında anlaşma sağlansa bile Kürt meselesi çözüme kavuşmayacak. Sorun
kangrenleşerek bir kez daha ertelenecek. Ama hiç değilse gençler ölmeyecek ve
cezaevlerinin kilitli kapıları açılacak. Bu da büyük bir şeydir
Sonuç
olarak -bugün gündemde olmasa da- düğümü çözecek olan kansız bir devrimdir. Su
ve hava kadar ihtiyaç var böyle bir devrime. Kürtlerin, Türklerin ve diğer
kardeş halkların devlette ve ekonomide ortaklaşa iktidar oldukları demokratik
bir devrim. Barış, kardeşlik, zenginlik ve sevinçle dolu görkemli bir
iktidar...
MAHMUT
ALINAK KİMDİR?
Kars'ın Digor
ilçesinde 1952'de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun
oldu. Alınak 1987 genel seçimlerinde SHP'nin Kars adayı olarak TBMM'ye girme
hakkı kazandı. Dört yıl sonraki erken genel seçimlerinde ise HEP-SHP
ittifağının Şırnak adayı olarak seçimi kazandı. Daha sonra Demokratik Toplum
Partisi (DTP) Kars İl Başkanlığı görevini yürüttü. 1994'te milletvekili iken
dokunulmazlığı kaldırılan ve Orhan Doğan, Hatip Dicle, Ahmet Türk, Sırrı Sakık,
Leyla Zana ile birlikte tutuklanan Alınak, cezaevinde ilk iki kitabını yazdı.
1997'de kaleme aldığı Şiro’nun Ateşi adlı kitap, DGM tarafından yasaklandı ancak yasak
kararına rağmen büyük ilgi gördü. 2011 yılının Aralık ayında KCK'ye yönelik
soruşturma kapsamında tutuklanan Alınak, daha sonra serbest kaldı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder