AYŞE HÜR
- Radikal
21 Mayıs
1864: Çerkeslerin kara günü...
Osmanlı
kaynakları, 13. yüzyıldan beri Kafkasya halklarından Adigelere, 17. yüzyıldan
itibaren de Abhazlar, Ubıhlar, Dağıstanlılar, Çeçenler, İnguşlar ve diğer
Müslaman Kafkasyalılara ‘Çerkes’ der. Bugün ise Çerkes deyince sadece Adigeler
anlaşılıyor. Kabardey, Abzekh, Bjedug, Şapsığ, Besleney, Hatukhoay, Cemguy gibi
boylardan oluşan Adigelerin M.Ö. 6. yüzyıldan bu yana, Azak Denizi’ni
Karadeniz’e bağlayan Kırım Boğazı’ndan Gürcistan’a kadar uzanan ve Kafkasya
diye anılan bölgenin kıyı şeridinde yaşadıkları kabul edilir.
4. yüzyıldan
sonra Hıristiyanlıkla tanışan Adigelerin bir bölümü, 8. yüzyılda Bizans’tan
kaçan yaklaşık 20 bin Yahudinin Kafkasya’ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi
Hazar Kırallığı ile kurulan ilişkiler sonucu Museviliği seçmişti. Çerkesler ve
Abazaların İslamiyet’le tanışması 18. yüzyıl gibi geç bir tarihte oldu.
Çerkesler Hanefi mezhebine girerken, Dağıstan ve Çeçen-İnguş bölgesinde ise
daha önceki yüzyıllardan itibaren Şafiilik yayılmaya başlamıştı.
Taman
Yarımadası’ndan Soçi'ye kadar uzanan Çerkesya, 1479'dan 1810 Rus istilasına
kadar görünüşte Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuz alanındaydı ama aslında her
zaman hür olmayı başarmıştı. Yine de 1787-1792, 1806-1812 ve 1827-1829
Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana olan Çerkeslerin kaderi, sonuncu
savaşı (da) Rusların kazanması üzerine radikal biçimde değişti. 1829 Edirne
Antlaşması’yla Çerkesya Rusya’ya bırakılmıştı. Çar I. Nikola, Özel Kafkasya
Kolordu Komutanı Kont Paskeviç’e, ‘dağlılar’ dediği bölge halkları için sadece
iki seçenek olduğunu söylemişti: Bunlardan ilki ‘Dağlı halkları ebediyen itaat
altına almak’, ikincisi ‘itaat etmeyenleri yok etmek’ti.
1837-1839
arasında Kuban nehri ve kolları boyunca kale ve karakollar inşa edildikten
sonra Batı Adigelerinin dış dünya ile irtibatı kesildi. Bu nedenle 1839
kıtlığında bölge halkları büyük zarar gördü. 1840’larda baltalı Rus askerleri
dağlıların bütün bahçe ve bağlarını yok etti.
Çerkesler,
1853-1856 Kırım Savaşı sırasında topraklarını kaptırmamak için Osmanlılardan ve
İngilizlerden yardım almaya çalışınca Rusya’nın tepkisi iyice sertleşti. 1857
yılının kışında Adagum Rus birliği Natukhay avullarını yakıp yıktı, dağlıların
mallarını ve hayvanlarını yağmaladı. Köyler harabeye çevrildi, binlerce ‘dağlı’
esir edildi.
* Şeyh
Şamil’in esir düşüşü
6 Eylül
1859’da Doğu Kafkasya’da (Dağıstan-Çeçen-İnguş bölgesinde) efsanevi siyasi ve
dini lider Şeyh Şamil’in esir alınmasından sonra Rusya bütün dikkatini Adige,
Abaza ve Ubıhlara çevirdi.(Moskova civarındaki Kaluga’ya sürülen Şeyh Şamil,
Rusların izniyle 1870’te hacca giderken İstanbul’a uğrayacak, bir yıl sonra
Arabistan’da vefat edecekti.)
İlk adım
General Melikov’un 1860’da İstanbul’a gönderilmesiydi. Abdülmecid’le yapılan
anlaşma sonucunda Müslüman Kafkasyalıların küçük grup ve partiler halinde Osmanlı
topraklarına göç etmelerine ilişkin mutabakat belgesi imzalandı. Bu anlaşma,
ileriki yıllarda, Çerkeslerin ülkelerinden Rusya’nın zorlamasıyla değil gönüllü
olarak ayrıldıkları yönündeki Rus tezine dayanak yapılacaktı. (Kemal Karpat’a
göre bu anlaşma sadece 40-50 bin kişiyi kapsıyordu. Halbuki çeşitli kaynaklara
gore 1858’den 1866’ya kadar 500 bin ila 2 milyon arasında mülteci Osmanlı
topraklarına sığınacaktı. Bunların üçte biri Kırım Hanlığından, üçte ikisi
Kafkasya’dandı.)
1861’de
ikinci adım atıldı. Çar II. Aleksander Çerkesya’ya geldi ve Çerkeslere iki
seçenek sundu: Ya silahlarını bırakarak Kuban Nehri’nin sol kıyısındaki
bataklık Don bölgesine yerleşeceklerdi ya da Osmanlı topraklarına sürgün
edileceklerdi. Onlardan boşalan yerlere de Ruslar ve Kazaklar iskân
edileceklerdi. Çar’ın Çerkes toplumsal sisteminde önemli yeri olan serfliği de
kaldırmayı planladığını bilen Çerkeslerin buna cevabı bağımsız bir devlet
kurduklarını ilan etmek oldu.
* ‘Çerkes
Meselesi hallolmuştur!”
1862-1864
arasındaki kanlı Rus-Çerkes savaşlarından sonra Rus ordularının Mzımta nehri
civarında nihai zaferi kazandığı 21 Mayıs 1864 günü bu kanlı süreci sembolize
eden tarih olarak Çerkeslerin yüreğine ve beynine nakşedildi. 27 Temmuz 1864’te
de Kafkasya Genel Valisi Mihail, ‘1567 yılında Çar VI. İvan’ın başlatmış olduğu
Kafkas-Rus savaşlarının bittiğini’ belirten belgeyi imzaladı ama sürgünler iki
yıl daha devam edecekti… Üstelik bu süreçte Rusların en büyük yardımcısı bazı
Adige, Şapsığ, Abhaz komutanlar, toplum liderleri olacaktı… Üstelik Çerkeslerin
yanında olan Kazaklar, Polonyalılar ve Ruslar da vardı…
Malvarlıklarının
yükte ağır kısmını, asıl olarak da sürülerini yanlarında götürememeleri için,
‘dağlılar’ın kara yoluyla göçü yasaklanmıştı. Dolayısıyla sürgünler Karadeniz
kıyılarına yöneldiler. Aç ve çıplak yığınlar başta Taman, Tuapse, Anapa,
Novorossiysk, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum, limanları olmak üzere
sayısız liman, iskele ve koyda kendilerini yeni yurtlarına götürecek tekneleri,
gemileri bekliyorlardı. Bu bekleyiş bazen günler, bazen aylar bazen ise bir yıl
sürecekti. Bu yüzden daha ilk aylardan itibaren kadınlar, çocuklar ve güçsüz
olanlar, açlık, hastalık ve soğuktan kitlesel halde ölmeye başladılar. Rejimin
Kafkasya politikalarına hak veren Adolf Berje adlı Çarlık bürokratı bile şöyle
yazacaktı: “17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi
unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların
durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hayvanlara
bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım
damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğuğunda, kar, yağmur altında, evsiz,
yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını
iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş
annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı. Genç bir Çerkes kadını
paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile
birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor,
diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye
çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık
sık rastlanıyordu (…) Dinsel bağnazlık, Rusya’ya karşı nefret ve Osmanlı
Cennetiyle ilgili vaatler milleti bu duruma getirmişti…”
Bir başka
kaynaktan sürgünlerin zorlu yolculuğunu izleyelim: “Osmanlı gemicilerinin gözü
doymuyordu. 50-60 kişilik yelkenlilere üç yüzden fazla sürgün Kafkasyalıyı
balık istifi dolduruyorlardı. Biraz su ve azıktan başka yanlarına hiçbir şey
alma özgürlükleri yoktu. 5-6 gün denizde kalındığında suları ve azıkları biten,
salgın hastalıkların zayıflattığı sürgünlerin birçoğu yolda ölüyordu. 6 yüz
kişiyle yola çıkan bir gemiden denizi aşıp sağ olarak karaya çıkabilenler yalnızca
370 kişiydi, Nusred Bahri gemisine Tsemez’den 470 kişi bindirildi. Fırtınaya
yakalanıp kayalara vuran bu gemiden yalnızca 50 kişi kurtulabildi.” Benzer
hikâyelerin Rus gemiciler için de anlatıldığını tahmin edebiliriz.
* Osmanlı
durumdan memnun mu?
Gelelim
madalyonun öteki yüzüne. Osmanlı İmparatorluğu, dinsel, politik ve askeri
nedenlerle mülteci akınından memnun görünse de devletin en azından mali
olanakları bu göçü kaldıracak durumda değildi. Daha 1860 göçlerinde İstanbul'da
işler çığrından çıkmıştı. Bu yüzden daha sonraki yıllarda mültecilerin
İstanbul’a sokulmaması, Anadolu’da tutulması kararlaştırılmıştı. Trabzon’daki
Rusya Konsolosu Moşnin şöyle yazıyordu: “Sürgün başladığından beri Trabzon ve
çevresine getirilen göçmen sayısı 247.000 kişiye varmıştır. Bunlardan 19.000’i
yaşamını yitirmişti. Şu anda kamplarda 63.290 kişi kalmıştır. Burada günlük
ortalama ölüm sayısı 180-250 kişidir. Tifo vahim boyutlardadır”.
19 Eylül
1864 tarihli Allgemeine Zeitung’da Konstantinopel (İstanbul) muhabirinin şu anlatıları
yer alıyordu: “Samsun’da bildirildiğine göre (…) ölüm oranı sadece göçmenler
arasında değil yerliler arasında da duyulmamış ölçülere vardı. 50 bin kadar ölü
gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyor.”
Benzer raporların İmparatorluğun Karadeniz kıyısındaki Giresun, Fatsa, Ayancık,
İnebolu, Akçaabat veya Varna, Burgaz Köstence limanlarından, hatta Kıbrıs’taki
Larnaka limanından da geldiğini söyleyelim.
Yine bu
raporlara göre sürgünler hayatta kalmaları için evlatlarını köle olarak
satıyorlardı. Bu amaçla, Trabzon ve Samsun’da geçici köle pazarları kurulmuştu.
Tahmini rakamlara göre sadece 1863- 1867 arasında 150 binden fazla Çerkes köle
alınıp satılmıştı.
* Tampon
halk
Çerkeslerin
dili de gelenekleri de Türklere benzemediği için entegrasyonları (daha doğrusu
asimilasyonları) zor oldu. Çerkeslerin çoğu Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya
ve Kuzey Yunanistan’a yerleştirildiler. Amaç hem Rusya’ya karşı tampon olmaları
hem de yerel liberal hareketlere karşı silahlı güç olarak kullanılmalarıydı.
Nitekim Çerkes çeteleri 1867 ve 1868’de Bulgar çetelerine karşı savaştı. Bu
göçmenler açısından da uygun bir amaçtı çünkü onlar da Rusya tarafından
desteklenen bu ayrılıkçı hareketlere karşı savaşarak adeta Rusya’ya karşı savaşlarını
devam ettirmiş oluyorlardı.
Ancak
1872'de İstanbul'daki Rusya Konsolosu İgnatyev'e verilen bir dilekçedeki şu
satırlar, Çerkes mültecilerin kısıldıkları kapana dair önemli ipuçları
içeriyordu: “8 yıldır beylerimiz eziyetler çektirerek bizi akıl almaz bir
esaret altında tutuyorlar (…) Yapılan hataların ağırlığını itiraf ederek, 8.500
aile adına aşağıda imzası bulunan bizler (…) Çar II. Aleksandr'ın yüksek
himayesinden yararlanmak için vatanımıza geri dönmemize izin verilmesini rica
ediyoruz. Bunun için her türlü fedakârlığa hazırız.” Çarın bu dilekçeye cevabı
kısa ve net oldu: “Geri dönüş söz konusu bile edilemez.”
*
Anadolu’da Çerkes gettoları
Halkın
‘93 Harbi’ dediği 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında merkez, Çerkesleri
Balkanlar’dan çekmek zorunda kaldı. 1877’de Kars’ın Rusların eline geçmesi
üzerine buradaki Çerkesler de şehri terk etmek zorunda kaldı. 1878’de Çukurova
bölgesinde 48 köy Kafkasya ve Bulgaristan’dan getirilen Çerkeslerce iskan
edilmişti.
Çerkesler,
görece homojen gruplar olarak yerleştirildikleri Batı Anadolu ve Orta
Anadolu’da fazla sorun yaşamadılar ama Sivas’ta ve Adana’da Avşarlar gibi
Türkmen aşiretlerinin yaz-kış göçleri sırasında maddi zararlara uğradılar.
Ayrıca Akdeniz’in sıcak iklimi de Çerkesleri çok zorladı. Batı Karadeniz
bölgesinde Gürcülerle, Çerkesler ve Abazalar arasında çatışmalar yaşandı
Karadeniz bölgesinde Gürcü ve Çerkes kılığına giren Müslümanların eşkıyalık
faaliyetleri ile Ermenilerin siyasi amaçlı çetecilik faaliyetlerinin faturası
da ağırdı.
Daha
sonra Çerkeslerin bir bölümü (Şapsığlar, Kabardaylar, Abhazlar, Bjeduğlar)
Suriye, Filistin ve Ürdün’e kaydırıldı. Bu yeni göçler, genel olarak
Çerkeslerin ekonomik, sosyal durumunu kötüleştirdi.
*
Devletin vurucu gücü
Çerkesler
egemen etnik grup olan Türklerle iyi geçiniyordu ama diğer gruplarla ilişkileri
ya Türklerin çizdiği şekilde ilerliyordu ya da güçler dengesine göre
şekilleniyordu. Örneğin 1880’lerde Rumların yoğun bulunduğu Ordu-Samsun
hattında Gürcülerle birlikte Rumlara karşı konulandırıldılar. Buralarda hatta
Erzurum, Sivas gibi bölgelerde Gürcü kıyafetiyle eylem yapan Abazalar vardı.
Maraş bölgesindeki kadim Ermeni yerleşimi Zeytun, merkezi devletin
yönlendirdiği Çerkes gruplarca sarmalanmaya çalışıldı. Yine önemli bir Ermeni
nüfusu barındıran Doğu Anadolu’da, Kürtlerle birlikte Ermenileri taciz ettiler.
Ürdün ve Lübnan’da, merkeze boyun eğmeyen Dürziler ve Bedeviler gibi grupları
ezmek için Çerkesler kullanıldı. Bu görevleri öyle iyi yerine getirdiler ki,
ileriki yıllarda Ürdün’de yönetici sınıflara dahil olmayı başardılar.
Bunlar
olurken, bir yandan Çerkesler yerli halk tarafından asimile edilmeye karşı
koymaya çalışıyordu, hem de kendi alt gruplarını (örneğin Adigeler Ubıhları)
asimile ediyordu. Çerkeslerin izole yaşantıları onların sosyal ve kültürel
açıdan muhafazakar olmalarına neden oldu. Aslında pek çok Çerkes, sivil ve
askeri bürokraside önemli görevler aldı ama entelektüel gelişim bununla uyumlu
olmadı. Çünkü içinde hareket ettikleri siyasal ortam II. Abdülhamit’in baskıcı
yönetimi idi. Çerkes elitlerinin alfabe geliştirme, edebiyat eserleri veya
gazete yayımlama girişimleri Abdülhamit’in sansür yönetimine takılıyordu. Durum
Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği 1908’den itibaren değişmeye başladı.
Çünkü İttihatçıların Balkanlar’dan Altaylara uzanan Turan ülküsü, Rusya’ya
karşı Kafkas halklarına, bu bağlamda Çerkes mültecilere önemli roller yüklemeye
müsaitti. Yine de 1908’de kurulan Çerkes Teavün Cemiyeti’nin nizamnamesinden
anlaşıldığı üzere bu yıllarda hala Çerkesler için anavatana dönmek çok güçlü
bir hedefti.
Buna
rağmen Çerkesler, Osmanlı Devleti’nin pis işlerinde görev almaya da devam
ettiler. 1915’te Çerkes çeteleri ve Çerkes askeri elitleri önemli görevler
üstlendiler. Örneğin İTC’nin yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın ünlü
tetikçisi Yakup Cemil Çerkes’ti. Kuşçubaşı Eşref Teşkilat-ı Mahsusa’nın
liderlerindendi. 1915 Haziranında Ermeni Milletvekili Avukat Krikor Zohrap’ın
başını taşla ezerek öldüren Binbaşı Çerkes Ahmet’ti.
Bu durum,
bir çeşit rehine psikolojinin ürünü mü yoksa, Çerkeslerin İttihatçıların
Türkçülük fikriyatına duydukları sempatinin bir ürünü mü diye sorarsanız her
ikisi de olabilir derim. Bunlara (yine ayrı bir yazı konusu olan) Harem’deki
Çerkes kızlarının bir çeşit akrabalık hissi uyandırmış olmasını, merkezin
‘hamiyetperverlik' söylemi ile Çerkesleri manevi kıskaca almış olmasını da
ekleyebiliriz. Ama asıl neden 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bölgeye hâkim
olan milliyetçi gerilim, çatışma ve savaş atmosferiydi. Böylesi bir ortamda,
egemen grupların (bizim olayımızda Osmanlı, Rus ve İngiliz hükümetlerinin),
azınlıkta olan etnik gruplar arasındaki gerilimleri kendi çıkarları
doğrultusunda yönlendirmeleri çok kolaydı. Hele de bu gruplar Çerkesler gibi
otoktan (yerli) halklardan değillerse, yani kendi siyasi projelerini
gerçekleştirecekleri bir coğrafyadan yoksunlarsa….
Bu açıdan
bakılınca, önümüzdeki yıl ‘Çerkes Soykırımı’nın 150. Yılı’ dolayısıyla Rusya Federasyonu,
iki yıl sonra da ‘Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı’ dolayısıyla Türkiye
Cumhuriyeti epey sıkıntılı günler yaşayacak. Umalım ki iki devlet de bu
gerilimleri eski tip inkar politikaları ile değil, çağdaş normlara uygun
yüzleşme ve onarıcı adalet politikalarla geride bırakmayı seçerler…
Özet
Kaynakça: John F. Baddaley, Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil,
Çeviren: Sedat Özden, Kayıhan Yayınları, 1996; Arsen Avagyan, Osmanlı
İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler,Çeviren:
Ludmila Denisenko, Yayına Hazırlayan: Yasemin Gedik, Belge Yayınları, 2004;
Çerkeslerin Sürgünü, 21 Mayıs 1864, Tebliğler, Belgeler, Makaleler, Kafder
Yayınları, 2001; Nihat Berzeg, Çerkes Sürgünü: Gerçek, Tarihi ve Politik
Nedenleri, Takav Matbaacılık, 1996; Cahit Aslan, “Bir Soykırımın Adı 1864 Büyük
Çerkes Sürgünü”,
avrasya.etu.edu.tr/wp-content/uploads/2013/05/birsoykiriminadi.pdf; ayrıca Nart
ve Jineps dergilerinin ilgili sayıları.
19.05.2013

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder