Oya
Baydar
İNANCIMA,
BEDENİME, YAŞAMIMA KARIŞAMAZSIN!
Muhafazakârlık;
millî, mânevî değerleri, kurumları, düşünceleri, âdet ve gelenekleri devrini
tamamlamış, köhnemiş de olsalar, olduğu gibi koruma ve yaşatma çabası ve
zihniyetidir. Bu açıdan bakarsak, Türkiye sağı da solu da, İslamcısı da
Atatürkçüsü de, hepsi kendi değerleri çerçevesinde sapına kadar muhafazakârdır.
Ancak din kökenli muhafazakârlık, insanların inanç dünyasının derinliklerine
kök saldığı ve Tanrı korkusuna dayandığı için muhafazakârlığın aşılması en zor,
bağnazlığa en yatkın olanıdır. Bu sadece İslamiyet açısından değil bütün semavî
dinler açısından da böyledir. Toplumlar sekülerleştikçe, modern yaşam kültürü
yaygınlaşıp egemen oldukça muhafazakârlık geriler.
AKP,
2002’de iktidara geldiğinde kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladı.
Aslında Müslüman demokrat sıfatını kullanmak isterdi ama gerek dünya gerekse
Türkiye konjonktürü henüz elverişli değildi. Öte yandan, hakkını teslim etmek
gerek, köhnemiş vesayetçi rejimi sarsmakta, asker-sivil Cumhuriyet
oligarşisinin egemenliğine son vermekte, Kemalist Cumhuriyet’in reforme
edilmesi gereken kurumlarını değiştirmekte hiç de tutucu değildi. Kendi
iktidarını kurmak ve pekiştirmek için, asıl önemlisi de kendi ideolojik-
kültürel modeline göre toplumu yeniden biçimlendirebilmek için, yer yer reformculuğu
da aşan köklü hamlelerden çekinmedi. Ancak paradoks şu ki, şikâyet edip
lanetlediği Kemalist toplum mühendisliğini ve tek tipleştirmeyi şiddetle
eleştirirken, önce usul usul şimdilerde züccaciye dükkânına girmiş fil
kabalığıyla Sünnî muhafazakârlık temelinde toplum mühendisliğine girişti.
AKP’nin önde gelen kadrolarının kültürel-ideolojik- sınıfsal temelleri, dinin
ve inancın derin dünyasına nüfuz edemeyen; yüzeysel, kalıplaşmış, biçimsel
yorum ve pratiklerle sınırlı taşra/kasaba muhafazakârlığından başkasına olanak
tanımıyordu. Kadınla, insan bedeniyle, hazla, neşeyle, rengârenk, çok sesli bir
yaşamla barışamayan; mezarlıkların kapısına “Her fanî bir gün ölümü tadacaktır
ürkütücü cümlesinden başka yazacak söz bulamayan; inancı, Tanrıyı, yaşamı,
ölümü, umut ve aydınlık olarak değil, korku olarak yaşatan zihniyet...
İçki,
sadece içki değildir beyler!
Bu yazı
aslında son günlerde gündeme gelen içki yasağı/ içki yasası tartışmaları
üzerine. AKP, açık açık “alkollü içkiyi yasaklıyorum” diyemediğinden, çıkarmaya
çalıştığı yasalarla, düzenlemelerle, uygulamalarla (mesela THY’de pek çok hatta
alkollü içki servisinin kaldırılması) içki içmeyi gizli saklı yapılacak, ayıplı
günahlı bir iş haline getiriyor. İçki içenleri kötü alışkanlıkları olan düşkün
insanlar olarak gösterip aşağılıyor. Öte yandan sadece belli yerlerde, lüks
otellerde, restoranlarda, turistik tesislerde içilebilmesine imkân tanıyarak,
olağanüstü vergilerle de pahalılaştırarak küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığı
kılıyor.
“Meyhaneleri
mi savunuyorsun, gençliği alkolle zehirlemeye mi çalışıyorsun, halkın sağlığını
hiçe mi sayıyorsun !” çığırtkanlığına pabuç bırakmam. Evet, meyhaneleri ve
içkiyi savunuyorum: Çünkü içki sadece içki değildir; dünyevi olandan haz alan,
onu sanatsal yaratıcılığa dönüştüren, kadın-erkek eşit düzlemde
toplumsallaşmayı, kadınla erkeğin her alanda birlikteliğini öngören rengârenk,
cıvıl cıvıl, çok sesli, yaratıcılığa açık bir yaşam kültürünün parçasıdır.
Benim de dahil olduğum bu yaşam kültüründe, tabii ki isteyen içer, isteyen
içmez, bu kişisel bir tercihtir. Üstelik, içmeyen içenden çoktur. Kimse içmeye
zorlanamaz ama içmesi de yasaklanamaz. İçki, dinî (Sünnî) muhafazakâr yoruma
göre ise, haramdır. Bu yüzden de yasaklanması caizdir. Kimse takiyyeye, arkadan
dolaşma yöntemlerine, farklı gerekçelere sığınmaya yeltenmesin, bu konudaki
kısıtlama ve yasaklar, tartışma kabul etmez biçimde dinî -ideolojik dayatmadır.
Alkolizmle
içki ve yemek kültürünü birbirinden ayırmaktan aciz olan AKP’li muhafazakâr
beylerin şu sırada yapmak istedikleri, gençliği ve halk sağlığını alkolden
korumak veya alkolizmle mücadele değil, düpedüz kendi inançları ve İslamcı
muhafazakâr yaşam kültürleri çerçevesinde toplumu “haramdan” uzak tutmaya
çalışmaktır. Amaç sağlığı korumak olsaydı yasaklama önceliğinin, çok daha fazla
zararlı olduğu bilinen kola türü içeceklerde, vb olması gerekirdi. Üstelik
Türkiye bazı kuzey ülkeleri ya da Rusya gibi içki problemi yaşayan bir ülke
değil. Kişi başına alkollü içki tüketimi yılda 1,5 litreyi geçmiyor. Alkolün
neden olduğu trafik kazalarının oranı bütün trafik kazalarının yüzde 4,5’u.
Alkolizm toplumun hiç de öncelikli bir sorunu değil. Üstelik hem gözlem hem de
tespit: genç kuşaklar, ağırlıklı olarak alkol değil kola, eis-tee, fest-food
bağımlısı.
Uzun lafa
hiç gerek yok, sadece alkol meselesinde değil yaşamı ilgilendiren pek çok
konuda atılmaya çalışılan adımlar; Kemalist toplum mühendisliğinden, yaşam
tercihlerine karışılmasından, inançlarını özgürce yaşayamamaktan haklı olarak
şikâyet eden dünün mağdurlarının, bugün iktidara geldiklerinde toplumu kendi
inanç, ideoloji ve yaşam kültürleri çerçevesinde dizayn etme çabasıdır.
Toplum
sürü, sen çoban değilsin
Özellikle
Başbakan Erdoğan’da belirginleşen bu yeni toplum mühendisliği ve vesayet
anlayışı, toplumu güdülmesi gereken sürü, kendini de çoban gören; çağdaş devlet
yönetimi, paylaşımcı demokrasi, inanç özgürlüğü, başkalarının yaşam biçimlerine
saygı gibi kavramlarla alâkası olmayan; dinî muhafazakârlığın imam anlayışı,
padişahların kulluk anlayışıdır. Başkan babamız, çobanımız tabii ki bizim
iyiliğimizi gözeterek (!) bize nasıl yaşamamız, nasıl düşünmemiz, nasıl
davranmamız gerektiğini vaaz eder. En doğru inanç, en doğru yol onunkidir.
Herkesin bu yolu izlemesi gerekir. Nasıl yaşayacağımıza, bizlere neyin yararlı
neyin zararlı olduğuna, kaç çocuk doğurmamız, nasıl davranmamız gerektiğine, ne
yiyip içeceğimize, vb. karar veren odur.
Ama hop
dedik! Bölük dur, Rizeli Recep sen de dur. Geçmişte, apoletli apoletsiz başka
çobanların sizin inançlarınıza, yaşam biçimlerinize müdahale etmelerine,
sizleri ve bütün halkı koyun saymalarına, iktidarınızı engellemek için
darbeler, komplolar düzenlemelerine karşı çıkanlardanım. Mağdur olduğunuz
dönemlerde hak ve özgürlükleriniz için yanınızdaydım, bu yüzden de şimdi alnım
ak, komplekssiz konuşma hakkına sahibim. O günlerde, “Ama onlar iktidara
geldiklerinde senin özgürlüklerine, senin yaşam biçimine saygı
göstermeyecekler”, diyenlere, “Mümkündür, ama gerçekten demokratsak, herkes
için adalet ve özgürlük istiyorsak, darbecilerin, vesayetçilerin toplumun bir
kesimini mağdur etmelerine izin vermemeliyiz. Gün gelip de yeni muktedirler
benim inanç ve düşünce özgürlüğüme, yaşam biçimime müdahaleye yeltenirlerse, bu
defa onlara karşı mücadele ederiz,” diyordum. Bugün de aynı şeyi söylüyorum.
Mağdurların hak ve özgürlüklerini korumak, kendi hak ve özgürlüklerimi, kendi
inançlarımı veya inançsızlığımı, kendi yaşam biçimimi korumaktan vazgeçmek
anlamına hiç gelmiyor
Anayasaya
vicdan hürriyeti, inanç hürriyeti yazmakla bitmiyor bu işler. İnanç ve vicdan
hürriyeti demek kişinin inancı doğrultusundaki yaşam biçimine müdahale
edilmemesi demektir. İsteyenin rakı, isteyenin ayran içmesine; isteyenin
örtünüp isteyenin açılmasına, isteyenin istediği cinsel tercihte bulunup
bedenini istediği gibi kullanmasına devletin karışması değil, karışılmaması
için müdahil olması demektir. Sizin inancınız içkiyi haram sayabilir,
kadınların örtünmesini emredebilir, kadınla erkeğin toplum yaşamında eşit
olmasını, birlikte görünmelerini, birlikte eğlenmelerini sakıncalı görebilir,
vb... vb... İnancınıza, yaşamınıza, ahlâk anlayışınıza -doğru bulmasam da-
saygılıyım, karışma hakkını kendimde görmem. Karışmaya kalkışanlara karşı
yanınızda yer alırım. Ama sizin inançlarınızın gereklerini, yasaklarını kabul
etmeye, sizin tasavvurunuza göre yaşamaya hiç mecbur değilim. Topluma karşı bir
suç işlersem, cezası mevcut yasalarda yazılıdır. Çevreyi rahatsız edecek kadar
aykırı davranışlarım olursa toplumun ayıplaması veya dışlaması ile karşı
karşıya kalırım. Devletin/ iktidarın
görevi kamu düzenini, herkesin özgürlüğünü, herkesin kendi doğru bulduğu
şekilde yaşamasını sağlayarak korumaktır. Bunun için belli konularda özendirici
olunabilir, ama yasaklayıcı olunamaz. Yasaklayıcı olunduğunda rejimin adı
değişir.
“Ben,
ben” diye konuştuğuma da bakmayın, size haber vereyim ki ben milyonlarım, bu
toplumun en az yarısıyım. Sufî geleneğin derin izlerini barındıran, neoliberal
urba kuşanmış muhafazakâr siyasal “İslamcılığın” değil gönül Müslümanlığının
yurdu olan bu topraklarda, insanlar toplum mühendislerinin kendi projeleri
çerçevesinde biçtikleri gömlekleri giymekten bıkıp usandılar. Her kesimden
fanatikler ve muktedirler bir yana, bu toplumun çoğunluğu: inançlısı,
inançsızı, artık Onuncu Köy’de buluşmak, huzur içinde özgürce yaşamak istiyor.
Ben inançlı dostumun iftar masasını o benim çilingir soframı aynı yürek
genişliğiyle hazırlayabildiğimizde; ben inananların inanç özgürlüğü için, onlar
benim inanmama özgürlüğüm için bütün muktedirlere ve diktatörlere karşı ortak
mücadele edebildiğimizde, işte o zaman bu ülkeye gerçek barış gelecek.
İçki,
alkol tabii ki sadece sembol, sadece mecaz. Anlayana bayram, anlamayana ayran.
Bu topraklarda yaşayanlar yüzyıllardır suyu yoğurda katıp ayran yapmayı da
rakıya katıp bayram yapmayı da bildiler. Yine bileceklerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder