AYŞE HÜR
- Radikal
* * *
"Çarpışma
meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor.
İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor." (Sabiha
Gökçen, Tan, 15 Haziran 1937)
*
Osmanlı’dan
beri devlet tarafından bir ‘çıbanbaşı’ olarak nitelenen Dersim’e (bugünkü
Tunceli ve havalisi) Cumhuriyet döneminin ‘kat’i müdahalesi’ 1937 yılının tam
bu günlerinde yapılmıştı. Uçaklardan atılan 4 Mayıs 1937 tarihli bildiriyle
(hangi dilde olduğunu tespit edemedim) “Teslim edilenler veya kendiliğinden
teslim olanlar dahi Cumhuriyet’in adil muamelesinden başka hiçbir şey
görmeyeceklerdir. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı
sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyet’in kahredici orduları tarafından
mahvedileceksiniz” ihtarı yapılıyordu.
Bildiriyle
aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu’nun gizli kararında ise şöyle deniyordu:
“Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi
olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve
kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri
kamilen (tamamen) tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”
* SABİHA
GÖKÇEN’İN PİLOTLUĞU
Aynı
günlerde Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu (16 veya 18 adet Bréuget) bölgeye
bombalar yağdırmaya başlamıştı. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi
kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanıyordu.
Haziran-temmuz ayları boyunca köyler yakıldı, yıkıldı, kadınlar ve çocuklar
dahil sayısız kişi makineli tüfeklerle tarandı.
Sabiha
Gökçen artık ulusal kahramandı. Onu ilk kutlayanlar Başbakan İsmet İnönü ve
Cumhurbaşkanı Atatürk’tü. Atatürk “Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben
değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor...
Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat
ettiğin için övünsen yeridir... Biz asker bir ulusuz. Yedisinden yetmişine,
kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulusuz... Ancak bizim askerlik
anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir... Barış
amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır”
demişti.
* ANLAMLI
SUSKUNLUK
Sabiha
Gökçen’e 28 Mayıs 1937 tarihinde, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay
Başkanı dahil olmak üzere üç yüzden fazla davetlinin katıldığı bir törenle Türk
Hava Kurumu’nun Murassa (değerli taşlarla bezenmiş) Madalyası verildi. Ancak
ortada garip bir durum vardı. Sabiha Gökçen’in neden ulusal bir kahraman olduğu
konusunda basında ve kamuoyunda çarpıcı bir suskunluk vardı. Çünkü bugün artık
ne kadar kanlı geçtiğini bildiğimiz Dersim Harekâtı kamuoyundan gizli
tutulmuştu. Nitekim ondan söz ederken “Atının üstünde, erkek kahramanları
geride bırakarak, akıncıların önüne düşen Tomris’i Türk ırkı bir kere daha
yarattı. Tayyaresinin içinde Sabiha Gökçen. Zavallı Piyer Loti’ler;
mezarlarınızdan başlarınızı doğrultsanız da, yalnız dezanşanteliklerine
[sevinçten ve saadetten mahrum oluşlarına] acıyıp alaka duyduğunuz Türk kadının
kültürüne, kahramanlığına, tehlikelere ve göklere meydan okuyuşuna hayran olmak
fırsatına kavuşabilseniz” diye övgüler düzen Havacılık ve Spor Dergisi’ne göre
Sabiha Gökçen bu madalyayı ‘gerek kurslarda, gerek Türk hava ordusu mektep ve
kıt’alarında büyük muvaffakiyetler [gösterdiği] ve son atışlı tatbikatta
kahramanca hizmet’ ettiği için almıştı.
*
KEMALİST KLİŞE: FEODALİTEYİ TASFİYE
Dersim
Harekâtı ve Gökçen’in buradaki başarıları üzerine suskunluk İsmet İnönü’nün
TBMM’de bu konuda yaptığı konuşmanın ardından bozuldu. 15 Haziran 1937 günü Tan
gazetesinde çıkan bir yazı gazetelerde o güne kadar uygulanan (oto)sansürü
açıklamaya çalışıyordu: “Birkaç gün evvel ilk kadın tayyarecimiz Sabiha Gökçene
murassa bir madalya verildiği yazıldığı zaman uçuş tatbikatındaki
hizmetlerinden bahsedilmişti. Bu hizmetlerin mahiyeti sarahatle (açıklıkla)
ortaya konulmamıştı. Buna da sebep şu idi: Feodalizmin son döküntülerinin
tasfiyesi için alınan esaslı tedbirlerin tarihi bir ehemmiyeti vardır. Bunların
millete ve dünyaya etraflı bir suretle bildirilmesi, İsmet İnönü’nün büyük
nutkuna bırakılmıştı.”
Nihayet
Sabiha Gökçen 21 Ağustos 1937’de Tan gazetesinden Ahmet Emin Yalman’a Dersim’de
ifa ettiği görevi gururla şöyle anlattı: “...Dersim'deki uçuşlarım daha
heyecanlı olmuştur. Bir iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt (gözlemci)
olarak uçtum. Böyle vaziyetlerde insan harp heyecanını rasıt mevkiinden daha
iyi duyuyor. İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı
hedefler görürse, makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersim'de ilk
bombardımanımın heyecanını unutmam... Muhasama [çarpışma] meydanında canlı
hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız
vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor.” (Sabiha Gökçen’in, adı
1935’te Tunçeli’ne çevrilen bölgeden hala Dersim diye bahsetmesi ilginçti.)
1972
yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nde
Ayaklanmalar (1924-1938) adlı kitapta ise bu görev biraz daha ete kemiğe
büründü: “...Bu arada Demenanlı aşiret reisleri nezdinde toplantı halinde
bulunan diğer aşiret reislerinin, havadan bombardıman edilmek suretiyle
toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak lüzumu
üzerine Tayyare Alay Komutanı komutasında 15 uçaklı bir filo, Kırklar
dağı-Darboğaz dere yolu-Zel Dağı-Kırmızı ve Kosur dağları kuzeyindeki Keçizeken
(Yukarı Bor) köyünü havadan bombaladı. Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha
Gökçen hanımın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru
kaçan asi grubuna oldukça ağır zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden
anlaşılıyordu.”
Harekâtın
nasıl sonlandığını 18 Kasım 2012 tarihli ‘Seyit Rıza idamdan önce Atatürk'le
görüştü mü?’ başlıklı yazımdan okuyabilirsiniz.
* ‘SABİHA
GÖKÇEN’ KİMDİR?
Şimdi
biraz geriye gidelim ve Sabiha Gökçen’in hayat hikâyesine bir göz atalım.
1990’larda kendisiyle bir röportaj yapan Oktay Verel’e babasının Jön Türklerden
olduğu için Abdülhamit tarafından Bursa’ya sürülen Edirne Defterdarı Hafız
Mustafa İzzet Bey olduğunu söylemiş, kendi anlatımına göre 22 Mart 1913’te
Bursa’da dünyaya gözlerini açmıştı. Anne babasını küçük yaşta kaybeden ve
ağabeyi ile yaşayan küçük Sabiha’nın hayatı, 1925’te Mustafa Kemal’in Bursa’yı
ziyareti sırasında kökünden değişmişti. Korumaları atlatıp köşkün bahçesine
giren küçük Sabiha, okuma azmini öyle etkili anlatmıştı ki, Gazi kendisini
evlat edinmeyi önermişti. Olayı Sabiha’nın ağzından dinleyelim:
“Evimiz,
onun misafir kaldığı cumhuriyet köşkünün hemen yan tarafıydı. Bir sabah
erkenden evin kapısına çıktım. Köşke doğru baktım. Gözlerime inanamadım.
Atatürk köşkün bahçesinde tek başına yürüyüş yapıyordu. O sırada 12 yaşımda ve
ilkokul üçüncü sınıftaydım. İşgalde okullar kapandığı için tahsilimiz
aksamıştı. İçimde müthiş bir okumak arzusu vardı. Ağabeyimin beni çok sevmesine
ve iyi bakmasına rağmen yatılı bir okula girebilmeği aklıma koymuştum. Acaba bu
arzumu gidip Atatürk’e söylesem acaba nasıl olur diye düşünüyordum. Nasıl oldu
bilmiyorum. Birden kararımı verdim ve köşkün kapısına doğru yürüdüm. Kapıda
asker ‘Yasak’ diye durdurdu. Gazi uzaktan bize bakıyordu. ‘Bırakın gelsin
çocuk’ dedi. Koşarak gittim ve elini öptüm. Adımı sordu. Heyecandan dilim
tutulmuştu. Bir kelime bile söyleyemiyordum. ‘Gel seninle şuraya oturalım’
diyerek elimden tuttu ve bir kanepeye oturduk.”
“O kadar
mütevazı ve candandı ki sanki o, Büyük Gazi değil benimle bir okul arkadaşımmış
gibi konuşuyordu. Benim durumumu sordu. Heyecanım azaldığı için bende ona bütün
içimi döktüm. Okumak istediğimi söyledim. Dinliyordu. Bir şey söylemiyordu. Ne
diyecek diye meraktan ölüyordum. Verdiği cevap beni pek şaşırttı. ‘Seni ben
yanıma alayım. Benim kızım ol ne dersin?’ Hiç aklıma getirmediğim böyle bir
durum karşısında ne diyebilirdim. ‘Ağabeyime sorayım’, dedim. ‘Benim Zehra
adında bir kızım daha var. Onunla beraber okula gidersiniz.’ Diye ilave etti.
Arkadan Başyaver Rasuhi Bey’e talimat verdi. Ağabeyimi çağırttılar. Gazi,
ağabeyimle bizzat konuştu. O da razı oldu. Birkaç gün sonra, Gazi’nin seyahatte
beraberinde bulunan heyetle birlikte Balıkesir-İzmir yoluyla Ankara’ya geldik.
Köşkün bahçesinde o zaman iki odalı bir okul vardı. Adı, Çankaya İlkokulu idi.
Zehra, Rukiye ve diğer çocuklarla beraber orada okumağa başladım. Böylece benim
için yepyeni bir hayatın kapıları açılmıştı.”
*
SOYADINI ATATÜRK VERİYOR
Önce
Çankaya İlkokulu’nda, ardından bir süre Arnavutköy Kız Koleji’nde, bir süre
Üsküdar Kız Lisesi’nde okuyan Sabiha, sağlığı elvermediği için eğitimine ara
vermiş, Heybeliada’da ve Viyana’da bir süre tedavi gördükten sonra Paris’e
gitmiş; ancak hem memleket, hem de Paşa’nın hasretine dayanamayarak, tedavisi
biter bitmez Türkiye’ye dönmüştü.
1934’te
Soyadı Kanunu çıkınca, Mustafa Kemal kendisine Gökçen soyadını vermişti. Belki
de bu soyadının etkisiyle, o güne kadar havacılıkla hiç ilgilenmezken, Mayıs
1935’te yeni kurulan Türk Kuşu’nun açılış töreninde Rus öğretmenlerin
planörleriyle yaptıkları gösterilerden çok etkilenmiş ve kendisinin de denemek
istediğini söylemişti. Atatürk’ün bu isteğe yanıtı şöyle olmuştu: “Cesaretini
beğendim (...) Gökçen soyadına havacılık çok yakışır doğrusu.”
Paraşütle
başlayıp uçaklarla havacılığa devam edecek olan Sabiha Gökçen için artık
‘istikbal göklerde’ idi. Birkaç ay içinde Türk Kuşu’ndaki eğitimini tamamlayan
Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Rusya’ya planör öğretmenliği eğitimi
almaya gönderildi. Odessa’da planör öğretmenliği diploması alan Gökçen,
Ankara’ya dönüşünde Eskişehir Askeri Tayyare Okulu’ndan getirilen motorlu bir
uçakla eğitimine devam etti. Motorlu uçakla ilk kez tek başına uçuşundan sonra
Atatürk kendisiyle ilgili planlarını şöyle açıkladı: “Teşekkür ederim Gökçen
(...) Beni çok mutlu ettin. Şimdi artık senin için planladığım şeyi
açıklayabilirim (...) Belki de dünyada ilk askeri kadın pilot olacaksın. Bir
Türk kızının dünyadaki ilk askeri kadın pilot olması ne iftihar edici bir
olaydır tahmin ediyorsun değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir
Askerî Tayyare Okulu’na göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.” Bu
eğitim gerçekten özel bir eğitimdi, çünkü okuldaki tek kadın Sabiha Gökçen’di.
Ona eşlik eden ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç’la birlikte Eskişehir’de iki yıl
eğitim gören Sabiha Gökçen, hatıratına bakılırsa, Atatürk’ü bizzat ikna ederek,
kendi isteğiyle Dersim Harekâtı’na katılmıştı.
* MODEL
KADININ İŞİ BİTİYOR
Ancak,
Dersim’deki başarılarından (!) dolayı kendisine madalya takıldıktan sadece beş
ay sonra, 29 Ekim Cumhuriyet Balosu’nda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak,
askerliğin ‘kadın işi olmadığını’ Sabiha’nın yüzüne karşı en açık şekilde
söyleyecekti. Nitekim, Sabiha Gökçen’in ‘Türk ordusunun dişi ikonu’ olma
serüveni sadece üç yıl sürdü. 16-21 Mayıs 1938 arasında
İstanbul-Atina-Selanik-Sofya-Belgrad-Bükreş-İstanbul arasında tek başına
yaptığı uçuştan sonra Türk Kuşu’nda öğretmenliğe atanıdı. 1941’de Eskişehir
Hava Okulu’nda askeri coğrafya ve topografya öğretmeni olan üsteğmen Kemal
Esimer’le evlendi, eşi iki yıl sonra vefat etti, Gökçen bir daha evlenmedi.
Mayıs 1954’te Türk Kuşu’ndaki görevden ayrılan Sabiha Gökçen bu tarihten sonra
unutulmaya terk edildi. Sabiha Gökçen, 28 Haziran 1987’de Nokta dergisinden
Hıdır Göktaş’a verdiği röportajda harekât sırasında halktan ölenler olup
olmadığı sorusuna şöyle yanıt verdi: “Yoktu. Keşif yapılıyordu, ordunun da
istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu. Çoluk çocuk
olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu. Böyle bir şey
olmamıştır.” Görüldüğü gibi hafıza-i beşer nisyan ile malul idi! Sabiha Gökçen
1996'da bir Falcon 2000'le, ABD’de Daniel Acton eşliğinde bir uçuş yaptığında
yeniden hatırlandı. Ocak 2001’de, İstanbul’un Asya yakasındaki havalimanına
adının verilmesinin mutluluğunu yaşayamadan, 22 Mart 2001 günü 88 yaşında,
bugün bazılarını çok korkutan sırlarıyla birlikte hayata veda etti.
* HRANT
DİNK’İN YAZISI
Sabiha
Gökçen adının yeniden gündeme oturması Agos’un 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında
Hrant Dink imzasıyla “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlıklı yazıyla oldu. Hrant
Dink’i adım adım ölüme götüren derin kampanyanın önemli malzemelerinden olan bu
yazıda ‘Sabiha Gökçen’in teyzesi olduğunu iddia eden Antep asıllı Ermenistan
vatandaşı Hripsime Sebilciyan-Gazalyan’ın anlattığına göre Sabiha Gökçen’in
aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğu ileri sürülüyordu. Hrant
Dink, aslında Hripsime’nin bu hikâyeyi kendilerine 2001 yılında anlattığını,
ancak iddialar dayanaktan yoksun olduğu için o günlerde hayatta olan Sabiha
Gökçen’in kırılacağını düşünerek hikâyeyi yayımlamak istemediklerini
anlatıyordu. Ancak 2004 yılında Hripsime bazı fotoğraflarla yeniden gelince fikir
değiştirmişlerdi.
21 Subat
2004 tarihli Hürriyet’te konu Ersin Kalkan’ın ‘Sabiha Gökçen mi Hatun
Sebilciyan mı’ başlıklı yazısıyla tekrar gündeme gelince, Genelkurmay
Başkanlığı’ndan şiddetli bir yalanlama geldi. TSK “Böyle bir sembolü amacı ne
olursa olsun, tartışmaya açmak, millî bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı
olmayan bir yaklaşımdır” diyordu. Bu yalanlama ile Hrant Dink’in 19 Ocak
2007’de öldürülmesine kadar yaşananları Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe!
Girişimi’nin sözcüsü Cengiz Alğan’ın 19 Ocak 2011 tarihli Taraf’ta yayımlanan
‘Hrantlar ölmez(se) vatan bölünmez’ başlıklı yazısından okuyabilirsiniz. Gelin
biz, şimdi Hripsime Sebilciyan’ın ve ABD, Kanada ve Lübnan’da yaşayan
akrabalarının anlattıklarına biraz daha yakından bakalım.
* MUSTAFA
KEMAL YETİMHANEDEN Mİ ALDI?
Nerses
Sebilciyan ailesi Halfeti’nin Cibin Köyü sakinlerindendi. 17 Temmuz 1915'te
köyün muhtarı ev ev dolaşmış ve evin büyüğüne bir evrak teslim etmişti. Evrakta
ailenin 24 saat zarfında yola çıkmaları emrediliyordu. Benzer emirler diğer
ailelere de gitmişti. Cibin ve Halfeti’de yaşayan Ermenilere Antep yoluyla
Halep'e doğru yola çıkmaları için iki gün verilmişti. Sebilciyan ailesi (Nerses
karısı Maryam ile ikisi erkek ve ikisi kız evlatları) çaresiz yola
koyulmuşlardı. İlk durak olan Antep'e vardıklarında, kafiledeki birçok ailenin
de yaptığı gibi kızları 6 yaşındaki Diruhi ile 2 yaşındaki Hatun’u güvende
olmaları için misyoner yetimhanesine teslim etmişlerdi. (Hripsime’ye göre
Cibin’de yetimhaneye vermişlerdi ancak o tarihte Cibin’de yetimhane yoktu.
Muhtemelen yanlış hatırlıyordu.) Cibin Kilisesi din görevlisi Der Nerses
Baboyan’ın öncülük ettiği kafilenin bir bölümü Suriye'nin güneyine, bir bölümü
de Mısır'ın Port Sait sınırına kadar gidecekti.
30 Ekim
1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra İtilaf Devletleri’nin verdiği
güvenceyle evlerine dönmeye cesaret eden Ermeniler arasında Sebilciyan ailesi
de vardı. Aile Antep’e geldiğinde heyecanla Amerikan Yetimhanesi’ne koştu.
Ancak onları kötü bir haber bekliyordu. Hripsime’ye göre o dönemde bölgede
görevli olan Mustafa Kemal, evladı olmadığından, yetimhaneyi dolaşıp kızların
en sevimlisini evlat edineceğini söylemişti. Hatun’u görmüş, şirin bir kız
çocuğu olduğundan parmağıyla işaret etmiş ve kucaklamıştı. İşte o gün, Hatun’la
Diruhi ağlayarak ayrılmışlardı. Hatun, bu tarihten sonra Mustafa Kemal’in
annesi Zübeyde Hanım’ın yanında kalmış, 1923’te Zübeyde Hanım’ın vefatından
sonra, Zübeyde Hanım’ın Bursa'daki bir hemşerisinin yanına verilmişti. 1925'de
de Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa ziyaretinden sonra Ankara’ya götürülmüştü.
Bu
yıllarda Nerses öldü ve Maryam ikinci evliliğini üç çocuklu Kara Karayan'la
yaptı. Ondan da bir oğlu oldu. Bu arada kızı Diruhi, Sahak Der Gazaryan'la
evlendi ve ikisi erkek ve ikisi kız 4 evladı oldu. Kızların birine Hripsime,
diğerine Hatun adını verdi. Anne Maryam, hayatı boyunca küçük kızını sayıkladı
ve 1947’te Halep'te öldü. Maryam'ın kardeşi Garabed'in oğlu Apraham Garabedyan,
1955’de Hatun'un izini bulmak için Türkiye'ye geldi ve Sabiha Gökçen’le
Ankara'da buluştu. İki akraba konuştular, birlikte resim çektirdiler. Sabiha
Gökçen Apraham'a yüklü bir maddi yardımda bulundu ve Apraham Halep’e geri
döndü.
* HATUN
SEBİLCİYAN HAVALİMANI
Yazının
başına dönersek, 4 Mayıs 1937’de başlayan resmi terminoloji ile I. Dersim
Harekâtı’nın, gayri resmi terminoloji ile Dersim Kırımı/Tertele/Soykırımı’nın
76. yıldönümünde, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın adı dolayısıyla bu tarihçe
tekrar konuşuluyor. Bazı Dersimliler, nedense 1937-1938 harekâtlarının asıl sorumlusu
Atatürk’ün ya da asli faillerden Celal Bayar’ın, İsmet İnönü’nün, Fevzi
Çakmak’ın isimlerini taşıyan mekanlarla ilgili bir sıkıntı duymazken, Dersim
katliamında ancak figüran sayılabilecek Sabiha Gökçen’ın adından şiddetli bir
rahatsızlık hissediyorlar. Benim ‘eşeğini dövemeyenlerin semerini dövmesi
sendromu’ dediğim bu garabete Dersimli yapımcı, araştırmacı, yazar Kazım
Gündoğan nihayet nokta koymuş. “Kızılbaşların, Kürtlerin, Kırmançların,
Ermenilerin ve Türkmenlerin ortak yurdu olan Dersim’in Türkleştirilmesi ve
Sünnileştirilmesinde ‘süngü artığı’ bir Ermeni’nin kullanılması ve bu kırımı
gerçekleştirdi diye ona ‘dünyanın ilk kadın savaş pilotu’ payesinin verilmesi
Cumhuriyet devletinin kuruluş felsefesini anlamak bakımından oldukça
çarpıcıdır” diyen Kazım Gündoğan’ın önerisi, ‘gerek 1915, gerekse 1938 de
kırıma maruz kalmış kefensiz, mezarsız ölülerin, köklerinden koparılmış ve
isimleri değiştirilmiş çocukların anısına Sabiha Gökçen Havaalanı’nın adının
Xatun (Hatun) Sebilciyan Havaalanı olarak’ değiştirilmesi. Ne dersiniz, çok
anlamlı bir öneri değil mi?
*
Özet
Kaynakça:
Sabiha
Gökçen, Atatürk’le Bir Ömür, Oktay Verel’in Kaleminden, Altın Kitaplar, 1996,
Ayşe Gül Altınay, Vatan, Millet, Kadınlar, İletişim Yayınları, 2000; Reşat
Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi
Başkanlığı Genelkurmay Basımevi, 1972; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve
Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Cengiz Alğan, “Hrantlar ölmez(se) vatan
bölünmez”, http://www.marksist.org/dosyalar/2809-hrant-dink-ve-ermeni-soykirimi?start=4;
Kazım Gündoğan, “Sabiha Gökçen, Xatun Sebelciyan Havaalanı olsun!”,
http://www.demokrathaber.net/tarih/sabiha-gokcen-xatun-sebelciyan-havaalani-olsun-h17981.html
05.05.2013

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder