ÖZCAN
ÖZEN-BİRGÜN
Bu yazı
Ekim 2005’te, Türklüğün, Kürtlerin hor görülmesi yoluyla yüceltildiği bir
ortamda bu yönde en cüretli çıkışları yapan Türk Solu dergisindeki bir yazı
üzerine kaleme alınmıştı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “ayranın milli ‘içki’miz”
olduğu çıkışının bir yenilik olmadığını Türk Solu dergisinin bunu çok daha önce
yaptığını, kültürün milliyetçiliğe sığdırılma gayretinin bir yanılsamadan
ibaret olduğunu gösteren artık alışık olduğumuz bir örnek olduğunu hatırlatmak
istedik. Konunun kavram kargaşası içine sürüklenmemesi için Tayyip Erdoğan’ın
yaptığı çok önemli bir hatayı da düzeltmek gerekiyor. BAŞBAKANLIK, Atatürk
kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, TÜRK DİL KURUMU sözlüğüne göre içki “İçinde
alkol bulunan içecek” içecek ise “İçilen her şey, meşrubat” olarak
tanımlanmıştır. Ayranda alkol yoktur, en azından halkın kullandığında.
***
Türk Solu
gazetesinin 89. sayısında Gökçe Fırat’ın “Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü
koru!” yazısı, tam da başlığının hitap ettiklerine yönelik önermeleriyle
kimileri tarafından “sol”un milliyetçiliğine, kimileri tarafından da ırkçılığa
örnek olarak gösterilmiş ve eleştirilmişti. Hiç kuşku yok ki yazının dili ve
önermeleri, Türkiye’deki milliyetçiliğin ırkçı kolunun dahi kolay kolay dile
getiremeyeceği –henüz getiremediği– kadar pervasız ve ırkçıları kıskandıracak
kadar da cüretkârdı. Doğrusu bu yazı ve gazetenin son bir kaç sayısında yer
alan diğer yazılar milliyetçilikle ırkçılık arasında var olduğu düşünülen
çizginin zannedildiği kadar kalın uçlu bir kalemle çizilmemiş olduğunu
kanıtlayan âri örnekler olarak da değerlendirilmeyi hak etmektedirler.
Fakat söz
konusu yazı, aynı zamanda milliyetçilerin ulusu (milleti) tanımlamakta
kullandıkları ortak bir kültürel geçmişe ya da kültür birliğine sahip olma
koşulunun ne denli geçersiz olduğunu da göstermek için önemli bir ipucu da
sunmaktadır. Okumakta olduğunuz yazı da bu ipin ucunu takip edecektir.
Zordur
ulusçunun “ulus”u tanımlaması
Ulusçuların
ulus tanımı, her bir koşula farklı düzeylerde önem vermekte olanlar bulunmakla
birlikte, genel olarak dil, din, kültür birliği içinde olan ve ortak bir toprak
parçasında ortak bir geçmişe, mirasa (kalıta) dayanan topluluk şeklindedir.
Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar da aynı tanım Marksistler tarafından da
kullanılmaktaydı. Bununla beraber Stalin’in 1913’te yaptığı tanımlama kimi
Marksistler tarafından adeta dondurulmuştur ve halen geçerliymişçesine olduğu
gibi kullanılmaktadır: “Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak,
iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme
birliğidir.”i
Ulusçulara
(milliyetçilere) göre ulus olmak için ortak bir kültüre sahip olmak olmazsa
olmaz bir koşuldur. Fakat kültürel birliğin kendisinin, hatta kültür tanımının
muhtelif olmasından ve “birliğin,” somut temellerinin ve ayırt edici
özelliklerinin gösterilememesinden dolayı ulusçular, genellikle bu koşulu
belirsizliğe terk edilmekte ve bu belirsizlik içinde kullanmaktadırlar.ii Bu
konuyu konuşmayı pek de tercih etmeyen ulusçular, suskunluk konusunda adeta
ulus-üstü bir “birlik” içindedirler.iii Neyse ki Gökçe Fırat bize mutfak
(yemek) kültüründen bir örnek vererek, ulusçu olsun olmasın, herkesin üzerinde
fikir sahibi olabileceği gündelik ve kolay sayılabilecek bir başlangıç noktası
sunmaktadır:
“Türkler,
yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer
değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele
edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donaldslar ne kadar
tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir. Başka kültürlerin
yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip
çıkmalı, başka şeyler yememelidir.” (vurgu bana ait.)
Fakat
burada, Türk (mutfak) kültüründen çok Kürt kültürüne ait somut bir örnek
verilmektedir. Tabii bu haliyle de Kürt milliyetçiliğine bir kültürel tanımlama
imkanı sunulmaktadır. “Ulus”u tanımlamaları ve bu tanımı savunmaları oldukça
zayıf olan ulusçuların zaman zaman kendi kalelerine gol atmalarına da
şaşırmamalı. Bununla beraber dahil olanı hariç kılmaya çaba gösterildiği de çok
açık. Bir “öteki” yaratılarak Türklük ve Türk kültürünün savunusu yapılmaya
çalışılmaktadır, ama tam da bunlar açıklanmamaktadır. Bu haliyle –yukarıda
bahsettiğimiz- “ulusçunun, kültürün kendisi, kültürel birlik, ortak kültür
konusundaki sessizliğine” örnek verilmiş olunmaktadır.iv
“Türk’ün
damak tadı?”
Yine de,
kabul etmek gerekir ki, yemek kültür ya da genel olarak kültür üzerinden Türk
ulusunu tanımlamak da kolay değil tabii. Önce bir yanlışı düzeltelim; kebap ile
lahmacun Kürt değil. Kebap (kebbeb-doğranmış ocakta pişmiş et) ve lahmacun
(Lahm-et ve macin-yoğrulmuş, hamurlu et) her ikisi de Arapça sözcüklerdirv ve
Arap kültürüne “aittirler.”
Ama Türk
balık da yerse asimile olabilir: Çünkü balık isimlerinin yüzde doksanı Yunanca
ya da Latince’dir. Neyse ki kalkan ve karagöz Türkçe isimlerdir.
Bakl
Arapça, sebz ise Farsça yeşil, yeşillik anlamına gelir, bakliyat ve sebze
yemekleri de Türklüğü bozabilir. Aynı sözcüğün Yunanca’sı lahanadır, Rusça’sı
kapuska, aman dikkat. Marul, bulgur, fasulye yine Yunanca’dır. Piyazımız,
turpumuz, turfandamız Farsça.
Pontus,
eski Anadolu dillerinden Yunanca’ya geçme bir sözcük ve deniz ülkesi anlamına
geliyor. Pontus’a yerleşen Grekler burada yetişen bir bitkiyi Batı’da satıp iyi
kazanç elde ediyorlar. Bitkinin adı Pontus olarak kalıyor ve fontık, fundık,
funduk derken fındık haline geliyor. Yiyip yememek Türklere kalmış.
Teleme
(beyaz peynir), kaşarvi Yunanca sözcükler, tabii mandıra (Grekçe’den) da.
Kaşkaval İtalyanca. Geriye Türk olan çökelek kalıyor. Aynısı lor, ama Farsça.
Domates
gibi patates (ki dünyanın başka bir yerinde yetişmediğinin kanıtlandığı haberi
bir kaç gün önce gazetelerde yer aldı) de Avrupalı sömürgeciler tarafından
Latin Amerika’dan getirilmiş ve sofralarımızdaki yerini almıştır. Bir ulusçu ya
da “anti-emperyalist” olarak içinize siniyorsa yiyebilirsiniz belki.
Domatesten
vazgeçip peynir ekmek yerim diyorsa bir Türk, hiç şansı yok; peynir Farsça.
Köfte derse, o da Farsça.
Bugünlerde
televizyonlarda gayet “milli” bir dondurma reklamı var: Önüne getirilen brokoli
ve lazanyaya (ki Karadeniz yemeği uyandırdığı esprisi yapılıyor) pek itibar
etmeyen aksi, yaşlı adama Türk lezzeti olarak tahin pekmezli dondurma
getiriliyor. Pekmez tamam da tahin Arapça.
Turşu,
pilav, paça Farsça, kaygana Arapça (haygene). Salçalı yemekler gayet sakıncalı;
salça, İtalyanca “salsa”dan ses değişimine uğramış bir sözcük. Bari çorba
diyenler yanılıyor; Arapça.
O güzelim
tatlılar; reçel Farsça, helva, lokma, kadayıf (kadaif-kadife) Arapça. “Turkish
lokum,” maalesef, o da Arapça.
Meyve
konusunda Türkler şanslı sayılır, ama yine de bir sürü meyve yasak: Karpuz,
Farsça harbuz, Yunanca karpoz; incir, şeftali, zerdali Farsça; muşmula Yunanca
(Grekçe’den); portakal (Portugal) Portekiz’in ta kendisi. Kiraz, zaten Giresun
sözcüğündeki ses değişiminin sonucu: Eski Anadolu dillerinden Grekçe’ye geçme:
Gerassus, kerassus, kirassus.
Türk’ün
asimile olmaması için, Çerkez tavuğu, hünkar beğendi, papaz yahnisi, vezir parmağı,
Arnavut ciğeri, Tatar böreği yememesi gerektiği çok açık değil mi?
Farsça
bir sözcük olan meze konusuna hiç girmemek gerek. Meze çeşitleri Arap, Abhaz,
Gürcü ve tabii Yunan mutfağının egemenliği altındadır. Giritlilerin meze ve
yemeklerde kullanmadığı ot çeşidi söyleyin?
İyi
haber; Türkler zıkkım yiyemezler, çünkü Arapça.
Baklava
da Arapça, ama hem Türklerle Kürtler hem de Yunanlılarla Ermeniler de baklavayı
nefis yaparlar. Arapların ki biraz kuru olur, ama Anadolu’nun her yerinde ve
her halkında bol şerbetlidir. (Şerbet, şurup Arapça, şeker Farsça.) Ama çok
uzakta Sırplar da nefis baklava açar. Baklavayı tüm balkanlar da
bulabilirsiniz, tıpkı börek gibi.
Börek
Türkçe, ama Boşnaklar kadar Sırplar da leziz börek yapar, Bulgarların ve
Yunanlıların açtığı börek, pekala Arnavutların bu konudaki becerileriyle
yarışabilir. Kosova Arnavutları mantıyı, küçücük üçgen börekçikler şeklinde
yaparlar ve mantı fırında pişer. Tıpkı yaprak dolması gibi tek lokmalıktır.
Balkanlar da börek Anadolu’da olduğu gibi genellikle peynirli değildir.
Ispanak, pırasa, patlıcan, -tatlıda ve yemekte kullandığımız çeşitlerinden
farklı, bir üçüncü tipte, sütte kaynatılmış- kabak, böreğin ara malzemesi
olarak kullanılır.
İskenderiye
Kütüphanesi’nde, balkanlar ve milliyetçilik üzerine yaptığı söyleşi sırasında
Gün Kut, Balkanların sınırlarını tam olarak tarif etmenin kolay olmadığını, tam
da bu yüzden muhtelif tariflerin varlığından söz etmiş ve eklemişti; “Bana göre
Balkanların sınırı böreğin sınırıdır. Nerede börek yapılmıyorsa Balkanlar son
bulmuş demektir.” İster baklava gibi Arap, ister börek gibi Türk mutfağından
olsun, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da hemen hemen her etnik grup bu
lezzetleri –ve dahi neler neler- imal eder ve afiyetle yer. Ama bir baklava
ulusu ya da bir börek ulusu oluşturmazlar. Onlar, bir baklava ve börek
kültürünün sahipleridirler.
Yüzyıllarca
baklava ve börek yemiş olan Balkan halklarının hangisi asimile olmuştur?
Hangisi Türk ya da Arap haline gelmiştir? Bugün dahi aynı yemekleri
yemektedirler, ama bu coğrafyalarda ulusçular hâlâ tek tek “âri” uluslarına
sahiptirler ve işçi sınıfını birbirine kırdırmak için ulusçuluğu kullanmaya
devam etmektedirler. Yemek yiyerek, içki içerek asimile olunacağını ancak bir
milliyetçi (ulusçu) düşünebilir.
Ulusçunun
rüyası ve de kabusu: asimilasyon
Bu
öylesine güçlü bir düşüncedir ki, ulusçu kendi yarattığı “ulusal” kültürün
evrensel olduğunu ya da olacağını ilan eder. Tıpkı başka kültürlerin etkisi
altında asimile olunacağını düşünmesi gibi kendi “ulusal” kültürünün de başka ulusları
asimile edeceği hayalini görür, bununla mutlu olur. Şöyle düşünür; Coca-cola
Amerikan kültürünün ürünüdür, ABD emperyalisttir, o halde cola emperyalizmin
“bizi bozan” ajanıdır. Ama ulusçu kapitalistimiz için cola iyi de kâr
getirmektedir, bu yüzden yerli cola üretilerek hem para kazanılır hem de ulus
asimile olmaktan kurtarılır. Ulusçu farkında değildir ama bu haliyle “Cola
kültürünün” dışına çıkılmış olmaz. Yine de Cola-Türk’ü yapan ulusçu için önemli
olan ulusal bir içeceğin yaratılmasıdır; onun hayal gücü, zihniyet dünyası bu
kadarına izin verir. Örneğin Sırbistan’da savaştan sonra “Sinalco” adında bir
meşrubat, cola ve muadili içeceklere rakip, “ulusal” bir marka olarak
yaygınlaşmıştır. Fakat aynı “anti-emperyalist” Sırbistan halen sürmekte olan Afganistan
işgaline asker göndererek katkı sunmaktadır.
Cola-Turka
markalı bir içeceğimiz var: “Cola”sı “aynı cola,” yani Amerikan, “Turka”sı ise
şarkiyatçı (orientalist). Bir de reklam kampanyası var: ulusçunun asimile olmak
ve etmek konusundaki zihniyet dünyasını bire bir yansıtan: Cola-Turka içen
Amerikalılar Türk kültürünü benimsiyor ve hatta mucize kabilinden bir anda
Amerikan şivesiyle Türkçe konuşmaya başlıyor, kısacası Türkleşiyor. Ama bir
ulusçu için, hele de Gökçe Fırat için bu da yetmez:
“Her Türk,
Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet
vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır.
Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta
Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.”
Aslında
reklamdaki gibi Amerikalıların Türkleşmesi ve “şiveli de olsa” Türkçe konuşması
onu çok memnun eder, ama bir ulusçu “ulusal” kültür ve dil uğruna yerel dilleri
ve şiveleri yok etmekten geri durmaz. “Vatandaş Türkçe konuş,” der ama dünyanın
diğer yerlerindeki Türklerle Türkçe anlaşamamasına hiç aldırış etmez. Onları
başka ulusçu ideolojilerin etkisi altında asimile olmamış, Türklüğünü korumuş
kahramanlar olarak görür. Görür ama yemekle, içmekle asimile olunmadığını
göremez. Irak’taki Türkmenlerle, Azerilerle hatta Orta Asya’daki “Türklerle”
kendi “ulusal” Türkçe’siyle anlaşamaz, ama onları Türklüğünü korumuş ilan eder.
Ulusçunun çelişkisi bitmez.
Hadi
Cola’yı emperyalist ve kültür ajanı ilan ettik. Avrupa’da neredeyse her dilde
yoğurdun adı –ses değişimleriyle birlikte– yoğurttur. Kimi Avrupalı bunu bir
Yunan yiyeceği sanır, ama yoğurt Türkçe’dir, tıpkı ayran gibi. Yani emperyalist
sayılabilecek bir yiyecek ve içeceği vardır Türklerin. Ama yoğurt yediği ya da
ayran içtiği için Türkleşmiş bir İngiliz, Yunanlı ya da Belçikalı gördünüz,
duydunuz mu?
Bugün
Türkler de Kürtler de rakı içmektedir, Yunanlar ise aynı alkollü içkinin
Yunanca’sını; uzo (ouzo). Rakının Türk mü Yunan mı olduğu da ne zamandır her
iki milliyetçilik tarafından tam bir savaş alanıdır. Şimdi rakının Türk ya da
Yunan icadı olduğu kanıtlansa, Türkler ve Yunanlar rakı içmeyi bırakacak mı?
Türkler ya da Yunanlılar şimdiye kadar rakı içmiş olduklarından dolayı asimile
mi olmuş kabul edilecekler?
Acaba
Türkler neden rakı yerine kımız içmiyor?
Kültür
sadece yemekten ibaret değildir
Kültürün
–başta açıkladığımız gibi tanımı ve temeli muhtelif ve belirsiz- “ulusal”
olanını da bulmak kolay değil. Örneğin halk dansları: Horon Yunanca, bar
Ermenice dans, oyun demek, ama oynamaktan, seyretmekten vazgeçer miyiz?
Neden
halk dansları “ulusal”dır da halk dansları topluluklarının farklı giysileri
vardır ve bunlara “yerel” kıyafetler deriz? Ulusal ise o halde Egeliler,
Karadenizliler ve Diyarbakırlıların da aynı kıyafetleri giymesi gerekmez miydi?
Bizleri ilkokula tek tip (önlük ve beyaz yaka) giysiyle gönderen “milli eğitim”
neden folklorda tek tip giyinmeyi yaratamamıştır? Günümüzde ulusal sınırlar
içinde –hatta dışında da- insanlar oldukça benzer –hatta aynı- şekilde
giyinmektedir. Fakat sadece bir yüzyıl önce aynı coğrafyada yaşayan atalar –ki
ulusal kültürün kökleri olduğu kabul edilirler- neredeyse köyden köye değişen
giysiler giyiyorlardı.
Gelin bir
düşlem (fantezi) kuralım: Bugünün bir ulusçusunu zaman makinesine koyalım ve
sadece bir-iki yüzyıl öncesine gönderelim, üzerinde kot pantolon ve t-shirt ya
da kravat-gömlek, takım elbiseyle. Bugünün ulusçusu zaman tünelinden geçip
atalarıyla buluştuğunda, bir köy ya da kasaba hayatı yaşayan dedeler ve nineler
tarafından üzerindeki acayip giysiler yüzünden bir meczup olarak
nitelendirilmez mi? Boş verin düşlemi, bugün bir halk dansları kıyafetiyle
evden çıkıp, otobüse bindiğinizi ve işe gittiğinizi düşünün... Eğer bugün ortak
“ulusal” bir kültüre sahip olduğumuzu ve bu kültürün geçmişten bugüne
damıtıldığını savunacaksak, o halde en çok atalarımıza benzememiz onlarla ortak
noktalarımız olması gerekirdi. Uzun dini bayram tatillerinde bir tatil yöresi
planı değil köyümüze el öpmeye gitmemiz gerekmez miydi?
Tabii ki
bir kültürümüz var ve bunun pek çok öğesiyle mutluyuz ve bunlardan vazgeçmeyi
hayal bile edemeyiz. Fakat kültürümüz en çok da komşu ülkelerdekilerin
kültürüne benzer. Yukarıda mutfak kültürüne ait verilen örneklerin tamamı bir
Yunan, Arap, Acem, Ermeni, Gürcü ya da Slav ile kültürel ortaklıklarımızdır ve
bizleri birbirimize yakınlaştırır. İddia edildiği gibi bir Kürt ile Türk’ü
birbirinden ırak kılmaz.
Sınırlarda
nöbet tutan bir askerin söylediği türkü, dikenli tellerin ardındaki ülke
askerinin de sıla hasretini dile getirmez mi? Suriye’de söylenen uzun hava
Urfalıya çok mu yabancı kalır? Klasik sanat müziğini bir Ermeni dinlemez mi?
Çoğunun ozanı dahi belli olmayıp anonim deyip geçilen türküler ulusal değildir,
ulusal olan marşlardır. Birincisi insanları birleştirir ikincisi ayırır.
Bir ulus
için kültür birliği arayanların sonuçta bulabileceği yegane şey ulus-ötesi/dışı
bir kültür birliğidir. İşte bu yüzden ulusal kültür birliğinin muhtevası ve
temelleri ulusçular tarafından gündeme getirilmez, tartışılmaz, sadece birliğin
ulusal olarak var olduğu söylenir ve geçilir. Fakat kültür birliği ulusçuların
çizdiği ulusal sınırlara sığamaz, ne top-tüfek dinler ne de dikenli
tel-pasaport, onları aşar gider.
Komşularımızla
kültürel benzerliğimizden çok birliğimiz vardır. Yüzyılı aşkın bir süredir
bütün ulusçular farklı “ulusal” kültürler yaratma gayreti içinde olmuşlardır.
Yaratmak için ne yazık ki pek çok kültürel unsur ve kültürlerin kendisi yok
edilmiştir. Ulusçuların bu çabasına rağmen ziyaret ettikleri komşu ülkelerde
yaşayanlarla aralarında kültürel bir benzerlik olduğunu yakalayanlar aslında
geçmişte hiç de ulusal olmayan kültürel birliğe rastlamış olmaktadırlar.
Yememiz içmemiz, oturup kalkmamız, kahvehanemiz meyhanemiz, evlerimizin içi,
sohbetlerimiz hiç mi bir Arap’ın, Acem’in, Ermeni’nin, Yunan’ınkine benzemez?
Evlerimizde İran halısı yok mudur, Yunanistan’da tek bir Kütahya çinisi bulamaz
mıyız? Bunun farkında değillerdir, ama kültürel birliğe ait unsurlar kendi
evinde dahi varlığını –belki de onun sayesinde– korumuştur.
Bugün
Türkiye’deki pek çok şehir ismi Türkçe değildir. Kiraz örneğinde Giresun’dan
bahsetmiştik, devam edelim; Sinop (Sinope), Bursa (Prusa), Trabzon
(Trapezuz-dikdörtgen), Antalya (Attaleia), Amisos (Samsun), Manisa
(Magnesia-Mıknatıs), ve daha bir çok örnekte şehir isimleri Yunanca ya da
öncesi Anadolu uygarlıkları dillerindedir. Kastomonu, Latince castrum-castrium
(kale) kökünden gelir. Burgaz Ada, Lüleburgaz, Atburgazı, Tuzburgazı
örneklerindeki “burgaz” Yunanca pirgos sözcüğünden gelir ve kale anlamındadır.
Tekirdağ, “Tekfurdağı”dır. Tekfur (tacı olan), Ermenice bir sözcüktür.
Kültür
birliği halen varlığını korumaya devam etmektedir, ama yine de “kaytan bıyıklı
Türkler” kendilerini Türklükten aforoz edilmiş bulabilirler: Kaytan, ip-urgan
anlamında Yunanca bir sözcüktür. “Pos bıyıklılar” da Farsça bıyık (gür, dolu)
kullandıklarını bilmelidirler. Kimseye “moruk” demeyin, Ermenice sakal. Kilidi
açarken (kilidi-Yunanca), kepengi (kepeng-Ermenice, kilitten) indirirken kültür
birliğini yaşattığınızı unutmayın.
“Eşeği
merteğe bağlamak,” ya da “elifi görse mertek sanır,” gibi atasözleri asla
herhangi bir ataya işaret etmez, anonimdir: Mertek, direk/kütük anlamında
Ermenice. “Pot kırar” ya da “madik (serçe parmağı) atarsanız,” bunlar da
Ermenice, “katakulli” Yunanca. Polis ve namus (nomos) da Yunanca sözcükler.
Çarşamba,
perşembe (cıhar-dört, penç-beş, şembe-gün) ve pazar Farsça, cuma Arapça.
Tavla
oynayan Türkler sayıları Türkçe değil Farsça sayarlar. Satranç zaten bir Acem
oyunu. Bütün dünyaya İran’dan (Pers) yayılmıştır. Bugün pek çok ülkede satranç
ligleri vardır ve dünya şampiyonası da yapılmaktadır. Fakat tavla ya da satranç
oynadığından dolayı asimile olan da yoktur.
Korku
birliği
Ulusçu,
daima başka kültürlerin etkisinden dolayı ulusun asimile ve yok olacağı
endişesini taşır ve bunun korkusunu “ulusa” aşılar. Aslında, tek tek insanlar
ne kadar bu korkuyu benimser ve bununla yaşarsa o oranda bir ulusu oluşturmuş
sayılırlar. 1923 öncesinde insanlar yüzyıllardır kebap yiyordu, ve ulusçular bu
insanları asimile olmamış bir halde bulup “siz bir ulussunuz,” dediler. Bunu
dedikleri andan itibaren de “kebap yerseniz,” ya da “başka kültürlerin etkisi
altına girerseniz, bozulur ve asimile olursunuz,” korkusunu dolaşıma soktular.
Kısacası asimile olmamışlardan ulus yaratılır ve bu ulus artık asimile olma
tehlikesi altına girer. Bu kurgu içinde çelişki barındırıyor olmakla
nitelendirilemez, saçmadır. Fakat yarattığını korumak Allah’a mahsus değildir.
Ulusçunun koruduğu kendi yaratımı olandır, kültür birliği değil.
Eğer illa
ki bir asimilasyon aranacaksa, bu, ulusal bir kültürün yaratımı uğruna
ulus-dışı kültürel birliğin her bir unsurundan, hatta bu kültürel birliğin
kendisinden başkası olamaz. Tam da bu noktada “asimilasyon” yerine “imha”dan
söz etmek daha yerinde olur.
Kuşkusuz,
yine de kebap yemenin bazı sakıncaları vardır: Örneğin kalp ve damar sağlınıza
zarar verebilir. Fakat beslenme yoluyla ulusal kimliğin sıhhatinin bozulacağını
iddia etmek, -bunun ulusçunun kendi kendisini aşağılaması anlamına geleceğini
bir kenara bırakalım- en azından ulusal kimliğin kendisinin, öyle zannedildiği
kadar sağlam bir bünyeye sahip olmadığını itiraf etmekten başka bir anlama
gelmez.
Doğrusu,
yaratımı sırasında bu bünyenin, iddia edildiği kadar saf kalması mümkün
olamazdı ve yazıda gösterilmeye çalışıldığı gibi olmamıştır da. Dolayısıyla
yaradılışından gelen sorunlarla maluldür. İşte bu sorunlar ve bir yaratım, icat
olmasından ötürü ulusal kimlik, ezeli olmayıp -tam da bu yüzden- ebediyen de
payidar kalamayacağı şüphe ve korkusunu bir alınyazısı gibi taşımak zorunda
kalır. Bu şüphe ve korku, ne ile beslenirse beslensin sonuçta sadece kin
kusabilir.
10 Ekim
2005
i Josef
Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları, Mart 1990,
sf;15.
ii Aynı
soydan (etnik köken, ırk) olma koşulu ise kimileri tarafından tanıma dahil
edilmekte, fakat ABD gibi bariz örnekler dolayısıyla, kimileri tarafından da
tanımdan çıkarılmaktadır. Nitekim Stalin de İtalyan ve Fransız örneklerine
dayanarak soyun koşul olamayacağını belirtmiştir. A.g.e, sf; 11-12. Soy koşulu
genellikle olumsuz bir anlam ifade edecek şekilde “etnik milliyetçiliğe” özgü
olarak kullanılmaktadır. Fakat yine de ulus-devletler soy vurgusu yapmaktan
kaçınmazlar. Örneğin Hırvatistan Anayasası tamamen bir Hırvat soyuna vurgu yapmaktadır.
O dönem çok popüler olan ve uygarlığın kurucusu olarak kabul edilen Yunan
uygarlığına, Avrupalı bir soya gönderme olarak, ABD’nin kuruluşu sırasında
Yunanca’nın resmi dil olması gündeme gelmişti. TC Anayasasına göre “vatandaşlık
bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür,” Türkiyeli değil.
iii
Herkül Milas, Yunan Ulusunun Doğuşu, İletişim Yayınları, sf:19-20.
iv
Sanılanın ve iddia edilenin aksine bir ulusçu ulusu, “öteki”ne göre tanımlamaz.
Aksine önce yaratmaya çalıştığı ulusu tanımlar ve “öteki” kavramı daha sonra
tanıma ithal edilir, ama tanımı güçlendirmek için değil, ulusu saflaştırmak ve
bu yolla güçlendirmek için. Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusculuk, İnsan
Yayınları 1992, sf;28. “Öteki” kavramı sadece “başka”sını tanımlamaya yarar,
“biz”i değil. Elmayı tanımlamak için, “armut, portakal, vişne vb. değil,” demek
elmayı tanımlamaz.
v
Sözcüklerin anlamları ve kökenleri hakkında Meydan Larousse Ansiklopedisi ve
İsmet Zeki Eyüboğlu’nun Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’ndeki (Sosyal Yayınlar,
Mayıs 2004), ilgili maddelerden yararlanılmıştır.
vi Meydan
Larousse’ın ilgili maddesinde; bundan 100 yıl (ansiklopedi 1972 baskısı) önce
İstanbul’da bir Yahudi kızının kaşar (kaseri) peyniri yapığı ve lezzet uzmanı
bir hahamın onayını aldığı bilgisi yer almaktadır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder