“İlkokula
başladığım yıla kadar dilsiz olduğunu sanıyordum nenemin. Beni duyduğunu,
anladığını hissederdim; bir şekilde iletişim yolu bulmuştuk ama hiç konuşmazdı.
Tahta tabanlı, düzayak bir evin pencere kenarına konulmuş yatağından çok az
kalkardı. Yanına gidip saatlerce onu izlerdim. Gür, bembeyaz saçları, solgun ve
mağrur yüzü, sımsıkı kapalı incelmiş dudakları, uzun ince kemikli sol eli...
O eliyle
bana elmalar soyardı. Bu işi tek elle nasıl yaptığına şaşar kalırdım.
Bileğinden kesilmiş sağ koluyla göğsüne sıkıştırdığı elmaları büyük bir
ustalıkla soyar, dilimler ve birer birer bana verirdi.
Aklım
ermeye başladığında “Senin elin neden yok?.. Nene beni duyuyorsun değil mi?”
diye sormaya başladım. Yüzüne acı bir gülümseme yayılır ama hiç konuşmaz,
susar, başımı göğsüne çekip koklardı. Onun niye elinin olmadığını, neden hiç
konuşmadığını evin ahalisine sorduğumda hiç kimse cevaplamazdı. Bu kadar
meraklı olduğum için de azarlar dururlardı beni.
Ama
okuldan döndüğüm bir gün olağanüstü bir şey keşfettim. Nenemin
konuşabildiğini... Onu senede bir kaç kere ziyaret eden bir kadın vardı.
Nenemle aynı yaşlarda görünen ama ondan daha dinç, uzun boylu. Onun nenemi
ziyarete geldiği günlerde odanın kapısı sıkıca kapanır ve içeri girmek bize
yasaklanırdı.
Okula
başladığım o yıl kadın yine gelmişti. Annem ve ablalarım evde yoktu. Gözümü
anahtar deliğine yerleştirip odayı gözetlemeye başladım. Bir şeyler
konuştuklarını duyunca nefesim kesildi. Ne konuştuklarını anlayabilmek için
kulağımı iyice kapıya yapıştırdım. Onları duyabiliyordum ama konuşulanları bir
türlü anlayamıyordum. Başka bir dilde konuşuyorlardı sanki.
Sonra
annem geldi, beni yine bir güzel azarladı ve sokağa kovaladı. Ona, “Nenem,
konuşuyor!” diye bağırdım ama bana cevap vermedi, o zaten bunu biliyor
olmalıydı. Daha önceleri, kadın geldiğinde o da odaya giriyor saatlerce
çıkmıyorlardı.
Kadın
gittikten sonra nenemin yanına girdim, her zamanki gibi yatağının kenarına
değil, daha uzak bir yere oturdum. Bana bakıp gülümsedi ama ben oralı olmayıp
küskünlüğümü belli ettim. Yine her zaman yaptığı gibi yatağının yanı başında
duran bez torbadan bir elma çıkardı, soydu ve bana uzattı. Hiç hareket etmeden
dik dik gözlerine baktım.
“Sen,
konuşabiliyorsun...” dedim sitemle. “Ama benimle hiç konuşmuyorsun, bir daha
senin elmalarını yemeyeceğim...” Yüzüne acı bir ifade yerleşti. Elmayı uzattığı
eli gevşedi, elma yere düştü. Onu yerden alıp pencereden dışarı fırlattım ve
koşarak odadan çıktım.
Akşam, üç
ablam, annem, babam yemek yiyorduk. Birdenbire “Bugün nenemi o kadınla
konuşurken duydum!” dedim. Annem bana bir çimdik attı. Babam aksi aksi baktı.
Herkesin susmasından, benim dışımda herkesin bunu bildiğini anladım. Ve asla
bana bir şey söylemeyeceklerini.
Ertesi
gün evi terk etmeye karar verdim. Nenemin odasına girip, karşısına dikildim,
onu terk edeceğimi ve bir daha da dönmeyeceğimi söylediğimi hatırlıyorum. Sol
elini bana doğru uzattı, elini ittim ve arkamı dönüp kapıya doğru ilerledim.
Tam kapıdan çıkarken ismimle seslendi. Durdum, dönüp baktım. “Gel... Gel yanıma
otur.” dedi. Gidip yanına oturdum.
Büyülenmiş gibiydim. Elimi tuttu. Sırtı duvara dayalıydı, gözlerini kapattı ve
bir süre öyle oturduk sessizlikte. O gün başka bir şey söylemedi.
Ama
yıllar sonra bir gece -artık birbirimizin dilini az çok konuşabildiğimiz bir
gece- bana öyküsünü anlattı.
Nenem
ailesinin ilk çocuğu olarak 1901 Adana’sında doğmuş. Annesi Adanalı, babası
Diyarbakırlı ‘Ermeni’ymiş ama nenem babasının nasıl olup da sonradan Adana’ya yerleştiğini
bilmiyor. Hatırladığı sadece onun çocukluk günlerinde, Türklerin, Ermenilerin,
Rumların, Arapların bir arada yaşadığı; bir çocuğun toprak damlardan birinden
diğerine atlayarak geçebildiği, öğle yemeğini hangi evde yemek pişiyorsa orada
yiyebildiği, akşam çocukların hangi komşuda istiyorlarsa orada diğer çocuklarla
koyun koyuna uyuyabildiği bir kasabada geçen ilk çocukluk yılları…
Açık
avlularda peçeli kadınlarla, Hıristiyan kadınların birlikte güle oynaya reçel
kaynattıkları, turşu kurdukları bir coğrafyada…
Nenemin
annesi ve babası orada küçük bir üzüm bağının sahibiymiş. Ama sonra o karanlık
günler gelmiş. Meşrutiyet’e karşıt grupların ayaklandığı 31 Mart 1909 olayları
sonrasında, Nisan ayında, büyük çoğunluğu Ermenilerden binlerce insanın öldüğü,
daha düne kadar birlikte yan yana, dostça yaşayan insanların bir kaç gün içinde
birbirlerini boğazladıkları o dehşet günleri…
Nenem,
babasının boğazı kesilirken annesinin nasıl kendisine ve kız kardeşine
sarılarak dehşet içinde feryat ettiğini hâlâ hatırlıyordu.
Daha
sonra babasının şehri olan Diyarbakır’a, Dicle kıyısına amcalarının yanına göç
ettiklerini de hatırlıyor. Diyarbakır’a döndükten kısa bir süre sonra
annelerini kaybetmişler. Sonra iki küçük kızın amcalarının yanında hayata
tutunma çabaları.
Nenem on
üç yaşına geldiğinde, on sekiz yaşındaki amcaoğluyla evlenmiş. Evliliklerinin
birinci yılını doldurdukları 1915 yılında bir gün askerler yaşadıkları Ermeni
köyüne gelerek tek tek kapılara dayanmış ve “Burayı terk edeceksiniz!”
demişler.
Birçoğu
çaresiz kabul etmiş askerlerin isteğini. Kabul etmeyenler ev ev direnişe
geçmişler. Kocası on dokuzunda deli dolu bir gençmiş o zamanlar. Onların
bahçesine geldiklerinde, pencereden ateş ederek askerlerin eve girmelerini
önlemeye çalışmış. Ama mermileri bitince askerler içeri girmiş.
“Birlikte
el ele verip sırtımızı duvara dayadık ve bekledik... Yaşadığımız kabustan
uyanırız diye bekledik... Ama her şey gerçekti... ”
Bir subay
kocasının başına dayayıp ateşlemiş silahını. Nenem kendisini de öldürmeleri
için yalvarmış. Öldürmemişler, dışarı sürüklemeye çalışmışlar. Ama kocasının
cansız eli onun elini bir türlü bırakmıyormuş. Nenem de bırakmak istemiyormuş o
eli. Kocasını vuran subay emretmiş ve bir asker bileğinden keserek ayırmış
ikisini. Dedem de o askerlerin arasındaymış. Onun kesik kolunu çıkarıp yırttığı
mintanıyla sarmış.
Kasabada
direnen erkeklerden sağ kalanlar kurşuna dizilirken, kadınlarla çocuklar
sürgüne zorlanmış.
Bu
dünyalar güzeli cesur Ermeni kızından çok etkilenen dedem bir yolunu bulmuş ve
onu alıkoyarak uzunca bir süre saklamış, tedavi olmasına yardımcı olmuş ve
sonra da onunla evlenmek istemiş.. Ama nenem hiçbir zaman sevmemiş dedemi.
Minnet de duymamış. Karnındaki çocuğun hayatına karşılık yalnızca dillere
destan güzelliğini sunmuş ona. Şefkat kılığındaki barbar bir kara sevdanın
sunağına yatırmış güzelliğini. Ama kendi dili dışında bir dil konuşmayı da
reddetmiş. Karnındaki bebek annemmiş, annemden sonra sahip olduğu iki çocuğuyla
da yalnızca kendi dilinde konuşmuş ama dedem onlara kendi dilini öğretmesini
yıllarca yasaklamış. Onu ziyarete gelen
kadın da sürgünde sağ kalabilen, yolu ta Beyrut’taki bir yetimhaneye kadar
düşüp, savaştan sonra da Türkiye’ye ablasını aramaya gelen kız kardeşiymiş...
Nenem
doksan altı yaşına kadar yaşadı ve hayatının neredeyse seksen yılını ‘dilsiz’
olarak geçirdi… Şimdi yaşadığım bu uzak ülkede, benim ve nenemin doğduğu
topraklara yabancı bu kültürde yıllar sonra neneme verdiğim sözü tuttum. Artık
onun dilinde de okuyup yazabiliyorum. Nenemle ortak dilimizde…
Eğer
bunca mesafeden ve ayrı kaldığım bunca yıldan sonra, bir daha asla geri
dönemeyeceğimiz o zamana ve o topraklara bu kadar derinden bir yerlerden
bağlıysam nenem yüzünden.
Nenemin
doğduğu kasabadaki üzüm bağları artık yok; yaşadığı mahalle, toprak damlar ve
avlular, o güzelim çocukluk, o güzelim insanlar… Hiç biri yok ve bir daha da asla olmayacak.
Tarihimizin ve köklerimizin üzerinden asfaltlar geçiyor artık.
Ama belki
de acı ve sürgün; tarihin bizi yeniden bir şekilde bir araya getirmek için
farklı yerlere dağıtma yoludur. Tarih kendini affettirmek için bir yol
arıyordur belki de… Benim on üç yaşındaki güzeller güzeli neneme bir özür
borçlu olan tarih…
Öyle
olduğunu umuyorum…”
Dün, bir
başka kitabı karıştırırken hatırladım Ali’nin yıllar önce o kuzey ülkesinde bir
şubat gecesi -dalgakıranda hep birlikte
otururken- anlattıklarını…
On üç
yaşına kadar güzeller güzeli Anahit; on üçünden sonrasının dilsiz ‘Narin
Ana’sının, dışarıdaki kar fırtınasından daha çok içimize işleyen, kanımızı donduran
hikâyesini.
Dünyanın
neresine giderseniz gidin, bütün acılar birbirine ne kadar yakın, bütün yaralar
ne kadar aynı:
“Yaşlandıkça,
tarihin okyanusunun ve acı dalgalarının hepimizi ortak bir sahile
sürüklediğinin daha fazla farkına varıyorum. Çocukluğumdan beri bir sürü
katliam hikâyesi duydum; onları korku içinde ve büyülenerek dinledim ama uzun
zamandır bunları duymaya katlanamıyorum.
Bilinçli
bir varlık olarak olgunlaşmak; başka insanların acılarını samimiyetle paylaşmak
konusundaki kapasitemizin artması anlamına gelir.
Biz,
hepimiz, Ermeniler, Kızılderililer ya da her kimse, bizler bir şekilde tecavüz
ve katliam çocuklarıyız, yine de bu katliam hepimize ait ve hepimiz aynı yerden
geliyoruz.
Çöldeki
ölüm yürüyüşü ve kan nehirleri…
Yaşam
daha fazlasını yaratana kadar, ölüm bütün hikâyelerin sonudur…” diyor, ‘Son
Ermeni’ kitabının yazarı Peter Najarian.
“Bazı
yaralar zamanla iyileşmez…” diyorlar.
İyileşmeyen
tüm yaralar hepimize ait ve hepimiz aynı yerden geliyoruz.
Aynı yerlerden
yara alıyor, aynı yerlerden kanıyoruz.
Aynı
insan yanımızdan…
Yani
yürekten… Yani yürekten…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder