AKP mitingleri
sırasında basına yansıyan fotoğrafların 'photoshop'la kalabalıklaştırıldığı
iddia edilmiş ve hükümet çok eleştirilmişti. Oysa Başbakan'ın gücünü aldığı
milli iradenin de 'photoshop'lu olduğunu söylemek gerekir. İşte Türkiye'nin AKP
dönemi boyunca baş belası olan dijital seçim sisteminin bir analizi.
Cumhuriyet / Dergi-
Başbakan arkasına yüzde ellisini, önüne polisini, gazını almış kükrüyor,
“provokatörler, çapulcular.” Sahip olduğunu düşündüğü gücü sandıktan aldığına
çok emin. Türkiye’nin yüzde ellisi onun, dolayısıyla her istediğini yapma hakkını
kendinde buluyor.
Herhangi bir talepte
bulunmak için çoğunluğa sahip olmanın gerekli olduğunu düşünmenin demokrasiyle
ne kadar bağdaştığı sorusunu bir kenara bırakalım, biz AKP ve Başbakan’ın
gerçekten toplumdaki çoğunluğa sahip olup olmadığına bakalım. 2002’den beri her
genel seçimde oy oranını biraz daha artıran AKP, 2011 genel seçimlerinde
oyların yüzde 49.9’unu alarak en çok oy alan parti olmuş. Seçmenlerin yüzde
83’ü oy kullanmış, bu katılım açısından fena bir rakam gibi görünmüyor. AKP’nin
aldığı 21 milyon küsur oy her ne kadar Türkiye’nin yarısına denk gelmese de
ciddi bir rakam. Ancak bu oyların ne kadarının gerçek olduğu soru işareti.
Hemen her seçim
sonrası ortaya atılan ididalar aynıdır. Hasır altı edilen sandıklar, çöplerde
bulunan oylar, 300 haneli yerleşkelerden 7 bin oy çıkarmalar, ölmüş insanların
oy atma konusundaki istekliliği... Bu tip hikâyeler tek bir partiye
indirgenemeyecek söylentilerdir. Seçim ertesinde partii teşkilatlarının fazla
mesai yapmasına sebep olan söylentiler.
Ancak son on yılda
“ileri demokrasi” seviyesine gelen Türkiye’de Başbakan’ın sıkca bahsettiği ve
kendine siper ettiği milli iradenin ne kadar sağlıklı bir veri olduğu oldukça
tartışmalı bir konu. Bunun en büyük sebebi de SEÇSİS (Bilgisayar Destekli Merkezi
Seçim kütüğü Sistemi).
Türkiye’de ilk
olarak tamamen bilgisayar tabanlı oy sayımı 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde
yapılmış. AKP bu seçimle birlikte yüzde 36 olan oy oranını on puan artırarark
yüzde 46’ya çıkarmış. Seçim öncesinde Yüksek Seçim Kurulu’na yerleştirilen
sistemse şöyle işliyordu. Ana bilgisayara HAVELSAN tarafından kurulan JAVA
destekli SEÇSİS yazılımı yüklüydü. Bu sistem, tüm il ve ilçe merkezlerindeki
bilgisayarlara VPN, yani “özel ağ yapılandırması”yla bağlıydı. Her merkezde
işlenen oy kayıtları otomatik olarak ana bilgisayardaki yazılıma yükleniyordu.
Burada asıl sorun bahsettiğimiz sistemin dış müdahalelere karşı zayıf korumalı
olmasıydı.
İl ve ilçe
merkezlerinde yüklü olan işletim sistemi Windows XP’ler dünyada o zamana kadar
görülen en güvensiz işletim sistemiydi. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir
hacker’ın bu sisteme müdahale şansı oldukça fazlaydı. Bu noktada CIA destekli
bir yazılım olan Microsoft Windows yerine dünya çapında en güvenli işletim
sistemi olarak kabul gören Linux tabanlı bir yazılım tercih edilmemesiyse
oldukça manidardı. Hele ki SEÇSİS’in henüz Ulusal Yazılım Sertifikası bile
yokken.
Bu noktada seçim
sandıklarında sayılan oylar doğru şekilde merkeze iletilse bile, sayıların
dijital ortama aktarımı fazlasıyla denetimsiz ve müdahaleye açık. Aslında aynı yıl
komşumuz Yunanistan’da da benzer bir yazılım uygulanmak istenmiş, ama öncesinde
ABD’de farklı üniversitelerde yapılan araştırmalarda yerel ve genel bazda hile
yapıldığı tespit edildiği için vazgeçilmiştir. Ancak aynı yıl Türkiye’de
yapılan seçimlerde ham sandık sonuçları gizlenmişti. Elbette aklıevvelin biri
çıkıp tüm sonuçları alt alta yazıp toplayabilirdi. Acaba dijital sonuçlarla
ortaya çıkacak farktan mı korkulmuştu?
Bu noktada Linux
Kullanıcıları Derneği’nin yaptığı ve fazlasıyla göz ardı edilen bir basın
açıklamasına yer vermek gerekiyor. Merkezlerde Windows tabanlı işletim
sistemlerinin kullanılması eleştiriliyor ve ham sandık sonuçlarının derhal
paylaşılması isteniyordu.
“Hackerlar gerçekten
seçimlerimizi etkileyebilir mi?” Bu soruyu soran Dark Reading isimli internet
sitesinin yazarlarından Erica Chickowski. ABD’de Bush ve AL Gore arasında
geçen, yine SEÇSİS’in altyapısını sağlayan Sun Electronics adlı şirketin
katkılarıyla gerçekleşen ve karşılıkı kazananı tebrik mesajlarıyla iyice
komediye dönüşen seçimlerin ardından seçim yöntemlerini araştırmaya başlamış.
En popüler güvenlik yazılımlarından ESET’in güvenlik sözcülerinden Stephen
Cobb’a bu soruyu sormuş. Yanıt başka bir soruyla geliyor. “Sony ve Yahoo gibi şirketler
hacklenebiliyorsa, seçim yazılımları neden hacklenmesin?” New York’taki Seçim
Kurulu Yöneticilerinden Shane Hamlin ise daha karamsar. “Genelde yanlış insanın
kazanması olabilecek en kötü şey değildir” diyor. Asıl mesele evinde oturan bir
hackerın tüm demokrasiye müdahale edebilecek ve tüm kitleleri
güçsüzleştirebilecek konumda olması.”
Elbette bu korkutucu
gerçek Türkiye gibi demokrasilerin pamuk ipliğine bağlı olduğu ülkelerde çok
daha büyük erezyonlara sebep oluyor, sanal oylar, doğal olarak sanal bir
kitleyi de peşinden sürüklüyor ve aslında var olmayan bir milli irade bile
ortaya çıkabiliyor.
Şu sıralar revaçta
olarak dijital seçim sistemleri hakkında yapılan araştırmalar, tam 218 farklı
kırılganlık ve açık noktası ortaya koyuyor. Görünen o ki, Türkiye’deki seçim
merkezlerinde kullanılan bilgisayarların pekçoğu da güvenlik açısından
evlerinizdekilerden çok farklı değil. Yine bir başka şaibeli yazılım olan Nüfus
kütüğü kayıtlarını tutan MERNİS’e bir bakalım. 2002’de 41 Milyon civarı bir
seçmen rakamı ortaya koyuyor, 2004’te bu rakam 43 Milyon’a çıkıyor, 2007’deyse
42 Milyon’a düşüyor. Türkiye’nin nüfus artış hızıyla karşılaştırıldığında
oldukça garip bir istatistik. Uzmanlar bunu geçersiz oyların silinmesiyle
açıklıyor. Peki o zaman AKP’yi tek başına ikitdara getiren ve seçmenin yüzde
44’ünü meclis dışında bırakan 2002 seçimleri için şaibeli ve hileli demek
yanlış mı? Seçmen sayımıza geri dönelim; 2009’da 48 Milyon seçmenimiz var,
referandum yılı olan 2010’da ise 49 Milyon 500 bin. Türkiye nüfusundaki artışsa
bu süre içinde sadece 1 Milyon. 2011 Genel Seçimlerine giden 52 Milyon 800 Bin
seçmenimiz var. Ancak nüfus gerçekleri bir türlü seçmen sayısıyla örtüşmüyor.
Ya son esçimde ya da ilk seçimde bir hile var. Lenin bir keresinde ne demişti,
“Oyları kimin verdiği değil, kimin saydığı önemlidir.” Görünüşe bakılırsa hiç
de haksız değil.
30 Haziran 2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder