Toplum olarak, değerlerimizi ve ahlak anlayışımızı kaybettiğimiz bir düzenin içinde yaşıyoruz. Bu yozlaşmış düzen, deyimlerimizden davranışlarımıza kadar her alanda kendini gösteriyor. Atasözlerimiz bile bu bozuk düzenin alt yapısını hazırlayan zihniyeti açıkça ortaya koyuyor:
"Devletin malı deniz, yemeyen domuz" diyerek devlet malını çalmanın ahlaki bir sorun değil, adeta bir kural olduğunu kabullendik.
"Köprüyü geçene kadar ayıya dayı de" diyerek çıkarlarımız uğruna her türlü sahtekârlığı ve riyakârlığı meşrulaştırdık.
"Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez" ile haksız kazancı paylaşmayı, hatta bu düzeni pekiştirmeyi teşvik ettik.
"Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" diyerek dürüstlüğü ödüllendirmek yerine cezalandırmayı alışkanlık haline getirdik; susmayı ve boyun eğmeyi yücelttik.
"Komşuda pişer, bize de düşer" sözleriyle başkalarının emeklerini ve hakkını talep etmenin utancını bile hissetmeden paylaşımı yozlaştırdık.
"Üzümünü ye, bağını sorma" anlayışıyla kaynakların kirli ya da haksız yollarla elde edilmesini sorgulamaz hale geldik. Önemli olan bizim payımıza düşendi.
"Bal tutan parmağını yalar" diyerek yetkiyi kötüye kullanmayı normalleştirdik, yolsuzluğu yazılı olmayan bir hak gibi gördük.
"Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" sözüyle toplumsal dayanışmayı terk ettik; bireysel çıkarlarımız için adaletten uzaklaştık ve haksızlık karşısında sessiz kalmayı seçtik.
Bu atasözleri yalnızca birer söz değil, toplumsal bilincimizi ve ahlak yapımızı şekillendiren güçlü mesajlardır. Ancak bu mesajlar, yozlaşmış bir düzenin ve çürümüş bir ahlak anlayışının yansımasıdır.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder