9 Haziran 2026 Salı

SAFLAR GİDEREK NETLEŞİYOR MONARŞİ Mİ DEMOKRASİ Mİ

 SAFLAR GİDEREK NETLEŞİYOR MONARŞİ Mİ DEMOKRASİ Mİ



Bugün Türkiye'de yaşanan mücadele yalnızca siyasi partiler arasındaki bir iktidar yarışı değildir. Asıl çatışma, devletin halk için mi var olduğu yoksa halkın devlet için mi var olduğu sorusu etrafında şekillenmektedir.

Bir tarafta devleti halkın iradesinin üzerinde gören, merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim anlayışını savunanlar bulunmaktadır. Diğer tarafta ise egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, devletin gerçek sahibinin halk olduğunu savunanlar yer almaktadır.

Saflar giderek netleşmektedir. Tartışma artık kişilerin, makamların veya partilerin ötesine geçmiş; Türkiye'nin nasıl yönetileceği, egemenliğin kim adına ve hangi anlayışla kullanılacağı sorusuna dönüşmüştür. Bu nedenle yaşananlar yalnızca CHP'nin iç meselesi değildir. Mesele, demokrasi ile vesayet; halk egemenliği ile otoriter yönetim anlayışı arasındaki tarihsel mücadelenin günümüzdeki yansımasıdır.





TÜRKİYE SİYASETİNDE KUŞAK DEĞİŞİMİ VE BUNA DİRENENLERİN MÜCADELESİ

CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in şu sözleri aslında Türkiye siyasetinde yaşanan dönüşümün özetidir:
"Eski nesil köhneleşen siyaseti geride bıraktık. Yeni nesil bir siyaseti kuruyoruz. Ama bunu yalnızca gençlerle değil, Onuncu Yıl Marşı'ndaki gibi her yaştan gençlerle birlikte kuruyoruz."



Bugün Recep Tayyip Erdoğan 72 yaşında, Devlet Bahçeli 78 yaşında, Kemal Kılıçdaroğlu ise 78 yaşındadır. Bu isimler son 20-30 yılın Türkiye siyasetine damga vurmuş aktörleridir.
Buna karşılık Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu 51 yaşındadır. Yerel yönetimlerde görev yapan çok sayıda belediye başkanı da siyasette yeni bir kuşağı temsil etmektedir. Örneğin Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş 45 yaşındadır.

Demografik veriler de bu değişimin yönünü açıkça göstermektedir. Türkiye'de her yıl yaklaşık 1,2 milyon genç 18 yaşına girerek ilk kez seçmen olmaktadır. 18-24 yaş arasında yaklaşık 9 milyon seçmen bulunurken, 24-45 yaş aralığında yaklaşık 26-27 milyon vatandaş oy kullanmaktadır.

Bu tablo, Türkiye'nin siyasal geleceğinin giderek genç kuşakların tercihleri doğrultusunda şekilleneceğini göstermektedir. Gençler yalnızca seçmen sayısını artıran bir istatistik değildir; aynı zamanda dijital çağın, teknolojik dönüşümün ve küresel değişimin taşıyıcılarıdır.

"Devlet aklı" söylemiyle devleti kutsallaştıranlar da bu gerçeği görmektedir. Önümüzdeki on yılda Endüstri 4.0'dan Endüstri 5.0'a geçileceğini biliyorlar. Kuantum bilgisayarların ekonomiyi, güvenliği, üretimi ve günlük yaşamı köklü biçimde değiştireceğini de biliyorlar. Ancak değişimin yönünü belirleyemeyenler, geleceği inşa etmek yerine mevcut düzeni korumaya çalışmaktadır.

Bu nedenle baskıyı artırıyor, özgürlük alanlarını daraltıyor, hukuku siyasallaştırıyor ve toplumu denetim altında tutarak iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki gençleşen toplum, bilgiye daha hızlı ulaşan nesiller ve değişen dünya düzeni, eski siyaset kalıplarını her geçen gün daha fazla aşındırmaktadır.

Bugün Türkiye'de yaşanan mücadele yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki bir mücadele değildir. Aynı zamanda geçmiş ile gelecek, statüko ile değişim, vesayet ile halk egemenliği arasındaki mücadeledir.

Ve tarih, çoğu zaman değişime direnenleri değil, değişimi yönetenleri hatırlar.
Ozan
09 Haziran 2026

AYNI DİL, AYNI SÖYLEM, AYNI HEDEF Mİ?

 AYNI DİL, AYNI SÖYLEM, AYNI HEDEF Mİ?



Devlet Bahçeli grup toplantısında şöyle diyor:
“Sayın Özgür Özel’e tavsiyemiz şudur. CHP’nin iç gerilimini sırtlanıp meydanlara taşımaktan, CHP bünyesindeki çatlağı memleket sathına yaymaktan, mevki yarışını demokrasi kahramanlığı gibi servis etmekten vazgeçilmelidir.”


Kemal Kılıçdaroğlu ise şöyle konuşuyor:
“Topyekûn halk ayaklanması çığırtkanlığı yaparak bu partinin öz evlatlarını birbirine düşman etmek isteyenler bilsin ki; o kirli emellere asla geçit vermeyeceğiz! İç karışıklık yaratma çabaları, sadece dış müdahale heveslilerine zemin hazırlar. Biz bu oyunu bozarız!”


İki açıklama yan yana konulduğunda, kullanılan kavramların ve kurulan siyasi çerçevenin ne kadar benzeştiği dikkat çekmektedir. Sanki farklı siyasi aktörlerden değil, aynı merkezden kaleme alınmış metinler okunuyor gibidir.

Bugün gelinen noktada, Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP'ye dönüşüyle başlayan süreç, yalnızca bir parti içi tartışma olarak değerlendirilemez. Yaşananlar, seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel üzerinde kurulan siyasi baskının ve olası bir tasfiye girişiminin ayak sesleri olarak da yorumlanmaktadır.

Asıl sorulması gereken soru şudur:
“Devlet aklı” söylemiyle devleti halkın üstünde, toplumdan bağımsız ve siyaset üzerinde vesayet kuran bir güç olarak tanımlayanlar kimlerdir? Ve onların hedefi nedir?
Bugün Türkiye’de mücadele yalnızca siyasi partiler arasındaki bir rekabet değildir. Bir tarafta devleti halkın iradesinden üstün gören, merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim anlayışını savunanlar; diğer tarafta ise devletin gerçek sahibinin halk olduğunu, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu savunanlar bulunmaktadır.

Saflaşma giderek netleşmektedir. Tartışma, kişilerin veya makamların ötesine geçmiş; Türkiye'nin nasıl yönetileceği, egemenliğin kim adına ve hangi anlayışla kullanılacağı sorusuna dönüşmüştür. Bu nedenle mesele yalnızca CHP'nin iç meselesi değil, demokrasi ile vesayet, halk egemenliği ile otoriter yönetim anlayışı arasındaki mücadelenin bir yansımasıdır.
Ozan 
09 Haziran 2026

EMİR ALAN İNİSİYATİF ALAMAZ

 EMİR ALAN İNİSİYATİF ALAMAZ



Kılıçdaroğlu hâlâ devlet memuru refleksiyle mi hareket ediyor?

CHP'ye atanan kayyım yönetiminde söz sahibi olan üç ismin ortak bir özelliği dikkat çekmektedir: Üçü de siyasi yaşamlarından önce uzun yıllar devlet bürokrasisinin çeşitli kademelerinde görev yapmış isimlerdir.

Kemal Kılıçdaroğlu geçmişte devlet memuruydu. 
Bülent Kuşoğlu geçmişte devlet memuruydu.
Faik Öztrak da geçmişte devlet memuruydu.

Devlet memurları seçimle değil, atamayla göreve gelir. Bürokratik hiyerarşi içinde çalışır, üstlerinden gelen talimatlar doğrultusunda hareket ederler. Görevlerinin temelinde politika belirlemek değil, belirlenmiş politika ve kararları uygulamak vardır. Devlet herşeyden önce yüce ve dokunulmaz bir değerdir. O nedenle bugün yaşananlar için Bülent Kuşoğlu "Devlet Aklı" diyerek devleti yüceltiyor. Kim bunlar diye sorulunca, devlet aklı diyen akıllıca bir yanıt veremiyor. Çünkü devleti yöneten iktidarı da yöneten bir akıl var.
O akıl emperyal akıldır, ABD'nin aklı mustemleke yada bölge valisi gibi hareket eden büyükelçi Tom Barrack, Türkiye'ye biçtiği rolü açıkça söylüyor "Türkiye Osmanlı monarşi modeline geçmelidir" bürokrasiden gelen Bülent Kuşoğlu'na göre Tom Barrack söylemi "Devlet Aklı" ve yerine getirmek gerekir.


                             Tom Barrack emri verdi;


Memur Kemal  emredersiniz dedi




Bu nedenle uzun yıllar bürokraside görev yapan kişilerin siyasal hayata da benzer reflekslerle yaklaşması şaşırtıcı değildir. Karar alan değil, alınan kararları uygulayan bir anlayışın; inisiyatif üretmek yerine merkezden gelen yönlendirmeleri esas alması beklenir.

Yukarıda adı geçen isimlerin kariyer geçmişlerine bakıldığında, devlet mekanizmasının farklı kademelerinde uzun yıllar görev yaptıkları görülmektedir. Bu durum kamuoyunda şu sorunun sorulmasına yol açmaktadır:

Bugün sergiledikleri siyasi tutumlar tamamen kendi iradelerinin ürünü müdür, yoksa geçmişten gelen bürokratik alışkanlıkların ve belirli güç merkezlerinin etkisi altında mı şekillenmektedir?

Çünkü bürokrasinin temel mantığı talimatı uygulamaktır. Siyasetin temel mantığı ise millet adına irade ortaya koyabilmektir. Talimatla yönetilen bir anlayış ile topluma yön verecek siyasi liderlik arasında önemli bir fark vardır.
Geçmişte emir alanların, geleceğe dair güçlü bir siyasi inisiyatif ortaya koyup koyamayacağı sorusu da tam burada önem kazanmaktadır.

Ozan
08 Haziran 2026

3 Haziran 2026 Çarşamba

EMEKÇİLER, SİZLERİ MUTLU ETMEK İÇİN NE YAPMALI?

 EMEKÇİLER, SİZLERİ MUTLU ETMEK İÇİN NE YAPMALI?



Aşağıdaki güvenlik kuvvetleri mensupları herhalde yalılarda, köşklerde doğup büyüdüler; sermayedar babaların, soylu annelerin çocukları olmalılar ki emeğinin ve ekmeğinin peşindeki insanların halinden anlamıyorlar.




Karşılarında gördükleri insanlar lüks ve ayrıcalık istemiyor. Sadece alın terinin karşılığını, gasp edilen haklarını talep ediyorlar. Peki nedir bu öfke? Nedir bu tahammülsüzlük?
Bu emekçiler köle mi? Emeğinin karşılığını isteyemez, yürüyemez, sesini çıkaramaz, demokratik hakkını kullanamaz mı? Hak aramak ne zamandan beri suç oldu?
Ne yapmalı bu insanlar? Çocukları aç kalmasın diye mücadele etmekten vaz mı geçsinler? Ev kiralarını ödeyemedikleri için çadırlarda mı yaşasınlar? Çocuklarına bir çift ayakkabı alamadıkları halde susup kaderlerine mi razı olsunlar? Elbise yerine yaprakla mı dolaşsınlar?




Söyleyin, ne yapmalı bu insanlar ki sizi rahatsız etmesinler? Açlığı mı kabullensinler, yoksulluğu mu alkışlasınlar, yoksa haklarını aramaktan tamamen vaz mı geçsinler?
Unutulmamalıdır ki emekçinin talebi ayrıcalık değil, insan onuruna yaraşır bir yaşamdır. Ve hiçbir güç, hak arayan insanların sesini sonsuza kadar susturamaz.