31 Ekim 2010 Pazar

SÜLEYMAN’IN MÜLKÜ’

Kur’an, “Süleyman’ın mülkü” hakkında “şeytanca telkinlere” uyanlardan bahseder.
Acaba bununla anlatılmak istenen nedir?
Dahası kimdir bu şeytanca telkinlere uyanlar?
Bu önemli.
Çünkü dinî muhayyilede “Süleyman’ın mülkü” efsanesi, nice dindarın, aslında şeytanca telkinden başka bir şey olmayan zenginlik hayalini süslüyor ve buradan meşruiyet alıyor.
Öyle ki buradan girilerek, sonsuz zenginlik ve sınırsız servetin “bir kişide” olabileceğine dair cevazlar veriliyor, fetvalar çıkarılıyor.
İslam dünyasında zenginlik, şatafat ve debdebeli saray hayatı özlemlerinin hep “Süleyman’ın mülkü” efsanesinden esinlendiğini görüyoruz.
Tarih boyunca sultanlar, krallar ve onların dalkavuk avanesi, hep cariyelerle dolu haremlerde, altın musluklu, gümüş şamdanlı, camdan havuzlu saraylarda “zenginlikle imtihan olunduklarını” söylediler. “Ama…” diye itiraz edenleri “Süleyman’ın mülkü” diyerek susturdular.
Saray çöplüklerinde yiyecek arayan yoksul dindarlara ise “Sabredin, huriler sizi bekliyor” dediler. Tabi ki “öldükten sonra, cennette…”
Kurdular bir düzen, şeytanca telkinlerle oyalanıp durdular.
Nasıl olsa Ebuzer mezarından çıkamazdı. Peygamberin, Ali’nin mezarına ise beton dökülmüş, üzerine kayalar yığılmıştı, çıkmaları hiç mümkün değildi.
Böylesi bir din algısının asırlardır Hindistan’daki kast sisteminin yerini aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
İslam, ne yazık ki paramparça yapmak, zırr-u zeber etmek istediği böylesi bir kast (şirk) düzeninin aracısı, onaylayıcısı ve afyon yüzü haline getirildi.
Değil Kur’an’ın, dört kitabın, hatta “İbrahim ve Musa’dan beri söylenegelen” tüm suhufların manası, içeriği, mesajı, çağrısı yani tüm mülk ayetlerinin ruhu ve bedeni adeta çarmıha gerildi, sonra mezara gömüldü,  sonra üzerine betonlar döküldü, sonra da üzerlerine kaşâneler dikilip içlerinde tepinildi.
Hz. İsa’nın “Peygamberleri hem öldürürsünüz, sonra da üzerlerine türbe dikersiniz” dediği şey bundan başkası değildi. (Matta; 23/19-35)…
***
Çare yok, o kâşaneleri yıkacak, betonları sökecek, mezarlara gömülmüş mesajları gün yüzüne çıkaracağız. Bunu yaparken ciyak ciyak bağırılmasına aldırış etmeyeceğiz. “Yeter geç artık bu konuyu; böcekten, çiçekten, estetikten, metafizikten bahset” hinoğlu hinliğine pirim vermeyeceğiz…
Bakın, o dediğinizi “en kral mealler” yapıyor.
Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı’nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: “Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ‘Affetmek’ olduğunu söyle.”
(Doğrusu: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.”)
Hz. İsa’nın “Ey kör klavuzlar! Ey engerek soyu!” derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor.
Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor.
“En kral meal” işte budur!
Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz?
Alın, evire çevire okuyun…
***
Fazla dağıtmadan, mevzudan gidelim…
Bunun benzerini “Süleyman’ın mülkü” hakkında da görüyoruz.
Kur’an’ın “Şeytanca telkinler” dediğini, bizzat meal ve tefsirler yapıyor:
Allah’ın Hz. Süleyman’a dünyada eşi benzeri görülmemiş bir servet verdiği…
Zenginlik, şatafat, lüks ve servet içinde yüzdüğü…
Onlarca karısı, 600 cariyesi, altından muslukları, gümüşten şamdanları, camdan havuzları olduğu…
Dahası, böyle bir servetin olsa olsa büyü yoluyla elde edilmiş olabileceği…
Bunun için Süleyman’a Harut ve Marut aracılığıyla büyü öğretildiği…
“Süleyman’ın mülkü hakkında şeytanca telkinlere uyanlar” ne demek sanırım anlaşılıyor…
***
Önce Süleyman’a verilen mülk neydi ve ne manaya geliyordu oradan başlayalım.
“Süleyman’ı imtihan etmiştik. Sağlığı öyle bozulmuştu ki tahtında (sanki bir) ceset oturuyordu. Sonra dönüp tekrar sağlığına kavuşunca  “Rabbim, beni affet ve bana ardımdan kimsenin ulaşamayacağı bir mülk ver. Çünkü Sen daima verirsin” diye dua etmişti. Bu tevazu karşında Biz de rüzgârı onun emrine verdik. Emriyle istediği yöne kolayca akardı. Bozgunculuk çıkaran bütün yapı ustalarını ve dalgıçlıkları da emrine verdik. Ve zincirlere bağlanmış diğerlerini de… İşte bu bizim bağışımızdır. Artık ihsan et veya tut, hesabı yok” dedik.” (Sad; 38/34-39)
İhtiyaçtan fazla mal haramdır” söylemi karşısında can simidi gibi sarıldıkları “Süleyman’ın mülkü” ayetlerinden birisi de bu…
Güya burada Allah Hz. Süleyman’a sınırsız servet vermiş ve ister ver ister verme bu bizim sana ihsanımızdır demiş. Dolayısıyla bir Müslümanın sınırsız/hesapsız mal ve servete sahip olması caizmiş, buna bir sınırlama getirilemezmiş ve neden bu kadar zengin olduğu sorulamazmış, bu onun imtihanıymış…
Üstelik hemen yukarıda geçen bir ayette de (Sad; 38/32)  Süleyman’a  (‘en kral’ çeviriyle)Mal sevgisi bana sevdirildi, bu bana Rabbimi hatırlatır” demiş…
Kur’an’ı “kerim” gözle okumamanın sonu işte budur.
Bu öyle bir “kör klavuz” okumadır ki daha isminde keremi, içeriğinde sürekli infakı, paylaşımı emreden bir kitabın peygamberine kalkar, “İster tut (cimrilik et) ister ihsan et” dedirtir…  İmsak etmek/ tutmak (vakfederek gelirini bağışlamak) veya temnin/ihsan etmek (memnun ederek mülkiyetini bağışlamak) nedir anlaması mümkün değildir…
Bu öyle bir “kör klavuz” okumadır ki neredeyse her sayfasında mülkün Allah’a ait olduğunu söyleyip duran kitabın peygamberini “dünyada hiç kimseye nasip olmayacak bir mülkün” tek başına kişisel sahibi yapar…
Bu öyle bir “kör klavuz” okumadır ki kendisine hediye mallar gönderen kraliçeye (Belkıs) “Allah’ın bana verdiği sizin verdiğinizden daha hayırlıdır, onlara geri götürün…” (Neml; 36-37) diyen bir peygambere “malı severim” dedirtir. Allah’ın ona verdiği şeyin ne olduğunu kitabı “kerim” gözle okumadığı için anlaması mümkün değildir…
Kur’an’da “mülk vermek” bir elçi hakkında kullanıldığında peygamberlik, egemenlik sahibi olma anlamındadır. Bu anlamda örneğin İbrahim veya Süleyman’a mülk verilmiştir. Peygamberlerin düşmanları hakkında ise mal ve servet sahibi olma anlamında kullanılır: “Onların mülkten nasipleri mi var? Öyle olsa ondan halka bir çekirdek tanesi (zırnık!) vermezler” (Nisa; 4/53).
***
Demek ki “Süleyman’ın mülkü” ayetlerinde anlatılan Hz. Süleyman’ın kişisel zenginliği, malı ve serveti değildi. Mal ve servet üzerinde infak ve paylaşım amacıyla egemenlik/tasarruf gücüydü. İşte buna “hayr sevgisi” (hubbu’l-hayr) dendi.
Hz. Süleyman’a verilen buydu.
Hz. Süleyman, Hz. İsa’nın İncil’de dediği gibi “Onca görkemin (mülkün) içinde bunlardan birisi (zengin din adamları/kör klavuzlar) gibi giyinmezdi.” (Matta; 6/29).
Gayet mütevazi ve yoksul yaşardı. Bununla peygamberimiz gibi övünürdü.
Peygamberimiz “Yoksulluğum övüncümdür” (el-fakru fahrî) derken sefalet içinde yaşamayı kastetmiyordu. Eğer öyle olsa yoksullara infak manasız olurdu. Bu, tam bir kamu (din-u devlete adanmış) adam sözüdür.
Yani “İmkanım olduğu halde, onca mülk emrime verildiği halde onları kendime yontmam,  bana verilen makamı kendimi zengin etmek için kullanmam. Kamu malından yoksun kalırım fakat onu yemem ve yedirtmem, işte bu benim övüncümdür” demek istemekteydi.
Ona verilen makam-ı mahmud (övülmüş makam) buydu…
Evet, bir kamu adamı bununla ne kadar övünse azdır.
Hz. Süleyman da böyleydi.
Bütün peygamberler böyleydi. Bütün asalet sahibi büyük adamlar böyledir. Şeref (kerem) kendine yontmada değil; vermede, dağıtmada, paylaşmadadır.
***
Hz. Süleyman’a verilen mülkün ne olduğu söyleniyor zaten: Emriyle istediği yöne kolayca akan rüzgâr… Yapı ustaları… Dalgıçlar… Zincirlere bağlanmış diğerleri… İnsanlardan, cinlerden, şeytanlardan, kuşlardan oluşan karşı duramayacakları ordu…
Bunlar Fenikeli denizciler, Babilli yapı ustaları, Hititli askerler ve çeşitli kabilelerden katılanlardan oluşan ordusuydu yani siyasi ve askeri gücüydü…
“Rüzgarlar”, “Cinler”, “Şeytanlar”, “Kuşlar” o dönemde değişik kabilelerin ad, arma ve sembolleriydi. O devirde öyle anılmaktaydılar.
Böylesi bir siyasi ve askeri güçle (mülk) rızık ve rızık kaynaklarının zenginler arasında dönüp dolanan bir devlet haline gelmesine mani olacak, “hayr sevgisi” ile zengin ile yoksul arasındaki uçurumu kapatacak, “bilgi, iktidar ve serveti” tüm tabana yayacaktı. Bunların bir takım odaklar elinde dönüp dolanan “hegemonya aracı” olmasına izin vermeyecekti. Bir peygambere mülk verilmesinin amacı buydu. Böylece mülk tümüyle Allah’ın (halkın) olacaktı.
Düşünün…
Türkiye Devleti’nin siyasi, iktisadi, askeri gücü, tüm taşınır ve taşınmaz mal varlığı yani Türkiye Cumhuriyeti’nin mülkü (ülke, devlet, toprak, hazine) kimindir? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün mü?
Hz. Süleyman’ın durumu da böyleydi.
O devirde devletler  ve imparatorluklar, halk arasında, başında bulunan kişinin adıyla anıldığı için “Süleyman’ın mülkü” dendi.
Hz. Süleyman, mülkü tamamen Allah’a (halka) ait kılmak için, O’nun mülkü üzerinde görevlendirilmiş bir kamu adamıydı (halife). Hz. Peygamber gibi Beytu’l-Mal’den aldığı maaş ile geçiniyor ve gayet mütevazi yaşıyordu. Şahsi serveti yoktu. Görevi mülkü zimmetine geçirmek, kendini ve ailesini zenginleştirmek değil; hayr yapmak; dağıtmak, paylaştırmaktı. Onun için “hayr (dağıtma/verme/infak) sevgisi” ((Sad; 38/32) ona sevdirilmişti…
Kendisi de tıpkı İbrahim, Yusuf, Musa, İsa ve Muhammed (hepsine selam olsun) gibi halktan biri gibi yaşamaktaydı. Onca görkeme, makama, ordular yönetmesine, emretme gücüne rağmen bunlar (zamane liderleri, komutanlar, krallar, sultanlar) gibi giyinmez, yaşamaz ve davranmazdı…
İbranî (Tevrat) anlatısı, Hz. Yusuf’u, bolluk zamanında biriktiren, kıtlık zamanında da o biriktirdikleri ile insanları köleleştiren muhteris bir vezir, tacir olarak resmeder. Tevrat’da Yusuf böyle anlatılır. Oysa Kur’an’da anlatılan Yusuf, bolluk zamanında ambarları dolduran, kıtlık zamanında da ihtiyaç sahiplerine dağıtan tedbirli yönetici (kamu adamı) olarak anlatılır.
Hz. Süleyman da böyledir.
Tevrat’ın Süleyman’ı “mal sevgisi” kendisine sevdirilmiş, kişisel zenginlik, lüks ve servet sembolüdür. Kur’an’ın Süleyman’ı ise “hayr/infak sevgisi” kendisine sevdirilmiş, paylaşım ve kerim (devlet) sembolüdür.
***
Hz. Süleyman’a “hayr sevgisi” (hubbu’l-hayr)  amacıyla mülk verildiğini söyleyen yukarıdaki ayetler, Fecr; 17-20’de “öksüze kerim olmayan” (la tukrimûne’l-yetim), “birbirini yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen” (la tehâzzune ala teâmi’l-meskîn), “ellerine geçeni hiç bir sınır tanımadan yedikçe yiyen” (te’kulûne’t-terâse eklen lemmâ), malı çok seven, yığdıkça daha çok seven” (tuhibbûne’l-mâle hubben cemmâ) şeklinde tarif edilen tefeci bezirgânların “Kala kala vahiy almak bu adama (öksüz Muhammed) mi kaldı” itirazları altında aşağılanan Hz. Peygamber’e Mekke yıllarının orta dönemlerinde gelen Sa’d suresinin ayetleridir.
Sure nasihatlerle başlar, mutlu gelecek, büyük zafer ve yeryüzü egemenliğinin (İsa’nın diliyle Göklerin Krallığının) yakın olduğu müjdesini verme sadedinde Davud örneğinden konuya girilir. Ardından söz Süleyman’a getirilir. Davud örneğinde yeryüzünde halife (önder) olmanın, mülk ve egemenlik kurmanın olmazsa olmaz dört şartı sıralanır. Süleyman örneğinde ise mülk (görevi; hakkı değil) verildikten sonra bunun nasıl kullanılacağı, bunun olmazsa olmazları sıralanır: 1- Ömrünü Allah ile yürümeye adamalı 2- Hayr (kerem/infak/verme/dağıtma) sevgisi içinde olmalı 3- Varlıkta, yoklukta, hastalıkta, sıhhatte, iyi günde kötü günde daima mütevazi ve alçak gönüllü olmalı. Ne oldum değil; ne olacağım ona bakmalıdır. Eğer böyle olursa yeryüzünde bir egemenlik kurmanın Allah katında bir “anlamı” olur. Aksi halde kişisel servet, şöhret ve cihangirlik davası olur ki “ha bir kuru emektir”…
Durum böyle olunca , Kur’an’a bir türlü kerim gözle bakamayan “kör klavuz” okuma, Hz. Süleyman’ı, Fecr; 88/20’de “malı çok seven, yığdıkça daha çok seven” (tuhibbûne’l-mâle hubben cemmâ) şeklinde tasvir edilen mal düşkünlerinden birisi yapar. “Hubbu’l-hayr”ın peygamberlerin dilinde ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamaz. Tüccâr bezirgân kafası, onu hemen kişisel zenginlik ve servet edinmeye dönüştürür.
***
Gelelim “Süleyman’ın mülkü” hakkında bir başka şeytanca telkine…
Süleyman’ın onca mülkü “büyü” sayesinde elde ettiği yalanına…
Güya Süleyman onca mülkü büyü yaparak elde etmiş. (Günümüzde buna spekülatif kazanç, faiz, borsa, üç kağıt vs. deniyor!)
Samua yerlilerinin lideri Tukiai’nin “Korunaklı bir yere koydukları yuvarlak metal ve ağır kağıtlarını, kendileri çalışmadan ağacın yaprakları gibi artırdıklarını büyünün yardımı olmadan nasıl başardıklarını anlayamadım”  dediği şey…
Ayet-para-büyü arasında nasıl bir ilişki olabilir ve bunun “Süleyman’ın mülkü” ile ne alakası var diyeceksiniz?
Dinleyin…
“Onlar Süleyman’ın mülkü hakkında şeytanca telkinlere uydular. Süleyman değil; şeytanca niyetler taşıyan o kimseler kâfirdi. Onlar insanlara büyü öğretiyorlar ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen şeyin büyü olduğunu sanıyorlardı. Oysaki o iki melek “Biz ancak bir sınama vesilesiyiz, sakın kâfirlik etmeyin” uyarısında bulunmadan kendilerine vahyedileni bildirmiyorlardı. Bu iki meleğin öğrettiklerinden karıkoca arasında nasıl huzursuzluk çıkarılacağına dair büyüler çıkarıyorlardı. Ancak bu Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremeyecekleri, sadece kendilerine zarar veren ve hiçbir faydası olmayan bir bilgiydi. Oysa onlar bu işlerle uğraşanların ahiret hayatının güzelliğinden nasipsiz kalacağını çok iyi biliyorlardı. Kendilerini onun ile sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi.” (Bakara; 2/102).
Tefsiri: Allah’ın kitabını arkalarına atanlar bir zamanlar Süleyman’ın elde ettiği güç ve kudretin (mülkün) ancak sihir ve büyü yoluyla elde edilebildiğine inanıyorlardı. Hz. Peygamber ile normal yollardan mücadele edemeyeceklerini anlayınca “Bari Süleyman’ın sihir ve büyülerini öğrenelim, onunla karşı çıkalım” demeye başladılar.
Güya bir zamanlar Babil’de Harut ile Marut adında iki melek (elçi) Süleyman’a büyü öğretmiş, Muhammed’in söylediği gibi normal bir peygamber değilmiş, sihirbazmış, yoksa bu kadar mülkü nasıl elde edecekmiş…
Oysa Süleyman’a, o Harut ve Marut diye bildikleri iki melek (elçi) aracılığıyla Muhammed’e indirilenin aynısı vahyediliyordu. Tevrat’ta, İncil’de ve şimdi Kur’an’da ne söyleniyorsa onlar söyleniyordu; doğruluk ve dürüstlük yolunun (sırat-ı mustakim) gerçekleri… Fakat Süleyman zamanında da bunlar gibi şeytanca işler peşinde koşan kimseler vardı. İnen vahyi sihir ve büyü yolunda kullanmaya kalkıyor, ondan menfaat temin ediyorlardı. Bu vahiylerde güya karı ile kocanın arasını açacak bilgiler buluyorlardı. Kendi sihirbazlıklarını, hokkabazlıklarını Süleyman’a ve ona vahyi getiren iki meleğe (elçiye) mal ediyorlardı. Allah’ın vahyini okuma üfürme, cin çağırma, okunmuş ayet, kısmet bağlama gibi türlü şarlatanlıklara âlet ediyorlar, Süleyman’a inen vahyi büyücülük yolunda kullanmaya kalkıyorlardı. Vahyin asıl mesajını görmezlikten geliyorlardı. İnsanların bu husustaki zaaflarından yararlanarak büyü sektörü oluşturup okunmuş ayet satarak servet biriktiriyorlardı.
Süleyman, ayetlerin bu yolla istismar edildiğini görünce bu şarlatanlarla mücadele başlattı. Büyü kitaplarını, okunmuş ayetleri toplattı, hepsini gömdürdü. Harut ile Marut olarak bildikleri elçiler de “Bize vahyedilen Allah’ın tertemiz vahyi, doğru yolun ilkeleridir. İstismar etmeyin, biz sizin için bir imtihan vesilesiyiz, ayetleri doğru anlayın, amacı doğrultusunda kullanın” demeden hiçbir vahiy getirmezlerdi. Fakat büyünün anavatanı haline gelmiş Babil’de Süleyman’a indirilen vahiylerin büyücülük yolunda kullanılmasına tam olarak da mani olunamıyordu. Çünkü onlar “Allah ile yürümeyi” çoktan terk etmişler; şeytanlarla, büyücülerle, sihirbazlarla, şarlatanlarla yürüyorlardı.
İşte ağızlarında geveleyip durdukları “Süleyman’ın sihirleri, Harut ve Marut’un büyüleri” hikâyesi bundan ibarettir.
Onlar hala vahyin asıl mesajını bırakıp böyle işlerle uğraşarak ruhlarını satıyorlar. Boş işlerle uğraşıyor, sihirden büyüden medet umuyor, vahyin berrak çağrısına sırt çeviriyorlar. Boyuna şeytanlık ve şarlatanlık peşinde koşturup duruyorlar. Bu yaptıkları üfürükçü bezirgânlık ne kötü bir iş bir bilseler…
Te’vili: Ayette geçen “Onun ile kendilerini sattıkları şey” (ma şarev bihi enfusehum) bugün adına “üfürükçü bezirgânlık” dediğimiz şeyin ta kendisidir. Üfürükçü bezirgân, okuyup üfürme yoluyla ayetlerden para kazanan kişidir. Bunlar Hz. Süleyman zamanında olduğu gibi, Hz. Peygamber zamanında da vardı, bugün  de var. Gelen ayetler üfürükçü bezirgânın elinde nesneleşir. Ayetlerin esas amacını bırakıp üzerinden sırlı, gizemli, efsunlu, tılsımlı manalar çıkarır.
Örneğin şehrin arka sokaklarında kızlar diri diri gömülüyordur. Buna mani olmak için “Bu çocuklar hangi suçundan dolayı öldürüldü” diye ayet gelir. Gelen ayet tamamen praxis (pratik, sokağa dönük, amelî) bir çabayı öngörmektedir. Fakat üfürükçü bezirgân bunu bırakıp suya batırıp çıkararak okunmuş ayet yapar, onunla güya hastalara şifa dağıtır, ‘kim bunu günde yüz defa okursa cennete girer’ der, ölülerin arkasından okur, en güzel hatlarla yazıp duvarlara asar,  ezber komasına girer, sayı değerini hesaplar, şifre arar vs… Bu yaptıklarından dolayı da meslek ve menfaat temin eder. Öbür taraftan da şehrin arka sokaklarında kızlar diri diri gömülmeye devam eder. Üfürükçü bezirgânın aklına bunlara mani olmak, bunun için meydana atılmak, mücadele etmek hiç gelmez.
İşte günümüzün üfürükçü bezirgânları da bunlardır.
Bunlar, Hz. Süleyman’dan beri, üç bin yıldır Allah’ın ayetlerini böyle böyle üfürükçülük malzemesi yapanlardır.
Bunlar, inen ayetlerin gereğini yapmayı bırakıp medyumluk, cincilik, falcılık, kehanet, cin kovma, muskacılık, gizemcilik, felsefî spekülosyan, kelamî muğalata, mistik hezeyan, bilimsel buluşları onaylatma malzemesi olarak kullananlardır.
Bunlar, anlaşılmaması için Kur’an’ın etrafında gürültü koparanlardır.
***
Oysa Kur’an Peygamber Süleyman’ı kişisel zenginlik sembolü değil; görevli olduğu kamusal zenginlikleri dağıtma (hayr) ve paylaştırma sembolü olarak vazediyor. “Ben yalnızca bölüştürücüyüm” (Buhari; Humus, 7) diyen Hz. Peygamber’in örneği olarak anlatıyor. Her tür büyücülüğü, bu arada para, borsa, üç kağıt vs. büyücülüğünü ve üfürükçülüğünü Süleyman üzerinden kesin bir dille reddediyor.
İşaret edilen yöne gitmeyi bırakıp işaret parmağı ile uğraşıp durmayı, keza anlaşılmaması için Kur’an’ın etrafında gürültü/yaygara koparıp durma anlamına gelecek atıl/boş çabaları mahkum ediyor…
“Süleyman’ın mülkü” hakkındaki gerçekler işte bundan ibarettir. “Şeytanca telkinlere” itibar etmeyiniz.
O gün Süleyman’ın mülkü hakkında böylesi şeytanca telkinlere uyanlara “Yahudi” deniyordu.
Peki, ya bugün?

HIRSIZ KİMDİR?

Başlıktaki  kelime size neyi çağrıştırıyor?
İlk duyduğunuzda zihninizde beliren fotoğraf nedir?
Beliren fotoğrafı zihninizde tutun…
Fotoğraf karesine iyice bakın, yakından, daha yakından bakın.
Fotoğrafta gördüğünüz zengin mi yoksul mu?
Yoksul değil mi?
“Hırsızın elini kesin” (Maide; 5/38) veya “Çalmayacaksın” (Çıkış; 19/15) buyruklarını duyduğunuzda oluşan fotoğraf da aynı değil mi?
Zenginin malını çalan yoksul için söyleniyor sanki.
Peki, neden?
Neden “hırsız” dendiğinde hep yoksul akla geliyor da zengin gelmiyor?
Neden?
Niçin?
***
Kur’an, “hırsızlık” (sirgat) kelimesini 6 yerde kullanır.
Bunların hiçbirinde de “zenginin malını çalan yoksul” vurgusunu göremeyiz.
Yani hitap ihtiyaçlarını bile karşılayamayan yoksullara değil; ihtiyaç fazlası içinde yüzen zenginleredir.
Şöyle ki:
İlk olarak hırsızlık kavramı şehrin (Mekke) cin, kehanet ve büyü işleriyle uğraşarak zenginleşmiş olanların yaptıklarının “kulak hırsızlığı” (istirega’s-sem’a) olduğu söylenirken geçer. Bunlar, görünmez güçlerden  yani gök cisimleri, yıldızlar, cinler, periler, ifritlerden  güya bilgi alarak/çalarak halk üzerinde nüfuz sağlayanlardı. Bunların yaptıklarına karşılık alevli bir ateşten başka bir şeyle karşılaşmayacakları söylenir (Hicr; 18).
İkinci olarak Yusuf’un kardeşlerine Mısır’da “hırsız” dendiği söylenirken geçer. Halbuki onlar hırsızlık yapmamışlardı. Bu, zenginlerin (saray çevresinin) ithamı olarak aktarılır.  (Yusuf; 70,73,81).
Üçüncü olarak Mekke’nin fethi günü Peygambere gelen kadınların “hırsızlık yapmayacaklarına” dair sözün de yer aldığı biat (tabi olma) olayı anlatılırken geçer. Bunlar, daha çok Kabe’ye getirilen malları iç edip üleşerek (çalarak) halk üzerinde nüfuz sağlayan erkekler ve onların karılarıydı. Önce erkekler sonra kadınlar sırayla gelip biat ettiler.  İçlerinde Ebu Süfyan’ın karısı Hind de vardı. “Şerefi develerinin sırtında” olan, şehrin en büyük “bahçe sahibi” Ebu Süfyan ve karısı bir daha “hırsızlık yapmayacaklarına” dair biat etti! (Mümtehine; 12). Bu ayetlerin yer aldığı sure nuzül sırasına göre sondan yedinci suredir…
Dördüncü olarak bundan böyle hırsızlık eden erkek ve kadınların “ellerinin kesileceği” söylenirken geçer (Maide; 38). Bu ayetlerin yer aldığı sure de (Maide) nuzül sırasına göre sondan ikinci suredir…
“Hırsızlık” kelimesinin Kur’an’da geçtiği yerler işte bunlardır.
***
Görüldüğü gibi “hırsızlık” daha çok bilgi, iktidar ve servet sahiplerinin davranışı olarak ele alınıyor.
Çünkü…
Kahinler ve mecnunlar gizli güçlerden (yıldızlardan, cinlerden) bilgi çalarak (kulak hırsızlığı yaparak) otorite oluştururlar.  Bununla halk üzerinde hegemonya kurarlar. Kurdukları bu hegemonya hırsızlık yaparak kurulmuş bir hegemonyadır.
O devirde kâhinlerin ve mecnunların yaptığını bugün “Bu bana bendeki bir bilgi sayesinde verildi” diyenler yapıyor. Bunlar, bilgiyi tekellerine alarak halktan saklarlar. Halkın bu bilgilere ulaşmasına istemezler. Bu bilgi sayesinde halkın kendilerine sürekli muhtaç durumda kalmasını isterler. Bilgiyi güç elde etme aracı olarak kullanırlar.
“Kulak hırsızlığı” işitmeye/bilmeye dayalı hırsızlık türüdür. İnsanların bilmediği şeylere muttali olan kulak hırsızı, böylece, önemli bir konum elde etmiş olur. Kendindeki bu bilgi sayesinde insanları kendine muhtaç duruma düşürür ve onlar üzerinde emredici ve hegemonya kurucu bir pozisyon elde eder.
Nasıl ki kâhin ve mecnun yıldızlardan ve cinlerden güya başkalarının sahip olamayacağı bilgiler aldığını söyler ve bununla üzerimizde otorite ve hegemonya kurmak ister, işte öyle, bugün de, bir bilim adamı insan anatomisinden (tıp), yeraltından  (jeoloji), gökyüzünden (astronomi), bitkilerden (botanik), hayvanlardan (zooloji), minerallerden (kimya) vs. “yeri ve göğü dinleyerek” bilgi edinir ve bizi onunla kendine muhtaç eder ve bunu hegemonyaya dönüştürerek üzerimizde otoriteleşir.
Din adamı da bunu kutsal bilgiyi elde ederek/tekeline alarak yapar. Bu nedenledir ki peygamberler onlara hep “Hırsız yuvası yaptınız” (Tevrat: Yeramya; 7/11), “Haydut inine çevirdiniz” (İncil: Luka; 19/46), “Halkın mallarını haksızca/hırsızca yiyorsunuz” (Kur’an: Tevbe; 34) diyerek “kral çıplak” deme misyonu üslenirler.
Bunlar hep kulak hırsızlarını uyarmak içindir.
Olayın saf ilim, Tanrı’ya ve insanlığa hizmet olması için, bilginin tekelleşmemesi, güç temerküzü, otoriteleşme, servet yığma ve iktidar (ele geçirme ve sürdürme) aracı olarak kullanılmaktan vazgeçilmesi  gerekir.
Aksi halde yapılan ayette geçtiği gibi “kulak hırsızlığı”dır.
Yani herkeste olmayanı ele geçirip, herkes üzerinde hegemonya aracı olarak kullanmaya kalkma…
***
Bilgideki “kulak hırsızlığı”, emek söz konusu olunca “mülkiyet hırsızlığı” olur.
Çünkü Kur’an’ın bakışına göre yerde ve gökte olan her şeyin mülkiyeti Allah’a aittir. Ne gökten bilgi çalarak “kulak harsızlığı”, ne yerden rızık ve rızık kaynakları devşirerek “mülkiyet hırsızlığı”, ne de insanlardan itaat devşirerek “iktidar hırsızlığı” yapamazsınız.
Bilgi, servet ve iktidar bütünüyle Allah’a (halka) aittir.
Bizim hakkımız olan şey sadece emeğimizdir. (Necm; 39). Kendi bedenimizin bile sahibi değiliz. Çünkü kendimizi yaratmak için hiçbir emek sarfetmiş değiliz. Ancak emek/alınteri (sa’y/kesb) dökerek elde ettiğimiz şey bizimdir.
Hatta emeğimizle kazandığımızın bile hepsi bizim değildir. Kur’an der ki: “Erkeklerin kazandığından bir pay vardır. Kadınların da kazandığından bir pay vardır.” (Nisa: 32). Yani kazandığımızın hepsi de bizim değil; ondan sadece “pay” (havaic-i asliye) var.
Gerisi kimin?: Onların mallarında malum bir hak vardır. (Meâric: 24).
Malum hak” ne?: Onların mallarında yoksulların ve mahrumların hakkı vardır. (Zâriyat: 19).
Yoksulun ve mahrumun hakkını vermeyip de kendine saklayana, yığana ve biriktirine yani “kenz” edene “zengin” diyorlar. Bu durumda zengin bilgiyi depolayan, malı yığan ve iktidarı temerküz eden olduğundan “hırsız” durumuna düşmüş oluyor.
Onun için Tevrat’ın Yeramyası Rabb’in adı anılan yere (tapınağa) din adamları “kenz” merkezine  çevirdikleri için “Hırsız mağarası” diyor (Yeramya; 7/11)…
İncil’de İsa aynı gerekçeyle yine aynı deyimi kullanıyor: “Haydut ini” (Luka; 19/46)…
Kur’an da bunun nasıl olduğunu tefsir ediyor: Halkın mallarını haksızca/hırsızca yiyerek… Altını ve gümüşü kenz ederek … (Tevbe; 34) Kenz: Biriktirmek, yığmak, kendine hazine yapmak demek.
Demek ki “kişisel zenginlik” bir toplum için felakettir.
Toplumsal zenginlik olacak; aradığın her şeyi bulacak ve ona ulaşabileceksin.
Böylesi herkesin ulaşabileceği toplumsal zenginlikler, birinin veya bir gurubun/kesimin/zümrenin elinde dönüp dolanan kişisel zenginliğe dönüşmeyecek.
İşte bunu sağlamak için kurulacak düzene “Adalet devleti; Ortak iyinin iktidarı” diyoruz…
***
Hz. İsa’nın İncil’deki mesellerini çok severim.
Biraz da oradan devam edelim.
Zengine hırsız durumuna düştüğünü ve fakat bunu kendisinin bile fark etmediğini bakın nasıl anlatıyor:
“Birisi onun yanına gelerek O’na: ‘Ey iyi hocam! Sonsuz yaşama erişmem için ben ne iyilik yapayım?’ diye sordu. O da ona: ‘Niçin bana iyi diyorsun? Bir’den; yani Tanrı’dan başka iyi yoktur. (‘Bana efendim deme ‘Efendi’ Allah’tır’ hadisine ne kadar da benziyor! İ.E)
Ama eğer yaşama girmek istersen, buyrukları tut, dedi. O da O’na: ‘Hangilerini?’ dediğinde, İsa: Bunları; ‘Öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan tanıklık yapmayacaksın,Annene, babana saygılı olacak ve komşunu da kendin gibi seveceksin’ dedi.
O da ona: ‘Tüm bunları çocukluğumdan beri tutuyorum; daha ne eksiğim var? dedi. İsa ona: ‘Eğer kamil olmak istiyorsan, gidip neyin varsa sat ve yoksullara ver. Bununla gökte hazineye sahip olacaksın ve gel bana katıl, dedi.
Adam bu sözü duyunca hızla uzaklaştı; çünkü zengindi.
İsa öğrencilerine: “Gerçekten size diyorum  ki zengin kişi ‘Göklerin Egemenliğine’ güçlükle girer. Ve yine size diyorum ki zenginin Tanrı’nın Egemenliğine girmesinden, devenin iğne deliğinden geçmesi daha kolaydır.” (Matta; 18/16-24).
Tefsiri: Zengin kişi diyor ki: “Bunları çocukluğumdan beri yapıyorum zaten.” İsa da diyor ki: “Yaptığını sanıyorsun. Sen bir şeyin farkında değilsin. “Çalmayacaksın” emrini üzerine alınmıyorsun. Bunun, zenginin malını yoksulun çalması olarak anlıyorsun. Oysa sen yoksulun hakkı sana geçtiği için (‘Hırsız olmuşsun haberin yok’ demenin kibarcası!) zengin olmuşsun. Git onları yoksullara ver, öyle gel. Yoksa ne dediğimi anlayamazsın. Bu kadar malla cennete (Göklerin Egemenliğine) giremezsin. Deve iğne deliğinden geçerse sen de cennete girersin…”
Tevili: Bugün de aynısı denmiyor mu?: “Çocukluğumdan beri cumaları hiç kaçırmam… Dedem de namaz kılardı… Zekatımı hiç aksatmam, kırkta bir mutlaka veririm… Çevremde hayırsever zengin olarak bilinirim…” İyi de nasıl zengin oldun? İhtiyacından fazla mal sen de ne geziyor? 20 yılda katlar, yatlar almışsın, araziler kapatmışsın, apartmanlar dikmişsin, hesabına hazineler yığmışsın, yanında çalıştırdığın işçiler hala kirada? Git, onları ver. Onlar sana “emek hırsızlığı” yaptığın için geçti. Kazandığından sana bir “pay” vardır, hakkın sadece odur. Aksi halde deve iğne deliğinden geçerse sen de “Göklerin Egemenliğine” (Cennete) girersin, dedenin namazıyla veya “elinin kiri” kırkta birle övünerek değil…
***
Kur’an’da şöyle yazılıdır: “Onlar (din adamları/yöneticiler) yalandan dolandan medet umarlar (semmâûne  li’l-kezb) hırsızlıkla/yolsuzlukla yiyicilik (ekkâlûne  li’s-suht) yaparlar (Maide; 42).
Tevrat’da şöyle yazılıdır: “Yöneticileri asilerle hırsızların işbirlikçisi; hepsi rüşveti seviyor, hediye peşine düşmüş.” (Yeşaya; 1-23)
Kime “hırsız” deniyor dikkat ediniz.
İncil’de şöyle yazılıdır: Bundan iyice emin olun: Koyunların ağılına kapıdan girmeyip de başka yerden giren hırsız ve soyguncudur. (Yuhanna; 10/1).
Yani bilgi, servet veya itaat devşirerek zengin olanlar hırsızdır.
Halkın malını haksızca/hırsızca/arsızca yiyenler koyun ağılına kapıdan değil; başka yerlerden girenlerdir. Asıl  hırsız ve soyguncu bunlardır.
Koyun ağılına (yeryüzü) başka yollardan (rızık ve rızık kaynaklarını ele geçirerek, toprağa çit çevirerek, doğal kaynaklara el koyarak, üretim araçlarını (agvât) kendine sermaye yaparak) girip; bunlar üzerinden servet yığanlar ve bunları Allah yolunda (yoksullar, muhtaçlar, kimsesizler, çaresizler, yolu kesilmişler, boyunduruk altındakiler için) infak etmeyenler hırsız ve soyguncudur…
Koyun ağılına (bilgi) başka yollardan (cincilik, falcılık, üfürükçülük; spekülasyon, borsa oyunları, bilgi tekeli oluşturarak) girip; bunlar üzerinden güç ve hegemonya devşirenler  hırsız ve soyguncudur…
Koyun ağılına (kamuya) başka yollardan (yolsuzluk, faiz, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, iltimas, torpil, peşkeş, ihale üçkağıtları, yetki nüfuzu, söğüşleme) ile girip; bundan servet yığanlar hırsız ve soyguncudur…
Koyun ağılına (din) başka yollardan (hediye, bağış, yardım paralarını iç ederek, cemaat/tarikat paralarını zimmetine geçirerek, din kitapları basarak, tefsir yazarak, ayin/proğram düzenleyerek) girip; bunlardan servet yığanlar hırsız ve soyguncudur…
Koyun ağılına (fabrika) başka yollardan (asgari ücretle işçi çalıştırarak, emeği sermayeye eşit görmeyerek, ücret ve emek hırsızlığı yaparak) girip; bundan servet yığanlar hırsız ve soyguncudur…
Velhasıl bilgiyi, iktidarı ve serveti; kulak, itaat ve emek hırsızlığı yaparak otorite, iktidar ve servet yığma aracı haline getirenlerin  alayı hırsız ve soyguncudur!
Bunların yuvalandığı mekanlar ister devlet, ister tapınak, ister cemaat, ister tarikat, ister örgüt, ister fabrika, ister şirket, ister borsa, ister banka olsun İncil’in tabiri ile “haydut ini”, Tevrat’ın tabiri ile “hırsızlar mağarası”dır. Bunlara Kur’an’ın tabiri ile de “aşağılık maymunlar” ve “domuzlar” denir…
***
İşte bunların “elleri kesilmeli”dir!
Yere ve göğe uzanan elleri…
Toprağa, suya, ırmağa, ekine uzanan elleri…
Yeryüzünün rızık ve rızık kaynaklarına uzanan elleri…
Doğal gaza, petrole, uranyuma, yağmur ormanlarına uzanan elleri…
Emeğe, alınterine, çalışmaya, ekmeğe, sofraya uzanan elleri…
Aça, yoksula, kimsesize, garibana uzanan elleri…
Bir milyar insanı aç bırakan o elleri (eyd)…
Kurdukları küresel ve yerel düzenleri (yedâ) …
Evet, elleri (eydiyehum)  kesilmeli. Yani ahtapot gibi her yana uzanan elleri; kurdukları sömürü düzenleri (yedâ Ebu Lehep) son bulmalı…
Aksi halde hırsızlık bitmez, soygun sona ermez…
Banka soyana hırsız ve soyguncu diyoruz.
Peki, banka kuran ne oluyor?

Cumhurun kültürü

Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com
İzmir Karşıyaka’da, Bursa’da ve Ankara’da Cumhuriyet konserleri verdik. Meydanlarda gördüğüm coşku gerçekten sevindiriciydi. Onbinlerce kişiye, eğer yaşarsam 13 yıl sonra da o meydanlarda olacağıma söz verdim. Cumhuriyet’in 100. yılını kutlamak için.
***

Son zamanlarda duyduğum en güzel yorum, bir Cumhuriyet Bayramı mesajındaydı.

“Cumhuriyetin temeli kültürdür. Cumhur kültürlü olmalı ki Cumhuriyet yaşayabilsin.”

Bunu en iyi bilen insan Gazi’ydi. Yeni Cumhuriyeti kültür temeli üzerine oturtmak istemişti.

Bir edebiyat, kültür ve eğitim şölenine dönen akşam sofralarında hiç askerlik anıları anlatmıyor, sürekli olarak kültür konuşuyordu.

Kafasını kurcalayan konular genellikle kültür ve eğitim konularıydı.

Çünkü Cumhuriyet’in yeni bir insan tipi yaratarak ayakta kalabileceğini çok iyi biliyordu.

Nasıl, etkisinde kaldığı Fransız İhtilali yeni Fransız yurttaşını ortaya çıkarmışsa, kendi devrimi de “Cumhuriyet yurttaşı” kavramını yaratacaktı.

Bu amaçla Köy Enstitüleri kuruldu, halkevleri açıldı, Paul Hindemith gibi büyük besteciler müzik eğitiminin temellerini attı, üniversieteler dünya çapındaki Alman hocalarla çağı yakalamaya çalıştı.

Tercüme büroları kuruldu, Maarif Vekaleti dünya kültürünü aktaran kitaplar, dergiler yayınlamaya başladı.

Dil ve tarih kurumları çalışmaya başladı.

Tiyatrolar, operalar, senfoni orkestraları kuruldu.

Çok kısa zamana sığan bu yoğun, baş döndürücü kültür çalışmalarında yapılan herşey yüzde yüz doğru muydu?

Elbette hayır.

Devrim heyecanı içinde zaman zaman aşırılıklar yapıldı, ölçünün elden kaçırıldığı zamanlar oldu.

Ama bunlar kaçınılmaz hatalardı. Zamanla hepsi yerli yerine oturacak ve bir dengeye kavuşacaktı.

Ne yazık ki kültür insanı Atatürk’ün ölümünden sonra bu kampanyalar hızını kaybetti, kültür ve “yeni yurttaş” oluşturma gayreti unutuldu.

Atatürk’ün attığı temeller zaman içinde serpilip boy atacağına, biçimsel ritüellere, içi boş gösterilere dönüştü.

Bu arada Cumhuriyet karşıtı çevreler kendi muhalefetlerini oluşturmak için eğitim çalışmalarına devam ettiler.

Devrimlerden nefret eden, Atatürk adına tahammül edemeyen kuşaklar yetiştirdiler.

Atatürk “Cumhuriyet’in temeli kültürdür” derken sadece güzel bir söz söylememiş, en derindeki gerçeği işaret etmişti.

Çünkü Namık Kemal’lerle, Tevfik Fikret’lerle büyüyen bir neslin, bu etkiyle neler başarabileceğini bizzat kendi hayatında görmüştü.

Ama bunun farkında olmayan, Atatürk’ün kültür boyutunu kavrayamayan ve kendilerine haksız bir biçimde “Kemalist” adını yakıştıran asker-sivil yöneticiler, devrimin içini boşalttılar, yeni Cumhuriyetçi kuşaklar yetiştirmediler ve statükoyla çarpışan büyük devrimciyi asık suratlı bir büst olarak tanıttılar.

Bence Atatürk’e yapılan en büyük haksızlık budur.

Nerelisin hemşerim?

SIRRI SÜREYYA ÖNDER      31/10/2010

TOPLAM KÖY SAYISI BELLİ DEĞİL!
Türkiye’de kaç köy var?
Devlet kurumları kendi aralarında anlaşsalar biz de bileceğiz ama DİE verileriyle İçişleri Bakanlığı bu konuda bir fikir birliğine varabilmiş değiller. Birisi 34 bin 600, derken diğeri 35 bin 200 olduğunu düşünüyor. Tek bildiğimiz birisinin yalan söylediği. Eh bu da bizler için niyeyse hiç şaşırtıcı değil.
Eğer artıp eksilmemişse 923 adet de ilçemiz olduğu söyleniyor. 81 il merkezini de ekleyip yuvarlak bir hesap yaparsak 36 bin civarında, adıyla anılan yerleşim merkezi var diyebiliriz.
Peki kaç adet yöre derneği var dersiniz? 100 bin dolaylarında!
Yanlış okumadınız yazıyla yüzbin…

BUNU DA 12 EYLÜL YAPTI

Bu yaygınlık 12 Eylül cuntasının başımıza sardığı belalardan birisidir. İnsan toplumsal bir varlıktır, dolayısıyla siyaset yapar. Ekmek kadar su kadar doğal bir ihtiyacıdır siyaset yapması. Siz bakmayın halkımızın politikaya ilgisiz olduğunu çemkiren politikacılara. Yeryüzünde bizim halklarımız kadar siyaset düşüneni, siyaset yapanı az bulunur. Bunu söyleyenler hiç bir semt kahvesine girmemiş, bir mahalle düğününde oynamamış, bir ölü evine gidip ağlamamış kibirli soytarılardır. Bizim halkımız siyaset yapamazsa ölür, o kadar bağımlı ve ilgilidir.
Egemen söylemin durmadan çiğnediği bir sakız vardır; camiye kışlaya ve okula siyaset sokulmaz! Aslında burada yasakladıkları, yoksulların siyasetidir. Kendileri her zaman ve en çok bu üç mecrada siyaset yaparlar.
12 Eylül tüm partileri, sendikaları ve dernekleri kapatınca –MESS, TÜSİAD vb. hariç- pıtırak gibi yöre dernekleri kurulmaya başlandı. İşin ucunda dayak yemeden toplumsallaşma fırsatı olunca rağbet çoğaldı. Bu sayı artık yüz binlerle ifade ediliyor ve yoksullar sadece “yardım edilen-sadaka verilen” statüsüyle yer bulabiliyorlar yörelerinin derneklerinde. Çocuğuna burs verilen, kendisine doktor bulunan, evine odun kömür gönderilen birisi tabii ki haddini aşarak zengin hemşehrilerinin karşısında diklenemiyor, komisyonlara seçilemiyor. Artık ağzını açtığında tek bir şey söyleyebilir “Allah hemşehrilerimizden veya Ahmet Mehmet Başkandan razı olsun!”

ANASINA SÖV AMA MAKAMIYLA

Medyadaysanız istediğiniz eğilime küfredebilirsiniz, makamını tutturmak şartıyla serbesttir. İstediğiniz inancı aşağılayabilirsiniz. Bir ilahiyatçı ya da bir edebiyatçı teknik olarak çok daha aşağılayıcı sözler kullandığında baş tacı edilip adam muamelesi görür ama M.Ali Erbil mesela makamına uyduramadığı için rezil olmuştur. Cinsel tercihlerinden dolayı bir insanı aşağılamak serbest değil neredeyse şarttır. Bir allahın kulu da çıkıp da bu yaptığınız terbiyesizliktir demez. Atatürk’e, Humeyni’ye, Lenin’e Kılıçdaroğlu’na, Erdoğan’a saydırabilirsiniz de iki şey vardır ki söz söyleyemezsiniz; Fenerbahçe ve herhangi bir yöre ismi… Söyleyeni üç vakte kadar berhava ederler. Bir top kendirle götürürler, anlamazsınız.
Kısacası bir insana sövebilirsiniz ama yöresini söylememek şartıyla. Farkındaysanız Fenerbahçeden bahsetmiyorum bile.

HERKES REİS KIZILDERİLİ YOK!

Siz hiç Berlin ve ilçeleri yardımlaşma ve dayanışma derneği duydunuz mu? Ya da Kolorado köylerini kalkındırma derneği tabelasına denk gelme şansınız var mıdır?
Bizde bir sektör olmuştur ve aşağı yukarı şöyle çalışır:
Önce zengin ama dana kıvamında bir kaç zengin esnaf bulunur. Yöre adı vermeden diyelim ki Zortana ilinde doğanların İstanbul vilayetinde tehdit altında olduklarına inandırılır. Dayanışmamız lazım argümanı işlenirken mutlaka Vartana ilindekilerin bu işi nasıl kotardıkları hasetle anlatılır. Çoluk çocuğuna bile söz geçiremeyen adam adının sonuna kuyruk gibi eklenen başkan sıfatıyla iyice kulak memesi kıvamına geldiğinde operasyon bitmiştir. Gerisi rutine bağlanmıştır. Küçük bir meclis karikatürü oluşturulur. Hiç düz üye yoktur. Herkes yaptığı meslekle ilgili komisyona başkan seçilir. Daha fukara olanlar da komisyon başkan yardımcısıdır. Adam tencere tava satıyordur ama kendisini birdenbire Zortana derneğinin metal işverenleri komisyon başkanı olarak bulur. Artık günaşırı dövdüğü karısı da altın-kısır günlerinde bir başkandan dayak yemekte olmanın gururuyla gezecektir. Gazete büfesi olan bir adamın medya komisyon başkanı seçildiğini gözlerimle gördüm. Bu derneklere gittiğinizde herkesin birbirine başkan diye seslendiğini duyarsınız. Başkan öpseniz geçinirsiniz, o kadar yani. Gebeş bir radyo kanalı ve en az onun kadar kömüş bir sunucu da bulduğunuzda geriye iki şey kalır. Birincisi yöreye özgü bir yemek, ikincisi de Milli Emlak’dan bir dernek binası. Bildiğimiz mantının her yörede başka bir ismi olduğunu ve dünyada başka hiç bir yerde orası kadar özgün yapılmadığını dinler durursunuz artık. Yaz ayları gelende geleneksel piknik günleri başlar. Bu kadar para harcayan başkanların orgazm olma günleri de diyebiliriz. Özellikle ebeveynler ergen oğlan ve kızlarına Zortanalı bir kısmet ararlar.
Niye Zortanalı? Siz birbirinizi aldınız da boyunuz mu uzadı? Zortana iyi bir yerdi de niçin orada 30 bin kişi yaşarken İstanbul’da 750 bin kişisiniz?! Madem birbirinizi yeyip ete para vermeyecektiniz niçin geldiniz İstanbul’a?
Bu soruları soramazsınız, cevabı başka yerdedir çünkü.
İnsan toplumsal bir varlıktır, siyaset yapmazsa ölür.
Bu ülkede de Siyaset daima dayak yer.
Dayak yemeden siyasallaşmanın tek yolu yöre dernekleridir.
Günlük Hayat Faşizmi en çok futbol tribünleri ve yöre derneklerinden beslenir.
İşbu yazı %42 veya 58’in sırrını yanlış yerde arayanlara ithaf edilmiştir.
Ne? Haaa! Yok canıım, bu yazıyı sizin yörenin derneğini kastederek yazmadım.
Tabii ki sizinkinin hali bir başka hele o hıngal yemeğiniz, vay ki vay!

 

EVETLE HAYIR YER DEĞİŞTİRİRSE..

Mehmet Tezkan  
Aslında NE OLDU?
 mtezkan@milliyet.com.tr


31 Ekim 2010
Bugün pazar, bazı şeyleri tersinden düşünmeye, yeniden yorumlamaya vakit ayırabiliriz..
Yerli yerine oturmayan şeyleri mesela..
Referandum sonuçlarını mesela..
Çok konuştuk diyeceksiniz.. Konuştuk da mutabakata varamadık, yerli yerine oturtamadık..
Hele AKP’nin yaptırdığı araştırmadan sonra kafamız allak bullak oldu..
Eğitim düzeyi yükseldikçe hayırların arttığını.. Okur yazarlık azaldıkça evetlerin yükseldiğini gösteren araştırma var ya..
O..
*
Başa dönelim, olanı biteni sakin sakin bir daha gözden geçirelim..
Referandumda evet; demokrasi isteğinin, özgürlük talebinin, hoşgörünün simgesiydi..
Bize böyle sunulmuştu..
Hayır; statükoculuktu, vesayet rejiminin devamını istemekti, demokrasiden uzaklaşmaktı..
Hülasa.. Evetçiler demokrattı.. Hayırcılar faşist olmasalar bile demokrasiyi pek sevmiyorlardı..
*
Bu anlayışla referandum yapıldı, sonuçlar çıktı..
Aman Allah.. Ülkenin batısı hayırcıydı.. Sahiller silme statükocuydu.. Ülkenin doğusu, Anadolu’nun ortası demokrattı, özgürlükçüydü..
Bu işte bir terslik vardı!.
Bu köşeye göz atanlar bu tersliğe birkaç kez dikkat çektiğimi hatırlarlar.. Evetçi Bingöl, hayırcı Marmaris’ten daha demokrat olamazdı..
Hayırcı Ayvalık, evetçi Siirt’ten daha tutucu değildi herhalde..
Daha hoşgörüsüz!..
*
Meselenin bu boyutu konuşulmak istenmedi.. Yetmez ama evet diyenler bile çıkan sonucu demokrasi, özgürlük ve hoşgörü üçlemesiyle yorumlamaktan çekindiler..
Ne diyeceklerdi ki..
İstanbul’un Bebek semtinde, Ümraniye’den daha az özgürlük vardı diyemezlerdi herhalde..
Demediler de..
Mukayese yapmaktan imtina ettiler..
Konu tam kapanacaktı ki, AKP’nin 70 bin kişi üzerinden yaptığı araştırma geldi..
Sonuç şaşırtıcıydı..
Eğitim seviyesiyle hayırların doğrudan ilişkisi bir kez daha ortadaydı..
Üniversite mezunlarının büyük bölümü hayırcı..
İlkokul mezunlarının tümüne yakını evetçiydi..
Her kentte üniversite kurduran Başbakan bile bu sonuca çok şaşırdı..
*
Bir türlü yerli yerine oturamayan durum, işte bu durum..
Nasıl oluyor da Anadolu’nun bozkırı daha özgürlükçü, Akdeniz’in turist kaynayan ilçeleri daha statükocu oluyordu..
Nasıl oluyor da okur yazar olmayanlar daha hoşgörülü, yüksek lisans yapanlar daha tutucu oluyordu..
*
Bazıları bu durumu ‘eğitim alan kişilerin Kemalist ideolojiye maruz kalarak hoşgörüsüz, tutucu ve demokrasi karşıtı hale geldiğini; okur yazar olmayanların Kemalist ideolojiye maruz kalmadığı için müthiş hoşgörülü, dünyaya açık, demokrat bireyler olarak büyüdükleriyle’ açıklamaya çalıştı ama kimse yemedi..
Gözüne girmeye çalıştığı çevreler bile güldü geçti..
*
Acaba diyorum..
Yola çıkarken yapılan tanımlama mı yanlış.. Tersine bir durum mu söz konusu..
Evetler; vesayetçiliği, statükoculuğu, biat kültürünü.. Hayırlar; demokratlığı, hoşgörüyü, özgürlüğü temsil ediyor olmasın..
Söylenenin tam tersi yani.. Öyle olursa mesele yerli yerine oturuyor..
Bayburt’un Demirözü’nde yüzde 86 evet çıkmasıyla, Foça’da yüzde 76 hayır anlam kazanıyor..
*
İktidarın icraatlarına baktığımız zaman bu durum daha mantıklı geliyor.. Türkiye’yi yönetenler özgürlük deyince sadece türbanı anlıyorlar.. Türban mağduriyetini kastediyorlar..
Tüm mağdurların mağduriyetlerini düşünmüyorlar.. Tüm mağduriyetleri anlasalardı; Kürt meselesini de, Alevi
Ne bileyim..
Faili meçhulleri araştırma komisyonu kurulması üçüncü kez engellenmezdi.. O talep reddedilmezdi..
Ne bileyim..
Üniversitede gösteri yapan, pankart açan her öğrenci gözaltına alınmaz, 50’si tutuklanmazdı..
Aylarca hapiste yatırılmazdı..
Ne bileyim..
Bakan’ın konferansında not tutan çevreciyi üç sivil polis takip etmezdi..
Yüzde 58’e bakılarak..
Daha hoşgörülü olunurdu, daha demokratik davranılırdı.. İnsanların daha özgürce davranmaları teşvik edilirdi..
Tersi olduğuna göre..
Şu 42 ila 58’in anlamını bir kez daha konuşsak diyorum..
Yer değiştirdiklerinde Türkiye’nin gerçek fotoğrafı ayna gibi karşımıza çıkıyor da..
Bir de bu gözle bakın istedim..
İyi pazarlar!..
meselesini de seçimden sonra bakarız diye ileri tarihe ötelemezlerdi..

30 Ekim 2010 Cumartesi

Oktay Ekşi istifa etti(rildi)

Oktay Ekşi istifa etti(rildi)

Doğan Grubu'na yakın kaynaklardan edinilen bilgiye göre Oktay Ekşi, Başbakan'ın sert tepkisinin ardından istifaya zorlandı

30 Ekim 2010 Cumartesi, 18:19:15
Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi, AK Parti hükümetine yönelik "Analarını da satarlar" ifadelerini kullandığı skandal yazının ardından istifa etti. Ekşi, 28 Ekim tarihli Hürriyet'in taşra baskılarında yer alan ifadeleri nedeniyle Başbakan Erdoğan'ın tepkisini çekmişti. Erdoğan, Çankaya'daki resepsiyonda "Eğer gazetecilik buysa ben bu zihniyetle mücadele etmem, savaşırım. Gereğini yapacağız zaten, göreceksiniz" şeklinde meydan okumuştu. Erdoğan'ın sert çıkışının ardından özür yazısı kaleme alan Oktay Ekşi'ye tepkiler dinmedi. Akşam saatlerinde Oktay Ekşi'nin istifa ettiği açıklandı. Ancak Doğan Grubu'na yakın kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Oktay Ekşi istifa etmedi, Doğan Grubu üst düzey yöneticileri tarafından istifası istendi.

Bilindiği gibi Doğan Grubu'nun vergi cezası 4 milyar TL'ye ulaşmış durumda. Vergi cezası nedeniyle bir hayli zor günler yaşayan Aydın Doğan'ın ümidini vergi affı konusunda çıkacak yasaya bağladığı ve bu nedenle de Başbakan Tayyip Erdoğan'ın meydan okumasının ardından Oktay Ekşi'nin derhal istifasının alınmasını istediği belirtiliyor.
OKTAY EKŞİ'NİN O YAZISIBaşbakan'ın sert tepkisine maruz kalan yazı şöyle:
"Geçenlerde bir tepkimizi dile getirirken Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu'nun 'neyin bakanı?' olduğunu sormuştuk. Meğer bu laf tam yerine oturuyormuş. Onu da Çevre Bakanı'nın, 'cennet' güzelliğindeki İkizdere Vadisi'nde 22 adet hidroelektrik baraj yapılmasını engelleyen SİT kararına gösterdiği tepkiyle anladık.

Konunun bir 'hukuki' tarafı da var ama, ona gelmeden değinelim:

Veysel Eroğlu'nun aslında Çevre Bakanı anlayışıyla değil 'Çevre Düşmanlığı Bakanı' gibi görev yaptığını gösteren son haberi, arkadaşımız Nuray Babacan dün bildirdi:

İkizdere Vadisi'nde Hidroeldektrik Santrallar (HES) kurmak için baraj inşa edilmesine biliyorsunuz önce yöredeki bilinçli insanlar karşı çıktı.

Çünkü her barajın yöredeki tabiatı mahvedeceği aşikârdı. İkizdereliler belki de Veysel Eroğlu'nun sıfatına bakıp kendilerini destekleyeceğini sanmışlardı.
Oysa Eroğlu kendisini hâlâ Devlet Su İşleri Genel Müdürü koltuğunda oturuyor sandığı için tam tersini yaptı:

Tam bir çevre düşmanı gibi HES yapımında ısrar etti. Ama Trabzon'daki Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu geçen gün İkizdere Vadisi'ni “sit alanı” ilan edip de baraj yapımını durdurunca aynen Başbakan Tayyip Erdoğan gibi o da küplere bindi.

'HES'lere karşı çıkanlar Avrupa'dan finanse ediliyor' diyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız gibi (3 Eylül 2010 gazeteler) o da tuttu, 'ülkesini seven, enerjide dışa bağımlılığın azalmasını isteyen vatansever çevrecilerin de olduğunu' söyleyerek kendisini eleştirenlerin hareketini 'vatan hainliği' ile açıkladı.

Meğer o da yetmemişmiş.

Nuray Babacan'ın haberi işte onu ortaya koyuyor. Çünkü haberde 'İkizdere Vadisi'nin 'SİT alanı' olduğuna karar veren Kurulun elindeki yetkinin oradan alınıp Çevre Bakanlığı'na verilmesini öngören bir yasal değişikliğin Meclis'e sunulduğu bildiriliyor.

Şimdi görürsünüz Türkiye'nin güzelliklerinin ırzına nasıl geçildiğini...

Yukarıda Veysel Eroğlu'nun sıfatı ile yaptığının birbirine zıt olduğundan söz etmiştik. Bunun 'hukuki' zeminini de söyleyelim:

Biliyorsunuz devletin her kurumunun varlığı, onunla ilgili yasa hükmüne dayanır. Açın Çevre ve Orman Bakanlığı'nın kuruluş yasasını okuyun. Burada Çevre ve Orman Bakanlığı'nın, 'baraj' yapmasına izin veren tek kelimelik bir hüküm yok.

Tam tersine yasa, Çevre Bakanı'na, bu sıfatıyla ilgili tam 13 adet görev vermiş. Onlardan biri olarak da 'Çevreye olumsuz etkileri olan her türlü faaliyeti ülke bütününde izlemesini ve denetlemesini' emretmiş.

Ama anlaşılan bir kararla Devlet Su İşleri'ni Çevre Bakanı'na bağlamışlar yani 'kümesi tilkiye teslim edip' meseleyi çözmüşler.

Biliyorsunuz 'ileri demokrasi' ve yeni 'hukuk devleti' anlayışıyla yönetiliyoruz ya...

Bu anlayış, Anadolu'daki 2000'den fazla akarsuyu, o yörenin tabiatına ne zarar vereceğini hesaba katmadan tuttu 'Baraj yapıp elektrik üreteceğim, bunu da devlete satacağım' diyen şirketlere 49 yıl için peşkeş çekti.

Şimdi, her şeyi satan işte (Bu zihniyet analarını da satar") o zihniyetin marifetlerini görüyoruz."
TAŞRA BASKISINDA SKANDAL
Hürriyet'in internet sitesinde "Şimdi, her şeyi satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyoruz" cümlesiyle biten yazının taşra baskısında "Bu zihniyet analarını da satar" şeklinde yer aldığı, bu ifadelerin daha sonra şehir baskısından çıkartıldığı öğrenildi.

Bari kuşlara kıymayın efendiler!

Bu ülkenin tarihi, büyük hayal kırıklıklarının tarihidir aslında. Cumhuriyeti milat olarak aldığınızda, devrim kendi çocuklarını yemekle başlamıştır işe.
Kurucu kadronun neredeyse yarısından fazlası telef olmuştur.
Birlikte Kurtuluş Savaşı verdiği Kürtleri yok saymış ve büyük acılar yaşatmıştır.
Varlık vergileri, çalışma kampları, kutsal varlıkların yağmalanması sıradan bir reflekse dönüşmüş; kendinden olmayan, bir gün bile güven duygusu içinde olamamıştır.
Başbakanını idam etmiş, fidan gibi gençlerini darağaçlarına göndermiş, yargısız infazlarda yok etmiştir.
Resmi olarak ölüm listeleri yayımlamış, yayımlamakla kalmayıp listedeki herkesi ölüm üçgenlerinde, sokak köşelerinde, evlerinden alarak, gözaltı merkezlerinden çıkararak canlarına kıymıştır.
Düşmanicat etmeden idare edebilme kabiliyeti geliştirememiştir. Kendi yurttaşına bir gün bile güvenmemiştir.
Giyimine karışmış, inancına karışmış, fikrine karışmış, mezhebine laf etmiş, yoksulunu yok saymıştır.
Hiçbir üniversitesi dünyanın seçkin akademi listelerine girememiş ama yolsuzluk ve yoksulluk listelerinde ülke olarak hep üst sıralarda yer almıştır.
Karakol gidilecek yer mi düşülecek yer mi?
Dünyanın bütün dillerinde ‘gidilen’ bir yer olan polis karakolları, sadece bizde ‘düşülen’ bir yer olmuş, üzerine türküler yakılmıştır.
Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, “Gözaltındayken intihar etti” haberlerinin bir tekine şüphe duymadan inandınız mı?
Dünyada hiçbir ülke gösteremezsiniz ki hapishanelerinde bizdeki kadar aydın, sanatçı, bilim insanı, gazeteci ve politikacı ağırlamış olsun.
Baro başkanlığı yapmış, büyükelçilik yapmış insanlara, son günlerinde bir pasaportu çok gören bir cumhuriyetin vicdanı hür diyebilir misiniz?
Kapattığımız siyasi partiler, tarihte kurup batırdığımız devletlerden daha çoksa bu işte bir arıza var diye düşünmez mi insan?
Kurulduğu günden beri milli birlik ve beraberliğe muhtaç olunmayan bir gün bile geçirmemişsek bu cumhuriyetin sefasını ne zaman süreceğiz sizce?
Okul sayısından çok dershane olur mu?
Kime sorsanız ‘eğitim, güvenlik, sağlık ve yoksulluk’ olarak sıralar bu ülkenin dertlerini.
Nerede dert varsa çözümünü ekmeğe bağlamışsınız.
Eğitimi dershanelere, güvenliği koruculara ve özel güvenlikçilere, sağlığı tüccar hastanelere, yoksulluğu da inayet ve sadakaya teslim edince cumhuriyet mi olunuyor?
Ekonomisi bir sert yellenmeye bakan bu ülkede en çok kazananların bankalar olmasında hiç mi bir garabet yok?
Herkese eşit eğitim hakkı’nı programında yazmayan bir tek parti var mı?
Seçim meydanlarında bunu söyleyerek gerinmemiş bir lider hatırlıyor musunuz?
Bu sözü bir beze yazan öğrencilerin cezaevinde olduğunu söylediler mi size? O öğrencilere istenen cezanın 15 yıl olduğunu da duymadınız mı?
Fikri hür, irfanı hür nesilleri biraz uzun bekleyeceksiniz; Cumhuriyetin 100. yılı geldiğinde halen cezaevinde yatıyor olacaklar çünkü.
Ne yapabiliriz?
Bu yazıyı vakitlice okuduysanız eğer, valilik ve belediyeyi aramakla işe başlayabilirsiniz.
Kişi başına düşen milli gelirden payınıza düşen kısmını, havai fişeklerle heba etmelerini engelleyebilirsiniz. Bu yoksul halka bir de pespaye görgüsüzlüklerle zulüm etmelerinin önüne geçebilirsiniz. Zaten o fişekler masum kuşları öldürüyor.
İnsanların patır patır öldürülmelerine genellikle sessiz kaldınız; bari kuşlara olsun mani olabilirsiniz. Onlar sıcak yerlere göçüyorlar, cumhuriyetinize bir şey demediler ki.
 

29 Ekim 2010 Cuma

% 42 HAYIR CEPHESİNE REFERANDUM CEZASI...

% 42 HAYIR CEPHESİNE REFERANDUM CEZASI...

Bakan Şimşek, ÖTV artışını işte böyle savundu...
29.10.2010 16:03:27
Şimşek ÖTV artışını, 'Derdimiz gelir değil. Zammı halkın sağlığı için yaptık' sözleriyle savundu. Sektör ise 'Bu vergiyle ayakta kalamayız. Kaçağa gün doğdu' dedi.
Alkollü içkilerdeki Özel Tüketim Vergisi’ne (ÖTV) yapılan yüzde 30’luk rekor artışa Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten ilginç bir savunma geldi: “Bizim için gelir değil, vatandaşın sağlığı önemli.” İçki üreticileri ise vergi artışından şoke oldu. Üretici firmalar, verginin kendilerini yüksek zamma zorladığını vurgulayarak, “Zam oranı % 15’leri bulabilir” dediler.

Bakanlar kurulunun önceki gece alkollü içeceklerde yaptığı yeni vergi ayarlamasıyla, litrede rakının ÖTV’si 39.6 liradan 51.48 liraya, cin ve votkanın 44 liradan 57.2 liraya, taze üzüm şarabının 1.95 liradan 2.44 liraya, biranın ise 0.35 liradan 0.44 liraya yükseldi. Birada yüzde 63, diğer alkollü içkilerde yüzde sıfır olarak uygulanan nispi vergilerde ise değişikliğe gidilmedi.
N O T: EĞER HALKIN SAĞLIĞINI BU KADAR DÜŞÜNÜYORSANIZ!..
           * HALKI AÇLIK SINIRININ ALTINDA MAAŞ VERMEMELİSİNİZ.
           * SAĞLIK SİSTEMİNİ TÜM YURTTAŞLARA PARASIZ OLARAK VERMELİSİNİZ.
           * SOSYAL DEVLETİN HİÇ BİR ŞEKİLDE ESAMESİ OKUNMAMAKTADIR.O NEDENLE HERKESE İŞ VERMELİSİNİZ,PARASIZ EĞİTİM,SAĞLIK VE GÜVENCE VERMELİSİNİZ.
            *SENDİKALAŞMAYI SERBEST BIRAKMALISINIZ  SAYIN BAKAN

ASIL KONU İSE REFERANDUMDA % 42 HAYIR VEREN KESİME CEZADIR.
Mehmet Ozan

İŞTE GERÇEK: "HADİ BE,SEN İÇİNDEN BÖLÜNMÜŞSÜN"

BİR ÜLKE DÜŞÜNÜN;CUMHURBAŞKANI-SİYASETÇİLER-ASKERLER AYRI AYRI 29 EKİM CUMHURİYET RESEPSİYONU VERİYOR.VE SONRA TÜM DÜNYAYA SESLENİYORUZ" BİZ ÜNİTER,BÜYÜK DEVLETİZ,BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜZ" DİYE...

BİRİLERİDE BİZE AŞAĞIDAKİ FOTOĞRAFLARI GÖSTERİP; "HADİ BE,SEN İÇİNDEN BÖLÜNMÜŞSÜN" DERLERSE

Kılıçdaroğlu bayramı halkla kutlayacak

Çankaya Köşkü'ndeki Cumhuriyet resepsiyonuna katılmayacağını açıklayan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet Bayramı'nı halkla birlikte kutlayacak. Kılıçdaroğlu, parti yöneticileriyle birlikte Çankaya Belediyesi'nin, Cumhuriyet yürüyüşü ve şölenine katılacak.

"Türkiye'nin gerçeği burada"
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Çankaya Köşkü'nde Cumhuriyet'in 87. yıldönümü dolayısıyla verdiği resepsiyon devam ediyor. Resepsiyona CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve komutanlar katılmadı. Başbakan Erdoğan ise resepsiyona eşi olmadan katıldı. Resepsiyona ilk kez eşi ile katılan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise "Türkiye'nin bütün renkleri ve gerçeği burada" dedi.

Köşk'e karşı asker resepsiyonu

İkiden bire düşürülen Cumhurbaşkanı'nın düzenleyeceği 29 Ekim resepsiyonuna CHP'nin katılıp katılmayacağı günlerdir tartışılıyordu. CHP grup üyelerini serbest bırakırken, resepsiyona askerlerin katılmayacağı ortaya çıktı. Genelkurmay'ın programına göre 29 Ekim'de Cumhurbaşkanı'nın resepsiyonunun olduğu saatte askerler de bir resepsiyon düzenleyecek.

% 42 HAYIR CEPHESİNE REFERANDUM CEZASI...

Bakan Şimşek, ÖTV artışını işte böyle savundu...
29.10.2010 16:03:27
Şimşek ÖTV artışını, 'Derdimiz gelir değil. Zammı halkın sağlığı için yaptık' sözleriyle savundu. Sektör ise 'Bu vergiyle ayakta kalamayız. Kaçağa gün doğdu' dedi.
Alkollü içkilerdeki Özel Tüketim Vergisi’ne (ÖTV) yapılan yüzde 30’luk rekor artışa Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten ilginç bir savunma geldi: “Bizim için gelir değil, vatandaşın sağlığı önemli.” İçki üreticileri ise vergi artışından şoke oldu. Üretici firmalar, verginin kendilerini yüksek zamma zorladığını vurgulayarak, “Zam oranı % 15’leri bulabilir” dediler.

Bakanlar kurulunun önceki gece alkollü içeceklerde yaptığı yeni vergi ayarlamasıyla, litrede rakının ÖTV’si 39.6 liradan 51.48 liraya, cin ve votkanın 44 liradan 57.2 liraya, taze üzüm şarabının 1.95 liradan 2.44 liraya, biranın ise 0.35 liradan 0.44 liraya yükseldi. Birada yüzde 63, diğer alkollü içkilerde yüzde sıfır olarak uygulanan nispi vergilerde ise değişikliğe gidilmedi.
N O T: EĞER HALKIN SAĞLIĞINI BU KADAR DÜŞÜNÜYORSANIZ!..
           * HALKI AÇLIK SINIRININ ALTINDA MAAŞ VERMEMELİSİNİZ.
           * SAĞLIK SİSTEMİNİ TÜM YURTTAŞLARA PARASIZ OLARAK VERMELİSİNİZ.
           * SOSYAL DEVLETİN HİÇ BİR ŞEKİLDE ESAMESİ OKUNMAMAKTADIR.O NEDENLE HERKESE İŞ VERMELİSİNİZ,PARASIZ EĞİTİM,SAĞLIK VE GÜVENCE VERMELİSİNİZ.
            *SENDİKALAŞMAYI SERBEST BIRAKMALISINIZ  SAYIN BAKAN

ASIL KONU İSE REFERANDUMDA % 42 HAYIR VEREN KESİME CEZADIR.
Mehmet Ozan

Gül Cumhuriyet'i temsil etmiyor!

Metni büyüt
Gül Cumhuriyet'i temsil etmiyor!

29 Ekim 2010 Cuma 17:35
DP Lideri Hüsametin Cindoruk'a göre Abdullah Gül Cumhuriyetin kimliğini temsil etmiyor...
 
Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün cumhuriyetin kimliğini, kişiliğini temsil etmediğine inandığını, bunun için de resepsiyona gitmeyeceğini söyledi.

Cindoruk yaptığı yazılı açıklamada, Çankaya Köşkü'ndeki resepsiyona eski TBMM Başkanı olarak davet edildiğini, ancak köşkte verilecek resepsiyonun geleneklere uygun olmadığını öne sürdü.

Demokrat Parti Genel Başkanı Cindoruk, şunları kaydetti:

''Sayın Abdullah Gül'ün kimliği ile ilgili itirazlarımız var. Bunlardan rahatsız olanlardan biri de benim. Ben davetli olduğum halde bu resepsiyona katılmıyorum. Çünkü, Sayın Abdullah Gül'ün tarafsız olduğuna inanmıyorum. Bunu da ifade ettim. AKP'nin eş başkanı dedim. AKP'nin eş başkanı olduğunu belirleyici tayinler, konuşmalar yapıyor. O nedenle, ben onun tarafsız olmadığına inanıyorum. Sayın Abdullah Gül'ün Cumhuriyetin kimliğini, kişiliğini temsil etmediğine inanıyorum. Onun için resepsiyona gitmiyorum, bunu açıkça söylemek gerekiyor.''
Cumhurbaşkanı Gül'ün eşi Hayrunnisa Gül'ün başörtülü olmasının kendisi için bir etken olmadığını belirten Cindoruk, Cumhurbaşkanı Gül'ün herkesi kucaklamadığını savundu. 

Cumhurbaşkanlığı süresinin de belli olmamasını eleştiren Cindoruk, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

''Böyle iş olur mu? Cumhurbaşkanı olarak, süresi belli olmayan bir cumhurbaşkanı, akrabalarını, hemşehrilerini, arkadaşlarını Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) tayin eden bir cumhurbaşkanı, tavır olarak AKP ile tam anlaşma içinde olan bir cumhurbaşkanı... Ben Meclis'in eski Başkanı olarak, Cumhurbaşkanı sıfatıyla kendisinin vereceği resepsiyona katılmıyorum, benim gerekçem bu. Ben gitmiyorum. Parti olarak da biz Celal Bayar'dan bu yana Süleyman Demirel ile beraber cumhurbaşkanları çıkarmış bir partiyiz. Bizim tavrımız kendi cumhurbaşkanlarımızın ortaya koydukları tavırlara uygun olmalıdır ve de uygundur.''


Kaynak : http://www.internethaber.com/gul-cumhuriyeti-temsil-etmiyor-306599h.htm#ixzz13m1RgqiB

KOMÜNİSTLER CUMHURİYET RESEPSİYONUNA NEDEN KATILMIYOR

KOMÜNİSTLER CUMHURİYET RESEPSİYONUNA NEDEN KATILMIYOR


29.10.2010

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 87. Yılı kutlanırken en ilginç kutlama mesajı TKP’den geldi. TKP, Türkiye Cumhuriyeti’nin fiilen bittiğini iddia eden mesajında, cumhuriyet mücadelesinin kaybedildiği anlattı.
İşte TKP’nin “Yaşasın Cumhuriyet” başlıklı mesajı:
Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bitiş süreci 12 Eylül 1980'de gerçekleştirilen faşist darbe ile birlikte başladı. Cuntacı generallerin ülke ekonomisini teslim ettiği Turgut Özal'ın önce Başbakanlık sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması, ardından çeteci Çiller-Ağar ekibinin ülkeyi kan gölüne çevirmesi bu sürecin önemli halkalarıydı. Yılların gericisi Süleyman Demirel'in yeniden sahne alması, tarikatların devlet desteğiyle hızla siyasallaşması, Milli Görüş geleneğinin marjinal olmaktan çıkması, Türkiye Cumhuriyeti'nin bitiş sürecinde rol üstlenen aktörlerin devamlılığını gösteren tarihsel olgulardır.
Kendilerini sosyal demokrat olarak adlandıran siyasi parti ve liderler, sağ partilerin politikalarına destek olarak ve sola umut bağlayan kitleleri oyalayarak sürece katkı koydular. Gelişmelerden rahatsızlık duyan devlet içindeki bazı odaklar da, sermaye sınıfı ve emperyalist ülkelere bağımlılıkları ve sola düşmanlıkları nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti'nin tasfiyesi operasyonunun ekmeğine yağ sürdüler.
Türkiye Cumhuriyeti'ni bitiren sürecin son evresinin baş sorumlusu olan AKP, şu anda "Yeni Türkiye"nin de iplerini elinde tutmaya hak kazanmıştır.
12 Eylül'cü faşistlerden Tayyip Erdoğan'a, bu uğursuz sürecin kahramanlarını birbirine bağlayan, onların sola, emeğe, halka düşmanlıklarıdır. Cumhuriyete 87 yıl boyunca damga vuran sömürü düzenini yıkmak için mücadele eden, burjuva diktatörlüğünün devrimci bir müdahaleyle ortadan kaldırılması hedefini hiç gizlemeyen sola düşmanlığın Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkıma götürmesi kimseyi şaşırtmamalı.
Son yıllarda "cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkma" iradesinin gerçek sahibi olarak ortaya çıkan komünistlerin, aynı zamanda sermaye egemenliğinin yıkılması için mücadeleye çağrı yapması da çok şey açıklıyor.
Cumhuriyet fikri bundan sonra ancak sosyalizmde hayat bulabilir.
1923'te kurulan cumhuriyet bir tarihsel ilerlemeydi. Cumhuriyetle birlikte egemenliğini pekiştiren burjuva sınıfı ile bu tarihsel ilerleme arasındaki ilişki başından beri tutarsızdı, zaman içinde bu ilişki tamamen koptu ve egemen sınıf, Türkiye Cumhuriyeti'ni pek içine sindirememiş olan emperyalist ülkelerle birlikte cumhuriyeti kemirmeye başladı.
Solun, bu kemirmeyi önemsememesi, cumhuriyetin emekçi halk için birer kazanım anlamına gelen ve gericilik tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılan özelliklerine sahip çıkmaması düşünülemezdi bile.
Emperyalistler tarafından himaye edilip, gerici burjuvazi tarafından desteklenen sol görünümlü liberallerin şamatası sayılmazsa, başta komünistler olmak üzere Türkiye Solu, ilk günlerinden son evresine kadar "cumhuriyet" bayrağını onurla taşımış, o bayrağı kirleten sömürücü, işbirlikçi, gerici, faşist güruhtan bu ülkeyi kurtarmak için çaba harcamıştır.
Şimdilik başarısız olduğumuzu kabul ediyoruz.
Bu etabı kazanan Türkiye sağıdır, Türkiye gericiliğidir.
Türkiye Cumhuriyeti kemirile kemirile yok edilmiştir.
Sorun tek başına 1923'ün çok daha gerisine gidilmiş olması değildir, Türkiye geriye doğru, kaotik bir biçimde yuvarlanmaktadır. Serbest düşüşe geçen Türkiye'de halklarımızı bekleyen yıkım ve kırımdır.
Bundan kaçınmanın biricik yolu direnmek ve karşı hamle yapmaktır.
Gericiliği yeneceğimizden, cumhuriyeti eşitlik ve özgürlük bayrağı altında yeniden kuracağımızdan kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Yaşasın sosyalist Türkiye!
Yaşasın Cumhuriyet!"
Odatv.com