31 Ocak 2011 Pazartesi

MHP’nin tarihi hatası!

Ruhat Mengi

Ruhat Mengi - rmengi@gazetevatan.com
Aynen ‘Anayasa Mahkemesi’ ile ‘Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun iktidar partisinin emrine girmesi ve örneğin Anayasa Mahkemesi’nin “gerektiğinde laik-demokratik rejimi, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini bile koruyamayacak bir yapıya” dönüştürülmesi için üye sayısını arttırma ve üyelerin çoğunluğunu kendilerinin seçmesi gibi Yargıtay ve Danıştay’da operasyon yapılıyor.

Yargıtay Başkanı Gerçeker’in bu büyük yanlışı önlemek için çırpınmaları, çözümün böyle değil “bölge idare mahkemeleri” açılarak olacağını tekrarlamasına rağmen inatla yüksek mahkemelerin daire sayısı arttırılıyor ve yeni daireler ve kendi seçecekleri yargıçlarla bu mahkemeler de iktidar emrine sokulmak isteniyor.
CHP elinden geldiği kadar bu antidemokratik adımları önlemeye çalışırken MHP’nin iktidara yardımcı olduğunu görüyoruz.
‘AYNI SAFTA’ BASKISI

Seçim yaklaşırken MHP ciddi bir çelişki içine girdi, doğrudur. Ülkenin geleceğini tümüyle değiştirecek, ülkenin bütünlüğünü bile tehlikeye sokacak adımların beklendiği bir dönemde olmamız bir yanda dururken ve ‘tüm muhalefet partilerinin karşı çıkması gereken’ değişiklikler hızla yapılırken onun bir sorunu daha var;
CHP ile aynı saflarda görünmemek. Ve şimdi bu sorun onu “tarihe geçecek” hatalara sürüklüyor.

Hükümet hiç kimseye içeriğinin ne olduğunu açıklamadan
“Demokratik açılım” diye ortaya çıktığında MHP de CHP ve diğer muhalefet partilerinin çoğu gibi buna tepki göstermiş; “açıklayın, böyle karar alınamaz” demişti. Haklı oldukları gelinen noktada açıkça ortadadır. Buna rağmen ve AKP referanduma “BDP ile işbirliği içinde” gitmiş olmasına rağmen ustaca bunun tam aksi bir iddiayı ortaya atarak “CHP-MHP ve BDP”yi aynı çizgide göstermeye çalışmıştı.
BU HATA UNUTULMAZ

MHP şu anda, seçim öncesi yine bir nedenle
“CHP ile yan yana” gösterilmemek için Yargıtay ve Danıştay’a, yani şu anda henüz “iktidarın eline geçmemiş” olarak duran son iki yüksek mahkemeye yapılmaya çalışılan operasyona destek veriyor.

‘Yargıtay ve Danıştay’a yeni daire açılması’ ile ilgili tasarıyı durdurmak için başka çare kalmadığını gören CHP’li Adalet Komisyonu üyeleri (5 milletvekili), böylesine hayati bir tartışmada AKP’li üyelerin “konuşma sürelerini 5 dakikayla sınırlandırması üzerine”
Komisyondan topluca istifa etmişler. “Bir parti grubunun tümüyle çekilmesi halinde Komisyon’un yeni üyeler seçilinceye kadar çalışamaması” gibi bir kural olmasına rağmen MHP’li üyelerin desteğiyle çalışmaya devam edilmiş.(Oysa ‘HSYK üyelerini kendilerinin seçeceği referandum sonrasına kadar’ bu kurulun çalışmaları Adalet Bakanı ile müsteşarının katılmamasıyla nasıl engellenmişti.)
MHP DE GÜVENDE DEĞİL

MHP’nin bu hatası tarihe geçecek ve hiç unutulmayacak bir hatadır. Ülkenin “bireysel ve siyasi yanlış kararları, yanlış adımları önleyebilecek, denetleyebilecek tüm yüksek mahkemeleri” iktidarın emrine girdiğinde MHP dahil her parti, her görüş, her vatandaş güvenliğini tümüyle yitirmiş olacaktır.

Hele de “Arınç’a suikast iddiasıyla ilgili” subayları serbest bırakan hakimin yetkilerinin aylar sonra alındığı, “darbe-terör örgütü iddialarıyla” tutuklanan insanlara ait CD’lere ve cep telefonlarına polis tarafından bilgilerin yüklendiği bir ortamda durum tümüyle ümitsiz hale gelmiş demektir. Bırakın her şeyi bir yana “sürüleceğini veya yetkilerinin alınacağını” bilen hakimler nasıl olur da ‘iktidarın hoşlanacağı karalar dışına’ çıkabilir?
İnanın bana artık Türk devleti’nin tanımından “hukuk devleti” ifadesinin derhal çıkarılması gerekir.

YENİ ANAYASAYI SORUN DA..
MHP “seçim politikası” yapmakla “ülke adına mutlak doğrular”ı ayıramadığını göstermiştir. Buna bakınca seçim sonrası AKP-MHP koalisyonu bile düşünebilecekleri görülüyor. Bari önce seçim sonrası yapılacak “yeni anayasada ülke bütünlüğü ve değiştirilemez maddelerle ilgili nasıl değişiklikler planlanıyor” onu araştırsınlar da ‘hayatlarının hatası’ndan sonra bir de ‘hayatlarının trajedisi’ni yaşamasınlar!
Rekor borçlar ve açıklar!

Ekonomist bir okurumuz; Doç Dr. Serhat Terzi, Manchester’den ilginç bir mektup göndermiş, sizinle paylaşmak isterim. Diyor ki:

“İnanın 10 yıllık ekonomi bilim adamı olarak anlayamıyorum. Madem Türkiye dünyanın 17’nci büyük ekonomisi oldu, ekonomide devrim yarattı,
AB neden hala bu zengin (!) ve gelişmiş (!) ülkeyi üyeliğe almıyor? Demek ki bu zenginlik halkın zenginliği değil, yabancı bunu çok iyi analiz ediyor.
Siz
70 milyar dolarlık cari açık ve 500 milyar dolarlık dış borçla, hele de kişi başı harcaması ‘GSMH’ya göre 83’üncü sırada olan bir ülkeye ‘zengin’ derseniz elin oğlu da güler ve AB’nin kapısında volta attırır.”
EN YÜKSEK RAKAMLAR

Dün deneyimli ekonomi uzmanı, Prof. Dr Asaf Savaş Akat da “Aralık ayında yüzde 75, yıllık olarak yüzde 85 dış ticaret açığı ile ‘gelmiş geçmiş en yüksek açığın’ yaşandığını” anlatmıştı yazısında.. “Cari işlem açığında da rekora hazır olunması gerektiği” vurgusu da vardı. Ama olsun masalları dinlemek çok daha heyecanlıdır, kapatın gözlerinizi..

Yurt dışında yaşadığı için Türkiye’de dağıtılan pembe gözlüklerden Serhat Bey’de olmadığı belli.. Bence hemen ona da göndermeli.. O zaman boşverir cari açığı, dış borcu , unutur bizim ve bizden sonraki kuşakların hayat boyu ödeyeceği borçları ve o da hükümetle ve cebi iyi dolan zenginlerle birlikte “ama ekonomi iyi” şarkısı söyler. Anlamayacak ne var, hadi tak gözlüğünü, dinle masalını!

TÜRKİYE ÜÇE BÖLÜNDÜ BU YAPI KOLAY DEĞİŞMEZ!...

Bu üçten iki çıkmaz!

Türkiye 'iki partili sistem'i konuşurken Prof. Işık'tan çarpıcı bir analiz geldi: 12 Eylül referandum sonuçları, 'Üç farklı Türkiye' fotoğrafı verdi. AKP sürecinde parçalı, birbirine dokunmayan siyasi harita daha da belirginleşti. Türkiye'de hem bölgesel, hem de kent içinde görünen ayrımın bugünden yarına değişmesi mümkün değil

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın söylemiyle kamuoyunun gündemine gelen 'İki partili sistem' tartışmaları sürerken ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Oğuz Işık'tan, çarpıcı bir analiz geldi.
1990'lı yıllardan günümüze Türkiye'nin siyaset haritasını çıkaran Işık, haziran seçimlerinin olası sonuçlarını değerlendirdi. 12 Eylül referandum sonuçlarının, 'Üç farklı Türkiye' fotoğrafı verdiğine dikkat çeken Işık, 2007 seçimlerinde derinlik kazanan ayrışmanın bugünden yarına değişmesinin mümkün olmadığını bilimsel verilerle savundu. Prof. Işık'ın tespitleri şöyle:
'ÜÇ TÜRKİYE' DERİNLEŞTİ

- 12 Eylül referandumu sonrasında sıkça dile getirilen 'Üç farklı Türkiye' meselesi, aslında yeni değil. 1960 sonrası ve 1990'lı yıllarda yapılan seçimlerde benzer sonuçların izleri yakalanabiliyor. Siyasi haritada, 2007 genel seçimleriyle keskinleşen, referandumla birlikte derinleşen 'Üç farklı Türkiye' kavramına, partilerin hangi kesimlerden ve hangi coğrafi bölgelerden oy aldığı düzleminde bakabiliriz.
AKP'ye oy veren siyasi görüşü, İslamcı sağ ve milliyetçi tabandan gelen bir grup seçmen oluşturuyor. İkinci grupta, merkez sol ve milliyetçi sağ seçmen profili öne çıkıyor. Bu grubu temsil eden partiler CHP ve MHP'den oluşuyor. 'Üç farklı Türkiye'nin son ayağını ise 'bölgesel sol' olarak da adlandırılan Kürt partilerine (HADEP, DEHAP, DTP, BDP) oy veren seçmen tamamlıyor.
'TARTIŞMASIZ ÜSTÜNLÜK'

- AKP öncesi süreçte, batıdan doğuya merkez sol, merkez sağ, milliyetçi sağ, İslamcı sağ ve bölgesel sol olarak adlandırabileceğimiz siyasi harita var.

-
AKP'nin iktidar olduğu 2002 ve 2007 seçim sonuçlarına bakıldığında, Batı Karadeniz'de Sakarya, Düzce ve Bolu'dan başlayıp, İç Anadolu'nun kuzeyi olarak tanımlanabilecek bir bölgeden Samsun'a, oradan da kuzeyde Rize'ye uzanan ve güneyde de Erzurum'a inen geniş alanda, AKP'nin tartışmasız üstünlüğü göze çarpıyor. Bunun yanı sıra daha küçük üç bölgede de AKP'nin yüksek oy aldığı yerleşimlerin çevre ilçelerle küme oluşturduğu görülmekte.
EĞİTİMLİ KESİMİN OYLARI

-
Metropollerde eğitim düzeyi düştükçe, AKP'nin aldığı oy oranı artıyor. Kentli yoksul kesim AKP'nin tabanını oluşturan belki de en büyük kesim. Buna karşılık AKP'nin, daha önce merkez solun, merkez sağın ve bölgesel solun baskın olduğu yerleşimlere ise
sızmayı başaramadığı görülüyor.


- AKP, metropollerde değil de Anadolu'da, özellikle de
'Anadolu Kaplanları' denilen yörelerdeki eğitimli kesimin oylarını alıyor... AKP'nin başarısı da büyük ölçüde burada yatıyor. Bir yandan kentli yoksulların, diğer yandan da Anadolu'nun zenginleşen muhafazakar kesimlerinin oyunu alabilmesi her anlamda bir başarı olarak değerlendirilmeli.
'İdeolojik çekirdek'in sınırları

- AKP'nin seçim başarısının ardında ilk olarak, önceki seçimlerde hiçbir siyasi görüşe meyletmemiş yerleşimleri, ikinci olarak da İslamcı ve milliyetçi sağa eğilimli yerleşimleri kendine çekebilmiş olmasının yattığı söylenebilir. A
KP, İç Anadolu'nun kuzeyi ve doğu Karadeniz'i kapsayan bir bölgeyle Konya-Kayseri bölgesinin bir partisidir. Bunu söylerken elbette ki AKP'nin, örneğin büyük kentlerde oldukça yüksek oy almış olmasını göz ardı etmiyorum. Bu yöreler, AKP'nin, hatta biraz daha ileri gidersek AKP ideolojisinin çekirdeğini temsil etmektedir. Eğer AKP için bir coğrafi köken aranacaksa, o köken, İç Anadolu'nun kuzeyi ve Doğu Karadeniz'i kapsayan bir bölge ile Konya-Kayseri bölgesidir.
CHP, başka bir dil arayışına girmeli

- 1960'larda doğuda güçlü bir parti olan CHP, bugün kıyı partisi haline gelmiştir. CHP, Türkiye'nin görece daha gelişmiş yörelerinden yüksek oy almayı başaran bir profile sahiptir. Kadının iş ve toplumsal hayatta, aktif yer aldığı bölgelerde CHP hakimiyeti hissedilmektedir. CHP'nin farklı kesimlere ulaşabilmesi ve bu kesimleri bir araya getirebilmesi için başka bir dil arayışına girmesi gerekmektedir.
HAZİRAN SEÇİMLERİNDE NE OLUR?

- AKP öncesi kendisini hissettiren parçalı, birbirine dokunmayan, adacıklardan oluşan ayrışmış siyasi harita, AKP sürecinde daha da belirginleşmiştir.
Türkiye'de hem bölgesel, hem de kent içi siyasi haritada görünen bu ayrımlar, bugünden yarına değişmesi mümkün olmayan noktaya gelmiştir. AKP'nin başarısı toplumun farklı kesimlerini muhafazakarlık ekseninde bir araya getirebilmiş olmasında yatmaktadır. AKP, bir yandan Anadolu'nun zenginleşen kesimleriyle kent yoksulları aynı yerde buluşturabilmeyi başarmıştır. CHP, yaklaşan genel seçimde yine Türkiye'nin görece daha gelişmiş yörelerinden yüksek oy alır.
MHP, İç Anadolu'dan sahillere yaklaştı

- Ege Bölgesi'nden içerilere doğru girdikçe milliyetçi sağ profilde kıpırdanma hissedilmektedir. Bir zamanlar İç Anadolu'da gücünü hissettiren MHP, 2007 seçimlerinde İç Anadolu'yu bir anlamda AKP'ye terk ederek, sosyal demokrat partilerin baskın olduğu kıyı kesimlere yaklaşmıştır.
Türkiye geneliyle İstanbul özeli benzer

- 2007 seçimlerinde, Türkiye genelinde olduğu gibi İstanbul'da da AKP'nin kıyılara erişemediğini , büyük ölçüde kent yoksullarının partisi olduğunu görürüyoruz. CHP'de Türkiye genelinde olduğu gibi İstanbul'da göreceli olarak zengin ve eğitimli kesimlerin yaşadığı kıyı bölgelerinden oy almayı başarmıştır. (BURCU BULUT - AKŞAM)

" Güçsüz halklar güçlü liderler çıkarır, güçlü halklarınsa lidere ihtiyacı yoktur... "
 Zapata

Ey,biz ki her gün ıstırap çekenler,her gün aşağılananlar. Biz,bir araya geldiğimizde mahşer gibiyiz;ve hiç kimsenin gücü bize yetmeyecektir.Biz,diğer herşeyi içine alıp eritebilecek o dev okyonusuz.Ey şairler, ressamlar, heykeltraşlar,müzisyenler,bize katılın! Kalemini, fırçanı ve fikirlerini devrimin hizmetine sun! Halkın,ona zulmedenlere karşı onurlu mücadelesinde emeğinle gençliğimizin kalbinde bir ateş yak...
Ey,bilgi,ilim,irfan sahibi olanlar, yetenek, beceri, azim sahibi olanlar, eğer kişiliğinde bir nebze insaf varsa, gel, sen ve tüm dostların, gel ve birikimlerini, buna en çok ihtiyacı olanların hizmetine ver!
Çünkü sadece ve o zaman onurlu, gerçek ve insana yaraşır bir hayatınız olacak...

Kropotkin

Suçu toplum hazırlar,suçlu işler.

Gelenekler, beklenmeyenin gerçekleşmesini önlemeye yönelik toplu çabalardır.
B. TOBER

O zaman senin bu davardan farkın ne?

-Merhaba kardeşim. Sana bir iki soru sorsam?
-Tabii sorun lütfen.
-Şimdi sen burada davarları güdüyorsun ya; şayet bunlardan biri seni takmayıp kendi istediği yerde takılsa ve sen onu satmak istediğinde "beni ona satma" derse ne yaparsın?
-Biz oyle davarı keseriz hacım.

-Peki bu davarların hepsi aynı şekilde davranılarsa yani, hepsi kafalarına göre istedikleri yere gitse ne yaparsın? Hepsini keser misin?

-Yok kesmem o zaman nasıl geçineceğim?

-Yani bu hayvanlar hep birlikte aynı şekilde hareket etseler sen onların peşinden gitmek mecburiyetinde kalırsın. Onlara bağimlısın ama hepsi aynı şeyi yaparlarsa di mi?

-Öyle tabii ama, bunlar davar benim dediğimi yapmak için varlar. Aralarından bir tane çikarsa onu keseriz diğerleri yapamazlar.

-Anladım. Pekala sen, seni yönetmeleri için seçtiğin insanların sana dikte ettiği şeyleri yapmıyor musun? Ya da isyan çikartabiliyor musun? Hayat standartlarına yükseltip, canının istedigi şeyi yiyerek, canının istediği yere gidebiliyor musun?

-Yok kardeş nerede, idare ediyoruz işte çok şükür.

-O zaman senin bu davardan farkın ne?

-Kardeşim de get işine hasta etme adamı, davar mıyım ben? Anarsist misin komünist misin nesin? Devletimiz büyüktür elektrik su veriyo bakıyorlar bize.

-Sen bu davarlara suyu ve yemegi onları çok düşündüğünden mi veriyorsun yoksa onlara mecbur olduğundan mı?

-Ya kardesim bi siktir git anlamam ben bu şeylerden. Devletimiz büyüktür, koskoca vekiller belediye başkanlari seçiyoruz bize hizmet için var onlar.

-Hee aslanım, hee koçum.

Sankt Pauli Mafyası

Girme şu alçakların hizmetine:Konma sinek gibi pislik üstüne. İki günde bir somun ye, ne olur! Yüreğinin kanını iç de boyun eğme.

Ömer HAYYAM

Ben Haram ile Helali karıştırmam... 

Dost ile içilen 'RAKI' helaldir, 

'Puşt' ile içilen su bile Haram..



Latif Demirci çizdi...

Terörist ölüler ve hassasiyet



  Hassasiyet kadar kirli; üstünde kan pıhtısından eroin zerrelerine, salyalı diş izlerinden linç kakmalarına kadar binbir çeşit zulüm damgası olan bir kelime daha yoktur güzel dilimizde.
Milli ve dini olmak üzere en tehlikeli türleri, bu toprakların üzerinde okşanır, kışkırtılır, hedefe kilitlenir.
Koskoca bir nüfusun artık sorgulayamaz hale getirildiği vahşet uygulamaları, meşru bilgi katına bir türlü yükselemez. Herkes Ermenilere neler yapıldığını gayet iyi bilir de işitmek istemez. Önlerine ne tür kanıtlar dikersen dik, ikna olmazlar. Kuşkulanırlar. Dönüp devlete bakarlar. Bir tek onun sözüne inanacaklardır. Çünkü hassastırlar. Çünkü Türk yapmaz. Yapmışsa da Ermeni hak etmiştir.
Evlat katili kaç yüz yıllık iktidar erbabının şanını korumak da hassaslara düşer. Atatürk’ün bıyığını, Türk’ün kanını, erkeklerin erkekliğini, yalanların en haslarını korumak da.
Kemalist’in de mütedeyyin iktidar ortaklarının da hassasiyetlere cız dedirtme konusunda en ufak tereddütleri yoktur.
Kemalistler, Sabiha Gökçen’in Ermeni olma ihtimali karşısında dehşete kapılıp ‘kutsala tecavüz’ çığlıklarıyla bir çırpıda faşist ortaklarıyla kol kola girebilir.
Mütedeyyin Başbakan linç olayları karşısında, halkının hassasiyetlerine dikkat göstermeyip linççi kalabalığın ortasında kalmış olana yüklenir. Linççi delikanlıların başlarını okşar.
En demokrat yandaşları, sürekli ayrımcılık görüp canlarına kastedilen eşcinselleri günahkar ilan edip katillere işaret eder. Onların da daha demokrat yandaşları eşcinselliğin hastalık ya da günah olduğunu ilan edenlerin marifetlerini ‘fikir özgürlüğü’ çerçevesi içinde görmemiz gerektiğini buyurur. 

Onlar ki hassastırlar

Hassasiyet konusunda bu ikili çark, çoğunluk birbiriyle geçişimli ve dönüşümlü olarak hayatımızı zından eder.
Onlar o kadar hassastır ki, düşmanlarının ölülerinin kulaklarını toplarlar. Donlarını indirip sünnetli mi diye bakarlar, topluca bir kuytu çukura gömmeden önce.
Henüz Mutki’de bir jandarma komutanlığının çöplüğünden çıkan 18 kişinin cesedi üstüne memlekette bir infial varsa da ben gözlemleyemedim. Dünyanın herhangi bir ülkesinde baş gündeme oturacak, tarihe milat düşecek bir durum değil midir, ikide bir çıkan toplu mezarlar?
Mutki’de 36 kişinin 4 ayrı noktaya gömüldüğü iddiaları üstüne tek yerde yapılan kazılarda 18 ölü bulundu.
Kayıp aileleri huzursuz. Yakınlarının ölüsü çıkmayanlardan Ekrem Yalçın, “Bir noktada kazı yapıldı, sadece orayla sınırlı kalmaması gerekiyor. Ben kardeşimin Deliklitaş yakınlarında bulunan bir toplu mezarda olabileceğinden şüpheleniyorum. İHD ve Cumhuriyet Savcılığı’na o yönde başvuruda bulundum. Ama kazı tek alanda yapıldı” diye yakınıyor sözgelimi.
1999 yılında çalıştığı İstanbul’dan askerlik işlemlerini yaptırmak için Bitlis’e gelen ve bir daha kendisinden haber alınamayan 20 yaşındaki Gülavi Eren’in ağabeyi Mehmet Eren kardeşinin ortadan kaybolmasından sonra ailesinin polisler tarafından sık sık rahatsız edildiğini anlatıyor, “Evimize her gün polis geliyordu. Bir defasında babamı götürdüler, saatlerce işkence gördü. Eve geldiğinde çok kötüydü. Bir gün Mutki taraflarından bir haber geldi. Kardeşimin kayboluşunun ikinci ayıydı. Bir grup genç, özel harekâtçılar tarafından kurşuna dizilmişti. Kardeşimin de aralarında olduğunu söylüyorlardı. Gittik, ama bize göstermediler. Kardeşimin o dönemde katledildiği ve o çöplüğe gömüldüğü ihtimali çok yüksek” diyor.
Onlar gibi kaç aile var, biliyor musunuz, toprağa her kazma değdiğinde yüreği ağzına gelen?
Mutki’den sonra da Elazığ’da bir toplu mezar ortaya çıktı.
Elazığ ilçelerinde ve çevre illerde 1993 yılından bu yana çıkan çatışmalarda yaşamını yitiren birçok PKK’linin cenazesinin ailelerine haber verilmeden Elazığ Asri Mezarlığı içerisinde açılan çukurlara toplu halde gömüldüğü anlaşılıyor şimdi de.
PKK’liler, mezarlık kayıt defterlerine kırmızı kalemle ‘terörist’ diye geçirilmiş.
Asri Mezarlık içerisinde ayrılan belli bir bölümde kepçe ile açılan çukurlara gömülen PKK’lilerin mezarlarının bulunduğu kesime hastanelerden ameliyat sonrası getirilen atıklar gömülüyormuş.
Yüksekova Haber’in belirttiğine göne, adını vermek istemeyen ve birçok olaya tanıklık etmiş mezarlık görevlisi anlatıyor: “1993’ten bugüne kadar Maden, Arıcak, Kovancılar, Karakoçan ve çevre illerden çok kişinin cenazesi getirildi. Bu cenazelerle kimseye haber verilmemişti. Bu insanlar dini vecibeleri yerine getirilmeden açılan çukurlara ya üzerindeki elbiselerle ya da ceset torbalarıyla gömüldü.” 


İnsani hassasiyet

Hassaslar, ölülerle bile ödeşemezler.
Hrant’ın ardından söven rütbeli askerleri unutmadık.
Kimileyin bir deftere kırmızı kalemle terörist yazıp onlarcasını gömüverdiği düşmanları karşısında bu devletin utanç duymasını beklemiyorum elbet. Şanlı ordumuzun topluca kurşuna dizip çöplüklere gömdükleri için nedamet getireceğini beklemek de safdillik olur elbet. Ama insan olanın, milli-dini hassasiyetlerle değil insani hassasiyetlerle yaralı olanın, bu suratımıza patlayan toplu mezarlar karşısında sessiz kalması korkunçtur.
Çorum’un, Maraş’ın, Madımak’ın, Gazi Mahallesi, Taksim Meydanı’nın ve daha nicelerinin asla insandan sayılmamış kurbanları bu sessizlikten nasibini alıyor maalesef.
Kimlere uygulanan kıyımın tevatür sayıldığını; asla okul kitaplarına, resmi tarih dökümlerine geçmeyeceğini biliyoruz.
Yaşarken diriye sayılmayanlar hassasiyet tacirleri tarafından ölürken de sayılmıyorlar.
Düşman gördüklerinin ölülerini yaftalayıp biyolojik atıklarla birlikte gömmeyi hazmedebiliyor mu milli-dini hassasiyetleriniz?
Kutsalı insan olan, utanır.

Komposto komutanım!


Kamuoyunda ‘içki yasağı’ olarak bilinen düzenle-meye karşı çeşitli eylemler örgütleniyor.
Bu eylemlerde en çok öne çıkan protesto biçimi ise içki içmek!
İşin tam burası bana sıkıntılı gibi gözüküyor.
Polisin bu eylemlere yaklaşımı da ilginç. İktidarı protesto anlamında her türden bir araya gelişe karşı, Fatih’in fedaisi Kara Murat gibi cengaverce yaklaşan polis, bu eylemleri gülümseyerek izliyor. “Elleşmeyin, birazdan kendiliğinden yıkılacaklar” der gibi bir halleri var. Neredeyse soğuk meze, ara sıcak servisi yapacaklar, o kadar yani.
Ben bu eylemlere pek katılamadım. Nasıl söylesem, tutarsızlık gibi geldi kendi özüme. N
eden derseniz, devrimci faaliyet olarak yer aldığımız bütün mecralarda yaptığımız ilk iş içki ve uyuşturucu kullanımını yasaklamak olmuştu.
Fatsa halkı devrimcilere yüreğini açmışsa üç önemli eyleyişin önemli katkısı vardır.
Birincisi, faizin, tefeciliğin yasaklanması ve yapanların halk düşmanı ilan edilmesi.
İkincisi, Çamurlu yolların temiz-lenerek yeni yolların yapılması.
Üçüncüsü, içki yasağı...
İçki yasağı en çok bölge kadınlarının talebiydi ve hayırsız kocaları, yasaktan sonra eve gitmeye başlamıştı.
Birçok bölgede de böyle olduğu sır değildir.
Gorbaçov mesela, çürüdüğünü düşündüğü Sovyet rejimine karşı ilk iş olarak içki yasağını getirmiştir.
Askeri şarap
İçki konusunda bir müminden pek de farklı düşünmeyen bizler, Mamak Askeri Cezaevi’nde bir gün şarap yapmaya karar verdik.
İlk kimin aklına gelmişti bilmiyorum ama üretim sorumlumuzu hatırlıyorum. Dr. Hikmet Kıvılcımlı çizgisinde olan eczacı ve Kilis’li bir arkadaştı. Kıvılcımlı, bütün ömründe ağzına bir damla içki koymamış ve yoldaşlarına da men etmişti. Aslına bakılırsa bizim derdimiz de içki içmek değildi. Mevcut yasakları delmek için yaptığımız bir muzır bir meydan okumaydı.
Haftada bir kez verilen üzüm hoşafının üzümlerini ayırıp fermante etmeye başladık. Maya olarak ekmek hamuru kullanıyorduk. Rehberimiz, Kilis aksanıyla, “Partikülleri illa ki süzücün ağa” diyordu. Günde 5 kez arama yapılan koğuşta bu şarabı saklamak kolay iş değildi. Yakalandığında tüm koğuşu hışlayacakları kesindi. Tam altı ay boyunca sakladık. Hadi bu sırrı ifşa edeyim, en gözüken yere koyarak saklıyorduk. Asker her yeri didik didik ediyordu da gözünün önünde durana bakmıyordu.
Toplumsal meselelerdeki körlüğü de aynen bu aramalar gibidir dar kışla mantığının.

Hikmetinden sual olunmaz

Bu arada her gün birimiz şarap nöbeti tutardık. Yani şarap yakalanırsa, tüm koğuşu yakmamak için birimiz sırayla üstlenirdik bu sorumluluğu.
Ben Bektaşi’nin savunmasına benzer bir savunma tasarlamıştım. “Biz komposto niyetine sakladık, Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, şarap eylemiş” diyecektim.
Bir gün nöbet sırası kıdemlimizdeydi ve o gün Ramses tabir edilen bir subay nöbetçiydi. Bizleri sayım için dışarı çıkarırlardı. Subay içeri girdi ve gür bir sesle bağırdı. “Kıdemli! Bu ne lan?” diye... Arkadaşımız da şarabın patladığını düşünerek benim savunmamı ödünç aldı ve cevapladı. “Kompostodur komutan!” İçeride derin bir sessizlik oldu. Komutan dışarı çıktı ve kıdemliye “Ne kompostosu lan, raporlular niçin yatakta sayım
veriyorlar?” diye sordu. Arkadaşımız meseleyi gargaraya getirip savuşturdu ama biz huysuzlandık. Bu subay akşam bu kompostoyu düşünüp tekrar gelir dedik. Aklı biraz rötarlı işleyenleri, cuntanın başındakini saymazsak, genellikle işkence ve cezaevi gibi yerlerde görevlendiriyorlardı.
İşte aslında yılbaşında içmeyi düşündüğümüz şarabı o gece
içmeye karar verdik.
Son olarak içine birkaç damla tendürdiyot da ekleyenimiz oldu.
İçtik fakat kafayı bir türlü bulamıyorduk.
Bilge bir abimiz vardı. Bizim bu halimize bakıp şu özlü sözü söylemişti.
“Ne içerseniz için, ancak kafanız kadar sarhoş olabilirsiniz”
Şimdiki eylemleri de muzır bir meydan okuma olarak görmek istiyor insan.
Yoksa seküler hayat savunusunu şaraba indirgemek, iktidarın “alın ula, istediğiniz kadar için, yarasın” demesiyle berhava olabilecek güdük bir eylemdir.
Biz zamanında içtik, siz şimdi sarhoş olmayın.

Ben nasıl böyle oldum

- Normalde benim İzmir’de ellerinde kadehlerle sokağa dökülüp “AKP’nin şerefine içiyoruz” diye eylem koyanlardan hiç hazzetmemem lazım. Ama hükümetin tutumu öyle bir hal aldı ki, artık sokaklara dökülüp kadeh kaldırarak eylem yapmak, hak edilmiş bir siyasal gösteri oldu çıktı.

- Normalde benim Osmanlı’ya karşı özel bir antipatimin olmaması gerekiyor. Ama hükümetin “Ecdat edebiyatı” o denli aşırı bir hal aldı ki, Osmanlı denilince hemen kendimi başka bir odaya atıyorum.
- Normalde benim paşalarla, Haberal’la, Ergenekon sanıklarıyla falan hiç işimin olmaması gerekir. Ama “küçük hukuk ihlalleri” denilerek yapılan yanlışlar ve çektirilen eziyetler o boyuta vardı ki, hepsiyle de işim oluyor.
- Normalde benim Kurtlar Vadisi Filistin filmini büyük bir şevkle karşılamam gerekiyor. Ama ülkenin egemenlerinin oluşturduğu siyasal koşullardan film çıkarmayı delikanlıca bir tutum olarak görmediğimden o şevki kendimde göremiyorum.
- Normalde benim Kemal Kılıçdaroğlu’nu daha fazla eleştirmem gerekiyor. Ama Kılıçdaroğlu eleştirisi yapanlar, bu eleştirileri o kadar partizanca ve “Tayyip Erdoğan’a vuramıyoruz bari ona vuralım” mantığıyla yapıyorlar ki, benim elim pek gitmiyor.
- Normalde benim eylem yapan üniversite öğrencileriyle aynı düzlemde bulunmamam gerekiyor. Ama o öğrencilerin üzerine öyle bir çullanılıyor ki, kendimi çullananlarla aynı safta görmek istemiyorum.
 


Beni de yazın
HALK müziği sanatçısı Pınar Sağ’a ceza verilmiş.
Ünlü solcu militan İbrahim Kaypakkaya’yı övdü diye...
10 ay hapis cezası kesilmiş.
İbrahim Kaypakkaya suçlu imiş ve onu övmek suçluyu övmeye girermiş.
Dünkü Radikal’de Sırrı Süreyya’nın yazdığı o nefis yazıda okudum.
İbrahim Kaypakkaya: Hamalları çok seven bir adammış.
Kemalizm eleştirisini yapan ender solculardanmış. Yiğit adammış bir de... Kollarını, ayaklarını kesmişler, yine de ötmemiş.
İşkencede can vermiş.
Parçalanmış vücudunu babasına teslim etmişler, cesedi bir hamal taşımış ve babadan para almamış.
* * *
Sırrı Süreyya diyor ki:
Pınar Sağ ne diyerek övdü ise Kaypakkayı’yı, aynısını benim de dediğimi sayın.”
Durun bir dakika!
Sırada ben de varım:
Pınar Sağ ne diyerek övdü ise Kaypakkaya’yı, aynısını benim de dediğimi sayın.
Ve Sırrı Süreyya’nın hemen arkasına beni de yazın lütfen.
 


Büyükerşen’in derdi ne
YILMAZ Büyükerşen başarılı bir belediye başkanı.
Eskişehir’in çehresini değiştirdi.
Ancak...
Belediyecilikten iyi anlayan Büyükerşen’in siyasetten anladığını sanmıyorum.
* * *
DSP’den seçildi.
DSP erimeye başladı, o gemiyi hemen terk etmedi.
DSP can çekişmeye başladı, o orada kalmayı sürdürdü.
En sonunda...
DSP “git” dedi ve gitti...
Ama şimdi de CHP’ye geçmek için şartlar öne sürüyor.
Eskişehir halkına soracakmış, onlar ne derse onu yapacakmış.
Sanki Eskişehir halkı ona “AK Parti’ye git” dese gidecek.
Sanki kendisi açısından CHP dışında bir alternatif var.
CHP’nin bunca kucak açmasına ve şartların bu denli olgunlaşmasına rağmen Büyükerşen’in CHP’ye geçmek için hâlâ nazlanmasını bir türlü anlayamıyorum.
Usta yalaka
MİLLİYET yazarı Melih Aşık’a göre günümüzde yalaka türleri çoğalmış.
“Müptezel yalakalar” varmış, “müzmin yalakalar” varmış, “usta yalakalar” varmış, “liberal yalakalar” varmış, “eski solcu yalakalar” varmış, “uçan yalakalar” varmış, “gizli yalakalar” varmış.
Ben bu yalaka türlerinden en çok “usta yalaka” türüne kafayı taktım.
Şöyle tanımlıyor Melih Aşık, “usta yalaka”yı:
“Ancak çok dikkatli gözle takip edilirlerse yalaka oldukları anlaşılır. Çünkü bu işi son derece ustaca yaparlar. Görüntüde başbakanı eleştirir, muhalefet ederler. Ama en kritik noktalarda öylesine ince, öylesine rafine kıyaklar çekerler ki, en baba yalakanın yalakalığı bu kadar etkili olmaz. Sayıları az, etkileri çoktur.”
Sanırım...
Melih Aşık, yaptığı “usta yalaka” tanımıyla, “Eğriye eğri / doğruya doğru” denmesini değil de, ya “hep eğri” ya da “hep doğru” denmesini arzu ediyor.
Yani...
Sen istediğin kadar hükümete muhalefet eden yazılar yaz.
Günün birinde hükümeti övdün mü, işin bitti.
Adın hemen “usta yalaka”ya çıkar.
Yaptığın hükümet övgüsü, “rafine kıyak”, “en kritik noktada ince destek” olarak algılanır.
Böyle algılanmamak için ne yapacaksın?
Ha babam vuracaksın, ha babam vuracaksın.
Vallaha Melih Aşık bana isterse “usta yalaka” desin, benim elim “ha babam vurma”ya da, “ha babam övme”ye de gitmez, gitmiyor.
 


Arap isyanlarında El-Cezire’nin rolü
BİZ Türkiye’de El-Cezire adlı televizyon kanalını, daha çok Irak savaşında oynadığı mühim rolle tanıdık.
Amerikan bakış açısının dışında haberler sundu bize.
“Alternatif kaynak” oldu.
Fakat...
El-Cezire’nin asıl önemli etkisi, Arap kamuoyları üzerinde oldu / oluyor.
Kapalı rejimlerde yaşayan Araplar, El-Cezire sayesinde demokratik tartışmayla tanıştılar.
En can alıcı sorunlar Kahire’den Beyrut’a, Şam’dan Cidde’ye uzanan canlı yayınlarla sansürsüz ele alındı.
Arap aydınları özgürce tartışmaya başladılar. Filistin sorunu, Taliban olayı, İslam ve demokrasi, Türkiye’de olup bitenler... Hepsi ama hepsi El-Cezire ekranında kıyasıya tartışıldı.
Ardından El-Cezire’nin rakipleri geldi: Onlar da özgür tartışma ortamına katkı sundular. Diktatörlüklere isyan havasında, tabii ki birçok faktörün rolü var ama bu faktörü de es geçmeyelim.
 


Hilmi Hoca’yı başka bir hocaya havale ediyorum
HİLMİ Yavuz, Zaman gazetesinde yine bana saydırmış.
Hem de ter-ü taze bir edebiyat talebesi heyecanıyla.
Bir taraftan tirat attırarak allameliğini konuşturmuş, bir taraftan da “çakma”, “züppe” falan diyerek içindeki sokak çocuğunu ortaya çıkarmış.
Kısacası beni üzmek, incitmek için terbiye sınırlarını bir hayli zorlamış.
Bu enerjiyle, bu dinamizmle, bu iştiyakla ben baş edemem.
En iyisi Hilmi Hoca’yı, karıncanın bile incitilmesi karşısında gözyaşlarını akıtacak denli rikkatli bir kalbe sahip olan bir “hoca”ya havale etmek.
Fethullah Hocam...
Şu Hilmi Yavuz’a biraz vaaz-ü nasihat etseniz nasıl olur?
AHMET HAKAN / HÜRRİYET

Fuhuş operasyonundan 'Türban savunucusu' çıktı

Gazete Habertürk'te bugün yeralan habere göre, Bursa’da bir masaj salonuna fuhuş baskını yapan polis, 9 müşteriyi gözaltına aldı. Biri Mazlumder Bursa’nın Başkan Yardımcısı A.T. çıktı.
  Filistin’e yardım kampanyaları ile türban protestolarında başı çeken A.T. “Sadece masaj yaptırıyordum” dedi ve serbest bırakıldı.

Emniyet Müdürlüğü Ahlak Şubesi ekipleri, merkez Yıldırım İlçesi Şetbaşı Semti’ndeki bir masaj salonunda “fuhuş yapıldığı” ihbarı üzerine harekete geçti. Bir süre takibe alınan işyeri hakkında savcılıktan arama kararı alan polis ekipleri, salona baskın düzenledi. Operasyon sırasında salonda bulunan 9 “müşteri” ile 3 işyeri yöneticisi ve “masajcı” olarak çalıştığı belirtilen bazı kadınlar gözaltına alındı. Masaj salonunda çalışan kadınların müşterilerine fuhuş isteyip istemediklerini anlamak için “Masaj mutlu sonla bitsin mi?” şifresini kullandıkları iddia edildi.

SERBEST KALDI

Polisin baskınında salonda bulunan müşteriler arasında kısa adı “Mazlumder” olan İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği’nin Bursa Şubesi eski başkanı ve şu anki başkan yardımcısı A.T.’nin de yer aldığı ortaya çıktı. Bursa’da Filistin için yardım kampanyaları, çeşitli konulardaki basın açıklamaları ve başörtüsü yasağına karşı yapılan protestolarda yer alan A.T.’nin; masaj yaptırmak için salonda bulunduğu ve fuhuş iddiasını kabul etmediği öğrenildi. A.T. ifadesinin ardından serbest bırakıldı

Mazeretim var asabiyim ben!



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar” sözünü, “O andaki gerilimim olarak alınsın. İnsanım, hatasız kul değilim ki” diye açıkladı, hatırlayacaksınız.
Kamuoyu Recep Tayyip Erdoğan ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan beri tanışıyor.
O zaman da makyaj yapan kadınları “kaportası bozulmuş otomobillere” benzetmek gibi “gerilim boşaltma” yöntemleri kullanırdı, bunu da hatırlarsınız.
Geçen gün Bülent Arınç için yaptığımız türden bir derlemeyi bu kez Başbakan için yapacağız.
Aralarında bir anlık sinirle söylenmiş sözler de var, dünya görüşünü olanca çıplaklığıyla gözümüzün içine sokanlar da!
Başbakan’ın, yardımcısı Arınç’tan farkı, Arınç’ın kolaylıkla özür dilemesine karşın, Başbakan’ın bu işlere hiç yüz vermemesi! Yani Başbakan söylüyor ve geçiyor, geriliminden kurtuluyor, söylediklerinin gerilimini yaşamak da bizlere kalıyor!
Başbakan’ın kendi gerilimini boşaltırken, toplumsal gerilimi yükselttiği sözleri aşağıda bulacaksınız. Bir seçme yapmaya çalıştığımı, “yer darlığı” nedeniyle bazı “hatalarını” ve “gerilim boşaltmalarını” atladığımı da belirteyim! (Tempo’dan Eyüp Erdoğan’a bir kez daha teşekkür ediyorum.)
Bitaraf olan bertaraf olur!
Ağustos 2010’da, Habertürk’te katıldığı bir televizyon programında, 12 Eylül’de yapılacak anayasa referandumunu değerlendirirken TÜSİAD’a yüklendi ve şunları söyledi: “Bu Anayasa’yı beğenmiyorsa çıksın açıkça ‘hayır’ desin, gerekçelerini de söylesin. Diyemiyorsan da çık açıkça ben bu değişikliği destekliyorum de. TÜSİAD şöyle bir kendini çek etsin, Anadolu sermayesiyle daha kaynaşsın. Eğer bu Anayasa değişikliğini beğenmiyorsa çıksın açıkça ‘hayır’ desin, neden olduğunu da söylesin. Desin ki ‘ben bu 26 maddenin şu maddelerine şu gerekçeyle karşıyım’. Ama diyemiyorsan o zaman da çık açıkça ‘Ben bu değişikliği destekliyorum’ de. Çünkü bitaraf olan bertaraf olur derler.”
Bu mesleğin kaderinde ölüm var!
Mayıs 2010’da, Türkiye Taşkömürü Kurumu Karadon Müessese Müdürlüğü’ne bağlı kömür ocağında mahsur kalan 30 madencinin yakınlarıyla görüştü. Ocağın önünde toplananlara seslenen Erdoğan, geçmiş olsun dileğinde bulunarak “Üzüntümüz büyük. Ama bu bölgenin insanı bu tür olaylara alışık! Şöyle 20 yıl gerisine gidiyorum. 90’lı yıllardan bugüne Zonguldak’ta bu tür faciaları hep yaşadık. Kömür ocaklarına ben de indim. 2 bin metre derinlikte madencilerin nasıl çalıştığını gördüm. Onlarla iftar yaptım. Bu mesleğin kaderinde bu var.”
‘Maaşını ödediğin yazara hâkim ol’
Şubat 2010’da, AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmadan: “Köşe yazarları her istediğini yazamaz. Patron gerekirse kusura bakma sana burada yer yok demelidir. Herkes çizgisini bilsin. Köşe yazarlarını uyarmak zorundayım. Maaşını ödediğin yazara hâkim ol!”
‘Ben aşı olmayı düşünmüyorum’
Kasım 2009’da, partisinin grup toplantısı sonrasında gazetecilerin, “Siz aşı (domuz gribi aşısı) olmayı düşünüyor musunuz?” yönündeki sorusuna, “Ben aşı olmayı düşünmüyorum. Bu konuda Sağlık Bakanım (Recep Akdağ) ile aynı düşünmüyorum. Kimseyi icbar edemeyiz. Bu konuda vatandaşım kendi isteğine bağlı olarak böyle bir yolu tercih ederse, eyvallah. Ama etmiyorsa, ‘muhakkak yaptırmanız gerekir’ diye böyle bir kampanyanın sürdürülmesi doğru değildir, yanlıştır” yanıtını verdi.
‘Senin çocuğun da  işsiz kalsın’
Mart 2006’da partisinin Keçiören İlçe Kongresi’ndeki konuşmasında, bir vatandaşın, “Çocuğum işsiz” tepkisiyle karşılaştı. Başbakan, vatandaşa müdahale eden korumalara önce “Bırakın” diye çıkıştı. Vatandaşın yeniden “Çocuğum işsiz” diye bağırması üzerine ise Erdoğan, şöyle tepki gösterdi: “Senin çocuğun da işsiz kalsın. Otur, otur. Bana kişisel sorunlarını getirme, genel sorunları getir. Genel nerede ona bak.”
‘Sayın Öcalan’ ve ‘Kelle’
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2000 yılında bir radyo kanalında yaptığı konuşması, 2007 yılında gündeme geldi.  Abdullah Öcalan için ‘Sayın’ sözcüğünü kullanan Erdoğan, “Şu anda, almış olduğu kellelerin hesabını veriyor” dedi. Öcalan için “sayın”, şehitler için “kelle” sözcüklerini kullanması nedeniyle şehit aileleri ülke genelinde eylemler yaptı. Kartal 2. Sulh Hukuk Mahkemesi, şehit ailelerince açılan davada, Erdoğan’ın ailelere 3’er yeni kuruş tazminat ödemesine karar verdi.
‘Askerlik yan gelip yatma yeri değildir’
Eylül 2006’da, Balıkesir’de yaptığı konuşmada terörle mücadeleye değindiği sırada dinleyicilerden bazılarının “Şehit cenazesi görmek istemiyoruz” tepkisi üzerine “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim” diye cevap verdi.
‘Gavur İzmir’ tartışmaları
Aralık 2005’te, AKP İzmir İl Teşkilatı ’nın düzenlediği toplantıda, “İzmir’in üzerinde zaman zaman bazı yakıştırmalar vardır ya, inşallah bu yakıştırmaları ilk seçimde silip atacaktır” dedi ve ‘Gavur İzmir’ tartışmaları başladı.
‘Söz söyleme hakkı din ulemasınındır’
Kasım 2005’te, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin üniversitede türban yasağını onayan kararını yorumlarken, “Türban konusunda mahkemenin söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır” dedi.
‘Ülkemi pazarlamakla mükellefim’
Ekim 2005’te, İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’nin açılışında yaptığı konuşmada, Türkiye’ye yatırımların gelmesi için gerekirse dünyadaki bütün yatırımcılarla tek tek ve her yerde görüşebileceğini belirterek, “Bakan arkadaşlarıma da her yerde görüşmelerini tavsiye ediyorum, ‘görüşün’ diyorum. Çünkü ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim” dedi.
‘Sakatatçı dükkânı değil burası’
Nisan 2005’te Uşak’ta şehir meydanında halka seslenirken meydandaki vatandaşlardan biri “Satılık böbrek var” yazılı döviz açınca sinirlendi ve “Kusura bakma, sakatatçı dükkânı değil burası” dedi.

30 Ocak 2011 Pazar

FIKRA...(Amerikalı Mühendis ve Eşek denklemi..)


Amerikalı Mühendis

1950'li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye'ye.. Kay
...seri'de bir kısım imar çalışmalarına rehberlik edeceklermiş.. Türkiye'de o zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet ve eleman yokmuş..
Türk mühendisler eşeği yokuşa sürüyor, arkasından elemanlar şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış.. 
Bunu gören Amerikalı mühendis pratiği kavrayamamış ve sormuş,
- Ne yapıyorlar böyle?

Türk mühendis cevap vermiş,

- Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.

- Anlayamadım?

- Eşek rampayı en uygun yoldan çıkar, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz..

Amerikalı katılarak gülmeye başlamış.. Yatışınca da sormuş,

- Peki eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?

Türk mühendis bozuntuya vermeden cevap vermiş,

- Amerika'dan mühendis getirtiyoruz..

BEN DEĞİL KEDİ ,KEDİ...

'Aksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar'Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

 

 

BEN DEĞİL KEDİ ,KEDİ...

 

 BEN ZAMLARDAN

AKSIRIYORUM  KEDİ 

TIKSIRIYOR...

VATANDAŞ.. 

 

                                                                      BUYRUN!... 

                       2001-2011 KARŞILAŞTIRMALI TABLO 

11 aylık bir aradan sonra Tekel ürünlerine zam yapıldı. Yeni zamlarla birlikte Tekel 2000 kısa sigaranın paket fiyatı 650 bin liraya çıkarken 70 cl'lik Yeni Rakı'nın fiyatı 3 milyon 850 bin lira oldu… 02.11.2000

 

70 cl Yeni Rakı Şişe              3.850.000   (3850TL.)

50 cl Tekirdağ Rakı Şişe     3.850.000

100 cl Tekirdağ Rakı Şişe   7.150.000







2011 YILI YENİ RAKI FİYATI: 36 TL


2001 yılı ASGARİ ÜCRET  : 122.00.-TL.

2011 YILI ASGARİ ÜCRET:  570.21.-tl.






2001 YILINDA BİR ASGARİ ÜCRETLİ MAAŞIYLA

122.OO.-TL / 3850.-TL  : 32 ŞİŞE/ADET              
                              70.LİK      
                 RAKI ALABİLİRKEN



2011 YILINDA ASGARİ ÜCRETLİ MAAŞIYLA
576.21.-TL/ 36.00.-TL            :  15  ŞİŞE/ADET 
                               70.LİK
                     RAKI ALABİLİYOR

                         BU TABLO NEYİN İŞARETİ

                               AKP HÜKÜMETİNCE 

                             YILDIRMA POLİTİKASI 

                                                   VE 

                                "İSLAM" MODELİ 

                                           DAYATMASI...

                          NE DEMİŞTİ DAHA ÖNCELERİ 

                     “İçki yasaklansın”  
                                (1.5.1996 Hürriyet)

         “İstanbul'u Medine yapacağız”  
                                           (Akis)

               “Fazla içmedin değil mi? 
                     Ağzın içki kokuyor.”         
               (Avusturya’nın Ankara Büyükelçisi’ne)

           AÇLIK,İŞSİZLİK,YOKSULLUK DEĞİL SORUNU...      

                                            SORUNU 

               CUHMURİYET, ATATÜRK DEVRİMLERİ 

                                                VE 

                                        LAİKLİKTİ  

                        SÖYLEDİKLERİNİ YAPIYOR....

BİR ÜLKE DÜŞÜNÜN (KABİLE DEVLETİMİYİZ?..):‘Kardak Şehitleri’ Parkı açıldı

Beykoz Belediyesi bir ‘ilk’e imza attı ve tek Türk askerinin şehit düşmediği Kardak adına park açtı
‘Kardak Şehitleri’ Parkı açıldı Beykoz Belediyesi bir ‘ilk’e imza attı ve bugüne kadar tek Türk askerinin şehit düşmediği Kardak Kayalıkları’nın adına park açtı. Parka da “Kardak Şehitleri Parkı” adını verdi.

İSTANBUL Beykoz Belediyesi Anadolu Kavağı’nda 2003 yılında yaptırdığı parka verdiği isimle, bütün dikkatleri üzerinde topladı. “Kardak Şehitleri Parkı” adını duyanlar şaşkına dönerken, mahallenin muhtarı Nurettin Sarıçiçek, “Kardak’ta şehit verildi mi” diye kendisine soru sorun ziyaretçilerin gittikçe artaması üzerine ‘Kardak’ta şehit mi verildi’ diye soruyor. Biz de biliyoruz orada şehit verilmediğini. Parkın isminin değişmesini istiyoruz. Başvuruda bulunduk bekliyoruz” dedi. Beykoz Belediyesi’nden yapılan açıklamada ise “15 Şubat 1996 yılında tatbikattan dönen Türk helikopterinin kaza geçirmesi sonucu Bülent Usta, Toprak Karıştır, İhsan Çakmak, Ahmet Selçuk, Aykut Tetik hayatını kaybetti. Parka “Kardak Şehitleri” isminin verilme nedeni budur” dendi.
Kardak’ta Yunan askeri ölmüştü
Oysa bu kaza Marmaris Aksaz Deniz Üssü’nden eğitim uçuşu için havalanan helikopterin inişi sırasında meydana gelmişti. Kazanın Kardak kriziyle ilgisi olmadığı eğitim uçuşunda yaşanan talihsiz bir kaza olduğu açıklanmıştı.

Ocak 1996’da Türk bandıralı bir geminin Kardak Kayalıkları’nda karaya oturması sonucu Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında gerginlik çıkınca patlayan kriz iki ülke savaşın eşiğine gelmişti. Bu olaydan sonra Yunanistan, deniz kazasının kendi karasularında olduğunu ileri sürmüş, Türkiye ise, söz konusu kayalıkların kendisine ait olduğunu belirtmişti. Bir operasyonda iki Yunan askerini taşıyan helikopter kaza yapmış ve iki asker de hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine Yunanistan Savunma Bakanlığı, helikopterde yaşamını yitiren iki asker için Kilimli Adası’na heykel diktirmiş ve anıta “Kardak Şehitleri Anıtı” adını vermişti.

Kırmızı Gül Buz İçinde


Çorum Alacalı Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’i Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne göndermişti. Yazları köye gelen İbrahim köy işlerine koşturuyordu.
Yaz sıcağında ortaya çıkıp, davarlara musallat olan bir sinek vardı, köylüler ‘bunelek’ diyorlardı. Bunelek davarı ısırdığında hayvanlar deliye dönerdi. Yine böyle bir gün davarlar bunelek saldırısına uğrayınca bir koşu kendilerini dereye atmışlardı. İbrahim elindeki sopayı saz gibi kullanarak şu türküyü yakmıştı:
Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü,
Bizim mala kondu onun yarısı
Alinağa yakaladı birisi
Aldı götürüyo bakın anneler.
Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu.
Oğluna dair hepi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece “Bu türküyü ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim” derken acıyla ve yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu.
İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla ilgiliydi.
İbrahim,
6. Filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere
itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde ABD’yi ‘Ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim, kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde “Baba silahın varsa çek beni vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana inananları satmam, yarı
yolda bırakmam!” demişti.
Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar onurlanıyordu.
Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı.
Oğlu, ‘
Diyarbakır Zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti. 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı.
“...Ordan bi hamal
tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.”
Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: “...hamallara karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.”
İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak yatmakta.
24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı.
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu.
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı.
Pınar Sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis cezası almış.
Ne diyerek övmüşse aynısını benim de dediğimi sayın.
Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok.
Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek; işte bu bizim namus borcumuzdur.

29 Ocak 2011 Cumartesi

EVLENİR,OY KULLANIR,SİLAH ALIR AMA İÇKİ İÇERKEN KİMLİK SORULUR!..24 YAŞ TARTIŞMASI..

Yönetmelik bu maddeyle çok yaşamaz!

29/01/2011

'Endişeli muhalif bakış'ın alkol tartışmasını güçlendirdiği doğru; ama sorun bu değil. Yönetmelikteki 'genç' tanımı ve 24/ maddesi, ciddi sorunlara yol açacak muğlaklıkta.

Tütün ve Alkol Piyasasını Düzenleme Kurumu’nun tütün ve alkole ilişkin yeni yönetmeliği yürürlüğe girdiği 7 Ocak 2011’den bu yana öyle tartışmalara yol açtı ki, bilmeyen ülkede anayasa değiştirildiğini zanneder. Bunun biri siyasi, biri de yönetmelikten kaynaklanan iki nedeni var. Siyasi neden, iktidar partisi ve dolayısıyla onun otoritesi altında iş gören kamu kurumlarına yönelik endişeli muhalefetten kaynaklanıyor.
Endişenin algıyı karartıcı bir yanı olduğu açık; düğün derneklerde, kokteyllerde ikramın yasaklandığı sonucuna varılması, bunun bir sonucu. Nitekim TAPDK Başkanı Mehmet Küçük, “Yönetmelik işin ticaretini düzenliyor. ‘Sunum’la ikramı birbirine karıştırmamak gerekir” yollu açıklamayı yapmak zorunda kaldı. Küçük haklı, yönetmelikteki “sunum” ifadesiyle herhangi bir nedenle misafir ağırlarken yapılacak ikram elbette farklı şeyler.

Bir yanlış yorum

Örneğin ‘Kutsal Damacana Dracoola’ filminin İstinye Park AFM’deki galasında içki ikramı yapılmadı. Düzenleyiciler bunun yönetmeliğin emri olduğunu açıkladı, üzüntülerini belirtti, eleştirilerini dile getirdi. Oysa yönetmelik ikramı yasaklamıyor. İkram ticari bir faaliyet değil; yönetmeliğin alanına girmez, giremez.

Bir karanlık madde
Yönetmelikler, düzenledikleri alanlarda vatandaşlarla denetleme yetkililerinin üzerinde kolayca anlaşmaları gereken açıklıkta olmalı. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle başlayan normlar hiyerarşisinde her alt norm, bir üst normun bıraktığı açıklığı doldurarak oluşur. Bu anlamda her alt norm, üst normların belirlediği sınırlar içerisinde düzenleme yapar. En alt normatif metin olarak yönetmelikler, belirsizlikleri gideren açıklıkta olmalıdır; üst normlarda verilmeyen bir yetkiyi düzenleyemez, üst norma yaslanmayan bir norm üretemez.
Burada, hükümet ve Küçük’ün haklı olmadığı yerdeyiz. Zira sorun, ‘endişeli muhalif algı’dan değil, bizzat yönetmelikten çıkıyor: Yönetmelikte kritik bir kavram ve bu kavram çerçevesinde muğlak alanlar yaratan düzenlemeler var. “Gençlik” kavramının 15-24 yaş olarak tanımlanışı ve buna dayanılarak getirilen bir düzenleme, ciddi sorunlar yaratıyor, yaratacak. Yönetmelik madde 24/d aynen şöyle:
“Çocukları ve gençleri hedef alan veya bu kişilerin ilgi alanına giren etkinlikler ile bu nevi etkinliklerin tanıtımında ve etkinliğin gerçekleştirileceği mekanlarda, alkollü içki markaları veya alkollü içki markalarını çağrıştıracak nitelikteki unsurlar kullanılamaz ve bu etkinliklerde satış ve sunum yapılamaz.”

Anayasa gibi

Hükümet ve TAPDK yetkilileri, bu maddenin “gençleri koruma maksatlı” olduğunu dile getiriyor. Nitekim Küçük dün bu madde ve paralelindeki düzenlemelerin amacı tekraren açıkladı: Gençleri, alkolü teşvik edici kampanyaların hedefi olmaktan çıkarmak. Ne var ki, “çocukları ve gençleri hedef alan” dedikten sonra yazılan, “veya bu kişilerin ilgi alanına giren etkinlikler” ibaresi, son derece geniş bir anlam alanına sahip. Cümle farklı ve zıt uçlarda yorumlara o kadar açık ki, bu haliyle bir yönetmelikten çok bir yasa ya da anayasa hükmünü andırıyor.
Hükmün ürküttüğü mekancıların “24 yaş üstü etkinlik” uygulamalarından ilkine 24 Ocak’ta tanık olduk. O tarihte Beyoğlu’nun popüler gece kulüplerinden The Hall’daki bir parti, bir bira markasının sponsorluğunda gerçekleştiği için 24 yaşından küçükleri içeri almadı. Şimdi, içki de satılan bir gece kulübüne girme hakkına sahip bir gencin, o gece bir sponsor eşliğinde parti yapıldığı için içeri alınmaması hayli tuhaf bir durum.

Babylon bilmecesi

Tuhaflık, neredeyse 18 yaş üstüne sanki ‘içki içme’ ve mekancılar için de ayrı bir ‘içki satma’ ruhsatı gerektiği gibi bir sonuca kadar varıyor. Kanun koyucu bunu hedefleyemez, hedeflese de yönetmelikle yapmaya kalkamaz.
Mekancıları böyle davranmaya iten, yönetmelikteki söz konusu maddenin muğlaklığı, Babylon’un benzer bir uygulamaya gitmesine yol açtı. Kulüp, Hindi Zahra konserine 24 yaş sınırı getirdi. Devamının geleceği anlaşılıyor. Gerçekte, 18 yaşını geçmiş bir gencin, içki satış ruhsatına sahip bir mekana gitmesini yönetmelik yasaklayamaz; buna karşılık Hindi Zahra’nın “gençlerin ilgi alanına girmediği”ni söylemek de imkansız. Aslında eğer Zahra gençlerin ilgi alanına giriyorsa, bırakın 24 yaş sınırını, etkinliğin hiç yapılamaması gerekir. Oysa mekanın maksadı tanıtım filan değil. Hasılı, yönetmeliğin bu maddesi, Babylon tarafından ‘aşırı yorumlanmış’ olabilir, ama bu aşırı yorumda mekan sahiplerini haklı çıkaran şey, maddenin yazımındaki bu sakatlık.
Nitekim Küçük muğlaklığı başka bir örnek üzerine bir anlamda itiraf etti: “Kırpkpınar’ın hangi kategoriye gireceğini bilmiyoruz, düşünüyoruz!”
18-24 yaş ‘yetişkin genç’
Yeni yönetmelikte 15 ile 24 yaş arasındaki kişiler ‘genç’ olarak tanımlanıyor. Yetkililer bunu Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO) aldığını söylüyor. Halbuki WHO, 15-18 arasını ‘young’ (genç), 18-24 yaş arasını ‘young adult’ (yetişkin genç) olarak tanımlıyor.
YASAK OLANLAR VE OLMAYANLAR
TAPDK Başkanı Mehmet Küçük’e göre ‘Alkollü içkide ne sıkıyönetim ne de mahalle baskısı söz konusu’

Alkol tüketimi arttı

2003 yılından sonra alkollü içki tüketiminde büyük bir artış oldu. 2003 yılında, 500 milyon litre olan bira ve şarap tüketimi, 2009 yılında, 1 milyar 79 milyon litreye yükseldi.
24 yaş meselesi Dünya Sağlık Örgütü 15-24 yaş grubunu genç olarak niteliyor. 24 yaşa kadar olan gençlerin içki reklamı yönünden korunması hedefleniyor.
Galalarda içki ikramı serbest
İkram ile yönetmelikteki sunum ayrı şeyler. Cumhurbaşkanlığı, Dolmabahçe, bir filmin galasında da içki ikramı yapılabilir. Konuklara içki ikramı yapılmasıyla yönetmelikte bahsi geçen sunum kavramını değerlendirirken dikkatli olmak lazım. Satış ve sunum faaliyetiyle kastedilen, belgeli satıcının içkiyi açarak satış yapması.

İnternetten satış kontrol edilecek
18 yaş altına internetten alkollü içki satışının kontrolü hemen hemen imkansız. Bu nedenle, TBMM’de görüşülmekte olan Torba Yasa’ya konuyla ilgili bir hüküm eklenecek.
Efes Pilsen takımı ne olacak?
Efes Pilsen’in yeni isim ve amblem önerilerinin alkollü içki markasını çağrıştırıp, çağrıştırmadığı konusunda ayrıntılı bir çalışma yapılıyor.
Kırkpınar’ın durumu belirsiz
Kırkpınar gibi çeşitli organizasyonların gençliğe dönük etkinlik sayılıp sayılmayacağı da kurulda değerlendirilecek. Bu tür olaylarla ilgili uygulama için çalışma yapılacak.
AVRUPA'DA DURUM NE?
İngiltere’de alkollü içecek markaları her türlü konser veya festivale sponsor olabiliyor ancak bu markaların internet reklamlarına bazı sınırlandırmalar getirilmiş. Almanya’da 14-16 yaş arası gençler ebeveyn gözetiminde içki içebiliyor. 18 yaş üstü gençler için herhangi bir kısıtlama yok. İspanya’daysa, akşam belli bir saatten önce televizyonlarda alkol reklamlarını sınırlandıran yasalar var ancak 16 yaşındaki bir genç bile ebeveyni eşliğinde içki satın alabiliyor. Türkiye’ye en yakın uygulama Fransa’da. Fransa’da alkollü içki markaları konser veya festivallere sponsor olabiliyor ancak tam isimlerini kullanmamak şartıyla. Ülkede 18 yaş üstüne alkol kısıtlaması yok. İtalya’daysa 16 yaş üstü gençler içki satın alabiliyor.
GENÇLER NE DİYOR?
Sinem Yeşilkanat Yaklaşık 6 yıldır, gece eğlenmeye çıkar, içki içerim. İçkisiz yaşayamam diyen bir insan değilim, ama 23 yaşındaki insanlara, bunu yapamazsın diyen bir uygulama beni buna yöneltiyor.
Devletin her taşın altından çıkması can sıkıcı olmaya başladı.

Cihan Kadife

Bu söz konusu yönetmeliği düzenleyenlerin ne düşündüğünü, bu değişiklikle uzun vadede elde etmeyi planladıkları faydayı anlamakta güçlük çekiyorum.
Yasak olanın, özellikle çocukluk ile gençlik sınırındaki insanlar için, cezbediciliğini sanırım ya fazla küçümsüyor ya da olduğu gibi yok sayıyorlar.
Erkan Gökdoğan

Gençlik üst sınırını 24’e çekme kararını neye göre verildiğini çok merek ediyorum.
Bu düzenlemenin bizleri korumak için yapıldığını söyleyenlerin daha birkaç hafta önce silah edinme yasasında yaptıkları değişiklikleri gördük. Beni silahla yaralanmaktan korumak yerine alkolden korudukları için kendilerine minnettarım! Neyse ki hayat sadece içki ve seksten ibaret değil!
Erdem Belener

Üniversite dönemi insanın içkiyle tanıştığı ve barlara girmeye başladığı yıllardır. Fakat insanlar 24 olmadan üniversiteyi bitiriyorlar. Bir
insan üniversitede kültürel etkinliklere katılamayacaksa, hayatı tanıyamayacaksa ne zaman tanıyacak? Sabah 9, akşam 6 çalışırken mi?

TWITTER YORUMLARI

24 yaşından küçüklerin ‘bugün cuma’ diye sevinmesi yasaklanmış. Hayat cumartesi ve pazardan ibaret değilmiş. (burusvilis)

Alkol markası desteklediğinden dolayı festival vs. etkinliklere 24 yaşın altında olduğumuz için katılamayacağız. İyi babalarımız gider artık. (omerfarukonder)


Konser yasak, fizy yasak, içmek yasak. Evde oturun, saz çalın, örgü örün, kısmet bekleyin. Gelir. (subsky)


Sevgilimin yaşı tutmadığı için 2.5 sene beraber alkol satılan organizasyonlara gidemeyeceğiz. Bu yalnız günlerim için bir yoldaş arıyorum. (mesutbahtiyar)


Şu aralar en büyük korkum, 24 yaş uygulamasına geçen mekanların kapısında kimliğimin sorulmaması. (handekuday)



MEKANLAR NE DİYOR?


İKSV SALON
Uygulamayla ilgili açık olmayan birçok nokta var, bu noktaların hukuki açıdan da netliğe kavuşmadığını yasadaki muğlak ifadelerin kaldırılması gerektiğini düşünüyoruz.

GHETTO

Şu an sadece 18 yaşından küçüklere içki yasağı mevcut ve henüz 24 yaş uygulamasıyla ilgili bir kararımız yok. Ancak 24 yaş sınırını tabii ki fazlasıyla yüksek buluyoruz.

HAYAL KAHVESİ

Sezonluk sponsorlarımız olan çeşitli içki markaları da yavaş yavaş bar içindeki logolarını kaldırmaya, değiştirmeye başladılar. Biz birkaç işletme aslında bu konu üzerinde kafa yoruyoruz ama kanuna da karşı gelemeyiz tabii ki. Ama şimdilik 24 yaş altını almıyoruz gibi bir kararımız yok.

TAMİRANE

Bu durum, yönetmelikte yeterince açık ifade edilmiyor, yargıda da konuya dair itirazlar var. Bizim de yakın tarihte bir içki markasının sponsorluğunda düzenlenecek bir gecemiz yok, dolayısıyla şu aşamada bir yorum getiremiyoruz.

BRONX Pİ SAHNE

Bu uygulamanın sonucu olarak, dünya’da tüm 18-24 yaş arası gençliğin kültürel ve sosyal açıdan faydalanabildiği bu tür organizasyonlardan Türk gençliği uzak kalmak zorunda kalacaktır. Bunun gençliği korumaya yönelik değil, bu tür yerlere giden gençliğin cezalandırılmasına yönelik bir yönetmelik olduğunu düşünüyoruz.

Turizm Restoran Yatırımcıları ve İşletmecileri Derneği (TURYİD) BAŞKANI/ Kaya Demirer

Bu karar, işyeri açma ve çalışma ruhsatı olmayan kamuya açık alanlarda geçerli bir karar, bu yönetmelik sadece onları bağlıyor. TURYİD işletmeleri gibi işyeri açma ve çalışma ruhsatı olan ve TAPDK’dan ruhsatlı yerlerde 18 yaş üstüne içki sunmak ve satmak konusunda hiçbir durumda bir problem yok. Karardaki muğlak alanlardan dolayı yanlış uygulamalar olabileceğini düşünüyorum.

BEYDER/ Tahir Berrakkarasu

BEYDER olarak Danıştay’a yürütmeyi durdurma davamızı açtık. Ankara Barosu ve bizim dışımızda kimse dava açmamış aldığımız bilgiye göre, bu çok üzücü. Yönetmelikte amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek, bağcı da eğlence sektörü.

HABER YORUM/ MÜGE AKGÜN

Yönetmelikte yer alan toplumu tütün ve alkolün zararlarından korumaya yönelik maddelerin büyük kısmına katılmamak mümkün değil. Zaten dünyanın birçok ülkesinde bu kurallar üç aşağı beş yukarı uygulanıyor. Eski yönetmelikte olduğu gibi yenisinde de 18 yaşını doldurmuş gençler içki ruhsatı olan restoranlara, barlara, gece kulüplerine gidebiliyor, isterlerse içki de içebiliyorlar. Fakat ne zaman ki gidilen yerde bir içki firması ‘promosyon’ yapıyor, yani ücretsiz içki dağıtıyorsa oraya 24’ünü doldurmamış olan giremiyor.
Bir genç 18 yaşına geldiğinde oy kullanıyor, ehliyet alıyor, evleniyor, sigortalı olarak çalışmaya başlıyor, askere gidiyor. 21 yaşında silah taşıma ruhsatı alıyor, üniversiteyi bitiriyor, çocuğu oluyor. Aynı genç 24 yaşına geldiğinde içki promosyonu yapıldığı için parti, kokteyl gibi etkinliğe katılamıyor. Çünkü sıra içki içmeye geldiğinde henüz kendi iradesiyle ne yapıp yapmayacağına karar verecek olgunlukta bulunmuyor.
Devlet baba onun yerine karar veriyor. 24 yaş sınırı özgürlüğe müdahale ve aslında insan haklarına da aykırı. Tüm AB ülkelerinde 18, Amerika Birleşik Devletlerinde 21 olan bu sınırı 24 yaşa çekmenin bu kadar tepki göreceğini hükümetin tahmin etmemesi mümkün değildi. Zaten birçokları tarafından da bu değişiklik yaklaşan seçimlerde muhafazakâr kitleye yatırım olarak algılandı. Ki amaç büyük bir olasılıkla da öyleydi. amaç içki reklamını engellemekse, bu açıkça promosyonlar yasaklanarak yapılabilirdi. Ama AK Parti iktidarı dolaylı yolu seçti. Bir kez daha “gizli ajanda” korkusunu hortlattı.
Tabii ki içki tüm yiyecek ve içecekler gibi abartıldığında sağlığa zararlı, hatta ölümcül bile olabilir. Ama en azından 21 yaşındaki bir gencin satın aldığı ve hedefini nereye çevireceği bir silahtan daha tehlikeli değil. Nihayetinde içki içmek de bir özgürlüktür, bırakalım isteyen adabıyla özgürce yaş
asın