30 Mart 2011 Çarşamba
Orantısız Yalanlar
Ve çullandılar 6 milyonluk Libya’nın üzerine:
Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya...
ABD...
Kanada...
Orantılı oldu mu?..
Oldu...
Ve diğerlerini çağırdılar:
İspanya, Belçika, Almanya, Katar...
Türkiye...
NATO...
Orantılı olsun ki...
*
Bu işin elebaşısı Sarkozy aradığında, Obama beyaz gömleğinin kollarını sıvamış, koltuğunda kaykılmıştı:
“Oh Sarkozyyy...”
Obama, siyah terliğini başparmağının ucunda hoplatarak:
“Oran nasıl?..”
“.......?”
Obama:
“Biliyorsun bu iş senin orandan çıktı... O zaman kamuoyu önünde saygı ile eğilerek oranı göster ki herkes görsün...”
“Benim mi?..”
“Tabii ki... Televizyona çık ortaya koy oranı... Araplar da görünce, bilirsin onları, koşup geleceklerdir... Ayrıca dünya kamuoyu da iyice görsün... Baksınlar bakalım oran nasıl?.. Oran etrafında hep beraber toplanalım sonra...”
“Benim oram toplantı masası mı?..”
“Hayır güç oranını diyorum... Orantı oranı yani...”
*
“Orantısız güç” kullanmasını önlemek için, Kaddafi’nin yarısı yanmış kırık-dökük piyade birliklerine karşılık ise:
30 savaş gemisi...
90 uçak...
6 denizaltı...
50 helikopter...
70 füze rampası...
Orantılı...
*
Irak’taki “kitlesel imha silahlarının” bir başka versiyonu orantısız yalanlar dünyaya yutturulurken... Savaşın sadece ilk günlerinde altı silah üreticisinin hisse senetlerine getirdiği değer artışı açıklandı:
2 milyar dolar...
En çok kazananlar:
En büyük silah üreticisi Boeing; 400 milyon dolar...
İngiliz Bae System; 397 milyon dolar...
Kanadalı Bombardier; 251 milyon dolar...
İtalyan; Fnmeccanica 234 milyon dolar...
Fransız Thales 409, Dassault 324 milyon dolar...
*
Zarar eden ise...
Libya’nın zavallı halkı...
Nasıl bir oyunun kurbanları olduklarının farkına bile varmadan, başlarına aralıksız bomba yağıyor...
Onlar ölüyor...
Orantılı yani...
Bekir Coşkun/Cumhuriyet
Nato kafa nato mermer
NATO’ya girdik, Coniler İzmir’e girdi. Kavaklıdere Köyü’nde dağı oydular, dağın içine (dışardan göremezsin) nükleer saldırıya dayanıklı savaş karargâhı döşediler. Tesadüfe bakın ki, ABD Büyükelçiliği de Ankara Kavaklıdere’ydi. Hep Kavaklıdere’den döşediler yani.
*
1961...
İzmir’e Amerikalı yağdı, bu sefer Çiğli’de inşaat başladı. Betondan iskele tarzı dalga motorlar dikmeye başladılar. E kabak gibi ortada tabii, ahali merak etti. “Bu ne?” dediler. “Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz” cevabı aldılar. Ahali sevindi. İskeleler bitti, 18’er metre boyunda boru gibi bi şeyler yerleştirdiler. Ahali gene merak etti. “Bu ne?” dediler. “Minare” cevabı aldılar. Evet, “minare” dediler ahaliye... Ahali gene sevindi. Sonra baktılar ki, minarelerden ezan mezan okunmuyor, tel örgüyle çevrili, kapısında kurt köpekli Amerikan askerleri nöbet tutuyor. “E hani minareydi?” dediler. “Bunlar İbrahim” cevabını aldılar.
*
IRBM yazıyordu kenarında, intermediate range ballistic missile kelimelerinin başharfleri, orta menzilli balistik füze... Jüpiter füzesiydi. Sovyetler’i vurmak için... Üstüne, Türk bayrağı monte ettiler, IRBM’yi İbrahim’in kısaltılmış hali diye kakaladılar.
Ahali gene sevindi.
*
1962...
Ahaliye “minare” dedikleri sırada, asker-sivil iki bin TC vatandaşını ABD’ye götürdüler, eğittiler. NASA’nın Cape Canaveral uzay üssünde,
tamamen Türklerin komutasında bir Jüpiter’in deneme atışı başarıyla gerçekleştirildi. Baktılar ki, bizimkiler güzel fırlatıyor, “aferin” dediler, Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin emrine verdiler. Ama küçücük bi şart vardı, füzenin anahtarı Amerikalı subayda duracaktı. Minareyi döşeyen, kılıfına da uydurmuştu.
*
1962...
ABD Senato heyeti İzmir’e geldi, yalaka basınımız “ticari yardım için geldiler, zengin olucaz” diye yazdı. Ahali sevindi. Halbuki, füzeleri denetlemeye gelmişlerdi. Raporlar incelendi, ki, skandal ortaya çıktı. Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direğindeki fincan gibi hedeflere zırt pırt ateş etme alışkanlığı olduğunu bilmiyorlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip füzelerden birine mermi sıkmıştı iyi mi... Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler. Bizim ahali baktı ki,
minare füzeleri Mehmetçik koruyor, gene sevindi.
*
1963...
Küba krizi bitti. “İzmir’e diktiğimiz İbrahim’leri söküp götürdük” dediler. Ahali sevindi.
*
1974...
Kıbrıs’a çıktık. İzmir Çiğli’ye “minare füze” diken ABD, utanmadan ambargo uyguladı. Kolumuzu büküyorlardı. Kaddafi yetişti. Benzin, uçak lastiği, mühimmat verdi. Ahali sevindi.
*
1977...
Gergin günlerdi. Birleşmiş Milletler “İşgalcisiniz, Kıbrıs’tan derhal çıkın” deyince, Dışişleri Bakanlığımızın Kıbrıs özel sorumlusu Onur Öymen, Kanada’da katıldığı toplantıda, “Bizi zorlamayın, gerekirse duvarın öte tarafına geçeriz” dedi. Yani? “Canımızı sıkmayın, Kıbrıs’ı komple alırız” demek istedi. O hafta... Kıbrıs’a çıkan Ecevit, İzmir’e geldi. O zamanlar sivil uçaklara hizmet veren Çiğli Havaalanı’na indi. Bir Türk polis memuru, Ecevit’e ateş etti. Mermi, Ecevit’i ıskaladı, Robert Kolej’den beri kankası olan Mehmet İsvan’ın bacağına saplandı. Yara hafifti. Komaya girdi. Çünkü, mermi, o güne kadar Türkiye’de kullanılmayan, içinde kimyasal barındıran görülmemiş bir mermiydi. Doktorlar çaresizdi. Tabanca Amerikan malıydı. Türk Emniyeti’ne üç adet hibe edildiği açıklandı. Özel Harp Dairesi’ne kayıtlı olduğu iddia edildi. Amerikan tabanca firması, pek mahcup oldu, Mehmet İsvan’ı İsviçre’ye götürdü, tedavi masraflarını üstlendi, iyileştirdi. Ahali sevindi. Ateş eden polis serbest bırakıldı. Menemen savcısı soruşturma açtı ama tıkandı, üstü örtüldü. Ahali unuttu.
*
1987...
İzmir’e yeni havalimanı yapıldı, Türkiye’yi ABD’nin kucağına oturtan rahmetli Adnan Menderes’in adı verildi, böylece, Çiğli Havaalanı sivil uçuşlara kapatıldı, komple askeri oldu.
*
2004...
NATO’ya girdiğimiz
andan itibaren, Amerikan
savaş uçakları Çiğli’ye konuşlanmıştı zaten... Ama AKP iktidar olunca, NATO’nun Napoli’deki hava unsurları karargâhı İzmir’e taşındı.
*
2006...
ABD’nin 16’ncı filosu, Almanya’nın Ramstein Üssü’nden tası tarağı topladı, İzmir’e yerleşti.
*
2010...
Kasım ayında “Füzeyle kalkan, zararla oturur” başlıklı yazı yazdım... “İzmir’deki Amerikan konsolosluğu kapatıldı ama, son iki senedir İzmir’e ha bire Amerikalı subay taşınıyor. Öyle hale geldi ki, Şirinyer’deki NATO lojmanlarına sığmıyorlar artık, 2 bin 200 dolar kira yardımı alıyorlar, Bornova’da Urla’da villa
kiralıyorlar. Sizce niye?” diye sordum. “Goygoycu manşetlerle uyutuluyor Türk halkı, İzmir üzerinden bi iş çeviriyorlar” diye ilave ettim.
*
2010...
Hep sevinen ahali, bu yazıma çok kızdı. “Şerefsizsin sen, haysiyetsizsin” dediler. “Sanki Amerika’nın emrindeymişiz gibi yalanlar yazıyorsun, hükümetimize iftira atıyorsun” dediler. İsrail ajanı, Rum dönmesi olduğumu, annemin Ermeni, babamın Kürt, benim ters manyel veren gizli Amerikancı olduğumu öne sürdüler. Ağabeyim sitem etti, bana bi şey yok mu?
*
2011...
“NATO’nun Libya’da ne işi var?” dediler. Savaş gemisi gönderdiler. Henüz söylemediler ama, F16 da gönderiyorlar. Üstüne, NATO’nun Libya’yı vurma karargâhı yaptılar İzmir’i.
*
“Minare füze” dikilen İzmir Çiğli’den, Amerikan ambargosu uygulandığında yardımımıza koşan Kaddafi’yi, İzmir Çiğli’den vuracak minareci arkadaşlar...
*
“Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız”
diye bi şiir hatırlıyorum sanki.
*
Hülasa...
Libya’yı vuruş “haçlı seferi” olduğuna göre, haçlı seferinin karargâhı, bu arkadaşların “gavur” dediği İzmir olmayacaktı da, neresi olacaktı birader?
Yarın öbür gün, “Biz vurmadık, gavur İzmirliler vurdu” diye yemin etse, başı ağrımaz yani
29 Mart 2011 Salı
İmamın Ordusu Gırgır'ın kapağında
aftalık mizah dergisi Gırgır'ın bu haftaki sayısında kapakta Fethullah Gülen var.
İmam..
Ama en çok şeyi bu kitap anlattı...
Kimse okumadığı gibi, zaten kitabı gören de yok...
*
Ama iyi kitap...
Kimsenin okumadığı ve kimsenin görmediği kitabı üstelik herkes anladı da...
Bir davetiyeyi üç kez okuyup genelde anlamayan bizim kuzen bile bunu okumadan, hatta görmeden “anladım” dedi...
Ve anlattı...
Dinledik...
Ömründe hiç kitap okumamışlar, kitap okumayı aklından geçirmemişler, yaşamında eline kitap almamışlar, kitap yüzü görmemişler...
Kitabın anlatmak istediğini anladılar...
*
Bir:
Demek ki İmam var...
İki:
İmamın ordusu var...
Üç:
İmamın ordusu devleti ele geçirdi...
*
Kitabın bize anlattığına göre...
(Görmüş, okumuş değilim...)
İmamın istila planı başarılı oldu...
Önce devletin en önemli kurumlarına yerleşildi...
Sonra “mülkiyeyi, adliyeyi ele geçirinceye kadar sabırla” beklendi... “Kılcal damarlara girilinceye” kadar sessizce ilerlendi...
“Zamanı gelince harekete” geçildi...
Tüm bu istilaya karşı duranlar bir şekilde yok edildi...
Kimisi korkutuldu, kimisi susturuldu, kimisi hapishanelere dolduruldu, kimisinin başına çoraplar örüldü, kimisi kendini vurdu, kimisi kahrından öldü...
Ve devlet istila edildi...
Öyle bir an geldi ki imamın ordusu; gazeteleri, matbaaları basarak, henüz yayımlanmamış kitapları dahi imha etmeye başladı...
İmam başarmıştı...
Kitap bunu anlatıyor...
*
Anlamayan yok...
Bizler sekiz senedir anlatamadık da...
Okumadıkları, görmedikleri kitap anlattı anlaşılan...
İmamın dönek yanaşmaları dahi, yüz karası bu kitap imha operasyonunu izleyince, ilk kez “bu olmaz...” diye yazdılar...
Anlamışlar...
*
Kitabın hepimize anlattığı en önemli şey ise:
Koca Türkiye dizine vurup da bir şey yapamıyorsa...
Artık çok geç...
BEKİR COŞKUN / CUMHURİYET
28 Mart 2011 Pazartesi
Jet Fadıl: Allah Jetpa’ya ortak
Jetpa’nın sahibi Fadıl Akgündüz’ün kendi kaleminden ortaklarına yazdığı mektuptan:
Avrupa’da ve Türkiye’de binlerce mağdur yaratan buna karşın şimdilerde İstanbul’da yedi yıldızlı devre mülk pazarlayan; havayolu şirketi almak için kolları sıvayan ‘Jet Fadıl’ lakaplı Fadıl Akgündüz’ün bir dönem ortaklarına hitaben kaleme aldığı mektuplarda “Allah Jetpa’ya ortak” diye yazdığı ortaya çıktı.
Jetpa’nın patronu Akgündüz 2000’li yılların hemen başında mağdurların Jetpa’dan ayrılmaması için kendi el yazısıyla Cenevre’de kaleme aldığı dört sayfalık yazıda, “Ben, Allahü Teala’nın ortağımız olduğuna inanmasaydım, bu mücadeleyi çoktan bırakmış olurdum” diye yazıyor.
Son aylarda cüppeli fotoğraflarla basına yansıyan Akgündüz de holdingine para toplamak için yeşil sermaye şirketlerinin izlediği “din sömürüsü” yolunu tercih etmiş. Akgündüz’ün yurtdışında kaçak yaşadığı dönemde Jetpa mağdurlarına gönderdiği mektuplar Bakırköy’de yargılandığı ve hapis cezası aldığı davanın dosyasına da girmiş. Bugün biribiri üstüne ticari atılımlar yapan Jetpa’nın patronunun yazdığı 4 sayfalık bu mektup tıpkı diğer yeşil sermaye şirketlerinin patronları gibi dini nasıl kullandığını da tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Mektuptan bazı bölümler şöyle:
• Geçen mektubumda Allahü Teala’nın bir hudusi kutsisisini zikretmiş ve bizim ortaklığımızdaki ruhun bu ruh olduğunu vurgulamıştım. Hadisi kutside ‘İki sadık ortağın yanında üçüncüsü benim, üç sadık ortağın yanında dördüncüsü benim’ buyuruluyor.
Ulusumuzun başarısı ve ülkemizin kalkınması için dolayısıyla gelecek nesillere, çocuklarımıza daha güzel bir dünya bırakabilmek için büyük bir inanç ve azimle çalışıyoruz. ‘İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır’ hadisi şerifinden ilham alıyoruz.
Bu inanç ve bu sadakat olmasaydı, kısacası şahsen ben, Allahü Teala’nın ortağımız olduğuna inanmasaydım, bu mücadeleyi çoktan bırakmış olurdum.
İmza projesi• Bu mektubumda ağırlıklı olarak “İmza” projesi üzerinde durdum. “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz” ayeti kerimesi ne yapmamız gerektiğini çok iyi anlatmıyor mu? Ben bir ortağınız olarak size şunu söyleyebilirim ki, ben hiçbir zaman ümidimi kesmedim, kesmeyeceğim de. Zaten bu ayete göre Allah’tan ümidi kesmek Kuran’a inanmamak, dolayısıyla küfre gitmek değil midir? Görüyoruz ki inananlara ümidini kaybetme hakkı verilmemiştir. Yine kendimden örnek verecek olursam, ben hâlâ günde 18 saat çalışıyorum ve Allah’a tevekkül ediyorum. (Cumhuriyet)
27 Mart 2011 Pazar
Çok radikal direniş
Önceki akşam Radikal’deki arkadaşlarla Yakup’taydık.
Şöyle baktım; başımıza gelen bu felaketler bile neşemizi bozamıyor.
Herkes işin ciddiyetinin sonuna kadar farkında.
İçimizdeki en Radikal, en özgürlükçülerden biri olan Tuğrul Eryılmaz çıldırmış vaziyette.
Bıraksan 40 yıl öncesinin Basın Yayın Yüksekokulu’na dönecek ve sokağa fırlayacak” diye başlıyordu Ertuğrul Özkök’ün yazısı.

Yakup’ta Tuğrul Eryılmaz ve yazının devamından anlaşılacağı üzere Ertuğrul Mavioğlu (Sedat Ergin’in de olduğu anlaşılıyor) ile oturup üzüntülerinden mizaha dönüverip “Silivri’ye gidecek olsanız yanınıza neler alırsınız?” mavrasına başlıyor.
Anlaşılan bizim Tuğrul ile Mavioğlu, Özkök’le kadeh tokuşturup gidişata vahvahlanmışlar.
Hikâyenin ilginç olan noktası, bu geceden her ikisinin de haberinin olmaması. Bu mavra, bu muhabbetten Tuğrul’un hiç haberi yok. Ertuğrul M. de gece yarısı gazeteden genç arkadaşlarının ısrarıyla Yakup’a uğramış.
Özkök, emeklilik kapıyı tırmaladıkça kendisine yeni müttefikler bulma gayretinde. Bu konuda yolu da fevkalade açık görünüyor.
AKP’nin büyük başarısıyla Özkök’ün çizdiği resmi bağlantılandırmak eğilimindeyim.
AKP’nin gözü dönmüş siyaseti, bambaşka bloklar yaratarak, muhaliflerini tektipleştirip itibarsızlaştırarak sahneden silme üstüne kurulu. Özkök’ün ‘Bakın sonunda kimler dediğime geldi’ numaralarına da aşinayız. O da kendi sofrasına eriterek itibarsızlaştırmaya pek meraklıdır.
Radikal baskını üstüne bir şeyler yazmayı düşünüyordum elbet.
Özkök’ü okuyunca her şey kafamda iyice şekillendi.
Özkök’ün şu yazısını okuyunca insanın kafasında nasıl bir resim oluşur?
İnsanın kafası karışmaz mı? Son anda her şeyi bırakıp CHP’den aday olmasını beklediğim Zekeriya Öz ne yapsın?
Genelkurmay başkanlarımızın tehditkâr uyarılarının bütün hukukçuları şaşkına çeviren bir sözde hukuk diline tercümesiyle bu topluma yepyeni bir ufuk açan Savcı Öz sıkıyönetim ilan etti bile.
Radikal direniş
Metni elinde bulundurup kendisine teslim etmeyen de çeteci olarak yargılanacakmış. Tehdit hukuku.
Bu bağlamda Radikal gazetesine yapılan polis baskını bütün toplumu şaşırtmış görünüyor. Günlerdir her kesimden insan basılmamış bir kitaba yönelik polis harekâtını ağzı açık seyrediyor. Hükümet yanlıları bile yüzlerini toparlayıp söyleyecek söz bulamıyor.
Ama benim canımı yakan, ellerinde hiçbir savcıya yakışmayacak bir gerekçeyle gazete kapısında peydah olan polisler karşısında gazetecilerin hiçbir direniş göstermemiş olmasıdır.
Bu Fethullah Hocaefendilerinin pek efendi polisleri, kendilerine besbelli diyet borcu olan hükümetin de sırtlarını tapışlamasıyla esip savurarak ortalıkta geziyorlar. Bu durumun hukukla uzaktan yakından bir ilişkisini kurabilen varsa beri gelsin.
Ahmet Şık’ın suçunun ne olduğunu bilmiyoruz. Başbakan’ın ve kimi bakanlarının imalarıyla hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz hunharlıkta, şeni bir suç olduğu anlaşılıyor. Ama bize açıklanmıyor. Kitabıyla ilgili olmadığını söylemişlerdi. Ama şimdi kitabının gölgesi peşinde insanlara tehditler savurup, gazeteleri basıyorlar.
Bu durum karşısında sıradan vatandaşın yapabilecek fazla bir şeyi yok diyelim, gazeteciler buna nasıl izin veriyor? Kapılarına dayanan polise, en değerli muhabirlerinin bilgisayarını kuzu kuzu nasıl ve neden teslim ediyorlar?
Neden o polislere savcılarını da utandıracak şekilde bir direniş gösterilmiyor?
Gazete, neden o tarihe geçecek baskını naklen okurlarına izletmiyor? Neden, ama neden kıyamet koparılmıyor? Neden diğer medya kuruluşlarıyla o anda irtibata geçilip bir dayanışma hattı oluşturulmuyor?
Neden bir kitap taslağı bulundurmanın suç olduğunu kabul edip polislere sessiz sedasız, kamerasız muhabirsiz bir ortamda işlerini rahatça yapabilmeleri sağlanıyor?
Bu soruların cevabını bilmiyorum. Ama elbette tahminlerim var.
Bu tahminlerin önde geleni, gazetecilik ruhunun bu memlekette tükenmeye yattığıdır.
İkinci tahminim, Fethullah Efendi yandaşlarının bu kadar fütursuz davranacak kadar palazlanmışlığı karşısında herkeste artık açıkça görülebilen korkudur.
Kolluk güçlerine teslim edilmiş yeni hukukumuzla hepimizi çok daha büyük felaketler bekliyor.
İşte şimdi de basılmamış bir metni bile koruyamayan gazetelerden, gazetecilerin kaleminden okuyorsunuz, BDP’nin başlatmış olduğu sivil itaatsizliği.
Sivil mi? İtaatsizlik mi? Bunlar neydi sahi?
Şöyle baktım; başımıza gelen bu felaketler bile neşemizi bozamıyor.
Herkes işin ciddiyetinin sonuna kadar farkında.
İçimizdeki en Radikal, en özgürlükçülerden biri olan Tuğrul Eryılmaz çıldırmış vaziyette.
Bıraksan 40 yıl öncesinin Basın Yayın Yüksekokulu’na dönecek ve sokağa fırlayacak” diye başlıyordu Ertuğrul Özkök’ün yazısı.
Yakup’ta Tuğrul Eryılmaz ve yazının devamından anlaşılacağı üzere Ertuğrul Mavioğlu (Sedat Ergin’in de olduğu anlaşılıyor) ile oturup üzüntülerinden mizaha dönüverip “Silivri’ye gidecek olsanız yanınıza neler alırsınız?” mavrasına başlıyor.
Anlaşılan bizim Tuğrul ile Mavioğlu, Özkök’le kadeh tokuşturup gidişata vahvahlanmışlar.
Hikâyenin ilginç olan noktası, bu geceden her ikisinin de haberinin olmaması. Bu mavra, bu muhabbetten Tuğrul’un hiç haberi yok. Ertuğrul M. de gece yarısı gazeteden genç arkadaşlarının ısrarıyla Yakup’a uğramış.
Özkök, emeklilik kapıyı tırmaladıkça kendisine yeni müttefikler bulma gayretinde. Bu konuda yolu da fevkalade açık görünüyor.
AKP’nin büyük başarısıyla Özkök’ün çizdiği resmi bağlantılandırmak eğilimindeyim.
AKP’nin gözü dönmüş siyaseti, bambaşka bloklar yaratarak, muhaliflerini tektipleştirip itibarsızlaştırarak sahneden silme üstüne kurulu. Özkök’ün ‘Bakın sonunda kimler dediğime geldi’ numaralarına da aşinayız. O da kendi sofrasına eriterek itibarsızlaştırmaya pek meraklıdır.
Radikal baskını üstüne bir şeyler yazmayı düşünüyordum elbet.
Özkök’ü okuyunca her şey kafamda iyice şekillendi.
Özkök’ün şu yazısını okuyunca insanın kafasında nasıl bir resim oluşur?
İnsanın kafası karışmaz mı? Son anda her şeyi bırakıp CHP’den aday olmasını beklediğim Zekeriya Öz ne yapsın?
Genelkurmay başkanlarımızın tehditkâr uyarılarının bütün hukukçuları şaşkına çeviren bir sözde hukuk diline tercümesiyle bu topluma yepyeni bir ufuk açan Savcı Öz sıkıyönetim ilan etti bile.
Radikal direniş
Metni elinde bulundurup kendisine teslim etmeyen de çeteci olarak yargılanacakmış. Tehdit hukuku.
Bu bağlamda Radikal gazetesine yapılan polis baskını bütün toplumu şaşırtmış görünüyor. Günlerdir her kesimden insan basılmamış bir kitaba yönelik polis harekâtını ağzı açık seyrediyor. Hükümet yanlıları bile yüzlerini toparlayıp söyleyecek söz bulamıyor.
Ama benim canımı yakan, ellerinde hiçbir savcıya yakışmayacak bir gerekçeyle gazete kapısında peydah olan polisler karşısında gazetecilerin hiçbir direniş göstermemiş olmasıdır.
Bu Fethullah Hocaefendilerinin pek efendi polisleri, kendilerine besbelli diyet borcu olan hükümetin de sırtlarını tapışlamasıyla esip savurarak ortalıkta geziyorlar. Bu durumun hukukla uzaktan yakından bir ilişkisini kurabilen varsa beri gelsin.
Ahmet Şık’ın suçunun ne olduğunu bilmiyoruz. Başbakan’ın ve kimi bakanlarının imalarıyla hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz hunharlıkta, şeni bir suç olduğu anlaşılıyor. Ama bize açıklanmıyor. Kitabıyla ilgili olmadığını söylemişlerdi. Ama şimdi kitabının gölgesi peşinde insanlara tehditler savurup, gazeteleri basıyorlar.
Bu durum karşısında sıradan vatandaşın yapabilecek fazla bir şeyi yok diyelim, gazeteciler buna nasıl izin veriyor? Kapılarına dayanan polise, en değerli muhabirlerinin bilgisayarını kuzu kuzu nasıl ve neden teslim ediyorlar?
Neden o polislere savcılarını da utandıracak şekilde bir direniş gösterilmiyor?
Gazete, neden o tarihe geçecek baskını naklen okurlarına izletmiyor? Neden, ama neden kıyamet koparılmıyor? Neden diğer medya kuruluşlarıyla o anda irtibata geçilip bir dayanışma hattı oluşturulmuyor?
Neden bir kitap taslağı bulundurmanın suç olduğunu kabul edip polislere sessiz sedasız, kamerasız muhabirsiz bir ortamda işlerini rahatça yapabilmeleri sağlanıyor?
Bu soruların cevabını bilmiyorum. Ama elbette tahminlerim var.
Bu tahminlerin önde geleni, gazetecilik ruhunun bu memlekette tükenmeye yattığıdır.
İkinci tahminim, Fethullah Efendi yandaşlarının bu kadar fütursuz davranacak kadar palazlanmışlığı karşısında herkeste artık açıkça görülebilen korkudur.
Kolluk güçlerine teslim edilmiş yeni hukukumuzla hepimizi çok daha büyük felaketler bekliyor.
İşte şimdi de basılmamış bir metni bile koruyamayan gazetelerden, gazetecilerin kaleminden okuyorsunuz, BDP’nin başlatmış olduğu sivil itaatsizliği.
Sivil mi? İtaatsizlik mi? Bunlar neydi sahi?
Hayret verici bir olay (Seçim kurulundan geliyoruz)
Hayret verici bir olay
27 MART 2011
CUMARTESİ sabahı bir arkadaşımı ziyarete gittim.
Erken saatte.
Oturuyoruz. Kapı çaldı. Arkadaşım kapıyı açtı.
Kapıda bir genç kız ile bir genç erkek.
"İyi günler beyefendi. Seçim kurulundan geliyoruz" dediler.
Arkadaşım, "Hayırdır, buyrun" dedi.
Seçmen bilgi kartlarının gelip gelmediğini sordular. Arkadaşım gelmediğini söyledi.
Bunun üzerine evde oy kullanan kaç kişi olduğunu sordular.
Arkadaşım "İki" dedi.
"Çocuk" dediler.
Arkadaşım "Bir" dedi.
"Peki 1993 doğumlu olup bu seçimde ilk kez oy kullanacak olan var mı?" diye sordular.
Arkadaşım "Yok" dedi.
Ve sonunda en çarpıcı soru geldi: "AK Parti'ye üye olmak ister misiniz?"
Bu soru üzerine arkadaşım, "Siz nereden geliyordunuz?" diye sordu.
Genç çocuk, yakasında asılı ama ters duran kartı sallayarak "Seçim kurulu" dedi.
"Seçim kurulunun yeni işi AKP'ye üye mi kaydetmek?" diye sordu arkadaşım.
Çocuk, "Biz AK Parti'nin seçim kurulundanız. Siz yanlış anladınız" dedi.
Arkadaşım kapıyı suratlarına kapadı.
Yarım saat kadar sonra beraber çıktık.
"Seçim kurulu" ndan geldiğini söyleyen iki genç, giriş katındaki yaşlı teyzenin kapısındaydılar.
Ellerinde teyzenin nüfus kâğıdı, nüfus bilgilerini bir forma aktarıyorlardı.
Arkadaşım, teyzenin yanına gitti, "Ne oluyor?" diye sordu.
Teyze, "Bizi seçmen kaydediyorlarmış" dedi.
Arkadaşım durumu teyzeye anlattı.
Teyze kızmadı. "Olsun canım. Buraya kadar gelmiş çocuklar" dedi.
Biz çıktık.
Arkadaşım akşam saatlerinde aradı.
Karakola gitmiş şikâyet etmeye.
Karakol, "Biz bir şey yapamayız" demiş.
İlçe Seçim Kurulu'nu aramış. Açan olmamış.
Sonra CHP İlçe Merkezi'ne gitmiş. Onlar da "Böyle çok şikâyet aldık ama bir şey yapamıyoruz" demişler.
Ben şimdi merak ediyorum. Kapı kapı dolaşıp topladıkları seçmen bilgileriyle ne yapacaklar acaba?
Erken saatte.
Oturuyoruz. Kapı çaldı. Arkadaşım kapıyı açtı.
Kapıda bir genç kız ile bir genç erkek.
"İyi günler beyefendi. Seçim kurulundan geliyoruz" dediler.
Arkadaşım, "Hayırdır, buyrun" dedi.
Seçmen bilgi kartlarının gelip gelmediğini sordular. Arkadaşım gelmediğini söyledi.
Bunun üzerine evde oy kullanan kaç kişi olduğunu sordular.
Arkadaşım "İki" dedi.
"Çocuk" dediler.
Arkadaşım "Bir" dedi.
"Peki 1993 doğumlu olup bu seçimde ilk kez oy kullanacak olan var mı?" diye sordular.
Arkadaşım "Yok" dedi.
Ve sonunda en çarpıcı soru geldi: "AK Parti'ye üye olmak ister misiniz?"
Bu soru üzerine arkadaşım, "Siz nereden geliyordunuz?" diye sordu.
Genç çocuk, yakasında asılı ama ters duran kartı sallayarak "Seçim kurulu" dedi.
"Seçim kurulunun yeni işi AKP'ye üye mi kaydetmek?" diye sordu arkadaşım.
Çocuk, "Biz AK Parti'nin seçim kurulundanız. Siz yanlış anladınız" dedi.
Arkadaşım kapıyı suratlarına kapadı.
Yarım saat kadar sonra beraber çıktık.
"Seçim kurulu" ndan geldiğini söyleyen iki genç, giriş katındaki yaşlı teyzenin kapısındaydılar.
Ellerinde teyzenin nüfus kâğıdı, nüfus bilgilerini bir forma aktarıyorlardı.
Arkadaşım, teyzenin yanına gitti, "Ne oluyor?" diye sordu.
Teyze, "Bizi seçmen kaydediyorlarmış" dedi.
Arkadaşım durumu teyzeye anlattı.
Teyze kızmadı. "Olsun canım. Buraya kadar gelmiş çocuklar" dedi.
Biz çıktık.
Arkadaşım akşam saatlerinde aradı.
Karakola gitmiş şikâyet etmeye.
Karakol, "Biz bir şey yapamayız" demiş.
İlçe Seçim Kurulu'nu aramış. Açan olmamış.
Sonra CHP İlçe Merkezi'ne gitmiş. Onlar da "Böyle çok şikâyet aldık ama bir şey yapamıyoruz" demişler.
Ben şimdi merak ediyorum. Kapı kapı dolaşıp topladıkları seçmen bilgileriyle ne yapacaklar acaba?
Fatih Altaylı
En Çok Atatürk’ü Soydular
Ama Atatürk Orman Çiftliği 60 senedir aralıksız soyuluyor...
Birisinde çiftlik müdürü, notere gidip çiftliğin bir kısmını uygun fiyatla kendi kendine satmıştı...
Sonra orayı yap-sata çevirdi, emekli olunca...
*
Çiftliğin yüzde 52’si, yani yarısından çoğu şu anda zaten yok...
Üzerinde alışveriş merkezleri, çarşılar, apartmanlar, özel okullar, spor salonları, eğlence yerleri, barlar, restoranlar var...
Kenan Evren buna çok kızmıştı...
Kızınca, en tepe yerine orduevi yaptırdı...
*
Şimdi de 64 dönümlük bir kısmını daha “Kentsel dönüşüm” alanı yapmaya karar verdiler...
Söğüt bahçelerinin olduğu yere -Söğütözü’ne- o zevksiz apartmanlarından yapacaklar...
*
İşte yine başlıyoruz:
Atatürk Orman Çiftliği bir tarihtir...
Bir anı...
Bir miras...
Olduğu gibi korunmalı...
O sarı buğday ve mısır tarlaları durmalı... Kavak ağaçları eskisi gibi sıra sıra var olmalı...
Ahırlar, çiftlik evi, o eski lokanta orada olmalı...
Hatta tavuklar, atlar, o eski traktör...
*
Nasıl anlatmalı?...
Diyelim ki; dünyada hiç kimse Artemis Heykeli’nin olmayan sağ eli yerine, bir tane el yapıp oraya takmayı düşünmez...
Çünkü o öyle bulundu...
Ya da hiç kimse “daha iyi duracak” diye Mona Lisa tablosunun yanlarına birer çiçek ilave etmeyi aklından geçirmez...
Çünkü Leonardo da Vinci onu öyle yaptı ve insanlığa öyle bıraktı...
Bir tek kişi olsun Versay Sarayı’nın pencerelerine aynalı cam takmaya kalkmaz...
Çünkü orası, mimar Gabriel’in yaptığı gibi kalmalı...
Yani tarihi miraslar öyle durmalı...
Oldukları gibi, eski halleri ile, tıpa tıp, el sürülmeden...
*
Yani Atatürk Orman Çiftliği’nde “bici bici” otomobil kuaförünün... Ya da Atatürk’ün kahve içtiği o söğütlükte füme camlı, metalik binaların ne işi var?..
Çocukları götürüp, “Burası Atatürk’ün sizlere bıraktığı çiftlik” dediğimizde, çocuklar sormaz mı:
“Atatürk bu yirmi katlı binanın kaçıncı katında oturuyordu?..”
*
Bu kadar mı saygısız olur insan?..
Bu kadar mı görgüsüz?..
Ve bu kadar hırsız...
Bekir Coşkun/Cumhuriyet
Polis ‘demokrasisi’
Cuma günkü yazımı, Başbakan’ın, Yasin Doğan müstear ismiyle Yeni Şafak gazetesinde yazan danışmanının yazısından bir alıntı ile bitirmiş ve kendine demokrat diyen herkesi bu konuyu tartışmaya davet etmiştim. Alıntı şöyleydi; “Özellikle vesayetçi ve darbeci anlayışlarla mücadelede polis teşkilatı önemli görevler yerine getirdi, demokrasi ve milli iradenin korunması açısından tarihi bir misyon yüklendi”. (24 Mart 2011)
Meğer, bu yazının çıktığı gün, polis teşkilatı ‘tarihi misyonu’nu, dev adımlarla sürdürmekte imiş. Ben yazımı yazdıktan sonra öğrendim. O esnada, Radikal gazetesinde Ahmet Şık’ın kitap taslağı, gazeteci arkadaşı Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarından silinmekteymiş. Hepimize geçmiş olsun demek isterim!
Karşı çıkan fitnenin parçası
‘Bu kadarı fazla!’, ‘davaya gölge düşürüyor’ demenin hiç faydası yok. Fazlası, azı yok, sorun çok daha derinlerde. İktidarın ve bugüne kadar ‘demokrasi mücadelesi’ adına onu destekleyenlerin ‘demokrasi’ anlayışında! İktidarın ‘demokrasi’ anlayışı ortada; bu anlayış ‘milli iradeyi ben temsil ediyorum, bana karşı çıkan, mutlaka bir fitnenin parçasıdır’ diye özetlenebilir. Dünyaya, siyasete bu gözle bakarsanız, size karşı çıkan herkesi, her itirazı büyük bir planın, komplonun parçası olarak görmeniz doğal olur. Bu durumda, her eleştiri, her itiraz ‘ZAN’ altındadır. Otoriter zihniyet tam da budur!
Öte taraftan, demokrasi mücadelesi adına, ‘kurunun yanında yaş da yanar’, ‘yargının kararını bekleyelim, belki bu arkadaşlar istemeden de olsa suça bulaşmıştır’ diyebilen bir düşünce biçiminin demokrasi ile uzaktan yakından alakası olamaz. Muhayyel ‘iyi’ adına, ‘gelecek güzel günler’ adına, özgürlükten ‘şimdilik vazgeçmek’, özgürlük taleplerine ‘kuşku’ ile bakmak, otoriter zihniyet tam da budur!
Polisin tarihi misyonu
Nitekim, muhayyel demokrasi mücadelesi adına, özgürlüklerin askıya alınmasına, birtakım ‘üslup hataları’na göz yumanlar ne derse desin, iktidar çevresi, kendi demokrasi anlayışını açıkça ortaya koyuyor. Bu anlayışı ciddiye alıp, tartışmaktan kaçınanlar da, bu ülkede kendine demokrat diyen ‘aydınlar’. Yok öyle değilse, tartışalım bakalım, ne demektir, polis teşkilatının ‘tarihi misyon’ yüklenmesi? Bunun askerin tarihi, siyasi misyon yüklenmesinden ne farkı vardır? Hani ‘vesayetçi düzen’ ve en önemlisi ‘vesayetçi zihniyet’ sona erecekti?
Ne demektir, ‘polis’in milli irade ve demokrasiyi koruması’? Demokrasiyi, milli iradeyi temsil edip, koruyacak kurumlar arasında polis hangi sıradadır? Kolluk kuvveti, güvenliği sağlar, tarihi misyon yüklenmez, milli iradenin tecellisini iktidardan ibaret sayıp, onu kollama görevi üstlenmez. Bunun adına ‘polis devleti’ denilir. Bütün otoriter düzenler, asker ve polis sultası kurar. Asker sultasından çıkmanın yolu polis sultası kurmak olamaz. Aklımızı başımıza devşirelim!
Ne demektir, bir kitabın ‘suç unsuru’ içermesi, ‘terör örgütü dokümanı’ olması? Terör diye nitelenecek eylemler kitap yoluyla mı organize edilir? Ne demektir, ‘teröre övgü’ suçu? Bu devirde böyle suç mu olur? Ne demektir, ‘darbeye zemin hazırlama’ gerekçesi? Bu zamana kadar darbeler, kamuoyu oluşturularak, zemin hazırlayarak mı yapıldı?
İkide bir gündeme getirilen ‘28 Şubat’ta medyanın rolü’ bahanesi kadar saçma bir gerekçe olamaz. 28 Şubat, büyük medya çevreleri, kamuoyunu ikna etti de, müdahale bu nedenle, bu meşruiyetle mi oldu? Hayır! Büyük medya çevresi de, okuyucularının büyük bir bölümü de, müdahaleyi yapanların kafasındaydı, alkış tuttular. Mesele budur! Bu zihniyet, o dönemin tüm baskı araçları çalıştırılmasına karşı, 2002 seçimlerinde büyük bir yenilgiye uğramıştır. Demokratik zafer böyle bir şeydir! Bin bir dereden su getirseniz de, toplumsal dirençle karşılaşırsanız, gücünüz, baskı araçlarınız açığa çıkar. AKP, haklı bir davada, toplumsal güce dayanarak, baskıların üstesinden geldi, iktidar oldu.
Toplum prim vermez
Bu ülkede, darbeci, müdahaleci, vesayetçi zihniyete karşı demokratik mücadele çok daha zor koşullar altında başarıldı, tarih siciline kazındı. Hangi general darbe hayal ederse etsin, hangi gazeteci veya okurunun hayallerini darbe süslerse süslesin, bu toplum böyle bir girişime prim vermez. Her şeye rağmen darbe teşebbüsü içine girenleri tespit edip, yargılamak başka, ‘darbe korkusu’ salıp, ‘darbeye zemin’ bahanesi icat edip, demokrasiyi askıya almak başka şeylerdir. Halihazırda olan budur.
Polisi milli iradenin bekçisi sayan birinin, iktidarın liberal aydınlara artık ihtiyacı kalmadığını gururla söyleyen bir diğerinin, gazeteci arkadaşlarını zan altında bırakmayı âdet edinmiş bir başkasının ve bu zihniyette daha birçoklarının gelecek Meclis’in milletvekilli adayı olduğu bir ülkede, bir de tüm bunları, kem küm ederek geçiştirmeye çalışarak gidilecek yol bellidir. Hepimize geçmiş olsun!
Meğer, bu yazının çıktığı gün, polis teşkilatı ‘tarihi misyonu’nu, dev adımlarla sürdürmekte imiş. Ben yazımı yazdıktan sonra öğrendim. O esnada, Radikal gazetesinde Ahmet Şık’ın kitap taslağı, gazeteci arkadaşı Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarından silinmekteymiş. Hepimize geçmiş olsun demek isterim!
Karşı çıkan fitnenin parçası
‘Bu kadarı fazla!’, ‘davaya gölge düşürüyor’ demenin hiç faydası yok. Fazlası, azı yok, sorun çok daha derinlerde. İktidarın ve bugüne kadar ‘demokrasi mücadelesi’ adına onu destekleyenlerin ‘demokrasi’ anlayışında! İktidarın ‘demokrasi’ anlayışı ortada; bu anlayış ‘milli iradeyi ben temsil ediyorum, bana karşı çıkan, mutlaka bir fitnenin parçasıdır’ diye özetlenebilir. Dünyaya, siyasete bu gözle bakarsanız, size karşı çıkan herkesi, her itirazı büyük bir planın, komplonun parçası olarak görmeniz doğal olur. Bu durumda, her eleştiri, her itiraz ‘ZAN’ altındadır. Otoriter zihniyet tam da budur!
Öte taraftan, demokrasi mücadelesi adına, ‘kurunun yanında yaş da yanar’, ‘yargının kararını bekleyelim, belki bu arkadaşlar istemeden de olsa suça bulaşmıştır’ diyebilen bir düşünce biçiminin demokrasi ile uzaktan yakından alakası olamaz. Muhayyel ‘iyi’ adına, ‘gelecek güzel günler’ adına, özgürlükten ‘şimdilik vazgeçmek’, özgürlük taleplerine ‘kuşku’ ile bakmak, otoriter zihniyet tam da budur!
Polisin tarihi misyonu
Nitekim, muhayyel demokrasi mücadelesi adına, özgürlüklerin askıya alınmasına, birtakım ‘üslup hataları’na göz yumanlar ne derse desin, iktidar çevresi, kendi demokrasi anlayışını açıkça ortaya koyuyor. Bu anlayışı ciddiye alıp, tartışmaktan kaçınanlar da, bu ülkede kendine demokrat diyen ‘aydınlar’. Yok öyle değilse, tartışalım bakalım, ne demektir, polis teşkilatının ‘tarihi misyon’ yüklenmesi? Bunun askerin tarihi, siyasi misyon yüklenmesinden ne farkı vardır? Hani ‘vesayetçi düzen’ ve en önemlisi ‘vesayetçi zihniyet’ sona erecekti?
Ne demektir, ‘polis’in milli irade ve demokrasiyi koruması’? Demokrasiyi, milli iradeyi temsil edip, koruyacak kurumlar arasında polis hangi sıradadır? Kolluk kuvveti, güvenliği sağlar, tarihi misyon yüklenmez, milli iradenin tecellisini iktidardan ibaret sayıp, onu kollama görevi üstlenmez. Bunun adına ‘polis devleti’ denilir. Bütün otoriter düzenler, asker ve polis sultası kurar. Asker sultasından çıkmanın yolu polis sultası kurmak olamaz. Aklımızı başımıza devşirelim!
Ne demektir, bir kitabın ‘suç unsuru’ içermesi, ‘terör örgütü dokümanı’ olması? Terör diye nitelenecek eylemler kitap yoluyla mı organize edilir? Ne demektir, ‘teröre övgü’ suçu? Bu devirde böyle suç mu olur? Ne demektir, ‘darbeye zemin hazırlama’ gerekçesi? Bu zamana kadar darbeler, kamuoyu oluşturularak, zemin hazırlayarak mı yapıldı?
İkide bir gündeme getirilen ‘28 Şubat’ta medyanın rolü’ bahanesi kadar saçma bir gerekçe olamaz. 28 Şubat, büyük medya çevreleri, kamuoyunu ikna etti de, müdahale bu nedenle, bu meşruiyetle mi oldu? Hayır! Büyük medya çevresi de, okuyucularının büyük bir bölümü de, müdahaleyi yapanların kafasındaydı, alkış tuttular. Mesele budur! Bu zihniyet, o dönemin tüm baskı araçları çalıştırılmasına karşı, 2002 seçimlerinde büyük bir yenilgiye uğramıştır. Demokratik zafer böyle bir şeydir! Bin bir dereden su getirseniz de, toplumsal dirençle karşılaşırsanız, gücünüz, baskı araçlarınız açığa çıkar. AKP, haklı bir davada, toplumsal güce dayanarak, baskıların üstesinden geldi, iktidar oldu.
Toplum prim vermez
Bu ülkede, darbeci, müdahaleci, vesayetçi zihniyete karşı demokratik mücadele çok daha zor koşullar altında başarıldı, tarih siciline kazındı. Hangi general darbe hayal ederse etsin, hangi gazeteci veya okurunun hayallerini darbe süslerse süslesin, bu toplum böyle bir girişime prim vermez. Her şeye rağmen darbe teşebbüsü içine girenleri tespit edip, yargılamak başka, ‘darbe korkusu’ salıp, ‘darbeye zemin’ bahanesi icat edip, demokrasiyi askıya almak başka şeylerdir. Halihazırda olan budur.
Polisi milli iradenin bekçisi sayan birinin, iktidarın liberal aydınlara artık ihtiyacı kalmadığını gururla söyleyen bir diğerinin, gazeteci arkadaşlarını zan altında bırakmayı âdet edinmiş bir başkasının ve bu zihniyette daha birçoklarının gelecek Meclis’in milletvekilli adayı olduğu bir ülkede, bir de tüm bunları, kem küm ederek geçiştirmeye çalışarak gidilecek yol bellidir. Hepimize geçmiş olsun!
Ağaoğlu'nun "Oda kapansın" sözüne tepki
Toplumcu Mühendis Mimar Şehir Plancıları Meclisi, zengin ve gösterişçi müteahhit Ali Ağaoğlu'nun "Yetkim olsa Mimarlar Odası ve STK'ları kapatırım" sözlerinin tesadüf olmadığını, Ağaoğlu'nun eski bir konuşmasını hatırlatarak belirtti.
Toplumcu Mühendis Mimar Şehir Plancıları Meclisi, Ali Ağaoğlu'nun mimar ve mühendis odalarına karşı yaptığı açıklamaları yanıtladı. Açıklama şu şekilde:
"Kentlerimizi Piyasacılara Bırakmayacağız
Forbes Dergisinin yayınladığı dolar milyarderleri listesinde hızla üst sıralara tırmanan para babalarından biri olan inşaat müteahhidi Ali Ağaoğlu, 24.03.2011 tarihinde TRT Haber kanalında yayınlanan Ekonomi Kulübü programında yine açık sözlü davrandı ve Mimarlar Odası’nın kapatılması gerektiğini şu sözlerle belirtti:
“…binaları yıkıp yeniden inşa etmek zorundayız ve İstanbul'u yeniden inşa etmek için birilerinin dediği gibi çok paraya değil, sadece konsensüse ihtiyaç var. Binaların yüzde 70'ini yıkıp yapabiliriz. Bunun için gereken tek şey, doğru düzgün bir plan. Yetkim olsa Mimarlar Odası ve STK'ları kapatırım. Çünkü en kötü plan bile plansızlıktan iyidir. Maalesef bizde STK'lar her yapılan şeye itiraz ediyor. İki ayrı 10'ar dairelik birbirine yapışık binanın sahiplerine yıkıp yapalım 30 daireniz olsun gibi 'vatandaşa rant verecek' tekliflerde bulunmak lazım. Amaç, halkın gelir düzeyini yükseltmekse, bu ilgili bölgelere rant vererek çözülebilir. Bunun devlet politikası haline gelmesi lazım…”
Kamuoyu Ali Ağaoğlu’nun bu türden açıklamalarını yakından biliyor. Ağaoğlu, 17 Ağustos depreminin onuncu yıldönümünün ardından 20.08.2009 tarihli Referans Gazetesinde yayınlanan röportajında şunları söylüyordu:
“Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır.”
Ali Ağaoğlu bu sözleriyle çürük yapı stokundaki rolünü, daha doğrusu suçunu itiraf ediyor. Depreme dayanıksız yapı stokunun ranta dayalı politikalarla aşılabileceğini belirterek, bu türden politikalara karşı mücadele yürüten mühendis, mimar ve şehir plancıları odalarını hedef tahtasına yerleştiriyor.
Ali Ağaoğlu, insan yaşamının en temel unsurlarından biri olan barınma hakkını hiçe sayan, kentleri rant odaklı projelere kurban eden piyasacı anlayışın temsilcilerinden yalnızca birisidir. Piyasacı anlayışın savunucuları, yurttaşlarımızın sağlıklı kentlere kavuşabilmesi için bu düzenin dayattığı rant odaklı projelere karşı yıllardır kendi alanlarında onurlu bir mücadele sergileyen meslek odalarını hedef göstermekten çekinmemektedir.
Bizler emekten yana, toplumcu mühendis, mimar ve şehir plancıları olarak bu sürece seyirci kalmayacağımızı, kentlerimizi piyasacılara bırakmayarak, emekçi halkımızla birlikte bu türden piyasacı anlayışa karşı yürütülecek mücadelenin öznesi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyuruyor, Mimarlar Odası başta olmak üzere meslek odalarına dayanışma duygularımızı iletiyoruz.
Toplumcu Mühendis Mimar Şehir Plancıları Meclisi"
(soL - Haber Merkezi)
26 Mart 2011 Cumartesi
ÇİFTE KAVRULMUŞ İMAMLI YÖNETİMİN ADI FAŞİZMDİR!..
Ahmet Nesin
26.03.2011
Bir ülkeyi, yani yaşadığımız yada yaşamaya çalıştığımız ülkeyi demokrat diye yutturduğun iki imam yönetiyorsa o ülkede faşizm vardır… Senin demokrasiden ne anladığını bilmiyorum, daha doğrusu yazdıkların ve savunduklarından bişeyler anlamaya çalışıyorum ama sanırım benim beynim algılamıyor. Adına ne dersen de Ahmet Altan, şu anda Türkiye’yi Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Edoğan isimli iki imam yönetiyor. Bir sürü polemiğe girmeye gerek yok, ben bilmiyorum, sana soruyorum ve lütfen benim cahil beynimi aydınlat, iki imam bir ülkeyi demokrasi adına mı yönetir, yoksa şeriat adına mı?
Sana soruyorum Oral Çalışlar, hâlâ sosyalist olduğunu söyleyen Çalışlar, çalıştığın gazete basılmamış bir kitabın örneğini almak adına polis tarafından basıldı. Bu hükümetin, perde önünde imam Recep Tayyip Erdoğan, perde arkasında imam Fethullah Gülen’in -sana göre demokratça yönettiği bu hükümetin hâlâ bugüne kadar gelmiş geçmiş en demokrat hükümet olduğunu- savunuyor musun? Sen ki yıllarca 12 Eylül faşizmi öncesi Aydınlık Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürlüğü’nü yapmış, faşistlere devrimcileri krokilerle ihbar etmiş bir gazetenin demokrat geçinen Genel Yayın Müdürü olarak, Cumhuriyet Gazetesi’nde yıllarca köşe yazarlığı yapmış ama İlhan Selçuk’un darbeci yanını görmemiş ancak başka gazeteye geçince anidenbire fark etmiş olan sözüm ona sosyalist Çalışlar, sence bu hükümet hâlâ demokrat mı? Savunmaya çalıştığın Kürt açılımını yapacak mı?
Ey yazar, tarihçi, çevirmen, İstanbul rehberi Murat Belge, yıllarca yayıncılık yaptın, yayıncılık adına demokrasiyi savundun, yayıncılığın ilkelerini savundun, bizleri mi kandırdın Murat Belge, öğrencilerini mi, meyhane arkadaşlarını mı? Dün bir yayınevi iki kez basıldı, eskiden yazdığın Radikal Gazetesi basıldı, ne diyeceksin sevgili Murat Belge!..
Siz ne diyeceksiniz Gülay Göktürk, Mehmet Altan, Selim İleri, Yasemin Çongar, Hilmi Yavuz, Şahin Alpay, Etyen Mahçupyan, Hasan Cemal, Ümit Kıvanç, Nabi Yağcı, Toktamış Ateş, Neşe Düzel, Cengiz Çandar? Nasıl bir demokrasidir bu istediğiniz, hangi kitapta yazıyor? Çifte kavrulmuş imamlı yönetimi hem bize hem de halka demokrasi diye yutturmaya çalışıyorsunuz, gerçekten hanginiz inanıyor buna çok merak ediyorum!..
Adım gibi eminim alayınızdan, yarın yani bugün hepiniz has birer demokrat olacaksınız ve dün yaşananları kınayacaksınız. Buna hakkınız var mı, oturup hiç düşündünüz mü? Bu iki imamın bu noktaya gelmesinde, bu kadar güçlenmesinde ne kadar payınız olduğunu düşündünüz mü hiç?
Kur’an’daki bir ayeti demokrasi adına savunarak, sözüm ona demokrasi adına kadınları kullanan dincileri desteklediniz, erkek egemen toplumun kararlarını demokrasi diye bize ve halka yutturmaya çalıştınız. Esas darbecileri yargılamayan AKP Hükümetini darbe girişimcilerini yargılarken onlara alkış tuttunuz. AKP’nin kapatılmasına hayır oyu veren Anayasa Mahkemesi’nin iki Askeri Yargıtay üyesini yok sayarak, aralarında gizli bir anlaşma olduğunu bilmenize karşın bütün derin devleti asker sanıp yada sandırıp, cep telefonuyla düşmüş uçağı düşürtmekle suçlayıp, işi bizlerin yazdığından çok sulandırdınız. Sonra da çocuk kandırır gibi “Ya arkadaşlar yapmayın, bu iş sulanıyor…” diye yaygara kopardınız…
Yazacaklarıma devam etsem kitap olursunuz alayınız, tarihe şeriata yardımcı olan sosyalist ve demokratlar olarak geçersiniz ama kitap yapmaya mecalim yok çünkü önce evimi bastırır, sonra matbaayı, sonra ailemin fertlerinin evlerini bastırır ve sonunda “Bu yapılan demokrasiye yakışmıyor…” dersiniz.
Bu kadar dönekliği Gülen’den mi, Erdoğan’dan mı yoksa Soros’tan mı öğrendiniz bilemem ama beslendiğiniz kap aynı kap, doğal olarak diğer kap da aynı kap…
Ey yukarıda adını yazdıklarım ve adını yazmayı unuttuklarım, iki imam adına savunduğunuz bu ileri demokrasi artık basılmamış kitaplar adına yayınevlerini, gazeteleri basmaya başladı… Hepsinden beteri ne biliyor musunuz, basılmamış kitabın yazarını hapsettikleri bir yana, elinde varsa örneğini isteyerek karısından kocasını ihbar etmesini istediler, pardon istemediler, emrettiler…
Yarın yada öbür gün bu kitap basılacak, 21 yüzyılda sayenizde imamın yaşamını anlatan ve diğer imam tarafından yasaklanan kitap ama biri ama hepimiz adına basılacak. Aman ha, gazeteci yürüyüşüne geldiğiniz gibi ola ki oraya da gelmeye kalkışmayın çünkü bu iki imamın bu derece şımarmasına neden olan sizlersiniz, onlar da sizleri yani sözüm ona demokratları kullanarak faşizmi bu noktaya getirdiler…
Sizler çifte kavrulmuş imamlı yönetimle şu an yaşadığımız faşizmin mimarlarısınız? Sizler de aynı çifte kavrulmuş yiyenler gibisiniz, artık alt ve üst çeneleriniz kilitlenmiş, sanırım söyleyecek söz bulamayacaksınız. Size tek önerim var, kendi kendinize “Ne yaptık biz?..” deyin ama sakın ola ki bunu sesli söylemeyin, tükürük değil ama yanıt yağmuruna tutulursunuz… Tek soru soruyorum size, “İMAM NE SAVUNUR?..”
Ahmet Nesin
Odatv.com
CHP VE MUHTEMEL SANCILARI HABERAL-ÖZBEK VE SÖYLEMEZ..
12 Haziranda yapılacak olan genel seçimlerde CHP’ye 4200.ün üzerinde milletvekili aday adayı başvurusu yapılmış.Bu da gösteriyor ki CHP.nin seçimlerde AKP’ye karşı bloglaşmış umut partisi olduğudur...2002 yılından itibaren AKP.nin ülkeye ve yurttaşlara uyguladığı siyasetten memnun olmayanların Laik,sosyal,hukuk devletinden hızla uzaklaştırılması algısı/yaşanan somut göstergeler (En son Ahmet Şık'ın yayınlanmayan kitabına yayın yasağı getirilmesi ) CHP önümüzdeki seçimlerde büyük başarısına işarettir…
CHP’nin seçimlerde milletvekili adaylarını belirlerken sancı yaratmaması için dikkat etmesi gerekli aday adayları vardır.
Kimdir bunlar...
Birkaç örnekle,
UFUK SÖYLEMEZ-DYP eski Bakanı/özelleştirme eski Bşk.
*Petlas-Limanlar ve PTT.nin özelleştirmesine imza atan
* Halk Bankası genel müdürüyken, Bankalar Yeminli Murakıpları, Söylemez'in banka genel müdürlüğü yaptığı dönemdeki ‘‘yanlış, usulsüz ve yasadışı’’ işlemlerini saptaması neticesinde Ankara 1. İdare Mahkemesi tarafından verilen 3 Temmuz 1998 tarih ve 1998/301 esas sayılı karar ile BANKACILIK YAPAMAYACAĞINA karar verilen
***
MEHMET HABERAL Başkent Ünv.Kurucusu ve Başkent TV.sahibi
*Rahmet Ecevit’in hastalığında uyguladığı yanlış tedaviler hala gündemde,vicdanları sızlatmaktadır.
*Sahip olduğu Üniversite ve TV.de sendikalaşmaya karşı,ucuz insan gücü sömürücüsü.
*Asıl partisi olan MHP' in bile kapılarını kapattığı Sağ siyasetin ağababası,
*Lobilerin lordu,
. FİKRET BİLA'NIN (SİVİL DARBE GİRİŞİMİ VE ANK.DA IRAK SAVAŞLARI) KİTABININ
*Lobilerin lordu,
. FİKRET BİLA'NIN (SİVİL DARBE GİRİŞİMİ VE ANK.DA IRAK SAVAŞLARI) KİTABININ
a)Sh.75-Ecevit yeniden hastanede.
b)Sh.79-Rahşan Ecevit Kuşkusu
c)Sh.120-Dr.Raporu kuşkusu) Bölümlerini lütfen okuyunuz.
***
MUSTAFA ÖZBEK:Türk Metal Sendikası eski Bşk.
*Sarı sendikacılığın ve sağ siyasetin ağababası
*Aşağıda yazacağım servetiyle işçinin alın terini kendi zenginliğine katmış birisi
Özbek'in yurt içindeki serveti dudak uçuklatıyor
Mustafa Özbek'in yurt içindeki mal varlığı da duyanları hayretler içinde bırakıyor. Özbek Hanedanlığı'nın mal varlığında dairelerden tüp gaz dolum tesisine kadar her şey var.
* Kırıkkale-Samsun yolunda HABAŞ Gaz Dolum Tesisleri
* Ankara Çankaya'da 2 apartman
* Kuşadası'nda villa
* Ankara'da 12 dönümlük arazi üzerinde havuzlu villa
* Ankara Çubuk yolunda Metal Kooperatifi'nde bulunan dubleks villa
* Ankara Keçiören'de 2 daire
* Ankara Bahçelievler'de 2 daire
* Ankara Bilkent'te villa
* Ankara ODTÜ Kooperatifi'nde hisse
* Ankara Gazi Üniversitesi Kooperatifi'nde dubleks villa
* Bursa'da ultla lüks bir daire
* Kırıkkale'de 5 katlı, 10 daireli apartman, (Burada, Orman İşletme Müdürlüğü kiracı olarak oturuyor)
* İzmir'de kooperatif hissesi
* Kırıkkale'de 40 dönüm arazi
* Ankara OSTİM'de tüp gaz dolum tesisi
* Kendisine ait bir jeep, eşi ve çocuklarına ait 4 otomobil
* Ankara Beysukent'te 4 katlı villa
* Ankara Beysukent'te villa
* Ankara Çayyolu'nda kooperatif hissesi
* Çubuk'ta havuzlu çiftlik
*Türkiye'de ve Orta Asya'da da gayrimenkulleri var. Sahibi olduğu *ART isimli TV.si
*İki adet 5 yıldızlı oteli var
İşte Mustafa Özbek portresi... 1971'de Türk Metal Sendikası'na girdi. 4 yılda başkan oldu.
Kıbrıs'taki Özbek varlıkları
* Kıbrıs-Girne Çatalköy'de 15 dönüm arazi üzerinde 2 villa
* Kıbrıs-Girne Karaoğlu Mahallesi'nde daire
* Kıbrıs Ozanköy'de 15 dönüm arazi
* Yukarı Girne'de 1 daire
* Küçükkaymaklı'da 1 daire
* Kızılbaş Organize Sanayi'de tekstil fabrikası
* Kıbrıs'ın en lüks semtinde 15 daire
* Tarla, arsa, bahçeli bir ev ve değerli ağaçlar...
Daireler, arsalar, fabrikalar...
Özbek'in Kıbrıs'taki mallarının haddi hesabı yok.
* Kıbrıs-Girne Çatalköy'de 15 dönüm arazi üzerinde 2 villa
* Kıbrıs-Girne Karaoğlu Mahallesi'nde daire
* Kıbrıs Ozanköy'de 15 dönüm arazi
* Yukarı Girne'de 1 daire
* Küçükkaymaklı'da 1 daire
* Kızılbaş Organize Sanayi'de Tekstil fabrikası
* Kıbrıs'ın en lüks semtinde 15 daire
* Tarla, arsa, bahçeli bir ev ve değerli ağaçlar.(Takvim)
Ufuk Söylemez, Mehmet Haberal, Mustafa Özbek vs.ler CHP’e 12 haziran seçimlerinde milletvekili aday adaylıkları kabul edilebliyor
Ama!..
Çizgisinden ödün vermeyen,gerçek anlamda sosyal demokrat, solcu, dürüst,namuslu,şaibesiz Fikri SAĞLAR partiye kabul edilmiyor…
Neden?...
Ufuk Söylemez,Mehmet Haberal,Mustafa Özbek gibi emek sömürüsüyapmadığından mı?..
Lobilerin lordu olmadığından mı?...
Yok sa Demirel'in referansını almadığından dolayımı Fikri SAĞLAR, CHP'ye kabul edilmedi?...
Neden?...
Ufuk Söylemez,Mehmet Haberal,Mustafa Özbek gibi emek sömürüsüyapmadığından mı?..
Lobilerin lordu olmadığından mı?...
Yok sa Demirel'in referansını almadığından dolayımı Fikri SAĞLAR, CHP'ye kabul edilmedi?...
NOT:F.SAĞLAR'IN AVUKATI DEĞİLİM.AMA! TERCİHSE F.SAĞLAR DAHA HAKEDİYOR CHP.de BULUNMAYI...
Saygıyla,Sevgiyle
GÜNÜN SÖZÜ
"Faşizm, atılan bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar"~Bachman
25 Mart 2011 Cuma
Ahmet Şık ve sivil itaatsizlik
Ama Türkiye öyle bir ülke ki bir yazıyı bir saat öncesinden bile tasarlayamazsınız.
Ben sivil itaatsizliği yazmayı düşünürken polis Radikal gazetesini basıp, Ertuğrul Mavioğlu'nun bilgisayarında Ahmet Şık'ın kitabının kopyasını aradı.
Ardında mahkeme, Şık'ın kitabına yayın yasağı getirdi.
Ne oluyoruz?
Neden Şık'ın kitabı engellenmeye çalışılıyor?
Emre Uslu, polisin "kitabın kayıp yüz sayfasını aradığını" söylüyor ama "kayıp sayfaları" aramakla, kitabın yayınının yasaklanmasının ne ilişkisi var?
O "kayıp sayfalarda" ne bulacaklarını umuyorlar ki Radikal gazetesini basıp Mavioğlu'nun bilgisayarına el koyuyorlar?
Ergenekon davasına, başladığından bu yana en büyük zararı veren "Ahmet Şık operasyonu"nu yapan polislerle savcı için, o kitapta bu kadar "önemli" ne bulunabilir?
Bütün davayı toplumun gözünde "değersiz" kılmayı göze aldıracak ne yazılmış olabilir Şık'ın kitabında?
Ne yazılmış olursa olsun bir kitap yasaklanamaz.
Hiçbir neden bir kitabın yasaklanmasını açıklayamaz.
Kitabın yasaklanmasının ne hukuki, ne de mantıki bir zemini var.
Polis, kayıp yüz sayfayı arıyorsa, zaten o yüz sayfayı kitap yayınlandığında görecek.
Yok, aradıkları sayfaların yayınlanmayacağını, saklanacağını düşünüyorlarsa, o zaman da kitabın yasaklanmasının dayanağı ne?
"Ergenekon sanığı olduğu için yasaklıyoruz" derlerse, herhangi bir davanın sanığının kitabını yasaklatacak bir madde yok.
Kaldı ki Ergenekon sanıklarının epeycesinin kitabı yayınlandı.
Hatta, "Ahmet Şık'a emir verdirip kitap yazdırdığı" iddia edilenlerin bile kitapları piyasada ve öyle de olmalı.
Niye Ahmet Şık ve kitabı diğerlerinden farklı?
Bu baskın ve bu yasaklama hiçbir yanından tutmuyor.
Benim görebildiğim iki ihtimal kalıyor geriye.Ya Ahmet Şık'ı "kuvvetli deliller" olmadan tutukladılar ve şimdi o delili bulabilmek için uğraşıyorlar...
Ya da o kitapta, bu soruşturmayı sürdürenleri korkutan bir şey var.
Bu iki ihtimalin hangisi doğru olursa olsun, Ergenekon soruşturmasına zarar verir.
Ergenekon'u izleyen, bu yolda büyük fedakârlıkları göze alan, çok cesurca davranan savcıyla polis, bütün emeklerinin heba olmasına yol açabilecek bir iş yapıyorlar.
Biz Ergenekon'un yakalanmasını, bu ülkeyi darbe hayaliyle kana bulayanların engellenmesini istiyoruz ama bunun yolunun "kitap yasaklamak" olmadığını da biliyoruz.
Yanlış bir yol bu.
Ne Ergenekon davasının sulandırılmasından ve yapılan hatalar nedeniyle bütün davanın "değersiz" gösterilmesi kurnazlığından yana çıkarız, ne de Ergenekon'u yakalayacağız diyenlerin kitap yasaklatmasından yana çıkarız.
Hukuksuzluğun, keyfiliğin, baskının her türüne karşıyız.
Keşke bütün gazeteler ve yayınevleri birleşip bu kitabı birlikte bassalar.
Bu tür "sivil itaatsizliklerin" bu ülkede her türlü baskıya karşı yaygınlaşması ülkenin özgürlüğünü artırır bence.
Kürtler bunu başlattılar.
Sivil itaatsizlik "karakol basmaktan" çok daha etkileyici olacaktır.
"Silahlı mücadele olmasın, PKK silah bıraksın" diyenler şimdi de bu "sivil itaatsizliğe" karşı çıkıyorlar.
Onlara sormak gerek, ne istiyorsunuz?
Silahlı mücadele yapmasınlar ama sivil mücadele de yapmasınlar.
Eee ne yapsınlar, haksızlığı sineye çekip otursunlar, niye sineye çeksinler?
Seçimlerden önce niye bunu yapıyorlarmış, seslerini duyurmak, haksızlığı sürdüren devleti uyarmak ve haklarını almak için yapıyorlar.
Bence çok doğru ve çok haklı bir iş yapıyorlar, benim bir tek eleştirim var, böyle eylemler elde edilebilecek "tek" hedef amaçlanarak yapılırsa, hem amaca ulaşmak kolay olur, hem de kitleler bu tür eylemlerin gücünü daha iyi anlar diye düşünüyorum.
Çok fazla hedef ortaya konursa, onlar elde edilemediğinde eylemin "tavsama" ihtimali artar.
Tek bir amaç için milyonlarca insan sokağa çıkarsa hedefe daha çabuk ulaşılır sanıyorum.
Türkiye, TÜSİAD'ın demokrat anayasa önerisiyle, BDP ve DTK'nın sivil itaatsizliğiyle, baskıları ciddi biçimde zorluyor, yeni bir dönemin başında olduğumuzu gösteriyor.
Bu yeni Türkiye'de var olmak isteyenler hiç unutmasınlar, "kitap yasaklayarak" değil ancak özgürlükleri destekleyerek var olabilirler.
AHMET ALTAN / TARAF
Bir sürgünün anıları
SIRRI SÜREYYA ÖNDER
25/03/2011
Ben bu yazıyı, Ahmet Şık'ın henüz basılmamış kitabına el konulup imha edilmesi dolayısıyla yazdım.
Sabahattin Ali ve Aziz Nesin, Markopaşa adlı siyasi mizah dergisi çıkarmaktadırlar.
Aziz Nesin, Amerikan emperyalizmine karşı halkı uyandırmak için ‘Nereye Gidiyoruz’ adlı bir broşür hazırlamaya karar verir. Dönemin iktidarı, Aziz Nesin’i etkisizleştirmek için fırsat kollamaktadır. Bu broşürün hazırlandığını haber alınca harekete geçerler. Polis matbaayı basar. Ön yüzü basılmış, arka yüzü basılmamış 11 bin nüsha broşüre el konulur. Aziz Nesin de gözaltına alınır. Dönemin işkenceciliği ile maruf emniyet müdürü tarafından sorgulanır. Sorular size tanıdık gelecektir. İlk soru, “Niçin yazdın bu broşürü?” şeklindedir.
Nesin, Cumhuriyet gazetesindeki başlığın ulusal onuruna dokunduğunu, o yüzden halkı uyarmak isteği ile yazdığını açıklar.
Müdür, “Yani Rus köpeği mi olalım?” diye hiddetle bağırdığında Nesin, “Evvela köpek olmayalım!” der ve hapse tıkılır. 22 yıl hapis isteği ile yargılanmaya başlar. Dönemin yasasına göre ‘yayın yoluyla işlenmiş’ suçun oluşması için o yayının en az iki kişi tarafından okunmuş olması gerekir. Bırakın yayımlanmayı, henüz tümü basılmamış kitabı okuyan (!) bir yalancı tanık bulunur. Diğeri için kimseyi bulamayınca, akıllarına kitabın dizgisini yapan mürettip gelir. Dizgi yaptığına göre mutlaka okumuş olmalıdır diye düşünülür. Balkan muhaciri bir amcadır dizgici... Hâkim gayet emin bir tavırla sorar:
- Okudun değil mi kitabı?
Dizgici cevaplar:
- Hayır, okumadım Hâkim Bey!
Hâkim hiddetlenmiştir.
- Sen dizgisini yapmadın mı? Okumadan nasıl dizersin be adam?!!
Mürettip şaşkın bir edayla ve yöresel aksanıyla cevaplar:
- Ben dizdiğim bütün kitapları okusaydım, şimdiye profesör olurdum be hâkimim!
Buna rağmen saçma sapan bir bilirkişi raporuyla suçun oluşmuş olduğuna karar verilerek 10 ay hapis ve sonrasında Bursa’ya sürgün cezası alır Nesin... O ceza maddesi, sonraları anti-demokratik bulunarak kaldırılmıştır. İşte böyle bir ceza maddesiyle Aziz Nesin’in yıllar süren hapislik ve sürgün günleri başlamıştır. Yuvası dağılan, çocukları perişan olan Aziz Nesin, yıllar sonra bu zulmü, ‘Bir Sürgünün Anıları’ adıyla kitaplaştırır.Bu kitabı ilk okuduğumda 13 yaşındaydım. Birazcık siyasal mizah alanında üretim yaptıysam, bunu bu kitaba borçluyum. Başucu kitabımdır. Mübalağasız, onlarca insana hediye ettim. Ne zaman gelişmeler beni bunaltırsa, ilk defa okuyormuşçasına bir heyecanla tekrar okurum. Hüzün ve komiğin bu kadar ustalıklı bir sentezi dünya edebiyatında bile nadirdir.
Bu yazıyı Ahmet Şık’ın, basılmamış kitabına el konulup imha edilmesi dolayısıyla yazdım.
Nesin’i yargılayan hâkimin adını bilen yoktur. Tek parti dönemine hayır dua eden, akıl ve ruh sağlığı yerinde tek insan evladı bulamazsınız. Dönemin işkenceci müdürleri, yalancı tanıkları, işbirlikçileri, hırsızları, uğursuzları, bilirkişileri, tarihimizin lanetliler bahçesine gömüldüler çoktan...
Aziz Nesin’in bu kitabı 40’ın üzerinde baskı yaptı, 20’nin üzerinde yabancı dile çevrildi. Büyük usta, kendisine bu muameleyi reva görenleri soytarı etti. Üzerinde kimsesiz çocukların top oynadığı bir bahçede, olan bitene acı acı gülümsemeye devam ediyor hâlâ... Tarih göstermiştir ki “Karınca kanat takınca, zevali yakındır.”
Not: Yazımı gazeteye yolladıktan sonra Radikal’e polisin gittiğini öğrendim. Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarından dosya almışlar. Ertuğrul kardeşime geçmiş olsun. İktidarın her icraatında bir boncuk bulanlar, buna ne diyecekler acep?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
