Son katıldığı televizyon programlarından birinde “Utanıyorum!” demişti Nedim Şener: “Utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum!” Gazeteciliğin yapılma biçiminden, kimi “meslektaş”larının tavrından utanıyordu. Kendi gazeteciliğinden değil, asla!
Aklını başkasına emanet edenlerden hayır gelmez. Hele gazeteciden hiç!
Neyse ki, son Ergenekon dalgasında gözaltına alınanlardan Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gazeteciliğine, hangi siyasi çizgide olursa olsunlar, meslektaşlarının çoğu kefil oldular. “Olamaz” dediler, “Nedim Şener ve Ahmet Şık gazetecidirler. Ergenekon gibi yapıların üzerine gittiler hep. Asla gizli örgütlerle falan ilişkileri olamaz.”
Ergenekon sürecini inançla destekleyenler bile, bu olaydan sonra “kuşku” ve “kaygı” dile getirmeye başladılar. “Ölçü kaçıyor” denilmeye başlandı köşelerde: “Böyle yakından tanıdığım bir insanın bile bu suçlamalara muhatap olması, Ergenekon soruşturmaları konusunda öteden beri dile getirdiğim ‘ölçü kaçıyor’ kaygısını daha da güçlendirdi… Öbür gazeteci Ahmet Şık, Nokta dergisinde ‘Darbe Günlükleri’ni yayınlayan ekibin içindeydi. Şimdi darbeci olmuş olabilir mi?”
Hala “kaygının güçlenmesi” noktasında olsunsa ve hala “Şimdi darbeci olabilir mi?” diye soru formunda kurulsa da cümleler, demokrasi terazisi doğru ölçmeye başlıyor belki de diye ümitlensek mi acaba?
Kendisine gazeteci diyenlerin artık “güvenilir kaynaklarından” aldığı bilgilere dayanarak ve “emin olarak” meslektaşları ile ilgili dehşet verici iddiaları pervasızca dile getirmekten vazgeçeceklerinden ümitlensek mi? Akılların “güvenilir kaynaklar”a emanet edilmesi son buluyor diye düşünmeye başlasak mı? Bir belgeler cennetine daha doğrusu belgeler cehennemine dönene memlekette önlerine konan her “belge”ye sarılanlar bu huylarından vaz geçer belki diye sevinsek mi?
Çünkü, şu son olanlardan, herkesten çok aklını güvenilir kaynaklarına emanet edenler korkmalı. Bu işler böyle gider, gazetecilerin evleri ve büroları hukuk dışı yollarla basılır, yasa yalnızca “aranan” delilin alınmasını emrederken, içerde ne var ne yoksa hepsi çuvallanıp götürülürse, yarın size bir kooperatif yolsuzluğunu bile anlatacak kaynak bulamazsınız.
Bir gazetecinin evinden yalnızca isnat edilen suça delil olacak “şey”(ler) değil, “her şey” alınıp götürüldüğünde, gazetecinin bilgiye ulaşma şansı, halkın da haber alma hakkı aynı çuvallara doldurulup götürülmüş olur.
Şimdi gazeteciliğe sahip çıkma zamanı. Öyle bizim için, kendimiz için falan değil. Korkunun ve endişenin kol gezmediği, demokratik bir toplumda yaşayabilmek için. Faili meçhullerle, toplu mezarlarla, cinayet ve işkencelerle geleceği karartılmış bir memlekette, Ergenekon denen şeyin gerçekten üzerine gidilip açığa çıkarılabilmesi için de bu lazım bize. Eleştirel olabilen ve başkalarına emanet edilmemiş bir akıl!
Bütün ömrü solla “mücadele” ile geçmiş, solculara işkence etmiş Hanefi Avcı’nın tam da cemaatin devleti nasıl ele geçirdiğini anlatan bir kitap yazdıktan sonra “sol bir terör örgütüne” üye olmasından kuşku duymadınız, Soner Yalçın’ın Alevi-Sünni çatışması çıkaracağından kuşku duymadınız, bunca meslektaşının gazeteciliğine kefil oldukları Nedim ve Ahmet ile Savcı Öz’ü mahkemeye veren Müyesser Yıldız’ın gözaltına alınışı da soru işaretlerine yol açmıyorsa geriye ne kalır gazetecilikten?
Anti-demokratik yöntemlerle demokrasi geleceğini sananlar biraz tarih okuyup bir kez daha düşünmeli. Karşı olduğunuz şey demokrat sayılmanıza yetmez, neyi savunduğunuza da bakarlar.
“Utanıyorum” demişti Nedim. Utanç en değerli, en umut verici duygusudur insanın. Haydi, hiç değilse utanan gazeteciler olalım ve bu yaşanlardan sonra bir daha gözden geçirelim savunduklarımızı!
BirGün yazarları, bugün, meslektaşları tutukluyken köşelerinin tutuksuz olmasını kabul edemiyorlar. Arkadaşları yazamazken, yazabiliyor olmaktan utanıyorlar. BirGün, bugün, meslektaşlarının kaderini paylaşıp köşelerini karartıyor. Nedim’in utancını paylaşıyoruz bugün, ilerde utanmamak ve ilerde tüm sayfalarımızı karartmamak için.
Aklını başkasına emanet edenlerden hayır gelmez. Hele gazeteciden hiç!
Neyse ki, son Ergenekon dalgasında gözaltına alınanlardan Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gazeteciliğine, hangi siyasi çizgide olursa olsunlar, meslektaşlarının çoğu kefil oldular. “Olamaz” dediler, “Nedim Şener ve Ahmet Şık gazetecidirler. Ergenekon gibi yapıların üzerine gittiler hep. Asla gizli örgütlerle falan ilişkileri olamaz.”
Ergenekon sürecini inançla destekleyenler bile, bu olaydan sonra “kuşku” ve “kaygı” dile getirmeye başladılar. “Ölçü kaçıyor” denilmeye başlandı köşelerde: “Böyle yakından tanıdığım bir insanın bile bu suçlamalara muhatap olması, Ergenekon soruşturmaları konusunda öteden beri dile getirdiğim ‘ölçü kaçıyor’ kaygısını daha da güçlendirdi… Öbür gazeteci Ahmet Şık, Nokta dergisinde ‘Darbe Günlükleri’ni yayınlayan ekibin içindeydi. Şimdi darbeci olmuş olabilir mi?”
Hala “kaygının güçlenmesi” noktasında olsunsa ve hala “Şimdi darbeci olabilir mi?” diye soru formunda kurulsa da cümleler, demokrasi terazisi doğru ölçmeye başlıyor belki de diye ümitlensek mi acaba?
Kendisine gazeteci diyenlerin artık “güvenilir kaynaklarından” aldığı bilgilere dayanarak ve “emin olarak” meslektaşları ile ilgili dehşet verici iddiaları pervasızca dile getirmekten vazgeçeceklerinden ümitlensek mi? Akılların “güvenilir kaynaklar”a emanet edilmesi son buluyor diye düşünmeye başlasak mı? Bir belgeler cennetine daha doğrusu belgeler cehennemine dönene memlekette önlerine konan her “belge”ye sarılanlar bu huylarından vaz geçer belki diye sevinsek mi?
Çünkü, şu son olanlardan, herkesten çok aklını güvenilir kaynaklarına emanet edenler korkmalı. Bu işler böyle gider, gazetecilerin evleri ve büroları hukuk dışı yollarla basılır, yasa yalnızca “aranan” delilin alınmasını emrederken, içerde ne var ne yoksa hepsi çuvallanıp götürülürse, yarın size bir kooperatif yolsuzluğunu bile anlatacak kaynak bulamazsınız.
Bir gazetecinin evinden yalnızca isnat edilen suça delil olacak “şey”(ler) değil, “her şey” alınıp götürüldüğünde, gazetecinin bilgiye ulaşma şansı, halkın da haber alma hakkı aynı çuvallara doldurulup götürülmüş olur.
Şimdi gazeteciliğe sahip çıkma zamanı. Öyle bizim için, kendimiz için falan değil. Korkunun ve endişenin kol gezmediği, demokratik bir toplumda yaşayabilmek için. Faili meçhullerle, toplu mezarlarla, cinayet ve işkencelerle geleceği karartılmış bir memlekette, Ergenekon denen şeyin gerçekten üzerine gidilip açığa çıkarılabilmesi için de bu lazım bize. Eleştirel olabilen ve başkalarına emanet edilmemiş bir akıl!
Bütün ömrü solla “mücadele” ile geçmiş, solculara işkence etmiş Hanefi Avcı’nın tam da cemaatin devleti nasıl ele geçirdiğini anlatan bir kitap yazdıktan sonra “sol bir terör örgütüne” üye olmasından kuşku duymadınız, Soner Yalçın’ın Alevi-Sünni çatışması çıkaracağından kuşku duymadınız, bunca meslektaşının gazeteciliğine kefil oldukları Nedim ve Ahmet ile Savcı Öz’ü mahkemeye veren Müyesser Yıldız’ın gözaltına alınışı da soru işaretlerine yol açmıyorsa geriye ne kalır gazetecilikten?
Anti-demokratik yöntemlerle demokrasi geleceğini sananlar biraz tarih okuyup bir kez daha düşünmeli. Karşı olduğunuz şey demokrat sayılmanıza yetmez, neyi savunduğunuza da bakarlar.
“Utanıyorum” demişti Nedim. Utanç en değerli, en umut verici duygusudur insanın. Haydi, hiç değilse utanan gazeteciler olalım ve bu yaşanlardan sonra bir daha gözden geçirelim savunduklarımızı!
BirGün yazarları, bugün, meslektaşları tutukluyken köşelerinin tutuksuz olmasını kabul edemiyorlar. Arkadaşları yazamazken, yazabiliyor olmaktan utanıyorlar. BirGün, bugün, meslektaşlarının kaderini paylaşıp köşelerini karartıyor. Nedim’in utancını paylaşıyoruz bugün, ilerde utanmamak ve ilerde tüm sayfalarımızı karartmamak için.
BİRGÜN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder