
AYŞE HÜR | Radikal
(11. yüzyılda
yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus'un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’den)
Başbakan’ın
bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam” tartışmasından
sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak için “kadın ve
erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının Müslüman
milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını” söyleyince,
İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki pratiklerine bir
göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
GÜNAH
KEÇİSİ: OLİVERA DESPİNA
Orhan
Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara esir düşen Bizans’ın Selanik
Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da sapkınlığın çok yaygın olduğunu,
özellikle Hristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu yazar hatıratında.
‘Oğlancılığın’, I. Bayezid döneminde başladığını kabul eden kaynaklar ise suçu
Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina’ya atarlar. Güya bu gavur
hatunun kocası için bulduğu Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır eşcinselliğin
Osmanlı’da kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini
bu oğlanlar oluşturmuştur…
Palamas’ın
da esareti sırasında cinsel tacize maruz kalıp kalmadığını bilmiyoruz ama
tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm şeklinden dolayı Kazıklı Voyvoda olarak
geçen Romen boyar’ı (bir soyluluk unvanıdır) Vlad Tepeş Drakula’nun 1442-1448
arasında rehin tutulduğu II. Murad’ın Edirne’deki sarayında yaşadığı
tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri olduğuna dair kaynaklar var. (Drakula
ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise, kendi isteği ile 1462’ye kadar
İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum.)
YAZ
OLUNCA AVRETLERE, KIŞ OLUNCA OĞLANLARA
Peki II.
Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği, 11.
Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus'un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki
şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba: "... ve yaz olunca avretlere
meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira ki oğlan teni
sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret teni soğuktur,
kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam."
"Osmanlı'nın
eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma dönüştürmesine karşılık,
Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin dışına çıkardığını
söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih Sultan Mehmed’in
‘Avni’mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis adlı güzel bir oğlanı
övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni! Talihin yaver gitti ve o sevgili
misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana bedeldir” dediğini;
Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir kilisede görevli papazı öve
öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu konu da hala araştırmacısını
bekliyor…
DELİ
BİRADER VE KİTABI
‘Osmanlı
sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü
'l-gumûm ve Râfi‘ü 'l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’) ilk bölümü
nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına; ikinci bölüm ‘kulampara’
(aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen
tartışmalara; üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla
sohbetin zevklerine; dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü
kızlarla oynaşmanın hazlarına; beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve
hayvanlarla ilişkilere; altıncı bölümde oğlanların (pasif eşcinsellerin) ve ne
idüğü belirsizlerin durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?) ve
boynuzluların hikâyelerine dairdi.
Kitabın
yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli Birader
adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader, 1466’da Bursa'da doğmuş, medrese
eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i
Acemi'den ders almış, Bursa'da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken
Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid'in oğlu idi) edebiyat
çevresine girmişti. Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği
üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü
ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut'un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz)
Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba
Türbesi'nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese
hocalığı yapmıştı. Derken İstanbul'a gelip Beşiktaş'ta bir hamam açmış ama
hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi
uzaklara kaçmakta bulmuştu. Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli
Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze
namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti...
SUHTE
AYAKLANMALARI
Buraya
kadar anlattıklarımız devletlülerimizin keyifli yaşamları hakkında. Ama Mustafa
Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16. Yüzyıl Osmanlı tarihine damgasını vuran
‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı) ‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok yıkıcı da
olabileceğini düşündürüyor.
O dönemde
Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik çağındaki
öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu. Medrese eğitimini başarıyla
tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik, imamlık gibi görevlere
atanıyorlardı. Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar, imarethane denilen
öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı. Akdağ’ın anlatımıyla
“Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe
biçimindeki, tavanından karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek
zorunda kalan öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve
pazarları da, onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu.
Gizli çalışan, yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor
bir işti (…) medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum
ahlâkını kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil,
‘levent’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr
odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu
doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi. Kadın-erkek ilişkilerini son
derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan
oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası)
çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme
gayretlerinin, suhte ve leventlerin bu söylediğimiz doğaya aykırı
alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir. Bu
incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan bozahanelerin
işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’
bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”
Mustafa
Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören, hatta şeytanlaştıran dilini ve cinsel
bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele almasını yeleştirmemek mümkün değil.
Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları yoktu. Mezun olduktan sonra iş
bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya
gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce ümitsiz ve öfkeli suhteler
100-150’şer kişilik bölükler halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız
etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç toplamaya başladılar. Sonra işi
eşkiyalığa vurdular. Anadolu’da Tarsus’tan bas¸layarak, Toroslar’ı takiben,
Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında
kalan bölgelerde yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a göre isyanlar Kürt
bölgelerinde çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı, yani adeta ‘milli’
nitelikteydi.)
Suhteler
Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş bir
coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini
bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’
diyorlardı) kaçırdılar. Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu. Bazı yerlerde
hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet
görevlileri vardı. Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında
tırmanışa geçen suhte ayaklanmaları onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574)
zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan suhteler, güvenlik güçleri takip edince
dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları
yağmalıyorlardı. Suhte ayaklanmalarını bastırmak için ‘il eri’ denilen özel
kuvvetler kuruldu. Ancak suhteler bunlara, hatta zaman zaman Yeniçeri
ocaklarına bile baskınlar düzenlediler. Suhte sorunu ancak yüzyılın sonlarında
hafifledi ancak yerini işsiz askerlerin de katılmasıyla birlikte 1610’a kadar
sürecek olan Celali İsyanları aldı…
Bu
‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u sefa’ faslına dönelim.
TÜYSÜZ
OĞLANLAR KILAVUZU
II.
Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan katibi, valisi
Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600), Divân’ında "Zenne rağbet eder mi âkil
olan/Tab-ı Ali civâne maildir.” (Aklı başında olan kadına eğilim gösterir mi?
Ali'nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır) demiş, dönemin eşcinselliğe
bakışını en güzel özetleyen eserlerden biri olan Mevâidün Nefais fi
Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları)
kaleme almıştı. Bu kitapta eşcinsellik (oğlancılık) toplumun bir gerçeği olarak
bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir
yandan da kötüleniyordu.
Gelibolulu
Mustafa Ali, Mevâid'in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan
çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa
bilgiler veriyordu. Örneğin “Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu
Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü
güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu. Örneğin
“Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve
güzellikte onlardan ileridir,” diyordu. Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan doğma
evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne teklif
olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile
boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu.
“Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden
şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların
nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu. “Ama Gürcü, Rus
ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan
olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel gelelim,
çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi
onların çirkin yönlerini görür,” diyordu. “Şaşılacak olan budur ki Mısır
evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın
samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap
buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde
adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık
göstermeleri kolaymış,” diyordu...
EMİRGÂN ADI
NEREDEN GELİYOR?
Bundan
çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan kalesini
kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp Kulu Han
adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp musahipliğine
atayacaktı. Padişahın Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân
dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’ idi. Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye
bakılırsa, padişah bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa
gibi dönemin ünlü eşcinselleri ile sabaha kadar oturak alemleri düzenlerdi. Bir
yandan da, halkın ahlak bekçiliğini yapardı. Öyle ki IV. Murad devrinde, bazı
kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi kahvehanelere gittiği,
tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle katledilmişti… Üstelik bu katliam
işinde padişah da bizzat yer almıştı…
Halbuki
dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o tarihlerde
eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler)
denirdi. Bunlar ‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından
vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500,
bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düs¸kün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir
ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San
Pavla’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çes¸it çes¸it içki içilen
yerlerde sürü sürü gezip boğazı tokluğuna avlanırkan subaşı tuzağına düşüp
sonunda defterli olur” idi. Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar
esnafı” 212 kişi, “Ahmak pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer
meslek erbabıyla birlikte, padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına
katılmışlardı üstelik…
GENÇ
OSMAN’IN BAŞINA GELENLER
Evliya
Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz oğlu
Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren Yeniçeriler tarafından öldürülmeden
(1622) önce ırzına geçildiğiydi. Ancak Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896
yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından
yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık. Asım Bey bu
eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti: “Tarihimiz için bu sayfa kara
bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için
yırttım!"
Biz de bu
‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III.
Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle
rastlayamayacağınız şu beyitle neşelenelim: "İzn alub cum'a nemâzına deyû
mâderden/Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden/Dolaşub iskeleye doğrı
nihân yollardan/Gidelim serv-i revânım yürü Sad'âbâde."
Günümüz
Türkçesiyle şair şöyle diyor: "Annenden cuma namazına gideceğiz diye izin
alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli yollardan iskeleye doğru dolaşıp,
yürü selvi boylu sevgilim Sadabad'e gidelim." Nedim’i (ve benzer temaları
işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan
şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına gitmediklerine
göre, Nedim'in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek familyasından biri
olmalı”, deyip yolumuza devam edelim.
ENDERUNLU
FAZIL’IN OĞLANLARI
Neyse ki,
18/19. yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan
sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi. “Şairiz, şeyn verir
şanımıza/Giremez fahişe divanımıza'” (Fahişeler kitabımıza giremez, şairiz, bu
şanımıza leke sürer) şeklindeki ünlü beytin de müellifi olan şairimiz, Defter-i
Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı,
ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü
İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı
Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin
“kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o
memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını
(köçekleri) anlatmıştı. Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü
övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.
Daha
hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik ve
Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’
taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine
değinemeden yerimiz bitti. (Kadınsız ve geleceksiz bir hayatın tetiklediği, 16.
yüzyıla damgasını vuran ‘medreseli’ ayaklanmalarına internet nüshasında kısaca
da olsa değiniyorum.)
AHMET
CEVDET PAŞA’NIN SAPTAMASI
Özetin
özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, Batı tipi reformlara hız verilen,
dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı Tanzimat
Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet
Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: "...Kadın
düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı.
İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi.
Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla
rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme
usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil
ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı..."
Cevdet
Paşa iyimser bir yorum yapmış elbet. Eşcinsellik, insanlık tarihi kadar eski
bir insanlık hali. Muhtemelen insanlık var oldukça da var olacak...
Eşcinselliğin biyolojik, sosyo-kültürel, siyasal nedenleri ve işlevleri başlı
başına araştırma konusu. Kızlı-erkekli yaşamı içlerine sindiremeyenlerin
eşcinselliği nasıl sindirdiklerini de ‘muhafazakâr-demokrat’ yazarlar anlatır
herhalde.
Yazımızı
Jurnal adlı günlüğüne “tarih, galiplerin propagandasıdır” diye yazan, sahici
muhafazakar-demokrat düşünür Cemil Meriç bağlasın: “Düşünmek, insan üzerine
düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten
demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir. O halde din
vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır:
İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların
hepsini yaptı. Ama gözlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır
uyuzlaştı. İkiyüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir
panayır gözbağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…”
Bilmem
bunun üstüne söz söylemeye gerek var mı?..
10.11.2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder