1923-1938 arası devrimci
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e saldıranlar, nefesinizi dinci faşizme
yöneltmeniz ve "Atatürk'ün Lenin'e"
yazdığı mektubun tam metnini okumanız dileğimle...
Sosyalist, Komünist, Devrimci, Demokrat
her zaman Atatürk'e ve devrimlerine saygı duymuştur
Ayrıca Mahir Çayan ve
Deniz Gezmiş'ten;
Deniz Gezmiş savunmasında
“Bütün Mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv-ü perişan edecektir” sözünü
aktardıktan sonra Atatürkçü geçinenlere onun sözlerinin okunmasının gereğini
belirtir. (S.57-58)
"29 Ekim 1923 tarih
olarak Türk Devrimi’ nin bir Cumhuriyete varlığıyla yepyeni, niteliksel olarak
geçmişi aşan bir devlet yapısını oluşturmuştur. "
"bizlerin elli sene
önce Mustafa Kemal’ in hakkında gıyabi idam kararı verilmesi gibi idamımız
isteniyor. "
"Mustafa Kemal
Atatürk’ ün öncülüğünde ve dehasının ürünü olarak gerçekleşen bu sürecin,
toplumsal-sınıfsal-tarihsel ve uluslararası (dünya durumu) ilişkiler bağlamında
varlığını modernleşme-çağdaşlama araçlarıyla sürdürme kararlılığını devrimci
bir tutumla gerçekleştirdiğini görürüz."
( Deniz Gezmiş ve
arkadaşlarının THKO Davasında 16 Temmuz 1971 tarihinde Ankara Altındağ
Veteriner Okulu binasında savunması)
Mahir Çayan da
savunmasında 20 Eylül 1921 tarihli Aydınlık’ta Şefik Hüsnü’ nün yazdığı yazıda
Marksistlerin Kemalistlerle olan ittifakına gönderme yaparak bu ittifakın
doğruluğunu belirtmektedir. Ve ilave ediyor,
“…bugün olduğu gibi
I.Kurtuluş Savaşı sıralarında da Milli Kurtuluşcular ile – aynı zamanda Milli
Kurtuluşçu olan- Marksistler arasında zıtlık yoktur, tam tersine, aynı hedef
doğrultusunda bir güç birliği vardır.
” O dönemde ki
mücadelenin hedefiyse bugün olduğu gibi “ Tam Bağımsızlıktır”, görüşüyle 1920’
lerin mücadelesiyle 1970’ lerin mücadelesinin
ortak paydasını vurgulamaktadır.
Kuvayı Milli için de tam bağımsızlığı hedef
alan ve bunun için, Tam Bağımsız Türkiye kurulana kadar savaşan, öngördüğü
rejimin milli, laik cumhuriyet olduğunu belirten Mahir Çayan..
Atatürk‘ün 4 Ocak 1922’de
Lenin‘e yazdığı mektubun düzeltilmis tam metni.
“Memleketimizi düşmandan
kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet taşıyan büyük işletmeleri devlet eliyle
yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük kapitalist sınıfların
efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmiş oluruz.
”Ankara, 4 Ocak 1922.
Değerli Başkanım,
Ankara’da genel bir saygı
ve sempati kazanan yoldaş Frunze’nin, ülkemizden ayrılısı vesilesinden istifade
ederek, şahsi his ve fikirlerimden başka, gizli olarak, Türk siyaseti
konusundaki görüşlerimi ve bilhassa, Türk-Rus münasebetlerini, size, kısaca
açıklamak isterim.
Bildiğiniz gibi, Türk ve
Rus halkları, yüzyıllarca sürdürülmüş boyunduruk zincirini bir hamlede silkip
attıktan sonra, kendi halklarının da bu yolu takip edeceklerinden dolayı büyük
korkuya kapılan büyük Batılı emperyalist ve kapitalist kuvvetlerin saldırısına
uğradığından, halklarımız arasındaki yakınlık ve anlaşma, kendiliğinden
gelişmiştir.
Hatırlayacağınız gibi,
müşterek umutların ve benzer şartların neticesi olarak ortaya çıkan fikirlerin
gelişmesi, hükümetlerimiz arasında resmi münasebetlerin kurulmasına yol açmış
ve bilhassa bu münasebetlerde tayin edici bir rol oynamıştır.
Türkler ve Ruslar,
tarihleri, yüzyıllarca sürdürülmüş kanlı savaşlarla doldurulduktan sonra, hemen
anlaşmış ve uzlaşmışlardır. Bu vaziyet, öteki ulusları şaşkınlığa uğratmıştır.
Pek çoğu, dostluğun
geçici olduğu ve şartların zoruyla sağlandığı konusunda bir inanca sahip
olmuşlardır. Hâlâ da bu inançtadırlar. Fakat, iki halkın hangi şartlarla ve ne
ölçüye kadar birbirlerini anlayıp sevdiğini ve eski kavgaların, zalim
yöneticilerin kışkırtmaları ile çıkmış olduğunu, son savaşta asker ve subayların
birbirleriyle nasıl isteksizce savaştığını görmüş olanlar, birkaç sene önce
oluşan yeni vaziyetin sürekli ve istikrarlı olduğunu kabul etmekte
gecikmeyeceklerdir. Çünkü bu vaziyet tabii olandır ve eski istihdafı ayakta
tutan suni düşmanlık ise son nefesini vermiştir. Türkiye’nin rejim
değiştirmesi, Rusya’da olduğu gibi, sosyal bir devrimle ortaya çıkmış olmayıp,
yabancı devletlerin saldırı ve hâkimiyetlerine karşı bir başkaldırma türünde
olduğundan, dünya kamuoyunun dikkatini çekmemiştir. Bu başkaldırış, canlı ve
gerçek olarak dile getirilmemiştir. Yüzeysel de olsa, ülkemiz hakkında bir
bilgiye sahip olanlar, 1918 Mütarekesi’nden, özellikle 16 Mart 1920’den beri
alınan yolun çok büyük olduğunu kabul edeceklerdir.
Yüzyıllardan beri her
şeyde efendilerine ve saraylılara ve daha sonra oligarşiye bağlı kalan Türk
halkı, 1919 yazında girişilen savaşla, kendi kaderinin sahibi olmayı
başarmıştır.
Açık konuşuyorum. Erzurum
ve arkasından Sivas kongrelerinde bir araya gelen delegeler, halkların kendi
kaderlerini tayin hakkını öngören bir hükme varmışlardır.
Siz, değerli Başkanım,
daha Dünya Savaşı’ndan önce, bu hususu müdafaa etmekteydiniz. Bu kongrelerde
kabul edilen kararlarla, İstanbul’un yetersiz ve yeteneksiz ellerdeki iktidarı
tasfiye edilecek ve yeni yöneticileri, bizzat milletin kendisi seçecektir.
Büyük Millet Meclisi’nde bulunanlar, Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını ve
Türk halkının artık uzun süreden beri olduğu gibi kendi yöneticilerinin
himayesi altında değil, efendisiz yaşayabileceklerini ilan ettiler. 16 Mart
1920 darbesinden sonra 23 Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nde toplanan
halk temsilcileri, milletin iradesini ve kaderini bağımsız ve hâkim bir varlık
olarak tayin etme arzusunu ilan ettiğinde, bu isteğin, bütünüyle gerçekleşmesi
milli bir gaye olmuştur.
Şimdi, bütün bunlar
gerçekleşiyor. Halk tarafından seçilmiş olan temsilciler, sadece yasama
kuvvetini değil, aynı zamanda, yürütme kuvvetini de doğrudan, kendi seçtikleri
ve her hareketlerinde onlara hesap verecek vekâletler aracılığıyla ellerinde
bulundurmaktadırlar. istisnai olarak, milletin bağımsızlık ve güvenliğinin söz konusu
olduğu fevkalade hallerde, halk temsilcileri, yargı vazifesini İstiklal
Mahkemeleri aracılığıyla yerine getirmektedir. Görüldüğü gibi, bizde iktidarın
üç fonksiyonunun ayrılığı mevcut değil. Batı’da kapitalist sistemin bütün
milletin üzerindeki efendiliğini güçlendirmek ve bu sınıfın iktidarı istismar
etmesi için özenle hazırlanan bu sistem, nefret uyandırmaktadır. Bu bakımdan,
biz kapitalist sistemden daha çok, Sovyet sistemine yakınız.
Sosyal alanda da,
memleketimizde benzer değişimler olmuştur. Yeni vaziyetimizin ve ekonomik
şartların gereği olarak, toplumun, artık istismara baş eğmemek konusundaki
kararının neticesi olarak, herhangi bir çaba göstermeksizin, başkalarının emeği
ile yaşayan parazitler sınıfı bütünüyle ortadan kalkmamışsa bile, bu sınıfa
girenlerin sayısında büyük bir azalma olmuştur. Modern Türkiye’de, imparatorluk
döneminin efsanevi zengin sınıfı artık yoktur. Büyük arazi sahiplerinin
gelirleri artık düşmüştür. Şimdi, Türkiye’de herkes düzenli çalışmak
zorundadır.
Sonuç olarak, bugünün
Türkiye’sinde atılan adımlar herkes içindir. Türkiye, Batı Avrupa’ya olduğundan
çok, bir bakıma Rusya’ya, özellikle son birkaç ayın Rusya’sına daha yakındır.
Sonra, memleketlerimiz
arasında bir başka mühim benzerlik, bizim, kapitalist ve emperyalist düzene
karşı savaşmamızdır.
Kapitalizm Türkiye’de,
Avrupa’da ve eski Rusya’da olduğundan daha zayıf gelişti. Fakat vaziyet, büyük
teşebbüslerdeki hemen bütün kapitalin yabancılar tarafından yatırılmış
olmasıyla şiddetlenmiştir. Halkımızın istismarını kolaylaştırmak için kurulmuş olan kapitülasyon sistemi, gelişmemizi engellemiş ve bizi bu sömürüye tahammül
etmeye mahkûm etmiştir.
Bu rejimi ortadan
kaldırma hedefine sahip bugünkü mücadelemiz her şeyden önce kapitalizme karşı
yönelmiştir. Biz memleketimizi düşman istilasından kurtardıktan sonra, kamusal
ehemmiyet taşıyan büyük işletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece
gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının
önüne geçmiş oluruz.
Türkiye’nin büyük
devletler ve onların uyduları tarafından hâlâ açık veya kapalı olarak çılgınca
saldırılara hedef olmasının nedeni, bütün mazlum milletlere kurtuluş yolunu
göstermiş olmasıdır.
Bütün bunlar, Türkiye’nin
bütün müesseseleriyle ve bugünkü hükümetiyle sadece Sovyet Rusya’da güven hissi
yaratabileceğini, Batı’nın ise, bize düşman gözüyle bakmasını gerektireceği
gerçeğini ortaya koyar.
Milletlerarası siyaset
alanında Türk-Fransız anlaşması, Rus-İngiliz ticaret anlaşması gibi, şartların
zoruyla vücut bulmuştur. Bu anlaşma, gelecekte imzalayabileceğimiz anlaşmalar
gibi, ideallerimizden vazgeçtiğimiz anlamını taşımaz.
Sizi kesin surette temin
ederim ki, her halükârda Büyük Millet Meclisi’nin Türkiye’si bugüne kadar
Sovyet Rusya’ya karsı takip ettiği siyasetten vazgeçmeyecektir ve bu konuya
dair yayılmış bütün söylentilerin hepsi yalandır.
Yine aynı şekilde sizi
temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir
anlaşma yapmayacağız ve hiçbir koalisyona girmeyeceğiz. Son zamanlarda meydana
gelen aramızdaki bütün yanlış anlaşılmalar, her şeyden önce Ankara- Moskova
arasındaki yazışmaların oldukça yavaş olmasından kaynaklanmaktadır.
Değerli Başkanım, bu
içten açıklamaların iki halkımız ve hükümetimiz arasındaki dostane ve kardeşçe
münasebetleri daha da kuvvetlendireceği ümidiyle samimi kardeşlik hislerimi
kabul etmenizi dilerim.
Mustafa Kemal
Not:
Sovyet arşivinde yapılan
çalışmalar, bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Atatürk’ün bundan 99 yıl önce, 4
Ocak 1922 tarihinde Lenin’e yazdığı mektup, Türk basınında sansürlenerek
yayımlandı.
Bu mektup, ilk kez, 26
Mayıs 1969 tarihli Akşam gazetesinin 5. sayfasında çıktı. Ali Kemal Meram’ın
hazırladığı “Devlet Kurulurken Mustafa Kemal’den Sovyetler’e, Sovyetler’den Mustafa Kemal’e Mektuplar ve Milli Mücadele”
başlıklı yazı dizisi içinde yayımlanan mektubun belirli paragrafları ne
hikmetse yok olmuştu. Anlayacağınız gibi yok olan kısımlar Atatürk’ün Kapitalizm
hakkında söyledikleri idi!
Ozan Ozan'ca

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder