20 Haziran 2026 Cumartesi

BUTLANCI KEMAL HUKUKÇU DEĞİL AMA HERKESİ SUÇLU İLAN EDİYOR

BUTLANCI KEMAL HUKUKÇU DEĞİLİM, İDDİANAMELERİ OKUMADIM DİYOR AMA MAHKEME KARARI OLMADAN HERKESİ SUÇLU İLAN EDİYOR 



Kemal Kılıçdaroğlu, işine geldiğinde yargıyı siyasallaştırıyor, işine geldiğinde butlan kararına sahip çıkarak mahkemenin verdiği karar ne yapabilirim diyor. Ben gelmeseydim öyle bir atama yapılmayacağını bildiği halde kaymakam atansaydı daha mı iyi olurdu diyerek mahkeme kararını kendince haklı çıkarmak istiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu, hukukçu olmadığını ve iddianameleri okumadığını söylüyor. Ancak buna rağmen dört belediye başkanı için "Bunları aday yapmayın diye Özgür Özel'e söyledim" diyerek, ortada kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan belediye başkanlarını suçlayıcı bir yaklaşım sergiliyor.

Hukukçu olmadığını, iddianameleri okumadığını daha önce de gazete okumadığını, TV izlemediğini de söylemişti fakat aynı zamanda Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba'yı hedef alıyor, itirafçıların sözlü beyanlarını referans gösteriyor ve "Neden dava açmadı?" diye sorguluyor. Gazeteci Barış Terkoğlu'nun, "Veli Ağbaba dava açtı" hatırlatması üzerine ise bu kez, "Ben tüm genel başkan yardımcılarını kastederek söyledim" diyerek geri adım atıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin eski başkanı Aziz Kocaoğlu'nun yargılandığını ve beraat ettiğini tek bir miting yaptığını örnek gösteriyor. Ancak o dönemki yargı sistemiyle bugünkü yargı sistemini karşılaştırmıyor. İstanbul büyükşehir belediye başkanı olan, İstanbul'u alanın Türkiye'yi alır gerçeğiyle tutuklu bulunan İstanbul büyükşehir belediye başkanı Ekrem İmamoğlu için ne yapmalıyı söylemiyor.
Buna rağmen tüm belediye başkanlarının tutuksuz yargılanması gerektiğini savunuyor. Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor: Eğer ortada henüz kesinleşmiş bir hüküm yoksa, belediye başkanlarını peşinen suçlu ilan etmenin gerekçesi nedir?

CHP Genel Merkezi'ne polis çağrılıp çağrılmadığı sorulduğunda ise, "Hayır, ben davet etmedim" diyor. Ancak emniyet müdürlüğüne gönderilmiş bir dilekçe olduğu ortaya çıkıyor. Bunun üzerine, "O yazıyı avukatım Celal Kara yazdı" açıklamasını yapıyor.

Burada sorulması gereken soru çok nettir: Bir avukat, müvekkilinin bilgisi ve onayı olmadan böylesine kritik bir başvuruyu nasıl yapabilir?
Kurultay konusunda ise, "Mahalle delegelerinden başlayarak olağan kurultay sürecini işleteceğiz ve kurultayı en kısa sürede toplayacağız" diyor oysa ki, mahkemenin kurultayda genel başkan seçimini iptal ettiğini bilmiyor gibi davranıyor.

Anayasa değişikliği sorulduğunda ise, "Güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçişi amaçlayan bir anayasa değişikliğine evet deriz" cevabını veriyor.

CHP Milletvekili Hasan Öztürkmen, "Parti kasasından bazı televizyon kanallarına, gazetelere ve sosyal medya hesaplarına yaklaşık 755 milyon TL ödeme yapıldı" dedi.
Sözcü TV'de yayınlanan programda Kemal Kılıçdaroğlu'na, "Hangi televizyonlar, hangi gazeteciler?" diye sorulduğunda ise verdiği cevap dikkat çekiciydi:
"Doğrusunu isterseniz televizyon kanallarını bilmiyorum. Kanalların yanı sıra sosyal medya hesaplarına da yapılan ödemeler var. Gazetecileri isim isim bilmiyorum."
Burada temel bir çelişki ortaya çıkıyor.
Eğer hangi televizyon kanallarına, hangi gazetecilere ve hangi sosyal medya hesaplarına ödeme yapıldığını bilmiyorsanız, kamuoyu önünde bu kadar ağır bir suçlamayı hangi bilgiye dayanarak yapıyorsunuz?
Ortada isim yok, belge yok, somut kanıt yok. Buna rağmen milyonlarca liralık usulsüzlük iması yapılıyor. Peki bunun adı nedir?
Bir kişi ya da kurumu, kim olduğunu dahi açıklamadan zan altında bırakmak; suçlama yöneltip delil ortaya koymamak, siyasi tartışma değil, itham siyasetidir.
Aynı yöntem CHP milletvekilleri ve belediye başkanları konusunda da görülüyor. Kılıçdaroğlu çeşitli isimler hakkında kuşkularını ve suçlamalarını dile getiriyor, ancak bunları destekleyecek bilgi ve belgeleri kamuoyuyla paylaşmıyor.
Demokratik hukuk devletlerinde suçlama iddia ile değil, delille yapılır. İsim vermeden, belge göstermeden, kanıt sunmadan ortaya atılan her ağır itham; gerçeği aydınlatmaktan çok, insanların itibarını tartışmalı hale getirmeye hizmet eder.
Soru basittir:
Eğer elinizde bilgi ve belge varsa neden açıklamıyorsunuz?
Eğer elinizde bilgi ve belge yoksa, bu kadar ağır suçlamaları hangi gerekçeyle yapıyorsunuz?

Tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: "İddianameleri okumadığını" söyleyen bir siyasetçi, iddianamelerin ima ettiği suçlamalar üzerinden siyasi hüküm kuruyor; sorumluluğu kendisinden uzaklaştırmaya çalışırken, yapılan işlemleri yakın çevresine yüklemeyi tercih ediyor. Bu da açıklamalar arasındaki tutarlılık sorununu daha görünür hale getiriyor.

Ozan 
19 Haziran 2026

Hiç yorum yok: