21 Ağustos 2013 Çarşamba

Erdoğan ağlamış, ya ağlattıkları!

Çarşamba, 21 Ağustos 2013 - SOL

Erdoğan ağlamış, ya ağlattıkları!


Bugün medyaya Esra Erdoğan'ın "Babamı ağlarken gördüm" ifadeleri yansıdı. Neredeyse tüm sitelerde manşetten verilen bu habere göre Erdoğan Muhammed El Biltaci'nin 17 yaşındaki kızı Esma'nın haberini okurken ağladı. Haberi okuyunca bizim aklımıza ise Erdoğan'ın ağlattıkları geldi.
Volkan Algan -soL
Bugün, Başbakan Erdoğan'ın Mısır'da öldürülen Muhammed El Biltaci'nin 17 yaşındaki kızı Esma'nın haberini okurken ağladığı haberi medyaya yansıdı, kaynak ise Erdoğan'ın kızı Esra Erdoğan.
Erdoğan gerçekten ağladı mı, ağladıysa ne fark eder?
Kızının gazetelere gidip konuşması, haberin yapılış amacı, tüm medyanın buna balıklama atlamasındaki sebep çok açık; gittikçe zalimleşen Erdoğan imajına bir parça "insan" çeşnisi katmak!
Ama olmaz, olamaz! Çünkü Türkiye halkı Erdoğan ismini ağlattıkları analar, babalar, kardeşler üzerinden, öldürülen gencecik canlar, üzerlerine bomba yağdırılan köylüler, şehir merkezinde patlayan bombalar üzerinden tanıyor. Tanıyor ve halk bu acıları hiç unutmayacak.
Erdoğan her gün ağlasa bile, Ethem'in, Abdullah'ın, Ali'nin, Mehmet'in annesinin gözünden düşen yaşların, onlara ve Türkiye halkına yaşattığı cehennemin hesabını veremeyecek.
Erdoğan yarın yine bağırıp çağırmaya başlayacak, ağlattıkları ise sessizce ama öfkeli yaslarına devam ediyor hala...
Abdullah Cömert'in annesi
abdullah_anne.jpg
abdullah_anne_2.jpg
Ali İsmail Korkmaz'ın annesi ve babası
ali_ismail_a.jpg
ali_ismail_baba.jpg
aliismail_anneee.jpg
Mehmet Ayvalıtaş'ın annesi
ayvalitas_anne.jpg
mehmet_ayvalitas_anne_baba.jpg
Ethem Sarısülük'ün annesi
ethem_anne_0.jpg
Ethem Sarısülük'ün abisi
ethem_abii_0.jpg
Medeni Yıldırım'ın annesi
medeni_anne.jpg
Reyhanlı katliamının simge fotoğrafı: Döne Teyze
done_teyze.jpg
Roboski katliamında ağlayanlar
roboski_erkekler.jpg
roboski_kadinlar.jpg
Metin Lokumcu'nun öldürülüşünün arkasından Erdoğan'ın tepkisi:

19 Ağustos 2013 Pazartesi

ŞEHİD KİME DENİR

ŞEHİD KİME DENİR

Zined Zinedov “ شهيدŞehiyd” sözcüğü, Arapça “ ش ه دşhd (şehadet )” kökünden türemiş mübaleğa kalıbında bir “isim fiil” olup, anlamı, “en ileri derecede tanık olan” demektir. Bilgi, mutlak olarak bilgiye izafe edilirse iyi derecede bilene “ عليمaliym”; gizli işlere izafe edilirse iyi bilene “ خبيرhabiyr”, açık, açıkta olan işlere izafe edilirse bunları iyi bilene “ شهيدşehiyd” denir. (LİSANÜ’L ARAB)

Sözcüğün mastarı olan “ شهادةşehadet” sözcüğünün Türkçede tam karşılığı “tanıklık” demektir. Açık işleri sıradan bir bilene “ شاهدşâhid”, ileri derecede bilene de “ شهيدşehiyd” denir. Bu sözcük bu anlamıyla birinci derecede Allah’ın isimlerindendir; Esma-i Hüsna’dan birisi de “eş Şehiyd” ismidir. Kur’an’da bu isim 35’i tekil, 2 tesniye (ikili) ve 18 çoğul olmak üzere 55 kez geçer. Yine Kur’an’da bu ismin, Allah, elçiler ve insanlar için kullanıldığını görmekteyiz.

Bizim burada üzerinde duracağımız “Allah rızası için, O'nun yolunda ölen kişi” anlamında yaygın olarak kullanılan “şehiyd” ifadesidir. Kur’an, Allah yolunda, Allah rızası için ölen kimseleri “Şehiyd” olarak nitelemez. Bu, Tabir, Kur’an’dan onay almaz. Rabbimiz bunlar için “Allah yolunda öldürülen kimseler” ifadesini kullanır.

Kur’an’ âyetlerinden insanlar için böyle bir nitelik çıkarılacaksa bu, şu âyetlerin yardımıyla çıkarılmalıdır:

Allah, doğadaki güçler/haberci âyetler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandan, yumuşak davranandan başka ilâh diye birşey yoktur. (Al-i Imran; 18)

Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, dosdoğru kimselerden, şehitlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! Bu, Allah'tan bir armağandır. En iyi bilen olarak Allah yeter. (Nisa; 69)

Bu âyetler dikkate alındığında övgüye layık olan “şehiyd”in (en ileri derecedeki tanık)”ın, “hakkaniyetle hareket eden bilginler” olduğu anlaşılacaktır. Âyetteki “şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığı” ifadesindeki te’kit ve tahkik (Cümlenin isim cümlesi oluşu ve Arapçasındaki “ أنّenne” edatı), buradaki tanıklığın ileri derecede bir tanıklık; şehiyd’lik olduğunu gösterir.

Çünkü bunlar, Kur’an’ın başka âyetlerinde (Mü’min; 7- 9) “Allah’ın arşını taşıyanlar; Allah bilgisini başkalarına öğretenler, ulaştıranlar” olarak nitelenmektedirler.

Ve Rabbimizin mü’minleri aşağıdaki âyetlerde de insanları “hakkaniyetle hareket eden bilginler olmaya çağırdığı görülecektir.

Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti tümden ayakta tutanlar/ gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için boş-iğreti arzunuza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Nisa; 135)

Ey iman etmiş kişiler! Allah için, hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olunuz. Ve bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sürüklemesin. Adaletli olun, adaletli olmak, Allah'ın koruması altına girmeye daha yakındır. Allah'ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır. (Maide; 

İnsanlar, şehitlik kavramını yozlaştırarak, Dünya ve âhiret şehîdi: Âhiret şehîdi: hakiki şehîd, hükmi şehîd gibi bölümlere ayırmışlar her biriyle ilgili birçok hüküm ortaya koymuşlardır. Daha sonra bu sözcük ayağa düşmüş, bira şehidi, görev şehidi, devrim şehidi, sahne şehidi, vs. gibi birçok şehit türü uydurulmuştur. Mesela;

“Suda boğulanlar, Ateşte yananlar, Enkaz altında kalanlar, Veba gibi bulaşıcı bir hastalıktan ölenler, Sıtma gibi ateşli hastalıktan ölenler, İlim yolunda ölenler, Ciğer hastalıklarından ölenler, Doğum sırasında veya lohusa iken ölen kadınlar, Baş ağrısından ölenler, Karın ağrısından ölenler, Ailesinin nafakasını helâlinden kazanmak için çalışırken iş kazasından ölenler, Cuma gecesi ölenler, Gurbet ilde vefat edenler, Ma'rûfu emr ve münkeri nehiyden dolayı katledilenler, Hayvanından düşüp ölenler, Zehirli hayvan sokmasından ölenler, Evinin üstünden (damdan) düşerek boynu kırılıp ölenler, Üzerine büyük taş düşüp ölenler, Din kardeşini savunurken ölenler, Masum olan komşusunu savunurken öldürülenler, Akrep, yılan sokması gibi sebeplerle ölenler şehittir” gibi kabuller oluşturulmuştur. 

Müslümanlar arasında kavram kargaşası yaratılarak, dinî anlamı başka olan kelimeler, orijinal anlamının dışında kullanılarak, Müslümanlar yanlış yollara sürüklenmiştir. Kur’an’ın önderliğinden vazgeçmemek gerekir.

Unutmamak gerekir, ölüden ne شاهدşâhit (sıradan tanık) olur ne de شهيدşehiyd (iyiden iyiye mükemmel tanık). 

Hakkı .yılmaz

ZEMZEM SUYU:DENİZ SUYU TADINDA VE ARSENİK İÇEREN UZUN VADEDE ZEHİRLİ BİR SU


Farklı kurumların yaptığı incelemelerde, zemzem suyunda bulunan 30 mikrogram/litre düzeydeki arseniğin arsenikoz isimli deri hastalığını ve nihayetinde deri kanserini getirdiği ortaya çıkarılmıştır. Ancak arsenikozun belirtileri, 5 ila 20 yıl gibi bir sürede çıkıp, sonradan ölümcül hale geldiği için, zemzem suyu tüketicileri yavaş yavaş öldüklerinin farkında değildirler. Bu durum, AIDS'e biraz benzemektedir. Gerçekten de, özellikle Suudi Arabistan'da yapılan araştırmalarda, insanların vücutlarındaki arsenik oranları normalin çok üzerindedir. Örneğin, kadınların tırnak ve saçlarında yaşayan bakterilerde yapılan araştırmalarda, bünyelerinde yüksek arsenik oranı bulundurdukları belirlenmiştir. 2011 yılında Lynn tarafından yapılan araştırma sonuçları, durumun vehametini göstermektedir. Her yıl, 28.5 milyonluk Suudi Arabistan nüfusunun yoğun göçün görüldüğü hac zamanları haricinde arsenikoz riski altında olanların sayısı 1.7 milyon civarındayken, hac zamanarında bu sayı 3 milyona kadar ulaşmaktadır.
Şimdi Zem Zem suyunun Nitrat değerine bakalım:
Minerals Mass concentration as reported by researchers at King Saud University.[6]
Sodium 133 mg/L (4.8×10−6 lb/cu in)
Calcium 96 mg/L (3.5×10−6 lb/cu in)
Magnesium 38.88 mg/L (1.405×10−6 lb/cu in)
Potassium 43.3 mg/L (1.56×10−6 lb/cu in)
Bicarbonate 195.4 mg/L (7.06×10−6 lb/cu in)
Chloride 163.3 mg/L (5.90×10−6 lb/cu in)
Fluoride 0.72 mg/L (2.6×10−8 lb/cu in)
Nitrate 124.8 mg/L (4.51×10−6 lb/cu in)
Sulfate 124.0 mg/L (4.48×10−6 lb/cu in)
pH 8
Total dissolve alkalinity 835 mg/L (3.02×10−5 lb/cu in)
Şimdi de bizim sulardan Pınar Madran analizine bakalım:
MADRAN
mg/L
Bikarbonat 36,6
Potasyum 2,0
Florür 0,14
Kalsiyum 6,0
Magnezyum 2,2
Sülfat 9,0
Fosfat 0,10
Karbonat 0
Silisyum Dioksit 20,3
Klorür 3,9
Nitrit 0
Nitrat 0,43
Sodyum 6,43
Sülfür 0
Alüminyum 0
Amonyum 0
Demir 0
T. Mineralizasyon 66,67
Zem zem suyundaki nitrat bizim Madran suyundan 125/0,43=290 neredeyse 300 defa daha fazla.

Yalan talan din iman

Erbil Tuşalp-SOL

SORUNUN SAHİBİ: Bir devlet ve siyaset adamının ağzından çıkıyorsa “bu kadar yalanı nerede buluyorlar?” sorusu yanıtsız kalmamalı. Kalmasın.

Soru “insan biraz utanır yahu...” ya da “edep yahu...” gibi özenle seçilmiş “tahrik ve teşvik” ekleriyle destekleniyorsa siyaset ve iletişim dünyası yanıtsız bırakmama ilkesini anımsamalı. Anımsansın.

Söylemek istediğim şu ki bu sorunun sahibi Başbakan Recep Tayyip Bey gökten yere haklı. Haklı çünkü ben de tıpkı onun gibi onlara bakıp “bu kadar yalanı nereden buluyorlar” diye sormaktan kendimi alamıyorum. Onunla geçirdiğimiz yıllarda ben de yerden göğe haklı olarak “bu kadar yalanı...” diye başlıyorum. Önce on bir yılın yalanlarını bir yana, yanlışlarını bir yana koyuyorum. Sonra hiç kimse kızmasın ama görmezliğin, duymazlığın, konuşmazlığın arkasına saklananlara yuh diyorum.

* * *

KAFASI KIYAK: Yalanı açığa çıkarmak için “yaşama müdahaleyi” amaçlayan abuk yasakların didiklenmesi gerekiyor. Sorup sordukça her yasağın yalanla dolu olduğu, her yasağın yalana dayandığı görülüyor.

“İslamı hayat tarzı görmek isteyen... Cumhuriyet bitmiştir…” diyen bir cumhurbaşkanı; “egemenliği Allah’a devreden... kıyamı bekleyen” bir başbakanı olan ülkede siyaseti elbette yalan ateşinde ısıtmak gerekliydi.

Öyle de oldu, aklın almayacağı yalanlar bulundu. “Hilafeti özleyen” dindar bir gençlik isteyen iktidar alkol suçlamasına sığınıp “gece gündüz kafası kıyak gezen bir nesil” yalanına başvurdu. Oysa her gün içki içen yetişkinlerin oranının yüzde 1,2 olduğunu gösteren araştırmalar böyle bir nesil olamayacağını gösteriyordu. Ülkenin 13 milyon hiç içki içmeyene karşılık, sıklıkla içen 2 milyon genci vardı. Ama içki tüketimi, tanıtımı ve pazarlamasını sınırlandıran yasal düzenleme için böyle bir yalan gerekliydi.

İşin tuhafı gündelik hayatlarını dine göre düzenleyenlerin yüzde 9’u (360 bin); dindarların yüzde 11’i (3 milyon 130 bin) içki içtiği söyledi. “İnançlıyım” diyenlerin yüzde 41’i (7 milyon 500 bin) alkollü içki tüketiyordu. (KONDA, 27 Mayıs 2013,T24)

Belli ki sokakta kafası kıyak dolaşan ikiyüzlü milyonlarca pirinççi makarnacı akepe’li vardı. Kim bilir belki de Recep kaptan şerefine meyhanede her gece kadeh tokuşturuluyordu.

* * *

İKİ CAMBAZ BİR İP: Yalanı deşifre etmenin bir başka yolu da her zaman “kötü efendi...” olan paranın izini sürmekten geçiyor. Ulusal gelir, büyüme, enflasyon, üretim, tüketim, istihdam, borç, alacak, ücret ve benzeri sorulara yanıt olacak “liralı dolarlı örolu borsalı bankalı” yalanlar bulundu. Nüfus sayımı da ve seçmen listeleri de yalan kustu.

İpin ucu Beşir Atalay yetiştirmesi TÜİK Başkanı Ömer Demir’e verildi. İki cambaz bir ipte oynadı. Dini bütün başbakan yardımcısı Beşir hoca “ateşlere atılıp cayır cayır yanacağını, katrana sokulup fokur fokur kaynatılacağını..!” hiç düşünmeden iyi iş çıkardı.

Ulusal gelir “bizde böyle ağabeycim” külhanlığıyla “Amerikan doları ile” hesaplanarak artmış gösterildi. Ülke nüfusu “inanmayan saysın pişkinliği” ile örneğin 73 milyondan 70 milyona düşürüldü.

Toplandı, çıkarıldı, bölündü 2006 yılı kişi başına düşen ulusal gelir, 5480 dolardan 7500 dolara yükseltildi.

Yalan üretim merkezi ülkenin yoksul insanlarının payını bir günde 2 bin dolar arttırdı. “Satın alma paritesine göre” yapılan başka bir yöntemle yalan katlanarak büyüyecekti. 2011’de 16504, 2012’de 17156 dolara ulaştığı bile söylendi.

Türkiye’nin dünyada “17. büyük ekonomi” olması ya da Türkiye’nin IMF borcunu sıfırlayıp “borçsuz ülke” düzeyine ulaşması gibi ısmarlama başlıklarla yalan rüzgarı sürdürüldü.

Aslında Türkiye, 1993 yılında da toplam milli gelire göre dünyanın en büyük 17. ekonomisiydi. Borçsuz ülke olma savı büyük yalandı. Bilim insanları akepe’nin ekonomide aldığı en başarısız sonucun dış borç olduğunu söylüyordu. İktidardaki üç-beş imam büyük başarıyla 130 milyar dış borcu, on yılda 330 milyar dolara çıkarıp yalanlarla üstünü örttü.

* * *

DEDİ DEMEDİ: akepe’nin iktidar politikasındaki harcın “inanç sömürüsüne” dayalı, “servet avcılığını” amaçlayan yalanlar katılarak harmanlandığı on bir yılda birçok kez kanıtlandı.

Yıllarca durup dinlenmeden “yolsuzluk, ihale, rüşvet, ordu, yargı, polis, medya, mal varlığı, eğitim, sağlık, dış politika, terör, temel haklar, özgürlükler ve de elbette Kürt ve Alevi sorunlarında; bir de “dedi demedi- aldı almadı-verdi vermedi-çaldı çalmadı” başlıklı tartışmalarda kirli yalanlar söylendi.

Yalancının mumu İstanbul’un orta yerinde küçük bir parkın üç-beş ulu ağacının önünde söndü.


Sevgili çocuklarımızın isyan şarkıları “yalan ve talan dinciliğinin” sahte yüzünü tüm dünyaya gösterdi.

18 Ağustos 2013 Pazar

Said Nursi yalan mı söylüyor?


''Yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5)
“Şurası bir gerçek ki, insanı  yaratan biziz. Ona şahdamarından da yakın  olduğumuzdan biz, içinin ona ne fısıldadığını biliriz.”
(Kaf 50/16)
“Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi
kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap
versinler bakalım.
Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak
elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var veya işitecek
kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın
sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.”
“Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O,
iyilere velilik eder.”
“Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım
edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 7/191–197)
"Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına
kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi
yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber
başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz."
(Neml 27/62)
“De ki, baksanıza, Allah’ın
yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin
bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne
vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor?
Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap
veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru
sözlü kimseler iseniz.
Allah’ın yakınından kıyamet gününe kadar kendisine
cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha
sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında
değillerdir.
İnsanlar, ahirette bir araya getirildiği gün, bunlar
onlara düşman olacak ve onların kulluğunu kabul
etmeyeceklerdir.” (Ahkaf 46/4,5,6)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu
bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar;
esasen kendileri yaratılmıştır.
Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini
de bilemezler.” (Nahl 16/19–21)
“İşte Rabbiniz olan Allah… Hâkimiyet onundur.
Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına
bile hükmedemezler.
Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar
bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de
sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana,
her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.”
(Fatır 35/13–14)
''Yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5)
“Şurası bir gerçek ki, insanı
yaratan biziz. Ona şahdamarından da yakın
 olduğumuzdan biz, içinin ona ne fısıldadığını biliriz.”
(Kaf 50/16)
“Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi
 kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap
 versinler bakalım.
 Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak
 elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var veya işitecek
 kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın
 sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.”
 “Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O,
 iyilere velilik eder.”
 “Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım
 edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 7/191–197)

 "Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına
 kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi
 yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber
 başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz."
 (Neml 27/62)
“De ki, baksanıza, Allah’ın
 yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin
 bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne
 vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor?
 Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap
 veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru
 sözlü kimseler iseniz.
 Allah’ın yakınından kıyamet gününe kadar kendisine
 cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha
 sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında
 değillerdir.
İnsanlar, ahirette bir araya getirildiği gün, bunlar
 onlara düşman olacak ve onların kulluğunu kabul
 etmeyeceklerdir.” (Ahkaf 46/4,5,6)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu
 bilir.
 Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar;
 esasen kendileri yaratılmıştır.
 Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini
 de bilemezler.” (Nahl 16/19–21)
“İşte Rabbiniz olan Allah… Hâkimiyet onundur.
 Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına
 bile hükmedemezler.
 Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar
 bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de
 sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana,
 her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.”
(Fatır 35/13–14)

Musa kıssası

Musa kıssası

Lütfi BERGEN
Lütfi BERGEN
exodus
Annesi Musa’ya hamile kaldı ve bunu saklamak zorunda kaldı. Zira Firavun Mısır’da zorbalık yapmaktaydı: “Firavun, gerçekten arzda (egemendi), halkını sınıflara ayırdı. Onların bir kısmını müstezaflaştırıyordu, onların oğullarını boğazlatıyor, kızlarını canlı bırakıyordu / minhum yuzebbihu ebnâehum ve yestahyî nisâehum. Muhakkak ki o, ifsad edicilerdendi (mufsidin)” (28 Kasas 4). Musa (as) zorbalığı sistemleştirmiş bir toplumda hayata geldi. Anne ve babası onu bir sandığa koyarak Nil’e bıraktı. Muhtemel ki sandık yeni doğan bebeğin yaşamını sürdüreceği özelliklere sahipti. Bir marangoz tarafından yapılmış olmalı idi ki Nil’in sularında ilerlemekteydi.
Tevrat Kur’an’ın anlattığı bu sınıflaşmanın sebebini Çıkış Bab 1, 8-22. Ayetlerde şöyle tasvir eder:
·  yeni bir kral Mısır’da tahta çıktı. ·  Halkına, “Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok” dedi,
·  “Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, memleketi terk ederler.” ·  Böylece Mısırlılar İsrailliler’in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar tayin ettiler. İsrailliler firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı şehirler inşa ettiler. ·  Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak memlekete yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak  ·  İsrailliler’i amansızca çalıştırdılar ·  Her türlü çiftçilik, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerle hayatı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar. ·  Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbranî ebelere şöyle dedi: ·  “İbranî kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın.” ·  Ama ebeler Allah’dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı’nın emrine muhalefet ederek erkek çocukları sağ bıraktılar. ·  Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, “Niçin yaptınız bunu?” diye sordu, “Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?” ·  Ebeler, “İbranî kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor” diye cevapladılar, “Çok kuvvetliler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar.” ·  Allah ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı. ·  Ebeler kendisinden korktukları için Allah onları ev bark sahibi yaptı. ·  Bunun üzerine firavun bütün ahaliye emretti: “Doğan her İbranî erkek çocuk nehre atılacak, kızlar sağ bırakılacak.”
Musa kıssasında da görüleceği üzere yeni bir burjuva sınıfı oluşturmak için kent inşa edip, ekonomik ayrımcılık yapmak gerekiyordu. Firavun’un kapitalist sınıfı hakim kılabilmek için askeri bir güçle Müslümanları (İsrailoğullarını) angaryaya koşması gerekmişti. Bunun ekonomik ırkçılığa yaslanması kaçınılmaz görülmüş ve siyaset haline getirilmiştir.
Firavun’un İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürme emri hüküm sürdüğü sırada Musa (as) hem de saray efradınca bulundu. Kur’an bu hadiseyi şöyle anlatır: “Böylece firavun ailesi onu, onlara düşman ve başlarına dert olarak bulup aldı. Muhakkak ki firavun, Haman ve o ikisinin ordusu, kasten suç işleyenlerdi * Ve hanımı firavuna şöyle dedi: “Bana ve sana göz aydın olsun, onu öldürmeyin belki bize faydası olur veya onu evlât ediniriz.” Ve onlar, (gerçeğin) farkında değillerdi” (28 Kasas 8-9).
Aynı hadise Tevrat Çıkış Bab 2; 5-10. Ayetlerde şöyle anlatılır:
·  O sırada firavunun kızı yıkanmak için ırmağa indi. Hizmetçileri ırmak kıyısında yürüyorlardı. Sazların arasındaki sepeti görünce, firavunun kızı onu getirmesi için hizmetçisini gönderdi. ·  Sepeti açınca ağlayan çocuğu gördü. Ona acıyarak, “Bu bir İbrani çocuğu” dedi. ·  Çocuğun ablası firavunun kızına, “Gidip bir İbrani sütnine çağırayım mı?” diye sordu, “Senin için bebeği emzirsin.” ·  Firavunun kızı, “Olur” diye yanıtladı. Kız gidip bebeğin annesini çağırdı.
·  Firavunun kızı kadına, “Bu bebeği al, benim için emzir, ücretin neyse veririm” dedi. Kadın bebeği alıp emzirdi. ·  Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavunun kızı çocuğu evlat edindi. “Onu sudan çıkardım” diyerek adını Musa koydu.
            Anlaşılacağı üzere Musa halkı sınıflara ayıran zorba bir sülale tarafından yönetilmekte iken Firavun ailesinin içindeki bazı merhametlilerin talebi ile öldürülmekten kurtuldu. Üstelik kendi annesinin sütünü emdi. Bilindiği gibi süt – gıda helal olmalıdır. Musa Firavun’un gıdası ile gıdalanmadı. Rabbi onu bir bitki gibi yetiştirdi.
            Musa sarayda yetişti. Ancak kendisinin İsrailoğulları’ndan olduğunun farkındaydı. Kendi dindaşı ile saray erkanının kavmine mensup biri arasında başlayan tartışma kavgaya dönüştü ve Musa Kıpti’ye attığı bir tokatla onun ölümüne neden oldu. Bu beklenmedik hadise sonrasında Mısır’dan kaçtı. Musa’nın bu olaydan sonra bile Firavun’un egemenlik iddiasını benimseyerek kavmini (dinini) reddetme imkânı olduğunu düşünüyoruz. Sarayda kalmak ile Mısır’ı terk etmek arasında tercihte bulunacak birinin Mısır’ı ve iktidarı seçmesi muhtemeldir. Bu ihtimale rağmen Musa (as)’nın bu yolu seçmemesinin nedeni kendisine verilen hikmet ve ilimdir: “Ve lemmâ belega eşuddehu vestevâ âteynâhu hukmen ve ilmâ(ilmen), ve kezâlike neczîl muhsinîn / Musa yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böylece mükâfatlandırırız” (28 Kasas 15).
            Musa, Mısır’dan kaçınca koyun güden kızlarla karşılaştı ve onların babasının yanında çalışmaya başladı. Bu çalışma hem meslek edinimi (çobanlık), hem ahi ahlâkı gereğince iş disiplini elde etmek ve meşkle sanat öğrenmek ve hem de mehir ödemesi idi. Zira kızlardan biri ile evlendirilecekti. Ustası yanında on sene çalışan Musa süre bitince karısını alarak Mısır’a doğru yola çıktı.
            İslamcılık düşüncesi açısından bu kıssa Müslüman toplumun bireysel bir değişme kuramı olmadığının tam tersine meslekî ve ailevî bir yapı ihtiva ettiğinin en büyük göstergesi sayılmalıdır. Musa yolda bir ateş görerek dağa çıktı ve dağda vahiy de aldı. Vahiyde Firavun’a gitmesi ve ona yumuşak söz söylemesi emredildi. İsrailoğullarına yönelik ise onları aile/ev olarak teşkilatlandırması istendi. Mısır’a gittiğinde hem Firavun ile sözlü mücadeleye başladı ve hem de Mısır kavmini aileler / haneler olarak toparladı. Evler namaz kılınan ibadethanelere döndürüldü. Musa’nın amacı kavmini Firavun’un angarya toplumundan kurtarmaktı.
            Bu olayla çağdaş İslâmî düşüncenin Musa’yı yorumlama biçimi arasında derin farklar vardır. Musa söz’ü Firavun’a iletti ve onunla tartıştı ise de Müslüman kitlenin kırımını kesinlikle politize etmedi. Bir iktidar mücadelesi yapılmadı. Müslümanların Mısır iktidarı ile muhataplığı iktidarın yerine geçmek değil, iktidarı hak olanı siyaset etmeye yöneliktir. Nitekim Zülkarneyn de kendisinden yardım dileyen kavmi Yecüc-Mecüc ile muhatap olmasın diye demir dağlar arasında izole etmiştir. Yecüc ile Mecüc’ü dünyadan def etmeye yönelik mücadeleleye sürmemiştir. Çağdaş İslâmi düşünce ne Zülkarneyn’in ve ne de Musa’nın metodolojisini hayata geçirecek entelektüel tefekküre sahip değil. Musa (as) Firavun’a karşı bir kalkışma, devrim tecrübesi de üretmedi. Silaha karşı inat üretmek ve sivil halkı silahlı güçlerin önüne sürmek bir şekilde yine şiddete saplanmaktır. Musa (as) kavmini angarya toplumundan kaçırmaya başlayınca, Firavun ordularını topladı ve takibe başladı. Takip Kızıldeniz’in yarılıp Musa ve kavmi geçince Firavun ordusunun üstüne kapanması ile nihayete erdi. Musa Firavun’a tek bir fiske indirmedi. Kesinlikle silah veya şiddet kullanmadı. Musa’nın kavminden hiç bir Müslüman da bu kapışmada telef olmadı. Dahası Firavun ve şerikleri öldükten sonra dahi Musa ve kavmi Mısır’a geri dönmediler, iktidarı istemediler. Musa (as) kavmini daha sonra çöle götürdü. Musa (as) bir devrim yapmadı; Firavun’u öldüren de Allah idi.
            Bu zaviyeden bakınca günümüz Mısır Müslüman politize toplumsallığı ile Musa’nın hereket metodu arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Müslüman düşüncenin Kur’an’dan sapmış bir metodoloji sürdürdüğü Mısır’da bugün katledilmiş 5000 Müslüman can insana bakarak söylenebilecektir. Araplar Abdülhamit’e müstebid diyerek isyan ettiklerinden beri rahat yüzü görmediler. Kur’an’ın anlattığı Musa (as) yukarıdaki gibidir. Şimdi şöyle sormak gerekiyor: Musa (as) böyle mi gelecek, yoksa muhayyel bir Godot mu bekliyorsunuz?
(*) Resim: Exodus: 1999; Richard Mcbee

İ.MELİH ANKARA'YI BÖYLE YÖNETİYOR!..

Melih Başgan Ahmet’in peşinde…


Melih Gökçek Ahmet Hakan’a sardı:
Ekran Resmi 2013-08-18 18.28.05

Ahmet hakan ise az önce şöyle yanıt verdi:
Ekran Resmi 2013-08-18 18.27.40


Ekran Resmi 2013-08-18 18.30.25

    Yaşasın barış!

    peace1Barış’a en çok ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşıyoruz. Coğrafyamızda katliamlar, TOMA’lar,
    biber gazları, ölen gencecik insanlar. Barış’a ihtiyacımız var bugünlerde ve Barış’ı anlamaya.
    Barış nedir? konulu bu blog yazısı belki aydınlatabilir geleceğimizi, soru işaretlerimizi…

    Barış, empatidir.
    peace3Önce savaş isteyenlerin yerine koymamız gerekir kendimizi.
    Asla can veremeyeceği mükemmel bir varlığın, can verişini arzulayabilen zihniyetin yerine
    geçmeyi ve onun gibi düşünmeyi hiç birimiz kendimize yakıştırmasak da, ancak bu şekilde ismini koyabiliriz barışın.
    Ne yapar kan üzerinden mevki, makam, para, özgürlük ve türlü çıkarlar bekleyenler bilir misiniz?

    Önce varoluşumuzdan getirdiğimiz özellikleri çözerler. Din gibi, dil gibi, ırk gibi. renk gibi… Sonra insanlığımızı unutturup, bunlara olduklarından fazla değer vermemizi sağlayarak, her özellikte ayrı ayrı bölerler. Adına millet derler, adına toprak derler, adına sınır derler. Parçalayıp yutmak kolaydır çünkü.
    peacceDaha sonra bölücü başları harekete geçerler. Aynı silahı önce ötekileştirdiklerine verip seni öldürtürler, sonra sana verip onları. Bu şekilde kan üzerinden kurdukları imparatorluğun gücünü öyle bir hale getirirler ki, biz günü gelip de öğretilmiş saçmalıkları sorguladıktan sonra insan olduğumuzu hatırladığımızda, artık çok büyük bir düşmanla karşı karşıya kalmış oluruz. Tabi bu durumda çaresizliğimiz ve pes edişimiz bir süre sonra bizi de suskunluğa itecektir.

    peace3Önce susarız( Şimdi olduğu gibi). Sonra suskunların çokluğundan ve canilerin sefa içinde sürdükleri hayattan aldığımız ilhamla, biz de başlarız bölmeye. Artık iğrenç bir düzenin ve kısır bir döngünün sürekli işlemesinden başka, bu dünya için ve insanlar için tek bir faydamız olmayacak ve bunun verdiği rahatsızlığın hazmı bir süre sonra bizi zalimleştirecektir. Daha ne kadar bölebiliriz diye düşüneceğiz. Tırnağı uzunları, gitar dinlemeyi sevenleri, hayvanları sevenleri, vücuduna dövme yaptıranları ve daha neler neler.
    Bugün size ne kadar saçma geldiğinin farkındayım. Tıpkı ilk insanın, bugünkü bölünmüşlüğümüzü mantıksız gördüğü kadar saçma geliyor söylediklerim.

    O yüzden bu çırpınışım.
    peacceBen susmuyorum. Birleşelim diyorum. Barış diyorum. Yokluktan var olup çoğaldığımız bu evrende, bu defa çokluğumuzu bölerek, yok olmayalım diyorum. Ölümden hiç bir şekilde kaçış yok.
    Arkadaşlarım, kardeşlerim, dostlarım tüm insanlar vazgeçin susmaktan. Barış deyin siz de, birleşmeliyiz deyin. Bugün bize öğretilmiş ve bizi etiketledikleri saçmalıklardan vazgeçin. Önce insanlık deyin. Hepimizin sınırı Dünya, hepimizin kimliği insan olana kadar,

    Yaşasın barış!

    17 Ağustos 2013 Cumartesi

    Ahmet Türk’ü çok ararsın Devlet Baba!

    Özgürlük istediler, dövdün.Bugüne dek yetişen her nesli kırıp geçirdin Devlet Baba...
    Bağımsızlık dediler, astın.
    Demokrasi talep ettiler, hapsettin, işkence ettin, ezdin.
    Vurursam, asarsam, yasaklarsam ufalarım, sustururum, boyun eğdiririm sandın.
    Gencine düşman bir ülke yarattın.
    “Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz” marşıyla yetişen nesil, senin hoyratlığına kurban gitti.
    Yerine, her koyunun kendi bacağından asıldığına inanan, ülkesiyle hissi bağı kalmayan, umursamaz bir kuşak geldi.
    Öyle olmayanları da hala baskıyla ufalamaya çalışıyorsun.
    * * *
    Ama senin dayak, Güneydoğu’da farklı sonuç verdi.
    Hani Diyarbakır Cezaevi’nin foseptik havuzunda işkence yaptıkların, Filistin askısında sakat bıraktıkların var ya...
    Hani seher vakti evlerinden alıp bir dağ başında sorgusuz, yargısız infaz ettiklerin, köyünü yakıp sürgüne gönderdiklerin, Meclis’te tutuklayıp hapsettiklerin, ana dilinde türkü söylemekten men ettiklerin...
    Onların çocukları, terk edilmiş köylerinde, kayıplarının boş mezar yerlerinde, Cumartesi Anneleri’nin gösterilerinde, yitik babalarının resimlerinin asılı olduğu evlerde veya sürüldükleri kentlerde o acıları çekerek, bu öyküleri dinleyerek büyüdü.
    Bugün sana dağda silah sıkanlar, şehirde taş atanlar, Meclis’te kafa tutanlar onlar...
    * * *
    Her pedagog bilir:
    Asi bir çocuğunuz varsa, dövmek, kömürlüğe kilitlemek çözüm değildir. Şiddete şiddetle tepki gösterir: Eşyayı yakar, evi terk eder, size düşman kesilir. Onunla diyalog kurmanız, derdini anlayıp çözmeniz gerekir.
    Oysa Devlet Baba, senin hoyratlıktan başka usul bilmeyen despot kafan yaşananlardan zerrece ders almadığı için, daha çok döversem, dilini kesersem, bayramını engellersem yola getiririm sanıyor.
    Gölge etmediğinde sulh içinde kutlanan bir bayramı yasağınla cehenneme çeviriyorsun.
    İstanbul’da gazdan etkilenip ölen gösterici de, Cudi’de çatışmada şehit düşen polis de, senin şiddete dayalı çözüme endekslenmiş darkafalılığının bedelini ödüyor.
    * * *
    Geçen yıl “resmi Nevruz”u bir hafta önceden başlatan sen, bu yıl “Nevruz, gününde kutlanır” diye tutturdun.
    Daha kaç bayramı izne bağlayacaksın Devlet Baba?
    Hapishanelerin doldu; daha kaç kişiyi tutuklayacaksın?
    Dağa militan taşıyan çocuk servislerini yoldan çevirerek, şiddet karşıtı aydınları hapsederek, barış yanlısı politikacıları dövdürerek, köşe yazarlarına yüklenerek bu işin üstesinden gelebileceğini mi sanıyorsun?
    Yasak kararınla asıl provokasyonu sen yapıyor, “Bunlara dayak bile az” diyenlerle, “Bir bayramı bile çok gördüler” diyenleri birbirine düşman ediyorsun.
    Birbirinin çığlığını duymayan, komşusunun şehidine ağlamayan, asırlardır birlikte kutladıkları bir bayramda bile ayrı ateşler yakan bir ülke yaratıyorsun.
    Kangren hale getirdiğin meselenin çözümü için silah sıkmak, operasyon yapmak, caka satmak dışında bir politikan var mı?
    Yoksa ılımlı Ahmet Türk’e yaptığın gibi, “Karşı çıkanı gaza boğup polise yumruklatır, bastırırım” diye mi düşünüyorsun?
    Öyleyse korkarım yarın, çocuklarını görünce onları çok arayacaksın.


    16 Ağustos 2013 Cuma

    ”Biz çarpıtmayı iyi biliriz!”



    Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, BirGün’de iki gün boyunca yayınlanan ‘Memleketimden Yalan Manzaraları’ yazılarına belli ki ziyadesiyle sinirlenmiş. Yazının “AKP’nin ekonomi efsaneleri” başlığını taşıyan ve Ege Cansen ile Atilla Yeşilada’nın görüşlerini taşıyan ikinci bölümüne 18 tweet’le yanıt vermiş.
    Screen shot 2013-08-16 at 12.58.05 PM








    BirGün gazetesinden Gülşah Karadağ, Şimşek’in bu çıkışına gerçek rakamlarla cevap veriyor;

    Karşılaştırma öyle yapılmaz, böyle yapılır!


    Sayın Şimşek, diyorsunuz ki, “Reel gayrisafi yurtiçi hasıla 2003-2012 döneminde %63 büyüdü ve sabit fiyatlarla kişi başı milli gelir %45 arttı. Ancak bilinmeli ki, ülkeler arasında kişi başı milli gelir karşılaştırmaları nominal dolar cinsinden yapılır. Bu anlamda, Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 2002: 3,500. 2012: 10,500. Kaç kat artmış?”
    Screen shot 2013-08-16 at 12.58.14 PM
    Screen shot 2013-08-16 at 12.58.22 PM
    Screen shot 2013-08-16 at 12.58.31 PM
    Yanıtlayalım: Evet, yaklaşık 3 katına çıkmış (2 kat artmış.)
    Ancak,
    1- Siz bu rakamı ülke karşılaştırmaları için kullanmıyorsunuz. Bu rakamı, başka hiçbir ülkenin verisini vermeksizin, halka ve basına dönük seslenmelerinizde bir ‘propaganda aracı’ olarak kullanıyorsunuz. Türkiye insanını ilgilendiren gelir artışı, ancak bu ülkede reel olarak görülen gelir artışıdır. O da, tam da yazdığınız gibi -ve yazdığımız gibi- 10 yıllık süreçte yüzde 45′tir.
    2- Madem karşılaştırma dediniz, o zaman Dünya Bankası verilerine bakarak 2002-2012 arası kişi başına milli gelir Türkiye kategorisindeki ülkelerde ne kadar artmış ona bakalım. Aşağıda tabloda son sütunda bu oranları görebilirsiniz. Bir bakın bakalım, nominal dolar cinsinden en az kişi başına milli gelir artışı hangi ülkede olmuş? Tablonun altında, krizden krize koşan Mısır ekonomisi ile en az 5 yıldır düşük büyümenin pençesinde bulunan üç gelişmiş ülkenin kişi başına milli gelir artışını da bulabilirsiniz.
    ARTIŞ GÜDÜK KALDI
    Şimdi biz soralım: Dolar bazında kişi başına milli gelir artışı bu ülkelerde büyümenin hızından mı doların değer kaybından mı kaynaklanmıştır? Türkiye’nin kişi başına milli gelir artışıyla dolar cinsinden övünmesi bu tabloyla nasıl mümkün olabilir? Sayın Şimşek, rakamları siz çarpıtıyorsunuz, siz saptırıyorsunuz.
    Sayın Şimşek, dediğiniz gibi ‘nominal dolar cinsinden ülke karşılaştırması’ yapınca, görülen o ki, bizim kişi başına milli gelirimizdeki artış neredeyse ‘güdük’ kalıyor!
    YÜZDE 45 ARTIŞ KİME GİTTİ?
    Sayın Şimşek, devam edelim. Kişi başına milli gelir 10 yılda yüzde 45 arttı ya hani, bu artış zenginler için anlam ifade etti, yoksulların refahtan aldığı pay geriledi.
    Bakın Kalkınma Bakanlığınızın verileri ne diyor:
    “2002-2012 arasında, ortalama memur maaşı yüzde 37,9; ortalama kamu işçisi maaşı yüzde 4; ortalama SSK emeklisi maaşı yüzde 36,4; ortalama Emekli Sandığı emeklisi maaşı yüzde 8,7 arttı.”
    Şimdi soralım: Kişi başına düşen reel milli gelir yüzde 45 artarken, çalışan ve emekli kesimlerin maaşlarındaki artış yüzde 4-38 arasında kaldıysa, hangi kesimin milli gelirden aldığı pay arttı?
    2 DOLAR YALANI
    Sayın Şimşek, dolar merakınıza uygun düştüğü için Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ı da işe katarak devam edelim. Babacan mart ayında dedi ki “Türkiye’de 2 doların altında yaşayan nüfus kalmamıştır.” Elbette kalmadı. Ama sebebi yoksulluktaki azalma değil, doların alım gücündeki (reel değerindeki) kayıp oldu.
    Türkiye’de 2002-2012 arası enflasyonu yaklaşık yüzde 130, dolar aynı dönemde sadece yüzde 10 değer kazandı. Reel olarak bu bize yaklaşık rakamlarla şunu anlatıyor: 2002′de 1 dolarla alabildiğimizi bugün ancak 2 dolarla alıyoruz. Ya da şöyle diyelim: Bugün 2 dolar 7,5-8 lira olsaydı, günlük 2 doların altında geliri bulunan nüfusun kalmaması anlam kazanabilirdi.
    Buna bir ek daha yapalım: 2003 başında bir kişinin açlık sınırının üzerinde yaşayabilmesi için 2 dolar, yoksulluk sınırının üzerinde yaşayabilmesi için 6,2 dolar günlük gelir elde etmesi gerekiyordu. Bugün bir kişinin açlık sınırının üzerinde yaşayabilmesi için 4,74 dolar, yoksulluk sınırının üzerinde yaşayabilmesi için 15,4 dolar günlük gelir elde etmesi gerekiyor. Sayın Şimşek, Aile Bakanlığınızın verilerine göre Türkiye’de ailelerin yüzde 30′u aylık 800 liranın altında, yüzde 72′si 1200 TL’nin altında gelirle geçiniyor. Bu, yaklaşık olarak her 100 aileden 72′sinin açlık sınırında ya da sınıra yakın bir noktada yaşadığını gösteriyor. Üstelik, bu araştırmada aileler 4 kişilik değil. Sayı 10′un üzerine kadar çıkıyor.
    KISSADAN HİSSE
    Sayın Şimşek, Sizlerin ‘dolar cinsinden’ halka propagandasını yaptığınız ‘zenginleşme’, bir yanılsamadan ibaret. Türkiye sizin iktidarınız altında kişi başına milli gelirde ancak yüzde 45′lik artış gördü; onun da ücretlilere düşen payı geriledi. Nominal dolar cinsinden başka ülkelerle kıyaslandığında ise Türkiye’nin gelir artışı anlam ifade etmez hale geldi.
    Yüksek büyüme hızı, öyle mi?
    Sayın Şimşek, diyorsunuz ki, “Ortalama reel büyüme oranı 1923-2002: %4.5 2003-2012: %5.1 Hangisi daha yüksek? Kim yalan atıyor? Türkiye’nin nominal dolar cinsinden milli geliri 1990: 198; 2002: 230; 2012: 786 milyar dolar. 90′lı yıllar daha mı iyi!?”
    Screen shot 2013-08-16 at 12.58.43 PM
    Screen shot 2013-08-16 at 12.58.51 PM


















    Bir hatamızı düzelteyim. Cumhuriyet tarihinin 80 yıllık ortalamasına bakınca (1923-2002) reel büyüme yüzde 4,5; haklısınız. Cumhuriyet tarihine (90 yıla) bakınca ortalama yüzde 5. Yazımızda ifade yanlışlığı var. Yani cumhuriyet tarihi ile son on yılı kıyaslayınca, ortalama büyüme oranının aynı olduğunu görüyoruz.
    Ancak Sayın Şimşek, burada daha önemli soru(n)larımız var: 2012 yılı hedef büyümeniz yüzde 4 iken yüzde 2,1 büyümeyi tutturmuş, bunu da “Üç aşağı beş yukarı tuttu” demiş olan, bu yıl da yüzde 4 büyüme diye yola çıkıp yüzde 3′e razı olmuş olan hükümetiniz; 0,5 puanlık büyüme farkını bize ‘yüksek büyüme hızı’ olarak mı sunuyor? Dahası, Türkiye’nin işsizlikle boğuşmaması için gerekli yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 6,5-7 iken, yüzde 5 ortalama büyümeyle mi övünüyorsunuz?
    Sayın Şimşek diyorsunuz ki “Dostlarım ve iddia sahipleri, bu başarılar, son 60 yılın en büyük küresel krizine rağmen sağlanmıştır.”
    Madem öyle 1929 Büyük Buhranı’na denk gelen bir süreci hatırlatalım: İki savaş atlatmış, tarihin en büyük küresel buhranını yaşamış cumhuriyetin ilk 15 yılında büyüme oranı ne? Yüzde 7,9. Buyrun size yüksek büyüme hızı.
    Sayın Şimşek, burada ‘nominal dolar’ işine burada bir kere daha girmeyeceğiz, yine de takılırsanız, ‘kişi başına düşen milli gelir’ yazısına geri dönebilirsiniz.
    IMF’ye borcu sıfırladınız, ülkeyi borç bağımlısı yaptınız
    Sayın Şimşek, diyorsunuz ki, “Biz Türkiye’nin iç/dış borcunu sıfırladığımızı iddia etmedik. Ancak AK Parti hükümetleri ülkemizin IMF’ye borcunu sıfırlamıştır. Türkiye’nin IMF’ye borcu 2002: 23.5 milyar; 2013: 0 (sıfır) Doğru mu? Yalan mı? Türkiye Cumhuriyeti Devletinin (kamu) borcunun milli gelire oranı 2002: %74; 2012: %36. Devletin borcu artmış mı? Azalmış mı? Kamu net borç stoğunun milli gelire oranı 2002: %60; 2012: %17 Devletin borcu artmış mı? Azalmış mı?”
    Screen shot 2013-08-16 at 12.59.14 PM
    Screen shot 2013-08-16 at 12.59.22 PM
    Screen shot 2013-08-16 at 12.59.32 PM






















    BİZ NE DEDİK?
    Sayın Şimşek, biz de tam olarak dedik ki IMF’ye olan borç bitti. Ama iş orada mı bitiyor? Siz, Babacan, Başbakan Erdoğan, IMF borcuyla ilgili açıklamalarınızın tümünde, bu borcun bitişini Türkiye’nin ‘borç kamçısının bitişi’ olarak sunmadınız mı? Bunun propagandasını yapmadınız mı? Oysa, gerçekte, IMF’ye olan borç biterken Türkiye’nin dış borcu katlandı. İçeride halkın borç yükü katlandı, dışarıda ve içeride özel sektörün borç yükü katlandı. Kamu borcunun milli gelire oranının düştüğünün farkındayız, lakin sağlıktan enerjiye, telekomdan eğitime ve ulaştırmaya kamuya ait olan ve çoğu kamu hizmeti olması gereken her şeyi ya paraya bağlayan ya da satıp özelleştiren hükümetiniz; benzin, içki, tütün vergilerini, dolaylı vergileri halkın yoksulluğuna bakmaksızın artıran hükümetiniz, kamu yatırımlarını düşürdükçe düşüren hükümetiniz, bugün ‘kamu borcunun düşmesiyle’ nasıl övünebilir? Ortada kamu kalmayınca, kamunun borç yükü azalmaz mı?
    Dahası, özel sektörün ayyuka çıkan borç yükü, Türkiye’yi dış finansmana bağlı ve dış sermayenin istekleri dışında hareket edemez hale getirmedi mi? Özel sektör borç ödeyemez hale gelirse, yaşanacak kriz, bu ülkenin krizi olmayacak mı?
    karsitablo

    Kaynak: BirGün