30 Temmuz 2025 Çarşamba

CHP, “Çözüm Masası”nda OLMAMALIDIR.

 CHP, “Çözüm Masası”nda OLMAMALIDIR.



Türkiye'de yeniden “çözüm süreci” ya da “yeni anayasa” tartışmaları, görünürde demokratikleşme, kapsayıcılık ve reform başlıklarıyla sunulsa da, derinlemesine analiz edildiğinde kimlik temelli bir sistem dönüşümünün zeminini örmeye yönelik stratejik bir planın parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu tabloda öne çıkan üç siyasi aktör MHP, AKP ve DEM (eski HDP) görünüşte birbirine zıt kutuplarda dursalar da, anayasal kimlik temelli dönüşüm sürecinde tamamlayıcı roller üstlenmişlerdir.
MHP: “Milliyetçilik” Görünümlü Kimlikçi Dönüşüm
Bahçeli ne dedi?
“Cumhurbaşkanının biri Kürt, diğeri Alevi iki yardımcısı olmalıdır.”
Bu ifade, ilk bakışta bir kapsayıcılık önerisi gibi görünse de, gerçekte etnik ve mezhebi kimliklerin anayasal düzeyde tanımlanmasını teklif eden kimlikçi bir söylemdir.
Tehlike nedir?
Devlet yönetimini ortak vatandaşlık temelinden çıkararak, kimlik eksenli temsiliyet esasına göre yeniden yapılandırmayı gündeme taşır. Bu yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına doğrudan bir müdahaledir.
Üstelik bu öneri, Türk milliyetçiliğini ve üniter devleti savunduğunu iddia eden MHP'den gelince, BOP’un “kimlikçi yeniden dizayn” planına milliyetçi bir meşruiyet kılıfı sunulmuş olur. Böylece sistem, milliyetçi görünümlü fakat içeriden kimlik temelli dönüştürücü bir rota izler.
DEM: Açık Kimlik Talepleri ve Federasyon Baskısı
DEM Parti (eski HDP), bu sürecin açık kimlik temsili tarafıdır.
Talepleri şunlardır:
Anayasal vatandaşlık yerine çok kimlikli tanım,
Yerinden yönetim adı altında özerklik/federasyon önerisi,
Kürt kimliğinin ve anadilin anayasal güvenceye alınması.
Bu talepler, ulus-devletin reddi anlamına gelir. DEM, bu sürecin doğrudan “kimlikçi dönüşüm” ve “üniter yapının çözülmesi” yönündeki ayağını temsil etmektedir.
CHP: Meşruiyet Mühürü Görevinde
CHP neden bu masada olmamalıdır?
Çünkü:
CHP, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve üniter, laik devletin temellerini atan partidir.
Bugün ise bu yapıyı dönüştürmeyi hedefleyen süreçlerde "demokratikleşme" adı altında kimlik pazarlıklarının meşrulaştırıcısı konumuna sürüklenmektedir.
Nasıl?
CHP, özellikle sol-liberal seçmen nezdinde hâlâ meşru bir aktördür. Bu nedenle “yeni anayasa” gibi projelere destek verdiğinde, bu destek rejimi dönüştürmek isteyen güçler için bir tür onay damgası anlamına gelir.
Üstelik CHP, yerel seçimlerde DEM ile açık ittifak kurmasa da, örtük iş birlikleriyle aynı kimlikçi eksende yürüyen siyasetin ortağı hâline gelmiştir.
Masadaki Rol Dağılımı: Görünüş ve Gerçeklik
Aktör, Görünürdeki Rol, Gerçekteki Etki
MHP (Bahçeli) : Milliyetçi, Devletçi
Üniter yapıyı içten çözmeye açık öneriler sunuyor
CHP : Demokratikleşme savunucusu
Kimlik taleplerine anayasal meşruiyet zemini yaratıyor
DEM (HDP) : Kimlik temsili savunucusu
Çok kimlikli, federatif yapıya açık baskı unsuru oluşturuyor
Bu tablo, farklı renklerde boyanmış ama aynı hedefe yürüyen bir anayasalcı kimlikçilik koalisyonu olacaktır.
BOP’un Türkiye Ayağı: Kimlik Temelli Dönüşüm Projesi
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) yalnızca askeri operasyonlar değil, anayasal ve kültürel dönüşüm projeleriyle yürütülen bir jeopolitik müdahaledir. Türkiye, bu projenin hem modeli hem hedefidir.
BOP’un Türkiye içindeki kimlik ayağı üç aktör üzerinden şekillendi:
AKP → Siyasal İslamcı Ayak:
Laikliği törpüledi, tarikatları meşrulaştırdı, “ılımlı İslam” modeliyle devleti dini temellerle yeniden kurguladı.
MHP → Milliyetçi Ayak:
“Türk kimliği” söylemini sürdürdü ama etnik temsiliyete kapı aralayan öneriler sundu.
DEM → Etnik-Ayrılıkçı Ayak:
Açık kimlikçi taleplerle üniter yapıyı hedef aldı, federatif sistemin zeminini zorladı.
Yeni Anayasa: BOP’un Anayasal Aracı mı?
Amaç : BOP’la Bağlantılı Uygulama
"Türk" tanımının çıkarılması
Ulus-devletin tasfiyesi
"Türkiye vatandaşlığı" gibi nötr kavramlar
Kimlik temsiliyeti
Etnik/mezhebi bölünme
Kürt-Alevi gibi kimlik esaslı görev dağılımı
Yerel yönetim reformu
Federasyonun ön adımı
Özerklik/öz yönetim talepleri
Laiklikten sapma
İslamcı model
Tarikatlara yasal statü önerileri
CHP Neden Kritik Kırılma Noktasıdır?
Meşruiyet kapısıdır.
Eğer CHP destek verirse, kimlikçi anayasa “demokrasi” kılıfıyla sunulabilir.
Kurucu ilkelere ihanet riski taşır.
Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet’in yerine çok kimlikli bir sistemin kurulmasına dolaylı meşruiyet sağlar.
Sol-liberal seçmeni manipüle etme aracıdır.
Reform ve özgürlük söylemiyle kimlikçiliğin pazarlanmasına zemin sağlar.
MHP’nin Çelişkisi Nasıl Okunmalı?
Yıllarca “tek millet, tek vatan” diyerek kendini konumlandıran MHP, şimdi kimlik temsili önerileri sunarak, bu söylemi boşa düşürmektedir.
Gerçek işlevi:
Milliyetçi söylemle kimlikçi dönüşümü örten bir sis perdesi yaratmak.
AKP ile kurduğu ittifakın zorunlu sonucu olarak anayasal değişimlere direnişi bırakmak.
Genel Değerlendirme: Kimlik Tuzağına Karşı Uyanış Zamanı
Bugün Türkiye’de yaşananlar bir işgal değil, anayasa üzerinden yürütülen bir sistem değişikliği operasyonudur.
Bu dönüşüm, askeri değil; anayasal, kültürel ve siyasi yollarla yapılmaktadır.
Hedef:
Ortak Türk milletini ortadan kaldırıp; Kürt, Alevi, Ermeni, Laz, Çerkes gibi kimliklerin anayasal düzeyde tanımlandığı parçalı bir yapıya geçiş.
MHP ve DEM, her biri farklı ideolojik pozisyonda gibi görünse de, bu kimlikçi dönüşümün aktörleri hâline gelmişlerdir.
Sonuç:
“Yeni anayasa” süreciyle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısı; kimlikler üzerinden parçalı, federatif ve çok merkezli bir modele evriliyor.
Bu süreçte CHP'nin masada bulunması, dönüşümün meşruiyetini sağlayan en kritik unsur olacaktır. Bu nedenle, Cumhuriyet'in kurucu partisi olan CHP'nin bu oyunun parçası hâline getirilmesi, sadece siyasal bir çelişki değil; tarihsel bir kopuş anlamına gelir.
Bu bir tercih değil, bir hayati uyarıdır: CHP çözüm masasında olmamalıdır.
Ayrıca, Bu Ortamda Ne Anayasası, Ne Çözümü?
Bugün Türkiye’de;
Demokrasinin işlemediği,
Anayasanın fiilen askıya alındığı,
Hukukun üstünlüğü yerine muktedirlerin üstünlüğünün tesis edildiği,
Laiklik ilkesine sistematik biçimde aykırı davranıldığı,
Bilimsel eğitim yerine tarikat ve cemaatlerin etkisinde dinsel ve mezhepsel bir eğitimin yaygınlaştırıldığı,
Muhalif belediye başkanlarının hukuksuz biçimde görevden alındığı veya tutuklandığı bir ortamda,
ne anayasa yapılabilir, ne çözüm süreci yürütülebilir, ne de yapılan düzenlemelerin garantisi olabilir.
Mevcut siyasi ve hukuki atmosfer, yeni bir anayasa yapım sürecinin asgari meşruiyet ve güvenlik koşullarından yoksun olduğunu açıkça göstermektedir.
Bu şartlar altında yürütülecek her “reform” ya da “çözüm” süreci, halk iradesinin değil, siyasal mühendisliklerin ve uluslararası dizayn projelerinin dayatması olmaktan öteye geçemez.
Ozan
26 Temmuz 2025

24 Temmuz 2025 Perşembe

LOZAN'IN 102. YILINDA TİTREK HAFIZALAR VE UNUTULMUŞ DİRENİŞ

 Lozan’ın 102. Yılında Titrek Hafızalar ve Unutulmuş Direniş



Bugün, Türk milletinin emperyalizme karşı verdiği büyük mücadelenin belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın 102. yıldönümüdür. 24 Temmuz 1923'te imzalanan bu antlaşma, Sevr'in zincirlerini parçalayan bir milletin iradesiyle yazılmıştır. Lozan, yalnızca bir diplomatik zafer değil, bir milletin bağımsızlık tapusudur.
Ne var ki, aradan geçen 102 yıla rağmen bu ülkenin çocukları, aynı iradeyi korumakta zorlanmaktadır. Dün emperyalizme karşı mücadele edenlerin torunları, bugün emperyalizmin gölgesinde siyaset üretmekte, Lozan gibi hayati bir kazanımı bile sorgulamaya açabilmektedir.
Bugün, Türk insanının zihinsel ve sosyolojik dönüşümüne kafa yorarken, 23 Temmuz 1923’ün ışığında, 23 Temmuz 2016’da Orhan Gökdemir’in kaleme aldığı "Titrek Hamsi Bildirisi" yazısı geliyor aklıma. Bu yazı, yalnızca geçmişi değil, bugünü de açıklayan derin bir halk çözümlemesidir:
“Manisa… 12 Eylül’e giden karanlık günlerde, Süleyman Demirel’in mitingi vardır. On binlerce kişi "Kurtar bizi baba!" diye haykırır. Demirel, kalabalığın sevgisiyle beslenir, fötr şapkasıyla gülümseyerek meydanı selamlar.
Yine Manisa… 12 Eylül darbesi gerçekleşmiş, bu kez aynı meydanda Kenan Evren vardır. Demirel tutukludur artık. Aynı halk bu kez "Kurtar bizi paşa!" diyerek Evren’e sığınır.
Giresun, Bulancak… 12 Eylül karanlığı henüz inmemiştir. Ülkede bitkisel yağ kıtlığı yaşanır. Tüccarlar yağ stoklayıp karaborsada satar. "Bizim çocuklar", yani halktan yana olan genç devrimciler, bu karaborsacıların deposunu basar. Yağlara el koyar, halka dağıtır. Halk, onları yağla değil, dualarla uğurlar.
Ama 12 Eylül geldiğinde... Aynı halk, aynı çocukları 'terörist' diye ihbar eder. Dua eden eller, ihbar eden parmaklara dönüşür. O çocuklar yıllarca işkencelerden geçer, cezaevlerinde çürür. O baskına katılan Recai, o karaborsacı tüccar tarafından vurulur, kafasında kurşunla yaşar. Hâlâ yaşıyor, hasta, elinde buruşuk defteriyle devrim günlüğü tutuyor.
Ve yazar ekler:
"Halkımızın diyalektiğidir bu. Yardım edersen seni sever ama korku kapıyı çaldığında korkutandan yana olur hep. Hayatta kalmanın yolunun bu olduğunu öğrenmiştir ta Osmanlı'dan beri."
Bu yazı, bir hafıza manifestosudur. Kimin dost, kimin düşman olduğu; kimin halktan, kimin devletten yana durduğu, çoğu zaman unutulur bu coğrafyada. Bugün de öyle değil mi? Emperyalizmin gölgesinde yürüyenler, bağımsızlık nutukları atıyor; Lozan'ı küçümseyenler, Sevr’e kapı aralıyor.
Lozan, sadece bir antlaşma değildir. Lozan, Türkiye'nin ayağa kalktığı, egemenlik hakkını tüm dünyaya haykırdığı bir milattır. Bu miladı unutturmak isteyen her girişim, bilerek ya da bilmeyerek Sevr’in ruhunu yeniden diriltmeye çalışmaktadır.
Ve eğer hafızamız titrekse, geleceğimiz de karanlıktır.
Ozan
24 Temmuz 2025

23 Temmuz 2025 Çarşamba

ÜÇ AYAKLI TUZAK - 3


ÜÇ AYAKLI TUZAK - 3

Devletin Yeniden Tanımı: Cumhuriyet mi, İslam Devleti mi?



Türkiye, artık sadece bir sistem krizi değil; bir rejim dönüşümünün eşiğinde.

Anayasa tartışmaları, siyasi ittifaklar ve kimlik politikalarıyla şekillenen bu süreç, artık devletin karakterine dair yeni bir tanımı dayatıyor:

Laik Cumhuriyet mi kalacağız, yoksa bir “İslam devleti”ne mi evrileceğiz?




Siyasi İttifakların Gizli Gündemi


AKP’nin iktidar pratiği uzun zamandır siyasal İslam’ın devletin tüm kurumlarına nüfuz etmesiyle şekilleniyor.

Ancak bu kez mesele bir adım öteye taşınıyor. Yeni anayasa tartışmaları, hilafet çağrıları, şeriat övgüleri artık münferit değil, örgütlü bir proje görünümünde.




Diyanet’in Gölgesinde Yeni Rejim


Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece bir dini kurum değil;

milli eğitime yön veren, dış politika söylemine karışan, yargıya fetva sınırı çizen paralel bir iktidar odağı haline gelmiştir.


“Dinî hassasiyet” adı altında laiklik hedef alınıyor.

Kadın hakları, çocuk hakları ve bireysel özgürlükler, şeriatçı anlayışla törpüleniyor.

Diyanet’in bütçesi pek çok bakanlıktan büyük. Bu sadece bir tercih değil, bir rejim yatırımıdır.




Hilafet Gölgesi: Tesadüf mü, Tasarım mı?


Sosyal medyada “hilafet ilanı” çağrıları yapan gruplar sadece marjinal değil.

Bazıları doğrudan iktidara yakın STK’lar, medya organları ya da cemaatler tarafından destekleniyor.


Bugün şunları daha yüksek sesle sorabilmeliyiz:

Hilafet çağrıları neden hiç yargılanmıyor?

Anayasadaki laiklik maddesini kaldırmak isteyen yapılar neden destek buluyor?

“Modern Şeyhülislamlık” olarak tanımlanabilecek yapılar neden devletin merkezine yerleşiyor?




Rejim Değişikliği Adım Adım Nasıl İşliyor?


1. Laiklik kavramının itibarsızlaştırılması

2. Eğitim sisteminin dini referanslarla şekillendirilmesi

3. Yargıda ve güvenlikte cemaatlerin etkinleştirilmesi

4. Kadın bedeni ve yaşam tarzı üzerinde denetimin artması

5. Hilafet ve şeriatın açıkça tartışılır hale gelmesi


Bu adımların toplamı, bir “şeriat devleti” inşasının altyapısını oluşturur.




Cumhuriyet’in Değil, Aklın Sahipleri Nerede?


“Ben Atatürkçüyüm” deyip susanlar,

“Laikliği savunuyorum ama…” diyenler,

“Şimdi zamanı değil” bahanesine sığınanlar,


bu rejim dönüşümünde sessiz ortaklık yapıyorlar.


Ama unutmamak gerekir ki;

Laiklik, yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir yaşam güvencesidir.

Kadınların, çocukların, farklı inançların, azınlıkların ve hatta inananların bile güvencesidir.




Cumhuriyetin Son Kalesi: Halkın Bilinci


Cumhuriyet sadece bir yönetim değil, bir bilinç halidir.


Eğer halk uyanmazsa, bu dönüşüm sessizce tamamlanır.


Bugün mesele AKP, MHP, DEM, CHP meselesi değildir.


Mesele Cumhuriyet ile teokratik bir rejim arasında seçim yapma meselesidir.




Son Söz:


“Darbe” artık tankla değil, yasayla,

“İşgal” artık askerle değil, cemaatle,

“Rejim değişikliği” artık devrimle değil, yeni anayasa metniyle yapılıyor.


Sakince, ustaca, sinsice…


Ama unutulmasın:

Uyanan bir halkı hiçbir yasa durduramaz.


Ozan

ÜÇ AYAKLI TUZAK - 2

 ÜÇ AYAKLI TUZAK - 2

BOP’un Güncel Versiyonu – Etnik, Dini ve Siyasal Tuzak



Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), yalnızca Ortadoğu ülkelerinin haritasını değiştirme planı değildi. Aynı zamanda bu ülkelerin rejimlerini, toplumsal yapısını, kimlik algılarını ve bağımsızlık reflekslerini de değiştirme operasyonuydu.


Türkiye, bu küresel projenin en kritik halkasıydı. Hem Müslüman hem laik bir cumhuriyet, hem NATO üyesi hem de bağımsızlıkçı bir mirasın taşıyıcısıydı. Yani hem hedef, hem engeldi.


Bugün geldiğimiz noktada, BOP’un askeri değil, siyasal dizayn etabı tamamlanmak üzere. Üç ayaklı bu yeni dizaynda;

AKP, Siyasal İslam’ın devletleşmiş haliyle,

MHP, “milliyetçi” görünümle kurumsal devletin teslimiyetini meşrulaştırarak,

DEM Partisi ise etnik talepleri “demokrasi” perdesi altında bölgesel ayrışmaya zemin yaparak…


aynı masaya oturtuldu. Her biri farklı bir kesime hitap ediyor; ama hepsi aynı hedefe çalışıyor: Ulus devletin çözülmesi.




1. Etap: Laik Cumhuriyetin Aşındırılması


Sistematik biçimde tarikat ve cemaatler desteklenerek eğitimden yargıya dek her alan dini yapılarla dolduruldu.

Laiklik yalnızca ihmal edilmedi; suç haline getirildi.

Milli Eğitim Bakanlığı, adeta tarikatların şube müdürlüğüne dönüştürüldü.

İmam hatipler yaygınlaştırıldı, bilimsel eğitim zayıflatıldı.


Amaç neydi?


Cumhuriyet’in “akılcı yurttaş” modelini tasfiye ederek yerine “itaatkâr ümmet” modeli koymak.




2. Etap: Milliyetçi Görünümle Devletin Teslimiyeti


MHP, bir dönem “BOP’un eş başkanı olmakla” suçladığı AKP ile kol kola girdi.

Üstelik bu ortaklık, yalnızca siyasi çıkar birliği değil; rejim değişikliğine zemin hazırlayan bir mutabakat haline geldi.

Başkanlık sistemiyle birlikte, denge ve denetim mekanizmaları devre dışı bırakıldı.

Yargı, yürütmeye bağlandı. Kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetlerin tekliği geldi.


MHP’nin “Devlet Bekası” söylemi, aslında devletin demokratik reflekslerini ortadan kaldırmak için kalkan oldu.




3. Etap: Etnik Fay Hattının Derinleştirilmesi


DEM Partisi, haklı Kürt taleplerini “bölgesel özerklik” kisvesi altında bir ayrışma stratejisine dönüştürdü.

Bunun arkasında yalnızca bir iç dinamik değil; Amerikan aklı var.


Suriye’de kurulmak istenen “koridor” ile Türkiye içindeki etnik talepler birbirine entegre edilmek isteniyor.


DEM, bir yandan “demokrasi” söylemiyle meşruiyet ararken, diğer yandan siyasi pozisyonunu AKP ile pazarlık masasına taşıyarak taviz siyasetine oynuyor.




Sonuç: Türkiye Üç Koldan Kuşatıldı

1. Dini kuşatma: Tarikatlar ve cemaatlerle.

2. Milliyetçi kuşatma: Devletin partiye dönüşmesiyle.

3. Etnik kuşatma: Ayrışmayı meşrulaştıran “demokratik taleplerle”.


Ve hepsi tek bir ortak hedefe yöneliyor:

Ulus devletin çözülmesi, rejimin dönüştürülmesi ve emperyalizme tam bağımlılık.




Soru Şu:


Bu tabloyu halk görebiliyor mu?


Yoksa üç farklı renge boyanmış aynı duvarın önünde, birbirini suçlayan ama aynı tuzağın içinde debelenen aktörlerin tartışmalarına mı esir olduk?



Ozan

ÜÇ AYAKLI TUZAK = 1

 ÜÇ AYAKLI TUZAK = 1

AKP, MHP ve DEM’in Ortak Paydası Emperyalizmdir



Türkiye, son yirmi yılda çok sayıda siyasal kriz, ekonomik buhran ve toplumsal gerilim yaşadı. Görünüşte kutuplaşma derinleşmiş, partiler birbirinin düşmanı haline gelmiş gibi sunulsa da; perde arkasında çok daha organize, çok daha sinsi bir denklem var:

Üç ayaklı bir tuzak!


Bu tuzağın ayaklarını oluşturanlar:

AKP: Siyasal İslamcı ayak

MHP: Milliyetçi/muktedir ayak

DEM: Etnik siyasetin temsilcisi ayak


Bu üç yapı, görünüşte birbirine zıt kutupları temsil etse de, emperyalizmin Türkiye dizaynında işlevselleştirilmiş aparatlara dönüşmüş durumdadır.




1. AKP – Rejim Tasfiye Aracı


AKP, 2002’de Ilımlı İslam Projesi’nin Türkiye ayağı olarak sahneye çıkarıldı.

BOP eşbaşkanlığına talip oldu,

Laik hukuk düzenini aşındırdı,

Tarikatları palazlandırdı,

Eğitimden yargıya, medyadan orduya dek tüm kurumları dönüştürdü.

Sonuçta ortaya çıkan; tek adam rejimi, biat kültürü ve kırılgan bir ekonomi oldu.


Kime hizmet etti?

Ulusal egemenliğe değil, küresel tahakküme.




2. MHP – Statüko Koruyucusu Maskesiyle Sistem Muhafızı


15 Temmuz sonrası, bir zamanlar “dinci kadrolaşma” diye karşı çıktığı yapının ortağı oldu.


AKP’nin tüm antidemokratik uygulamalarına payanda oldu,

Devlet içindeki yerini sağlamlaştırdı,

Atatürk ve Cumhuriyet değerlerini yalnızca slogan olarak kullandı.

Gerçekte yaptığı; laik cumhuriyeti sessizce gömmek oldu.


MHP, görünüşte “milliyetçi”, ama uygulamada rejimin devamı için her ödünü vermeye hazır bir aparat.




3. DEM – Etnik Taleplerle Pazarlık Masası Oyuncusu


Kürt siyasal hareketi, kendi haklı taleplerini emperyalizmin desteklediği projelerle karıştırdı.

Yerel özerklik, dil ve kimlik politikaları,

Irak ve Suriye’deki yapılarla paralel bir zemin kurma çabası,

Türkiye’de merkezi yapıyı zayıflatma stratejisi.


Bu çabaların çoğu, Batı’nın Türkiye’yi parçalama senaryolarına zemin hazırladı.

Kürt halkının haklı mücadelesi, ne yazık ki emperyalizmle flört eden bir siyasi aparata dönüştü.




Zıt Gibi Görünüp Aynı Yöne Hizmet Etmek: En Büyük Aldatmaca



AKP, MHP ve DEM…

Sürekli kavga eder gibi görünseler de; sonuçta:

Hukuku askıya aldılar,

Medyayı tekleştirdiler,

Toplumu kutuplaştırdılar,

Ekonomiyi dışa bağımlı hale getirdiler,

Gençleri umutsuzlaştırdılar.


Ve hepsi, emperyalizmin Türkiye dizaynına hizmet etti.

Farklı yöntemlerle, farklı söylemlerle ama aynı hedefe yürüdüler:

Cumhuriyetin kazanımlarını tasfiye etmek!




Ne Yapmalı?


Artık mesele bir partiyi değiştirmek değil;

Bu üç ayaklı tuzağın tamamını parçalamaktır.

Laikliği, bilimi ve hukuku savunan,

Ulusal egemenliği temel alan,

Hiçbir dış gücün aparatı olmayan,

Ne cemaatlere, ne etnik ayrışmalara göz yummayan,

Yeni bir toplumsal akla ihtiyaç var.


Ozan 





14 Temmuz 2025 Pazartesi

BARIŞ KİMİNLE ve NE UĞRUNA

 BARIŞ KİMİNLE ve NE UĞRUNA



Barış kıymetlidir. İnsanlık tarihinin en onurlu kavramlarından biridir. Ancak her “barış” söylemi, beraberinde kaçınılmaz bir şekilde adalet, meşruiyet ve temsil sorularını getirir.
Barış yalnızca imzalanan bir belge ya da yapılan bir açıklama değil; kimlerle, ne adına, hangi koşullarda ve ne uğruna yapıldığıyla anlam kazanır.
Halktan gizlenen, kapalı kapılar ardında, masa başı pazarlıklarla kurgulanan sözde barış süreçleri, tarih boyunca çatışmaları büyütmekten, halklar arasında derin güvensizlik tohumları ekmekten başka bir işe yaramamıştır.
Eğer “barış”, Türk ve Kürt halkları arasında yapılacak deniliyorsa, bu baştan sakattır. Zira bu iki halk, asırlardır aynı coğrafyada birlikte yaşamaktadır. Aynı toprağı sürmüş, aynı türküyü söylemiş, aynı sofrayı paylaşmış; düğünlerde halay çekmiş, cenazelerde omuz omuza gözyaşı dökmüş halklar arasında bir “barış”tan değil, ortak yaşama kültürünü dinamitleyen siyasal mühendislikten söz edilebilir. O halde şu soruyu sormak gerekir: Bu düşmanlık söylemi kimin işine yaramaktadır?
Asıl düğüm burada: Bu sözde barış gerçekten halklar arasında mı yapılıyor? Yoksa halk iradesini temsil etmeyen; son seçimde ancak ikinci parti olabilmiş, yapılacak ilk seçimde iktidarı kaybedeceği neredeyse kesinleşen, meşruiyeti halk nezdinde sorgulanan bir iktidarla; Kürt halkını temsil etmeyen, feodal çıkar ağlarına, aşiretlere ve emperyalizmin bölgesel hesaplarına entegre olmuş yapılar arasında mı bir pazarlık sürdürülüyor? Eğer “barış” masası, halkı değil; toprak ağalarını, çıkar odaklarını, eli silahlı yapıları, dış istihbaratların gölgesini temsil eden aktörleri buluşturuyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Bu türden bir masa, halkın değil, halk adına konuşan çıkarcıların masasıdır. Ve bu “barış”, aslında halkın kaderi üzerinden yapılan kirli bir pazarlıktan ibarettir. Masanın bir ucunda artık halk nezdinde karşılığı kalmamış, iktidarını sürdürebilmek için her yolu mübah sayan bir siyasal yapı duruyorsa; diğer ucunda ise halkın gerçek temsilcisi olmayan, bölgesel planların taşeronluğunu üstlenmiş yapılar yer alıyorsa; o masa, barış değil, yeni çatışmaların habercisidir.
Gerçek barış, ancak ve ancak halkın doğrudan söz sahibi olduğu, şeffaf, onurlu ve adil bir süreçle mümkün olabilir. Annelerin yüreğinin, gençlerin umudunun, işçinin alın terinin gözetilmediği bir süreç, barış değil; dayatmadır, aldatmacadır, zaman kazanma taktiğidir. Bu sebeple, barış adı altında yürütülen her süreci sorgulamak bir hak değil, bir vatandaşlık görevidir.
Demokrasi olmadan barış olmaz, laik, bilimsel eğitim olmazsa barış olmaz. Adalet, hukukun üstünlüğü, insan hakları yoksa barış ta yoktur.
Çünkü barış, yalnızca silahların susması değil; hakikatin konuşması, adaletin işlemesi ve halkın iradesinin masaya yansımasıyla anlamlıdır. Aksi halde, “barış” denilen şey; sadece yeni çatışmaların mayasını yoğurur.
12 Temmuz 2025
Ozan

11 Temmuz 2025 Cuma

FABRİKASININ BACASI ZEHİR SAÇIYOR (KATİLİNE AŞIK İNSANLAR)

BAĞFAŞ GÜBRENİN SAHİBİ RECEP GENCER ÖLMÜŞ



Bağfaş Gübrenin sahibi Recep Gencer, 97 yaşında hayatını kaybetmiş. Allah rahmet eylesin diyenlere de, güzelleme yapanlara da birkaç sözüm var.
Yıllar boyunca Bandırma ve Erdek Körfezi’ni zehirleyen o fabrikanın bacasına filtre takılmadı. Takıldığı zaman da çalıştırılmadı. Bu yüzden genç yaşta nice insan kanserle boğuştu, boğuşuyor. Bandırma’da kanser, bronşit, astım gibi hastalıklar sıradanlaştıysa, bunun baş sorumlusu o fabrikadır. O fabrikanın doğaya, insan sağlığına verdiği zarar, hemen karşısındaki tepeden çıplak gözle bile görülebilir.
Yıllar boyunca işçilerin örgütlenmesine, sendikalaşmasına karşı çıktı, sendika isteyen işçiler toplu halde işten çıkarttı. Sendika kurulduğunda bile grevsiz, toplu sözleşmesiz bir biçimde çalışmaya devam edildi. Bugün hâlâ durum değişmiş değil.
Ve şimdi… Sınıf bilincinden nasibini almamış, lümpen hayatı yaşam tarzı bellemiş bazı Bandırmalılar, bu adamın ardından methiyeler diziyor. Oysa o zarar sadece bugün seni değil, çocuklarını, torunlarını da etkileyecek.
Sevenlerinin başı sağ olsun. Katiline Aşık Güzel İnsanlar.

***


Birinci fotoğraf: Ne kadar zengin olursan ol, sonunda gideceğin yer belli: Toprak.



İkinci fotoğraf: Ezenin mi yanındasın, ezilenin mi? Bu, sınıfsal bilincin fotoğrafı. Sosyal Demokratlığı sözde yere düşürmeyen CHP Bandırma Belediye Başkanı Dursun Mirza ve CHP Erdek Belediye Başkanı Burhan Karışık cenazede saf tutanlar...



Bu kareler, Bağfaş’ın sahibi Recep Gencer’in cenaze töreninden.
Yıllarca Bandırma ve Erdek Körfezi’ni filtre taktırmadan çalıştırdığı fabrika bacalarıyla zehirledi. Havamızı, suyumuzu, toprağımızı kirletti. Yüzlerce insanı genç yaşta kanser etti. İşçilerin alın terini büyüttü, emeği sermayeye dönüştürdü. Temiz bir dünya bırakmadan göçtü gitti.
Ancak o tabutun başında toplananlara bakınca, ne vicdan ne de hafıza vardı. İmam “Nasıl bilirdiniz?” diye sorduğunda, sıraya dizilenler, “İyi biliriz, Allah rahmet eylesin” dediler.
İşte burasıdır asıl trajedi.
Bir ömür doğaya, insana, geleceğe ihanet etmiş, çocukların geleceğini çalmış birinin ardından, sosyal demokrat olduğunu iddia edenler bile o yalancı “rahmet” korosuna katıldı.
Sosyal demokratlar emekten yana tavır alır, sendikal örgütlenme, insan hakları, doğayı, denizi, temiz havayı savunur ve çocukların geleceği için yarınlara sahip çıkar.
Bu da bizim ülkemizin en büyük ilüzyonudur:
Sınıfsal mücadeleyi unutan, adaleti görmezden gelen bir sosyal demokrasi…
Bizde sizi iyi biliriz.
Ozan
04.Tennuz 2025