BARIŞ KİMİNLE ve NE UĞRUNA
Barış kıymetlidir. İnsanlık tarihinin en onurlu kavramlarından biridir. Ancak her “barış” söylemi, beraberinde kaçınılmaz bir şekilde adalet, meşruiyet ve temsil sorularını getirir.
Barış yalnızca imzalanan bir belge ya da yapılan bir açıklama değil; kimlerle, ne adına, hangi koşullarda ve ne uğruna yapıldığıyla anlam kazanır.
Eğer “barış”, Türk ve Kürt halkları arasında yapılacak deniliyorsa, bu baştan sakattır. Zira bu iki halk, asırlardır aynı coğrafyada birlikte yaşamaktadır. Aynı toprağı sürmüş, aynı türküyü söylemiş, aynı sofrayı paylaşmış; düğünlerde halay çekmiş, cenazelerde omuz omuza gözyaşı dökmüş halklar arasında bir “barış”tan değil, ortak yaşama kültürünü dinamitleyen siyasal mühendislikten söz edilebilir. O halde şu soruyu sormak gerekir: Bu düşmanlık söylemi kimin işine yaramaktadır?
Asıl düğüm burada: Bu sözde barış gerçekten halklar arasında mı yapılıyor? Yoksa halk iradesini temsil etmeyen; son seçimde ancak ikinci parti olabilmiş, yapılacak ilk seçimde iktidarı kaybedeceği neredeyse kesinleşen, meşruiyeti halk nezdinde sorgulanan bir iktidarla; Kürt halkını temsil etmeyen, feodal çıkar ağlarına, aşiretlere ve emperyalizmin bölgesel hesaplarına entegre olmuş yapılar arasında mı bir pazarlık sürdürülüyor? Eğer “barış” masası, halkı değil; toprak ağalarını, çıkar odaklarını, eli silahlı yapıları, dış istihbaratların gölgesini temsil eden aktörleri buluşturuyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Bu türden bir masa, halkın değil, halk adına konuşan çıkarcıların masasıdır. Ve bu “barış”, aslında halkın kaderi üzerinden yapılan kirli bir pazarlıktan ibarettir. Masanın bir ucunda artık halk nezdinde karşılığı kalmamış, iktidarını sürdürebilmek için her yolu mübah sayan bir siyasal yapı duruyorsa; diğer ucunda ise halkın gerçek temsilcisi olmayan, bölgesel planların taşeronluğunu üstlenmiş yapılar yer alıyorsa; o masa, barış değil, yeni çatışmaların habercisidir.
Gerçek barış, ancak ve ancak halkın doğrudan söz sahibi olduğu, şeffaf, onurlu ve adil bir süreçle mümkün olabilir. Annelerin yüreğinin, gençlerin umudunun, işçinin alın terinin gözetilmediği bir süreç, barış değil; dayatmadır, aldatmacadır, zaman kazanma taktiğidir. Bu sebeple, barış adı altında yürütülen her süreci sorgulamak bir hak değil, bir vatandaşlık görevidir.
Demokrasi olmadan barış olmaz, laik, bilimsel eğitim olmazsa barış olmaz. Adalet, hukukun üstünlüğü, insan hakları yoksa barış ta yoktur.
Çünkü barış, yalnızca silahların susması değil; hakikatin konuşması, adaletin işlemesi ve halkın iradesinin masaya yansımasıyla anlamlıdır. Aksi halde, “barış” denilen şey; sadece yeni çatışmaların mayasını yoğurur.
12 Temmuz 2025
Ozan

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder