26 Şubat 2011 Cumartesi

“ILIMLI İSLAM” DOMİNO ETKİSİ VE “BOP”-3

Rand raporu planını tekrar okursak Türkiye’de; Köktendincilere,modernistlere ve Laiklere uygulanması gereken aşamalar 1980 eylül’ünden bu güne kadar uygulanmıştır…

Şimdi sıra Mısır,Tunus,Cezayir,Libya vs. gibi ülkelerde Ordu eliyle yeni dünya düzeni yada vahşi kapitalizmin sömürü düzeninin ilk aşaması olan ILIMLI İSLAM”a hazırlanması gerekiyor...

İkinci aşaması ise,

BOP (BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ)

Ortadoğu küresel enerji kaynaklarının en önemli merkezi ve ihracatçısıdır
Dünyanın kanıtlanmış doğalgaz rezervlerinin ise % 34'ü de Ortadoğu'dadır.
Petrol tüketimi
2003'te günde 66 milyon varilken, 2020'de 119 milyon varil olacaktır.
Ortadoğu petrolünün kalitesi bir hayli yüksek ve maliyeti de ucuzdur.
Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin % 65.4 üne sahiptir. Bu rezerv 1.047 milyar varildir. Mısır, Cezayir, Libya ve Tunus rezervleri de eklenince toplam, rezerv dünya rezervlerinin % 69.6 sına ulaşmaktadır.
Ortadoğu'nun potansiyel rezervleri ise 252.5 milyar varildir.
2002 Yılında Ortadoğu küresel petrol ihtiyacının % 41.4 ünü karşılamıştır.
Geleceğin küresel petrol ihtiyacını karşılayabilecek ve bu maksatla üretimi artırabilecek bölge Ortadoğu'dur.
Kuzey Amerika'nın 2025'e dek Ortadoğu'dan alacağı petrol % 85 artacak, bunun büyük bir kısmı ABD'de tüketilecektir.
2025'e kadar
Avrupa'nın Ortadoğu'dan petrol alımı % 57
Japonya'nın % 50, 
Pasifik'teki gelişmekte olan ülkelerin % 100
ve Çin'in ise % 500 artacaktır.

ABD eksenli kapitalist bloğu Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) türünden yeni senaryoları hayata geçirmesinin yegane nedeni

1-)Latin Amerika’da olduğu gibi Venezuella’da Chavez,Bolivya’da Morales,Nikaragua’da Ortega  gibi halkın kendi liderleri öncülüğünde isyan etmesi demek Ortadoğu ve Arap ülkelerindeki enerji kaynaklarıntn kaybedilmesi ve kapitalist sömürünün bitmesi anlamına gelmesidir.

2-) Ortadoğu ve Arap ülkelerinin enerji kaynaklarının sömürüsü iki yönlü olup,hem kaynakları kullanarak sömürü demek,hem de orada yaşayan insanlara eskimiş teknolojilerini satabilmek için Pazar olması..

3-)-) Ortadoğu ve Arap ülkelerinin kaybedilmesi demek Çin gibi ülkelerin yakınlaşması ve pazarı anlamına gelir

 Kısaca
Nihai mal ve hizmet satışı, bir yandan da üretim girdisi temini anlamında yeni pazar yaratmak ve de yeni kapitalist dinamik ve varsayımların Çin eksenli coğrafyadan gelişimini önlemek. 
Kısaca ana amaç Asya eksenli bir medeniyet başkaldırısının önünü kapatmak.

Her gün tüm dünyada tüketilen petrolün % 55’i, yani 43 milyon varil, ithalat ihracat yoluyla el değiştirmektedir.
Küresel petrol akımlarının güvenliği, ABD’nin stratejik bir önceliğidir. Günde 35 milyon varil petrol, Süveyş Kanalı, Hürmüz (13 milyon), Malakka (10 milyon), Bab el Mandeb, İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçmektedir. Bunlara, Kızıldeniz ve Akdeniz’e akan 4 adet petrol boru hattı da eklenmelidir. Suudi Arabistan’ı batıdan doğuya geçip Yambu limanına varan hat, günlük 5 milyon varillik kapasitesiyle en önemli olanıdır. Daha düşük kapasiteli bir diğer hat ise, Irak’tan Ceyhan’a ulaşmaktadır.

2025 yılına gelindiğinde, 
ABD’de tüketilen petrolün % 71’i, 
Batı Avrupa’dakinin % 68’i, 
Çin’dekinin % 73’ü kendi ülkeleri dışından sağlanacaktır. 
Enerji gibi yaşamsal bir sektörde oluşan ve gitgide artan bu dışa bağımlılık, Orta Doğu, Afrika, Orta Asya’da, büyük güçler ve petrol şirketlerinin kendi aralarında başlatmış oldukları petrol savaşını ve Irak savaşını da izah etmektedir.
 
SONUÇ:
 
ORTADOĞU AYAKLANMASI  KAPİTALİZM YENİ SÖMÜRÜ DÜZENEĞİ BOP’UN UYGULANMASI İÇİN HALKA TASTİK ETTİRİLME PROJESİDİR..

Konya'da içki protestosu

Konya'da Saadet Partisi Gençlik Kolları üyesi grup, Mevlana Müzesi ve Üçler Mezarlığı yakınında bulunan Hilton Garden Inn Otel'de içki içildiği gerekçesiyle protesto gösterisi yaptı
26 Şubat 2011 - 13:42
Saadet Partisi Konya İl Gençlik Kolları’ndan 50 kişilik bir grup, 17 Aralık 2010 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan Hilton Garden Inn Otel’de içki içildiği gerekçesiyle dün akşam otele yaklaşık 100 metre uzaklıktaki Şehitlik Anıtı önünde tekbir getirerek basın açıklaması yaptı.

Grup adına açıklama yapan Saadet Partisi Konya İl Gençlik Kolları Basın Sözcüsü Ebubekir Saydam,
Mevlana Müzesi ve Üçler Mezarlığı’nın yakınında bulunan otelde içki içilmesinin saygısızlık olduğunu, mezarlıkta yatan ecdadlarının yapılan içki alemleri ile kemiklerinin sızladığını söyledi.
BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANINA ELEŞTİRİ

Konyalıları değerlerine sahip çıkmaya çağıran Ebubekir Saydam, Konya Büyükşehir Belediye Başkanı
Tahir Akyürek’i eleştirdi.

Saydam, şöyle dedi: "Bu civarda yakın zamana kadar yüzlerce ev vardı. Aileler yaşıyordu. Bu alanın tamamı bu şehrin bütçesi ile istimlak edildi. Daha sonra Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Akyürek’in ifadesi ile inanç turizmine hizmet edecek diye satıldı.


Evet, ecdadımızın kabirlerinin yanı başında onlara baka baka içki alemleri, onların kemiklerini sızlatan içki alemleri. Bizlerin bu daveti yapanlarla ve davet edilenlerle hiçbir alıp veremediğimiz yok.


Sözümüz bu şehrin Büyükşehir Belediye Başkanına ve Karatay Belediye Başkanı’na; Konya’nın bütçesini kullanan Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek’e ’Ey başkan şunu bilesiniz ki o makam Konyalıların makamıdır. Sen Konyamız’ın değerlerinin aksine bir hizmet yapamazsın. Gün gelir bunun hesabını sana sorarlar."


Grup, basın açıklamasının ardından tekbir getirerek "Ey kafirler yenileceksiniz ve sonra hepiniz cehenneme sürüleceksiniz", "Şehitlerin yanında içkiye hayır" sloganları atarak dağıldı.

Polislerden markete alkol baskını

Alkollü içeceklerin satışına ilişkin yönetmeliğin uygulamaya geçmesi için TAPDK 6 aylık geçiş süreci tanıdı ama polis bekleyemedi.

Polislerden markete alkol baskını
Polisin yollardaki alkol kontrolleri marketlere sıçradı. Alkollü içeceklerin satışına ve sunumuna ilişkin tartışmalı yönetmeliğin 6 aylık geçiş süreci tanımasına rağmen polis, marketlere baskın yapıp ‘alkollü içeceklerin görülebilen raflarda ve kolaylıkla müşterilerin alabileceği vaziyette olduğu’na dair tutanak tutmaya başladı.

Baskın yapılan marketlerden biri de Tansaş’ın Ankara Emek’teki mağazası. Dün markete yapılan baskında polis tutanak tutarak içeceklerin tezgâh altında, müşterilerin göremeyeceği şekilde satılması gerektiği konusunda uyarı yaptı. Polis memurları kontrollerin tüm zincir mağazalarda yapılacağını belirtti. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK) yetkilileri “Polisin yaptığı keyfi bir uygulama gibi görünüyor. Çünkü tutanakta yazılan nedenler yönetmelikte yok” derken, içki üreticileri ve marketler ise yönetmelikten dolayı herkesin kafasının karışık olduğunu ve birçok yerde benzer baskınların yapılmaya başlandığını söylüyor.


Şikâyetler geliyor

‘Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’ ocak ayında Resmi Gazete’de yayımlandı. Uygulama için ise 6 aylık geçiş süreci tanındı. Ama polisin birçok markette yaptığı denetimler hem marketleri hem de içki üreticilerini telaşlandırdı. Topkapı Rakı Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Acar, “Değişik bölgelerden şikâyetler geliyor. Henüz geçiş süreci olmasına rağmen özellikle Anadolu’da kontrollerin başladığını duyuyoruz” dedi. Migros Genel Müdürü Özgür Tort ise satış yerleri olarak yönetmelikle ilgili kafalarının karışık olduğunu belirtti.

Yönetmelik ne diyor?
Alkollü içkiler sadece bu ürünlerin satışına tahsis edilmiş alanda bulunansatış ünitelerinde sergilenir.

Vitrinde içki olmayacak.
Tabelalarda hiçbir içki markası yer almayacak.
Bakkalın camında, kapısında içki reklamı olmayacak.
Yönetmelik içki satış belgesi olan satış yerlerine geçiş için temmuza kadar süre tanıdı. Ancak belgesini yeni alanlar için yönetmelik devrede.

Tutanak

25.02.2011 günü saat 11.00 sıralarında idaremiz Emek Mah. Bişkek Cad. No.137’de faaliyet gösteren Tansaş isimli markette yaptığımız kontrollerde alkollü içeceklerin görünebilen raflarda olduğu ve kolaylıkla müşterilerin alabileceği vaziyette olduğu tarafımızca tespit edilmiş; mağaza yöneticisine bu tarihten itibaren alkollü içeceklerin tezgâh altında müşterilerin bakıp göremeyeceği hususunda uyarıldığına dair işbu tutanak tarafımızdan birlikte imza altına alınmıştır.

Diktatör...

     Diktatör...

Diktatörden kurtulmak kolay değildir…

Bir kez geldi mi asla gitmek istemez…

Bu anlaşılır bir tepkidir; çünkü gidecek yeri yoktur diktatörün…

Nereye giderse gitsin, kentlerde, sokaklarda. Evlerde, herhangi bir köşe başında, yakasına yapışacak birilerinin olduğunu bilir…

Kaçamaz da…

En ıssız bir köşeye çekildiği zaman dahi, bir çığlık duyar…

Babasız bıraktığı bir çocuğun, bir kadının, yok ettiği bir yaşamın, ya da demir kafeslerin arkasından gelen ve asla susmayan bir çığlık, onu izler…

Diktatör gitmek istemez…

Çünkü ona yardım edecek, onu koruyacak, varsa hakkını iade edecek tek şey olan hukuku zaten kendisi yok etmiştir…

Yok ettiği adil yargılamayı önce kendi yüreğinde bulamaz…

Yargı düşman gibi gözükür diktatörün gözüne…

Ve tek şeyi güce yapışır…

Bırakmaz…

Bırakamaz…


Peynir gibi birçok çeşidi vardır diktatörün…

Demokrasi yolu ile gelen diktatörün ilk işi geldiği yolu, yani demokrasiyi ortadan kaldırmaktır…

Ki gidişi olmasın…

Önce yargıyı, üniversiteleri, medyayı, sendikaları, sivil toplum örgütlerini, muhalif aydınları yok etmeye bakar…

Kendi polis ve istihbarat gücünü oluşturur…

Yapabilirse kendi ordusunu da…

Ve…

Cehenneme çevirir ortalığı…

Evler basılır, insanlar götürülür, telefonlar dinlenir, özel hayat diye bir şey yoktur, toplum konuşmaktan korkar…

Ve durmadan “benim milletim”, “millet istiyor”, “millet için” deyip durur diktatör…


*
Özünde bütün diktatörler aynıdır…

Gözlerinde kin, bakışlarında intikam, dillerinde lanet, sözlerinde nefret vardır…

Bağırarak konuşurlar…

Kendi çevreleri ise; asla tepki vermeden, yalakalık dışında ağızlarını açmadan, alkışlamak dışında ellerini kaldırmadan, birer köle gibi dinlerler diktatörü…

Kolay kolay gitmez diktatör…

Eeeee…

Daha ne diyeyim ben size…

25 Şubat 2011 Cuma

“ILIMLI İSLAM” DOMİNO ETKİSİ VE “BOP”-2

DOMİNO ETKİSİ

Birinci bölümde dayatılan  “Ilımlı İslam”ı anlatmaya çalıştım.

IRAK

Irak’ın işgaliyle İslam diktatörü olarak nitelendirilen Saddam’ın  petrolünü dolar yerine Euro ile satmayı OPEC’e önermesi ve kendinin Euro ile ticarete başlaması aslında sonu olmuştur.

Saddam’dan sonra Irak’ta  üç parçaya bölünen Şii’ler,Sunni’ler ve Kürt’ler “Canbaza bak” oyununa gelerek tüm enerji kaynakları ABD’ye ve vahşi kapitalizme geçiş yaptı..

TUNUS

Yine İslami Diktatör olarak Zeynel Abidin Binali halkın direnişi karşılığında ülkeyi terk etti..

Direnişle Binali’yi gönderen halk kendi liderini yaratamadı.Lidersiz bir direncin ise amacı olmadığı  için ordu  ülkeye el koydu..

MISIR

Mübarek ülkeyi terk etti.Ordu yönetime el koydu.

Halk kendi liderini yaratamadı,Lidersiz direniş amaçsız ve sonuçsuzdur.

LİBYA

Kaddafi gibi diktatör ve ruhsal dinginliği olmayan biri gidecektir mutlak,ama!.direnişciler,halk  liderini yaratamadı..

(Kaddafi’nin direnişi kırmak için yaptığı konuşmayı nerede yaptı?..ABD’nin bombaladığı ve onarımını yaptırmadığı binanın önünde.)

TUNUS-MISIR-LİBYA  ORTAK NOKTALARI

Diktatörlükten ve zulmünden  kurtulmak istiyorlar kazandılar/kazanacaklar.Ama!.. Neyi amaçlayarak kazandıkları belli değil.

Kendi Liderlerini  çıkarmadılar ve neyle yönetilmek istediklerinin adı yok.

Ordu yönetime el koydu…

Gelecek belirsiz…

ROL MODEL ÜLKE: TÜRKİYE

1980 Yılında Türkiye’de ordu darbe yaptı.ABD’li Başkan “Bizim çocuklar darbe yaptılar” diye duyurdu ve sevindi..

Ordu ne yaptı?...

Ülkenin dinamik değerleri olan bağımsız Türkiye diyerek emperyalizme savaş açan ve ABD ve ortaklarını bir hayli zora sokan Solcu,devrimci, yurtsever demokratları işkencelerden geçirdiler,hapislere atarak hatta yaşını büyütüp astılar…

Gazeteler,kitaplar yasaklandı…

Yazarlar,çizerler,okuyan-sorgulayan kim varsa hapislere atarak 300-500 yıl gibi akla sığmayan cezalarla yargıladılar…

Amaç; Halka korku salmak,yılgınlık,korkaklık  psikolojik baskı uygulamaktı…

Bütün bunlar olurken, Rabıtadan paralar alıp dincilere aktarıldı,

Tüm okullarda “Din dersleri” zorunlu hale getirildi.

ABD’den gelen  Din tandanslı Turgut Özal  Başbakan yapıldı..

Ülke hızla dinci kadrolara teslim edildi,Kısaca daha sonra radikal İslamcı Erbakan hükümetlere ortak yapılarak  ılımlı İslam çizgisine çekilmek istendi,kadrolaştırıldı.Olmadı partisi kapatılarak,yerine hazırlanan genç Tayyip Erdoğan belediye başkanlığı döneminde ılımlı İslam çizgisine yakınlaştırılarak Başbakan yapıldı…

Cumhuriyet’in tüm değerleri özelleştirme adına satıldı.

Enerji kaynaklarının geçiş yeri olan Anadolu topraklarına direnen olmadı…

Türkiye’nin rolü:

Türkiye Müslüman,laik,demokratik seçimlerin yapıldığı  ve direnmeden her şeyi ABD adına yapabilen tek Müslüman  ülke…

Tunus-Mısır-Libya’daki direnişin ardından liderini çıkartmayıp,orduya teslim edilmesi Türkiye’de oynan  12 Eylül 1980’le hazırlanan  “Ilımlı İslam”  adına ve 30 yıl sonunda başarı kazanılan geçişin ikinci basamağı olan “BOP” a hazırlanmaktadır.


NOT 1: 
Hiristiyan’ ları temsil eden ve  fetva verebilen Papaz ve Vatikan var.
Musevi’leri temsil eden ve fetva verebilen Hahambaşı ve İsrail var.
Peki ya Müslüman’lar
El-ezher üniversitesi tüm Müslümanlara fetva veremiyor,çünkü İslam’ın başı olan “Halife” değil
Eğer ki islamı birleştirebilmek adına halife gerekli ki fetva verilebilsin
Yani müslüman’lara bir halife gerekli kim olabilir?..
Fettullah Gülen
ABD’de hazırlanıyor….

NOT 2:
ABD eski dış işleri bakanı Condoleezza Ricenın açıklamalarında 22 ülkenin sınırları değişecek demişti.O nedenle Domino etkisi enerji kaynakları olan diğer coğrafya ülkeleri de etkileceği kaçınılmaz olarak görülmektedir…

Devam edecek

“ILIMLI İSLAM” DOMİNO ETKİSİ VE “BOP”-1

Ilımlı İslam: Ehlileştirerek sömürü


Radikal İslam,Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte 11 Eylül saldırısı ile hem işlevsizleştirildi,hem de kapitalist sistemin birincil düşmanı haline geldi.


Yıllarca radikal İslam’ı destekleyen ABD ve AB’de ülkeleri,kendilerini tehdit etmeye başlamasıyla birlikte “Ilımlı İslam” adı altında yeni projesini başlattı.


Aslında ABD ve AB’nin iki aşamalı projesinin birinci aşamasıydı “Ilımlı İslam” 

ikinci aşaması ise “BOP”...


Yıllardır ABD ve AB’li tink-tang kuruluşları  Kafkaslar,Ortadoğu ve Arap coğrafyasında değiştirmek için alt yapısını hazırlamaktadırlar…


Ortadoğu ve arap coğrafyasında  kapitalist  sistemle savaşmasını önleyerek (Dinler arası diyalog) entegre olabilmesi için rol modeller (Türkiye ve AKP hükümeti/One munite)  sunarak yaşayan halklara  yeni bir yaşam biçimi “Sirkte Canbaza bak” sunulmak istenmektedir.


Ilımlı İslam, İslam ülkelerinde radikal İslami hareketlerle ilişkili istikrarsızlık ve bunun getireceği siyasi sonuçların, Amerikan ve Batı karşıtlığı hareketlerine, güvenlik zaafiyetlerine ve olası menfaat kayıplarına sebep olmasının önüne geçmek için ABD düşünce kuruluşlarında geliştirilen modernist, protestan İslam yorumu.

 Amerika Birleşik Devletleri'ndeki düşünce kuruluşları Ortadoğu'ya komünizm tehdidine karşı öne sürdükleri ve köktendinci islamcıları destekledikleri Yeşil Kuşak Projesi'ni revize ederek yerine ılımlı islam’ın desteklenmesi fikrini geliştirdiler. Buna göre ılımlı İslamcı grupların İslam coğrafyasında desteklenmesinin gerekliliği öne sürüldü.

ABD'deki düşünce kuruluşlarından olan kar amacı gütmeyen Rand Düşünce Kuruluşunun, Milli Güvenlik Araştırmaları Dairesinin 2003 yılında yayınladığı Uygar ve demokratik İslam, partnerler, kaynaklar ve stratejiler isimli araştırmasına göre çağdaş İslam, değerleri, kimliği ve dünyadaki yeri ile ilgili dahili ve harici çatışmaların sürdüğü istikrarsız bir vaziyettedir.

Rapora göre bu çatışmanın getirdiği ciddi bir maliyet vardır ve bu çatışma dünyanın geri kalanını na iktisadi, toplumsal, siyasi ve güvenlik açısından tesir etmektedir. ABD ve diğer sanayileşmiş memleketler ve tabi ki milletlerarası toplum, sistemin geri kalanı ile uyumlu, ekonomik olarak güvenilir, siyasi olarak istikrarlı ve milletlerarası kurallara ve normlara riayet eden bir İslam dünyasını tercih eder.(Tunus-Mısır-Libya vs. kapitalist sistemce dayatılan kral’lar,Şeyh’ler,sultan’lar vs.lerce yaşayan halkların başını kaldırmasına bile izin vermeyen totaliter,despotik yönetimlerin yıkılarak  yine ABD ve AB’ce atanacak ama halkların katkılarıyla, savaşsız sömürü yapılabilecek yeni yönetimlerin oluşturulması gerekli.)

Bu rapora göre;

Köktendinciler: Demokratik değerleri ve çağdaş Batı kültürünü reddeden köktendinciler. Kendi aşırıcı bakış açısılarına göre İslam hukukunu ve faziletlerini uygulayacak otoriter, bağnaz bir devlet isterler.

 Gelenekçiler: Muhafazakar bir toplumdan yana olan gelenekçiler. Değişim, yenilik ve moderliğe kuşku ile bakarlar.

Modernistler: Modernciler (modernistler) İslam dünyasının, küresel modernliğin bir parçası olmasını arzularlar. Çağa ayak uyduracak şekilde İslam’da reforma gidilmesini ve modernleştirilmesini isterler.

Laikçiler (seküleristler) : Sekülerciler (laikçiler) İslam dünyasının, devlet ve dinin, Batılı demokrasilerde kilise ve devletin ayrı olması gibi ayrılmasını, dinin kişinin kendi mahrem hayatı olmasını kabul etmesini isterler.

Bu gruplar, siyasi ve şahsi hürriyetler, eğitim, kadın hakları, kadının toplumdaki yeri, ceza hukuku, değişim ve reformların yasalaşması ve Batıya karşı tutum gibi birçok zaruri tartışma konularında devamlı bir ihtilaf içinde farklı görüşlere sahiptirler. Köktendinciler Batıya ve ABD'ye karşı düşmanca tavır sergilerler. Gelenekçiler daha ılımlı tavır sergilerler ancak yer yer köktendincilere yakın dururlar. Modernist ve sekülaristler, değerler ve davranışlarda Batıya en yakın olanlardır ancak toplumda örgütlenme, etkinlik ve finans olarak diğerleri kadar etkin değildirler. Sekülerler geniş ideolojik eğilimleri yanında toplumdaki İslamcılara karşı kendilerini kabul ettirebilme güçleri olmamaları sebebiyle kabul edilebilir müttefikler değildirler.

Rapora göre ılımlı islamın demokratik unsurları köktendinci islamcıların otoriteryen ve baskıcı yanlarını karşılamaya yeterli değildir. Bur da görev modernist İslamcılara düşmektedir. Batı ve Amerika İslam ülkelerinde daha sağlam bir demokrasinin, uluslararası dünya düzeninin çağdaş batı değerlerinin yerleşmesi için İslami unsurlar içinde hangisini destekleyeceği, hangilerini himaye edeceği ve kendisine potansiyel müttefik seçeceğini bu rapor irdelemiştir.

Rand raporu planı


Rapor karışık dört aşamalı bir eylem planı öngörmekte ve tavsiye etmektedir. Önce modernistleri destekle

  • Modernistlerin çalışmalarını subvanse edilmiş maliyetlerle yayınla.
  • Gençlik için kamuoyuna açık sunumlar ve konferansları cesaretlendir.
  • İslami eğitim müfredatında onların görüşlerini duyur.
  • Onlara bir kamuoyu platformu sağla
  • Onların dini yorumlar ile ilgili fikirlerini ve yargılarını web siteleri, okullar, enstitüler gibi fikir yayma araçları ile gelenekçi ve köktencilerinkine rakip olarak ortaya koymalarına imkân sağla.
  • Asi fikirler arayışındaki İslami gençliğe, seküler ve modernist karşıkültürleri seçenek olarak ortaya koy.
  • İslam önceki ve İslami olmayan kültürlerinden haberdarlıklarını ilgili ülkenin medyasında ve eğitim kurumlarında öne çıkar.
  • Bağımsız sivil organizasyonların gelişimini destekle ve sıradan vatandaşların kendilerini politik süreçte eğitmeleri ve görüşlerini söyleyebilmeleri alanları yarat.

Gelenekçileri köktencilere karşı destekle

  • Köktenci aşırılıklarını ve şiddetini eleştiren gelenekçileri kamuoyu önüne getir. Gelenekçi ve köktencilerin anlaşmazlıklarını teşvik et.
  • Gelenekçiler ve köktenciler arasındaki ittifakların önüne geç
  • Modernistlere yakın görüşten gelenekçilerin modernistler ile ortak hareket etmelerini destekle
  • Uygun oldukça gelenekçileri köktenciler ile münakaşalarında daha iyi olabilmeleri için eğit ve donat. Köktenciler hitabette genellikle çok üstündürler buna karşın gelenekçiler dini eğitimlerini ailede alırlar ve meramını anlatmada zayıftırlar.
  • Gelenekçi enstitü ve kurumlarda modernistlerin profillerini ve varlıklarını arttır.
  • Gelenekçilerin değişik bölümleri arasında ayrımcılık yap. Modernist görüşlere yakın olan olan Hanefi mezhebi okulu gibilerini diğerlerine karşı cesaretlendir. Vahabî kaynaklı kuralların otoritesini zayıflatmak maksadıyla onların dini fikirlerini yaymalarını destekle. Bu iş fonlama ile ilintilidir: Vahabi parası muhafazakar Hanbeli mezhebini destekler. Bu ayrıca bilgi ile alakalıdır: Müslüman dünyanın daha geniş çekingen kısmı İslami hukunun yorumundan ve ileri uygulamalarından bihaberdir.
  • Sufiliğin kabulünü ve popülerliğini teşvik et.

Köktencilere karşı koy

  • İslamı yorumlamalarına itiraz et ve tutarsızlıklarını açığa vur.
  • İllegal grup ve eylemler ile ilişkilerini ortaya koy.
  • Şiddet eylemlerinin neticelerini kamuoyuna duyur.
  • Cemaatlerinin ve bölgelerinin olumlu gelişimi için yönetme yetersizliklerini göster.
  • Bu mesajları özellikle genç insanlara, takva ehli gelenekçilere, batıdaki Müslüman azınlığa ve kadınlara ver.
  • Köktenci aşırıların ve teröristlerin başarılı şiddet eylemlerine saygı duyulmasına ve sempati beslenmesine engel ol. Onları kötülük sever kahramanlar olarak değil, rahatsız edici, alçak ve ödlek olarak lanse et.
  • Köktendinciler ve teröristlerin gayri ahlakiliklerini, riyakârlıklarını ve yolsuzluklarını araştırmaları için gazetecileri yüreklendir.
  • Köktenciler arasındaki bölünmeleri destekle.

Laikçileri seçici destekle

  • Köktendincilerin ortak düşman olarak tanınmasını destekle, laikçilerin Milliyetçi ve sol ideolojik platformlarda ABD karşıtı gruplar ile ittifak yapmalarına mani ol.
  • İslamda da devlet ve dinin ayrı tutulabileceğini bunun inanca zarar vermeyeceği aksine onu güçlendireceği fikrini destekle

Devam edecek


ADALET BAKANINA ÇAĞRI; Mahpushanelere güneş doğmuyor

25 Şubat 2011 Cuma

Mahpushanelere güneş doğmuyor

Adalet Bakanı'na bir önerim var: Gelin, en insani bulduğunuz bir F tipi cezaevinde, sadece bir hafta, birlikte kalalım.


Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bir mektup eşliğinde 3 adet broşür göndermiş.
Muhtemelen tüm köşe yazarlarına da gönderilmiş olmalı.
Mektuptan bir bölüm şöyle:
“Kamuoyuna yansıyan kimi tartışmalar izlendiğinde, güven veren bir yargılama sistemi amacıyla yapılan reform çalışmalarının, kamuoyuna aktarılması konusunda, kimi eksiklerin olduğu gözlenmektedir. Bu bilgi eksikliğini gidermek amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanmış olan ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’,‘Adalet Bakanlığı Stratejik Planı’na ilişkin iki belgeyi ve bu belgelerin özetini, bu kapsamda yapılanları ve yapılacakları içeren ‘Yargı Reformunun Neresindeyiz?’ broşürünü sizlerle paylaşmak istedim”.
Ahir ömrümde, devlet benimle ilk defa belgelerini paylaşıyor. Adalet sistemiyle hep ceza paylaşmış, bu paylaşmadan da hep zararlı çıkmış birisi olarak hislenmedim dersem yalan olur.

Adalet Bakanı’na cevabımdır
Sayın Bakan,
Masamın üzeri, ülkenin neredeyse tüm mahpushanelerinden gelen mektuplarla dolu.
İstisnasız tümü, hükümlü ve tutuklulara yapılan ‘hak gaspları’yla alakalı.
Öncelikle, F tipi olarak adlandırılan, şimdilerde ‘kampüs’ gibi saçma sapan bir isme evrilerek alfabenin tüm harfleriyle çeşitlendirilen cezaevlerinizin tümünü gayri insani bulduğumu bilmenizi isterim.
Bu benim ideolojik, sübjektif bir değerlendirmem değildir. Temel ölçüm ‘Evrensel İnsan Hakları’ ve kabul edilmiş uluslararası standartlardır.
Başlarına fazladan bir iş gelmeyeceğini bilsem, bu mektupların tümünü size göndermek isterdim.
Şaka yapmıyorum, tam şu anda 3 mektup daha geldi. Tekirdağ F Tipi’nden Nedim Öztürk, Bakırköy kapalıdan Aysun Akdağ, Kandıra F Tipi’nden Hüsamettin Yavuz göndermişler.
Sadece isimlerini yazsam, haftanın 7 günü yetmez.
Sayın Bakan,
Broşürlerinizi okudum. İçerik olarak yetersiz, baskı kalitesi olarak fuzuli bir israf...
İlgililere söyleyiniz; bu, mesela sadece Başbakan’a sunulabilir. Çünkü pahalı ve gereksiz bir fiyakadan ibaret olan bu çalışma, sadece satır başları ve özetlerden ibaret. Madem kamuoyu yaratmaya ve ‘bilgi eksikliğini’ gidermeye çalışıyorsunuz, bu yetmez, olmamış! Cezaevlerinden gelen tek bir mektup bile sizinkinden daha açıklayıcı. Şunu unutmayın: İyi reklam, kötü malı tez batırır!
Sayın Bakan, size bir teklifim var.
Nasıl ki Enerji Bakanı kömür madenlerini ziyaret edip, ocaklara iniyor. Nasıl ki Milli Eğitim Bakanı, “O dilini kopartırım senin” tehditlerinden fırsat kaldığında okulları ziyaret edip, sınıflara giriyor. Gelin siz ve ben, en insani bulduğunuz bir F tipi cezaevinde, sadece bir hafta, birlikte kalalım. Medyadan istediğiniz insanları da davet edelim. İnsan hakları temsilcilerinden de bir iki kişi alalım. Dünyanın en iyi PR çalışması olur. Bu kadar fuzuli katalog ve posta masrafından da kurtulursunuz.
Böyle bir ‘tetkik ve inceleme’ gezisine varsanız, ben dengimi şimdiden hazırlayayım.
Kıdemli bir mahpus olarak size mihmandarlık etmekten büyük onur duyacağımı bilmenizi isterim.
Tek bir şartım var: Diğer mahkûmlara nasıl davranılıyorsa bize de öyle davranacaklar.
Diyelim ki size kıymadılar; o zaman da size nasıl davranılıyorsa diğer mahkûmlara, aynı şekilde davranacaklar. “Uzun ve soğuk gecelerde ne yaparız? İnsani her şey yasak” diye dert etmeyin.
Ben size ‘hayata dönüş’ operasyonlarını anlatırım. Açlık grevi denemeleri bile yaparız, çağımız empati çağı değil mi? Bu tetkik ve inceleme gezisinin sonunda, iki şey olacaktır.
Birincisi, oradan çıkınca, insan hakkı, protokol, seçim kaygısı vb demeden birkaç tosunu şamarlamak isteyeceksiniz.
İkincisi, istifa etmek isteyeceksiniz...
Düzeltemezsiniz çünkü... Sizi aşan bir ABD projesidir cezaevleri çünkü.
Haa bir de ‘yargı faaliyetleri’ meselesi var broşürde.
Eh onu da Cemil Çiçek’le konuşun. O benden iyi bilir.
Şimdiden hayırlı tahliyeler.
Mühim not: Umarım, beni tek göndermezsiniz!


SIRRI SÜREYYA ÖNDER / RADİKAL

Müsterih olun!

25 Şubat 2011 Cuma
“Türkiye farkı...”

“İşte bu kadar!”

“Dünya bize hayran.”
*
Nedir bu?
Yandaş medya
manşetleri.
*
Libya’daki vatandaşlarımızı tereyağından kıl çeker gibi kurtarmışız, şööyle şahane devletmişiz, böööyle muhteşem hükümetmişiz filan...
Onun manşetleri.
*
Şimdi bakın...
Bir mektup, okuyun lütfen.
*
“Çok saygıdeğer bakan!
Ankara’da yerleşik 25 büyükelçi, benim refakatimde, bakanlığınız tarafından organize edilen özel uçak ile Erzurum’daki Universiade açılışına katıldık. Ankara’dan gecikmeli havalandık. Pistin temizlenmesi için havada yarım saat tur attık. Bizi stada götürecek olan otobüs, belli ki, Erzurum’un yabancısıydı, zira yolu uzattı, Başbakan’ın davetine katılamadığımız gibi, açılış törenine de yetişemedik. Stada gelince, yer ayrılmadığını gördük, kalabalığın ortasına bırakıldık, hiçbir güvenlik kontrolüne tabi tutulmayan kalabalıkla birlikte, mücadele ederek, stada girdik, uzak bir köşeye oturduk, hiçbir yetkili bizimle temas kurmadığı gibi, 3.5 saat su bile verilmedi. Dönüş için kargaşayla otobüse bindik, otobüs şoförü büyükelçilerin tamam olup olmadığına bakmadan hareket etmeye kalktı, dışarda kalanlar oldu, zor durduruldu. Özel uçağa geldik, oradaki personelin elinde bize ait olmayan, başka isimlere ait biniş kartları vardı. Hiçbir bagaj, güvenlik veya isim kontrolü yapılmadan, biniş kartı bile istenmeden, isteyen herkes adeta yarışırcasına uçağa bindi. Hatta, TBMM Başkanı da büyükelçilerin özel uçağına binenler arasındaydı. Uçağın içinde 1.5 saat, pistte bekledik.”
*
Kim bu?
Heidemaria Gürer.
Avusturya Büyükelçisi.
Su gibi Türkçe konuşur.
“Milli gelin”imizdir.
Eşi Türk.
*
Sonuna “ünlem” koyarak “çok saygıdeğer” hitabıyla resmi mektup yazdığı kişi ise, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin devlet bakanı.
*
Yani?
*
Milli gelinimiz, zarif bir diplomat olduğu için “Yuh be kardeşim!” diyemiyor...
“Dost acı söyler” misali “Öngörü ve organizasyon rezaletisiniz” diyor.
*
Ve, Avusturya Ankara Büyükelçisi’nin bu mektubu yazmasından taaa bir ay önce, Avusturya Dışişleri Bakanlığı, Libya’da yaşayan, aralarında çifte vatandaş Türklerin de bulunduğu tüm vatandaşlarına mektup gönderiyor... “Karışıklık çıkarsa, şunları şunları yapacaksınız, şu şu numaraları arayacaksınız, şu şu noktalarda Trablus Elçiliğimiz’in şu şu yetkilileri ile buluşacaksınız” diyor. Daha Mısır patlamamış, Tunus’ta bile çıt yokken... “Libya’da karışıklığın
eli kulağında, haberiniz olsun, pozisyon alın” diyor.
*
Sonra?
Tunus yanıyor.
Mısır patlıyor.
*
15 Şubat’ta, Libya’nın karışmasına sadece 48 saat kala, Türkiye Cumhuriyeti’nin Trablus Büyükelçiliği, resmi internet sitesinde, “Libya’da yaşayan vatandaşlarımıza” başlığıyla duyuru yayınlıyor. Aynen aktarıyorum...
*
“Büyükelçiliğimiz ile temasa geçen bazı vatandaşlarımız, bazı Mağrib ülkelerinde yaşanan olaylar sonrasında, Libya’daki asayiş hakkında sorular yöneltmektedir. Libya’da güvenlik ve istikrar bakımından sıkıntı yaşanmamaktadır. Libya’da iş yapan şirketlerimizin endişe duymalarını gerektirecek durum yoktur. Vatandaşlarımızın müsterih olmaları tavsiye olunur.”
*
Vatandaş diyor ki:
“Kaçalım mı?”
Büyükelçiliğimiz diyor ki:
“Müsterih olun.”
Gördük ebemizin müsterihini!
NOT:

Hükümet, dışişleri ve istihbarat rezaletimiz ortaya çıkınca, sayısını bilmediğimiz kadar vatandaşımız silahların ortasında mahsur kalınca,
bazı vatandaşlarımız tutuklanıp, “şimdilik” bir vatandaşımız öldürülünce...
Yukarıda anlattığım skandal duyuru, Trablus Büyükelçiliği’nin resmi internet sitesinden apar topar silindi!

ANTİ NOT:

Niye sildiler? “Böyle bi duyuru yapmadık, yalan söylüyorlar, iftira atıyorlar” demek için sildiler. Ancak... Başbakanlık’a ait olan “müşavirlikler.gov.tr” adresine girin, Libya’yı tıklayın, “Libya’da istikrar
var” başlığıyla, kabak gibi, orada duruyor... Onu silmeyi unuttular çünkü

24 Şubat 2011 Perşembe

Dünyanın En Pahalı Benzinini Kullanıyorum. UTANIYORUM!

Dünyanın En Pahalı Benzinini Kullanıyorum. UTANIYORUM!
‎- Amerika'da litresi 1,00 TL'yi bile bulmuyor...

- Avustralya'da 1,25 TL. 10 kuruşluk bi artış oldu, ülke ayaklandı, zam geri alındı, fiyatlar 1,25'e çekildi...

- Dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkelerden biri olan Kıbrıs'ta BİLE motorin 1,90 TL, benzin 2,19 TL. Bizde 4,00 TL...

- Benzinden KDV alınıyor... Ancak, özel bir ürünmüş gibi bir de Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınıyor... Ne ayak?..

- 1,00 TL'lik benzine yaklaşık 3,00 TL vergi ödediğimiz için benzinin litresi 4,00 TL'yi buluyor...

-
Ülkede yeterince benzin istasyonu olduğundan, Vergi Dairelerinin kapatılmasını talep ediyorum... Boş yere mâlî külfet olmasın bizlere...

- Bu ülkede "Benzine Zam Gelmesi" demek, arabası olanın artık arabasına binememesi demek değildir. A'dan Z'ye her şeye zam gelmesi demektir. Çünkü her ürünün nakliyesi, dolayısıyla maliyeti artacağından, bu artışın arabası olan-olmayan herkesi etkileyeceği âşikârdır...

Dört İşlem

24 Şubat 2011 Perşembe
Liderlerden hangisinin bildiği, hangisinin bilmediği tartışılan dört işlem dört tanedir:

Toplama, çıkartma, çarpma, bölme…

Toplama:

En iyi yapıldığı yer sünnet düğünleridir…

Torba torba toplarsınız…

“Nerden buldun” diye soran olursa…

Yanıtlarsınız:

“Oğlandan borç toplama…”


Çıkartma:

Çıkarttığınız şey eksiliyorsa, hah demek ki çıkartma yaptınız…

Siz çıkarttıkça arttığı zaman da olabilir; kanun çıkartırsınız, artar… Milletvekili çıkartırsınız, artar… TEKEL’i satılığa çıkartırsınız, artar… Af çıkartırsınız, artar…

O zaman, “Ama çıkarttıkça sizinki artıyor” diyen olursa…

Polislere tekme tokat salondan çıkarttırırsınız…

Ki burada artık üçüncü işleme geçilmiştir; çarpma...

Çarpma…

İki yanı vardır; çarpan, çarpılan...

Çarpan genelde yukarıdadır…

Daha doğrusu çarpılanın hangisi olduğu ise sonradan belli olur… Kim ki, “Nedir bu başıma gelen” derse, hah…

Demek ki o çarpılan…

Şimdi yazın bir yere; yoksul-muhtaç sayısını… Çarpılacak olandır bu… Önlerine düşürün çarpanı…

Çarpsın çarpan…

Kaç etti?..

46, 47, 58?..

Bölme:

Dört işlemden en gizemli ve çetrefillisi olan bu işlemde üç hane vardır; bölen, bölünen, kalan…

Bölen böldükçe, doğal olarak bölünen azalır… O azaldıkça haliyle bölen büyür…

Bölünen küçülürken, bölen durur yerinde...

Bölene bir şey olmaz usta…

Parçalanan bölünendir…

Sonunda bölmenin diğer adı Taksim’e otuz kişi çıktığında görürsünüz, Cumhuriyet anıtının önünde kalanı…

Eh işte o kadardır…

Mişın impasıbıl

24 Şubat 2011 Perşembe
Kaddafi...
Libya Kralı Türkiye’de tedavi görürken darbe yapan, Yunanistan’daki Hellenic Askeri Akademisi’yle İngiltere’deki Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi’nden diplomalı subay. Oğlu, istihbarat başkanı. Dışişleri Bakanı ise, oğlundan önceki istihbarat başkanıydı.

Mübarek...
Sovyetler Birliği’nden diplomalı hava kuvvetleri komutanı ve mareşaldi. Yetkilerini, istihbarat başkanı Ömer Süleyman’a devretti. Beğenmediler. Ordu yönetime el koydu.

Netanyahu...
Ülke dışı operasyonları yürüten komando birliği Sayeret Matkal’da görevliydi. Kardeşi, Entebbe baskınında öldü. Hükümet ortağı Ehud Barak, general, Entebbe baskınının komutanıydı. Ana muhalefet lideri ve dışişleri eski bakanı Tzipi Livni,
Mossad casusuydu.

Esad...
İngiltere’de göz doktoru, Suriye’de genelkurmay başkanı oldu. Darbeyle iktidara gelen babası, Sovyet diplomalı hava kuvvetleri komutanıydı. Amcası, istihbarat teşkilatı başkanıydı.

Barzani, Talabani, El Maliki...
CIA Başkanı Leon Panetta, Obama’nın Demokrat Partisi’nden Temsilciler Meclisi üyesi, Bill Clinton’ın Beyaz Saray’daki başyardımcısıydı. Zaten, Irak’ı işgal eden Bush’un babası da, hem ABD Başkanı, hem CIA Başkanı’ydı.

Francis...
Başbakanımızın “tecrübesiz” dediği ABD Ankara Büyükelçisi, Mısır ve Afganistan büyükelçisiydi, Türkiye, Irak, İran ve Ürdün uzmanı, Türkçe, İtalyanca, Fransızca, Arapça biliyor. Kendisinden önceki üç büyükelçinin CIA’de görevli olduğu öne sürülmüştü.

Ahmedinejad...
Pastaran’dı. Devrim muhafızı. Irak’ta, özellikle Kerkük’te örtülü operasyonlar yürüttü.

Aliyev...
Ülke babasından miras kaldı.
Babası KGB generaliydi.

Putin...
KGB casusuydu. KGB’nin yerine kurulan iç istihbarat teşkilatı FSB’nin başkanlığını yaptı. Matruşkası, devlet başkanı Medvedev ise, bize boruyu döşeyen Gazprom’un başkanıydı.

Papandreu...
Babası ve dedesi, kendisi gibi başbakandı. Babası, Amerikan ordusunda subaydı. Yunanistan İstihbarat Teşkilatı Başkanı, hemşehrimiz sayılır, ismi “Konstantinos” Bikas, aslında diplomat, ABD, Kanada, Cezayir ve tesadüfe bak Irak Büyükelçisi’ydi.

Elizabeth...
Çanakkale’yi geçemeyen 5’inci George’un torunu, 12 dalda Oscar’a aday olan ve şu an Türkiye’de vizyonda bulunan kekeme kral’ın kızı... İstihbarat Teşkilatı Başkanı Sir John Sawers, İran, Irak, ve Suriye’de görev yaptı, al bi tesadüf daha, Mısır Büyükelçisi’ydi.

Ya bizimkiler?
İETT teşkilatındandı.

Sanırım o nedenle deniz otobüsü gönderdik Libya’ya... Yakın olsaydı, metrobüs gönderirdik

23 Şubat 2011 Çarşamba

İşte Penguen'in bu haftaki kapağı;

SEN DE BUNDAN SONRA YAZMA AHMET ALTAN!..

SEN DE BUNDAN SONRA YAZMA AHMET ALTAN!..

Ahmet Nesin yazdı
22.02.2011 16:44

Ahmet Nesin’in blogunda Ahmet Altan’a “Bütün derin devleti sadece ordu olarak görüyorsun, siyasileri yok sayıyorsun” dedi. Nesin’in yazısı şöyle:
Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın önceki günkü yazısının başlığı “Konuşma”ydı. Bu yazıda Altan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Nerede Ergenekon, gösterin ben de üye olacağım.” tümcesini ele alıyor. Kılıçdaroğlu’nun bu tümcesini 2 şekilde okuyabilirsiniz, ya Ahmet Altan gibi hata diyebilirsiniz yada benim gibi “Kılıçdaroğlu bir zarf attı ve başta AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere kimilerinin bu tuzağa düşeceğini biliyordu…” diye yorumlayabilirsiniz. Neden böyle düşünüyorum, çünkü Erdoğan bana göre dolmuşa geldi ve “Çorum’a git, Sıvas’a git, Kahramanmaraş’a git…” diye yanıtlayınca hemen “Gittim ve senin bakanını gördüm…” yanıtını alıyor. Bence Kılıçdaroğlu yanıtını önceden hazırlamıştı ve birilerinin dolmuşa geleceğini biliyordu.
Siyasetin inceliğini bilmediği için Erdoğan’ın tufaya gelmesine şaşırmadım ama Ahmet Altan’ın tufaya gelmesine çok şaşırdım. Ben Ahmet Altan’a Kılıçdaroğlu’nun verdiği örneklerden çok daha fazlasını vereceğim. Neden veriyorum bu örnekleri, çünkü vereceğim örnek kişiler şu an Ahmet Altan’la aynı grup içinde yer alıyor da ondan.
Hepsi her anlamda aynı şeyi söylemeseler de bugün AKP’yi ve Erdoğan’ı destekleyen bir grup var. Bütün sorun bu grup içinde yer alan kişiler birbirlerinin geçmişini sorgulamıyorlar. Ahmet Altan yazısında “Var mı Erdoğan’ın bu sözlerine verecek bir cevabı olan? Danıştay cinayetini sahiplenecek olan var mı? Diyarbakır’da adamları öldürenleri savunacak biri var mı? Çorum’da, Sivas’ta, Kahramanmaraş’ta, Gazi Mahallesi’nde yaşananların büyük kışkırtma operasyonları sonucu gerçekleşmediğini iddia edecek kimse var mı? Kanlı 1 Mayıs’ta yaşananların bir “çete” işi olmadığını söyleyecek kimse var mı? Bir Erdoğan’a bakın, bir Kılıçdaroğlu’na.” diyor.
Danıştay cinayetinin derin devlet işi olduğu tamam, Türk Sol’u bütün bu cinayet ve olayların arkasında derin devlet olduğunu en az 50 yıldır söylüyor. Öncesini bırakın 12 Mart 1971’den itibaren hapsi ya da polisi tadan herkes bunu gayet iyi bilir ve söyler. Aramızdaki fark, biz bunu yıllardır söylüyoruz, sizler yeni söylüyorsunuz ve kendiniz keşfetmiş sanıyorsunuz. Peki Danıştay cinayetini işleyen kişinin yakalandıktan sonraki sloganını anımsıyor mu Ahmet Altan ya da hangi parti ve gençlik örgütünün adını vermişti. Yani derin devlet yine kimi kullanmıştı.
Diyarbakır’da öldürülenler hangi hükümetler zamanında, hangi komutanlar zamanında öldürülmüştür, bu dönemde Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan’ın adları öne çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Ne yaparsanız yapın bugün AKP’yi Refah Partisi’nden ayıramazsınız. O dönemde partili olan hatta kimileri bakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi kişiler neden isyan etmediler, hiç düşündün mü Ahmet Altan. O dönemin kimi isimlerinin neden hâlâ Ergenekon davasına dahil edilmediği kafana soru olarak takıldı mı?
Sivas olayları deyince benim aklıma bir isim daha geliyor Ahmet Altan, eski Adalet Bakanı Şevket Kazan. Derin devleti, “Allah Allah” diye otele saldıranları, hepsini bir kenara bırakıyorum, babamı öldürmek isteyenleri savunan bir Adalet Bakanı’yla karşı karşıya kalıyorum ve ben bu ülkede demokrasi mücadelesi vermeye çalışıyorum Ahmet Altan. Sivas deyince aklıma o dönemin Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu geliyor, sonra mı ne oldu, iki dönem milletvekili oldu Karamollaoğlu ve daha da komiği Susurluk Komisyonu’nda görev aldı. Karamollaoğlu’nun bir tümcesini hiç unutmam Madımak Katliamı’ndan sonra “Gazanız mübarek olsun.”
Kahramanmaraş olayları deyince aklıma çok şey geliyor, o dönem gece sekreteri olan Can Ataklı’yla 3 gece nöbet tuttum ben Günaydın Gazetesi’nde Ahmet Altan. Doğu Perinçek’in partisinin il başkanıyla telefonla konuşurken “Heryerde ellerinde silahlarla dolaşıyorlar, kapı kapı dolaşıyor ve öldürüyorlar. Şimdi bizim partinin kapısı kırıldı……” seslerini unutamam. Evet Ahmet Altan, telefon kapanmadı sadece konuşanın sesi gitti, ben dinleyeyim diye kapanmadı o telefon, hâlâ o kişinin yada oradakilerin yaşayıp yaşamadığını bilmem ve içimde büyük yaradır bu. O dönemde Abdülkadir Aksu orada görevliydi Ahmet Altan, sanırım bir ara Emniyet müdürü olarak bir ara da Vali Yardımcısı yada vekili olarak. Wikileaks’de adı “Uyuşturucu ticaretinden şüpheleniliyor ve genç kızlara yatkındır.” Denilen Aksu’nun şimdiki görevi nedir biliyor musun Altan, Mecliste Wikileaks Araştırma Komisyonu Başkanı. Birileri seninle mi dalga geçiyor, benimle mi bilmiyorum!..
12 Eylül öncesi asker yönetime gelsin diye gazetelere tam sayfa ilan veren MHP MYK’sında kim vardı anımsıyor musun? Taha Akyol vardı. Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül yazılarını yazdım günlerce. Fethullah Gülen’in dergisinde yazdıkları ortada. 12 Eylül’ü hep sevmişler, hep pohpohlamışlar. Ve sen şimdi onlarla beraber darbe karşıtlığı yapıyorsun, hiç sorgulamadan, her zaman karşı çıktığım “Ne olursan ol gel” mantığıyla. Ne olursan ol gelme kardeşim demeyi öğrenmeden demokrasi savaşımı verilemez, bunu öğrenmen gerekir sanırım.
Sen de demokrasi mücadelesi verdiğini söylüyorsun ama aramızda bir fark var Altan, ben cinayet işleyenleri ve onlara hoşgörüyle bakanları ayırt etmeyi biliyorum. Bütün derin devleti sadece ordu olarak görüyorsun, siyasileri yok sayıyorsun. Demokrasiyi sadece ordu mu engelledi ya da siyasiler demokrat tavır almayı bilseydi ordu bunları yapabilir miydi, bir de buradan bak bence, tabii işine gelirse…
İşte benim de aklıma gelenler bunlar, başkalarına “Konuşma” diyeceğine bence sen de “Bunları anlayana ve kabul edene kadar yazma…”
Odatv.com

Kim Yer Yalancı Dolmaları?

23 Şubat 2011 Çarşamba

Kim Yer Yalancı Dolmaları?

RTE ile Çankaya’dakinin sevgili Arap kardeşi Kaddafi, vatandaşı Arap kardeşlerine ağır silahlarla ateş yağdırıyor.

Libya’da isyan başladığı günden beri konuşması bekleniyor RTE’nin.

Düşük Mübarek’e halkın sesini dinlemesini ısrarla söyleyen mübarek başbakanımız, günlerdir susuyor.

Çankaya’daki AKP’li de bir iki günde 300’den fazla insan öldüren Kaddafi’ye kan dökmemesini öneriyor ve…

…lâkin Kaddafi’nin zorba, astığı astık kestiği kestik rejimini eleştirmiyor, bu ülkeye de layık olduğu ölçüde demokrasi getirilmesini dilemiyor.

Özenerek bezenerek yaptığı açıklamalarda, Kaddafi diktatörlüğüne artık çekip gitmenin zamanı geldiğine değinemiyor.

Mazeret hazır: Libya’nın iç politikasına karışmamak!

Mısır’a, Tunus’a halkın sesini dinle diyeceksin; aynı yolun yolcusu Libya’ya geldi mi iç politikayı öne süreceksin!

Kim yer bu yalancı dolmayı?

***

Kaddafi ailesi bir çete.

Çetenin reisi; Türkleri sevmediğini birçok açıklaması, davranışı ile kanıtlayan, sonradan görme bir subay artığı, baba Kaddafi...

Oğul Seyfülislam isyanın başladığı gün televizyonlara çıktı. İsyanı içlerinde Türklerin de bulunduğu yabancıların kışkırttığını söyledi.

Delilsiz, kanıtsız bir iddia ama neden Amerikalılar, İngilizler, Almanlar değil de Türkler sorusunun yanıtı; baba Kaddafi’nin önceki demeç ve davranışlarında.

Yakın geçmişte Başbakan Erbakan’a Libya ziyaretinde de engin dış politika görüşleri ile refakat eden Çankaya’daki AKP’li, Hoca’nın yakın danışmanıydı.

Bugün hararetle destek verdiği AB’ye Erbakan’ın rahle-i tedrisinde ikbal yolları ararken keskin bir AB düşmanlığı sergileyen, Hoca’sının İslam Ortak Pazarı gibi ham hayal projesini TBMM’de destekleyen Çankaya’daki AKP’linin; Kaddafi’nin ne mal olduğunu bilmediği söylenebilir mi?

Gerektiği biçimde söyleyecekken kardeş kanı döken Kaddafi’ye; demokrasi âşığı, insan hakları savunucusu ise Çankaya’daki, neden susuyor?

***

İktidar kodamanları, başta Çankaya’daki AKP’li oğulun suçlamasını sindirdiler.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu yaptığı kısa açıklamada ne dedi biliyor musunuz?

Kaddafi ağzıyla konuşan oğulun sözleri “dil sürçmesi” imiş!

Aklınla bin yaşa Dışişleri Bakanımız!

***

Böylesi büyük kargaşalarda dikkatlerden kaçan can sıkıcı olaylar da izleniyor:

Sanayi Bakanı basına Libya’da iş gören yatırımcılarla yaptığı toplantıyla ilgili bilgi verirken orada, çeşitli illerde çalışan Türklerin saldırıya uğradığına dair bilgi gelmediğini söyledi.

Libya’dan gelen kadın erkek vatandaşlar ise Türk şantiyelerinin talan edildiğini, Türk işçilerinin dövüldüğünü, ellerindeki yiyeceği Kaddafi askerlerinin aldığını, su sıkıntısı çektiklerini açıklıyor.

Şimdi hangisine inanacağız? Libya’dan gelenlere mi, bakana mı?

Zaten iktidara inanmak söz konusu olunca bir an durup düşünmek gerekiyor.

Örnek bol. Geçende RTE:

(1)- 2012’de siyaseti bırakacağı vaadinden bir güzel tornistan etti.

(2)- 2011’de genel başkanlığı bırakıp, 2013’te halkın seçeceği cumhurbaşkanlığı için Anadolu yollarına düşeceğini açıkladı...

İktidardakilere inanmak söz konusu olunca baştan beri benimsedikleri şu özdeyişi anımsamaz mısınız:

Yalandan kim ölmüş ki!


CÜNEYT ARCAYÜREK / CUMHURİYET

Kelaj

23 Şubat 2011 Çarşamba
Libya’da kaç Türk var?

“5 binden fazla...”
“15 bin civarında...”
“20 bine yakın...”
Rakamlar hep oval.
Sallıyor çünkü yetkililerimiz.
Bilmiyorlar.

Bakın, beş gün geçti...
Başbakanımız anca söyledi:
“Asgari 25 bin...”
Azamisi meçhul.

Gelenlerin hesabı bile karışık birader, 700 diyen de var, en az bin 100 diyen de.
- Trablus’ta işçi misiniz?
- Airbus’ta hostesim.
Gelen, uçakla geliyor.
Onu bile sayamıyorlar.

Tsunami mesela...
Orada kaç Türk olduğunu kimden öğrendik? Orada bulunan futbolcularımız Emre Aşık’la Suat Kaya’dan... Emre, o zamanlar formasını giydiği Beşiktaş’ın yöneticilerini; Suat da, o zamanlar başbakan yardımcısı olan Galatasaray taraftarı Mehmet Ali Şahin’i aramıştı, “kurtarın bizi” diye... Bu telefonlar gelene kadar uçak muçak gitmemişti. Sosyetemiz ise, Semiramis Pekkan’ın evine sığınmıştı. Sağlık durumlarını Ajda’dan öğrenebilmiştik!

Şoförlerimizin şakır şakır kafasını kestiler Irak’ta... Kimin kesildiğini ailelerinden öğrendik.

Halbuki, hatırlayın depremi...
İsrail ekipleri geldi, Gölcük’teki binlerce enkazın altından eliyle koymuş gibi bulup, çıkardı kendi vatandaşlarını... Biliyor çünkü adam, hangi vatandaşı o anda nerede, hangi adreste.

(
İddia ediyorum, arayın şu anda Berlin Belediyesi’ni, Berlin’de kaç kedi var, ev ev söylesin... Arayın büyükelçiliğimizi, vatandaşlarımızın adres listesini verebilirse Taksim’de miyavlarım.)

(
Hatta uzağa gitme... Elazığ Kovancılar’da deprem oldu, alt tarafı 300 haneli köyde ölü sayısını 3 günde sayamadılar, 61 dediler, 51 dediler, 41’e bağladılar, ki, o bile şüpheli.)

Veya, 11 Eylül...
İkiz Kuleler’de Türk vatandaşı olup olmadığını günlerce öğrenebildik mi yetkililerimizden? Öğrenemedik.
Kimden öğrendik?
Kuledeki Türk sandviççiden!

Televizyonlara bağlanıp, anlatmıştı, hiç unutmam: “Sarsıntı oldu. Hoparlörden ‘binayı terk etmeyin’ anonsu yapıldı. Amerikalılar talimatı dinleyip odalarında otururken, biz Türkler anında kaçtık. Zaten, Allah’tan erken oldu, merak etmeyin... Amerikalılar 8’de işbaşı yapar, ben mecburen erken geliyorum, saldırı 8.45’te oldu, Türkler henüz işe gelmemişti! Alt katlara geldiğimde, herkesi merdivenin sağ tarafından tek sıra halinde yürütüyorlardı. ‘Niye sol taraf boş’ diye sordum, ‘yukarı çıkanlara ayırdık’ dediler. Soldan indim jet gibi!”

Sahipsiz...
Kendi göbeğini kendi kesmek zorunda olan bir milletiz biz.

Ya Libya derseniz...
Alın size Libya.

Öztürk Serengil.
Son delikanlılardan...
Orijinal serserilerdendi.
Ayhan Işık’tan sonra en fazla para kazanan, ancak, ele avuca sığmayan, çapkın, çılgın, maceracı, anında çarçur etme rekortmeni sanatçımızdı rahmetli... Sığamadı buralara, 70’li yılların sonu, kalktı, Libya’ya gitti iyi mi...
Gazino açtı.

Davet eden bizzat Kaddafi...
Ne alaka?
Kıbrıs çıkarması için jetlerimize benzin yardımı yapmış, Türkiye bayılıyor o zamanlar Kaddafi’ye... E o da popülaritesini artırmak için Türkiye’nin bayıldığı sanatçıya açıyor kapılarını... Müteahhitlerimizi ülkesine buyur ettiği gibi yani.

Uzatmayayım, açıyor gazinoyu, içki yasak, çaktırmadan satıyor; kızlar filan... Libya’nın ileri gelenleri ve diplomatlar kuyrukta tabii... Ne kadar alengirli adam varsa, alayının buluşma merkezi oluyor. Şırrak... 12 gün sonra “bu adam casus” diye içeri tıkıyorlar Öztürk Serengil’i!

Turgutreis zindanına kapatıyorlar. Elçiliği arıyor, hükümete yazıyor, tanıdıklarını araya sokuyor, hikaye... Çıkamıyor. Boru değil, 6.5 ay yatıyor! Bakıyor ki, olacak gibi değil, Türkiye’nin hayrı yok, çürüyecek burada, kendi göbeğini kendi kesmeye karar veriyor.

Eşini Libya’ya çağırıyor, “ilgili” kişileri bulduruyor, sonrasını kendi üslubuyla, kendi ağzından anlatıyor: “Hayatım kaymıştı. Kaçmak zorundaydım. Bazı yerlerden sinyal aldım. Bu sinyallere binaen, geceleyin böbrek sancısı tutmuş numarası yaptım. Mangırajı konuşturduk elbette... Beni hastaneye götüren hapishane arabası limana geldi, motora atladım, açıkta bekleyen gemiye, pırrr... Bu iş bana, o günün parasıyla 11 milyon liraya patladı. Üstelik, Sahara Bankası’na yatırdığım 39 milyon lira mangıraj da Libya’da kaldı!”

Okuyunca insan...
“Yeşşeee” diyor.

Ancak...
Ha o gün, ha bugün.
Bazı şeyler hiç değişmiyor.
İster Maldivler’de sosyete ol, ister Kahire’de tekstilci, ister Bingazi’de mühendis... Yine onun üslubuyla... Türkiye’ye güvenip gittiğin her coğrafyada durum “kelaj” görünüyor

Kaddafi...

23 Şubat 2011 Çarşamba
Kaddafi...

“Hüsnü”den sonra yine karşılaştık…

“Peki Kaddafi’den ne istiyorlar” dedim…

“Bir milyon insan açken, kamu bankalarının parası ile oğluna bir gazete, bir televizyon, iki radyo satın aldı” dedi…

“Oha…”

“Biliyorsunuz güzel soru sormayan muhabirleri kovalardı… Foto muhabirinin 38’lik zum aletini aldığım gibi sokarım, dedi… Bunu duyan kameraman kaçtı… Zaten bir tek muhalif yazarı barındırmadı, ya köşelerini bırakıp kaçtılar, ya hapishanelere dolduruldular…”

“Çüşşş…”

Kaddafi’nin iktidarının 40’ıncı yılı kutlamalarına (02.09.2009) Emine Erdoğan ile Münevver Arınç ve Bülent Arınç da özel bir uçakla gelerek katıldılar… Arınç orada gördüklerinden çok mutlu olduğunu söyledi ve Libya’daki yönetimi öven özlü bir konuşma yaptı…

“Yok artık…”

“Kaddafi iktidarının 40’ıncı yılı törenlerinde çok heyecanlanan Emine Erdoğan gözyaşlarını tutamadı… (Tıklayınız; Google - Emine Erdoğan Libya’da nasıl ağladı)...”

“Vayyy…”

“Bingazi’de dev bir stadyum yaptırdı… O stadyumda yeterince lehte tezahürat yapılmadığını duyunca sinirlendi, ‘Biraz daha kızarsam içindekileri kovup develeri doldururum’ dedi…”

“Pess…”

“Kendini İslam âleminin ‘imamı’, Arapların ise ‘kralı’ saydı. Popülizmin uç noktasında yer almasının en çarpıcı örneğini o verdi. Yabancı devlet adamlarını azarladı ama altınını-parasını onların bankalarına taşıdı…”

“Höst…”

“Sonunda insanlar ayaklanınca her faşist gibi çıldırdı… Daha dün uçaklarla kendi halkını bombaladı… Yaralı göstericilere bakıyorlar diye doktorları bile kurşuna dizdiler…”

“Yuh…”

İşte Tayyip Erdoğan’ın dün grubunda savunduğu ‘insan hakları ödülünü’ bundan aldı…

“Aaaaa…”

“Atatürk’ü hiç sevmezdi….”

“Eh…”

*

Giderken arkasından seslendim:

“Gidecek mi?..”

Sordu:

“Hangisi?..”

Kadın, hacda bile tacize uğruyor

23 Şubat 2011 Çarşamba
İlahiyatçı yazar Hidayet Şefkatli Tuksal sadece dekolte giyen kadınların değil, son derece kapalı olanların da tacize uğradığına dikkat çekerek,
“Hacca giden kadınlar dahi tacize uğruyor” dedi
Hidayet Şefkatli Tuksal... Muhafazakâr kesimin yakından tanıdığı, feminist, ilahiyatçı, yazar... Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Hadis Anabilim Dalı’nda “Kadın Aleyhtarı Rivayetler Üzerinde Ataerkil Geleneğin Tesirleri” konulu teziyle doktorasını verdi. Başkent Kadın Platformu’nun aktif üyesi, İslam ve kadın sorunları üzerinde ses getiren çalışmaları bulunuyor.

Geçen hafta, ilahiyat profesörü Orhan Çeker’in tecavüz ve açık giyinme ilişkisi üzerine yaptığı açıklamayla ilgili sorularımızı yanıtlayan Tuksal, sadece dekolte giyen kadınların değil, son derece kapalı giyinen kadınların da tacize uğrayabildiğini söyledi. Tuksal hacca giden, örtülü kadınların dahi tacize uğradıklarını belirtti.

Sadece dekolte giyen kadın mı tacize uğrar, örtülü kadınlar tacize uğramıyor mu?

Dekolte tartışmasını saptırıcı bir tartışma olarak görüyorum. Çünkü sadece dekolte giyen kadınlar değil, son derece kapalı giyinen kadınlar da tacize uğrayabiliyor, uğruyor. Bunun için önümüzde hac örneği var... Bu, kadınların örtülü ya da açık olmasıyla alakalı bir şey değil. Bu iş, bir toplumdaki erkeklerin buna cüret edebilme kolaylığıyla ilgili. Kadınların bu meseleleri açıklamayacağından emin olmalarına dayanıyor. Bir kadına, başına geleni açıkladığında, “Kimbilir ne yaptın da başına bu geldi” diyorlar. “Öyle giyindin, şöyle güldün, şurada bulundun.” Kadına bakıyorlar, taciz eden erkeğe bakmıyorlar.

Hac sırasında neler geliyor kadınların başına?
Bizim bir iletişim grubumuz var Türkiye çapında. Hacdan dönen kadınlar oradaki yerel halktan erkeklerin mimiklerle, el kol hareketleriyle tacizine uğradıklarını anlattılar yakın zamanda. Orada şofördür, satıcıdır... Kadın güvenliği konusunda önemli bir problem var. Orada, hiçbir kadın taksiye binemez. Çünkü başına ne geleceği belli değil; kaçırılır mı, tacize mi uğrar...

Bu bakış açısında erkeklerin üzerine alınmaları gereken bir taraf yok mu?

Bu, erkeğe bakmayan bir tartışma. Oysa burada erkeklerin zihniyet kodlarına bakmak lazım. Bu kodlar nasıl oluşuyor, nasıl oluyor da 13 yaşındaki bir kız çocuğuna şehrin saygın insanları tecavüz edebiliyor? Burada başka bir problem var, dekolte tartışması asıl problemi gizleyen bir tartışma.

Yanlış söyledi’ diyelim lince dönüştürmeyelim

Orhan Çeker’in açıklamasını “düşünce özgürlüğü” kapsamına alıyor musunuz?

Orhan Bey kendi kişisel görüşünü söylüyorsa bana göre bu düşünce özgürlüğü içinde değerlendirilir. Fakat bu toplumun ortak bir değeri var; İslam dini. İslam dini adına konuşuyorsa, iş burada sıkıntıya gidiyor.
O zaman kendi adına değil, İslam öğretisi adına konuşmuş oluyor. O öğretiyi, kendi görüşüne alet etmiş oluyor. Bence eleştirilmesi gereken durum bu. Meseleye bir başka açıdan baktığımızda ise bir kişinin üzerine bu kadar çok gidilmesinden de rahatsız oluyorum. Bu da başka bir linç girişimi. O zaman başka hiçbir şey konuşamaz hale geliyoruz. “Yanlış söyledi” diyebiliriz ama medyatik bir lince dönüştürülmemeli.

Örtülü kadınlar ne diyor, muhafazakâr kesimdeki kadınlar tartışıyorlar mı bu zihniyeti?


Bu tartışmalar bizim aramızda her zaman yapılıyor. Ancak medyada tartışmak riskli, o zaman başka bir kavganın parçası oluyor. Burada da medyayı eleştiriyorum, sorunun nasıl çözüleceğini değil, birilerinin tavırlarını konuşuyoruz. Birilerini günah keçisi ilan edip onların üzerine gidiyoruz.

NE DEMİŞTİ?

Orhan Çeker, tacizle ilgili konuşurken, “Sorunun odağında kadın var. Bu suçun işlenmesinde dekolte ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyük”
demişti.


ŞÜKRAN PAKKAN/Milliyet