28 Ekim 2024 Pazartesi

29 EKİM'İ KUTLAMADAN ÖNCE DÜŞÜNMEK GEREKMİYOR MU?



Cumhuriyet, savaşla, kanla ve büyük fedakarlıklarla kurulan bir ülkenin eseridir. Osmanlı’nın çökmekte olduğu bir dönemde, ümmet anlayışından millet bilincine geçiş yapılarak modern bir toplum inşa edildi. Cumhuriyetin temel ilkesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasıydı. Ancak bu, yalnızca bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümü de ifade ediyordu.


Yeni kurulan bu ülke, sadece siyasi bağımsızlık kazanmakla kalmadı; ekonomik bağımsızlık için de büyük adımlar attı. Ülkenin dört bir yanında fabrikalar açıldı, sanayi hamleleri yapıldı. Köy Enstitüleri gibi dünyada benzeri olmayan eğitim projeleri hayata geçirildi. Bu enstitüler, sadece okuma-yazma öğretmekle kalmıyor, aynı zamanda üreten, düşünen, eleştiren bireyler yetiştiriyordu. Cumhuriyet, kadınlara da bir değer verdi ve dünya üzerinde ilk kez onlara seçme ve seçilme hakkı tanıdı. Bu hak, bir toplumun modernleşme yolunda attığı en büyük adımlardan biriydi. Ayrıca, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile yetim ve öksüz çocuklar dahi unutulmadı; onlara umut aşılandı.


Ancak bugün, Cumhuriyetin bu kazanımlarını ve değerlerini hatırlamamız gereken bir noktadayız. Demokrasiye sahip çıkamayan bir toplumun adaleti, eğitimi, özgürlüğü olabilir mi? Cumhuriyet, hukukun üstünlüğünü, eğitimde fırsat eşitliğini, ifade özgürlüğünü ve kadın-erkek eşitliğini temel alır. Peki, bu değerlerin yıkılmasına göz yuman bir toplumun geleceği olabilir mi?


Cumhuriyetin kazanımları birer birer yok edilirken, bunları sessizce izleyenlerin yarınları nasıl inşa edilebilir? Adaletin, hukukun ve toplumsal vicdanın zedelendiği bir düzenin içinde, Cumhuriyet Bayramı’nı hangi yüzle kutlayacağız? Gerçek bir kutlama, geçmişi anmakla kalmamalı, onun kazanımlarına sahip çıkmayı da gerektirir. Sadece “Yaşasın Cumhuriyet” demekle yetinmek yerine, Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmak için mücadele etmemiz gerekiyor.


Bu noktada, her 29 Ekim’de hatırlamamız gereken temel bir gerçek var: Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil, bir yaşam felsefesidir. Demokrasiye, özgürlüğe, hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına dayalı bir yönetim anlayışıdır. Bu anlayışı korumak ve gelecek nesillere aktarmak, hepimizin en büyük sorumluluğudur.


Cumhuriyet Bayramı, sadece geçmişin bir anması değil; aynı zamanda geleceğe dair bir taahhüttür. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesi olan laiklik, demokrasi ve millî egemenlik ilkeleri üzerine kurulu bir devlettir. Bu bayram, her yıl Cumhuriyet'in kazanımlarını hatırlatır ve gelecek nesillere bu değerlerin aktarılması için bir motivasyon kaynağı olur.
Sonuç olarak, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin simgesi, modern Türkiye’nin doğuşunun kutlandığı, ulusal birlik ve beraberliğin pekiştiği bir bayramdır.

Bu özel gün, Cumhuriyet'in kazanımlarını hatırlatmanın ve bu değerleri koruma kararlılığını ifade etmenin yanı sıra, ortak bir coşku ve gurur günüdür.

29 Ekim’i Kutlamadan Önce Düşünmek Gerekmiyor mu? Kendimize soralım, Cumhuriyet ve değerlerine sahip çıktık mı. Hangi yüzle kutluyoruz?

Ozan


26 Ekim 2024 Cumartesi

İBRAHİM KALOĞLU VE İSTANBUL BARO SEÇİMLERİ

İstanbul Barosu Başkanlığına Seçilen İbrahim Kaboğlu'nun Açıklaması Üzerine Düşünceler



Geçtiğimiz günlerde İstanbul Barosu başkanlığına seçilen İbrahim Kaboğlu, bir açıklamasında "Değişmez maddelere olumlu anlamda dokunulabilir." ifadesini kullandı. Bu söylem, anayasamızın ilk dört maddesi göz önüne alındığında düşündürücü bir nitelik taşımaktadır. Çünkü Anayasa'nın ilk dört maddesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel yapı taşlarını oluşturur ve değiştirilemez hükmü ile korunmaktadır. Bu maddeler, Cumhuriyet’in niteliklerini, devletin bütünlüğünü, resmi dilini, bayrağını, marşını ve başkentini kapsayan hükümlerdir.


Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Değiştirilemez maddelere olumlu anlamda nasıl dokunulabilir? Burada, hukuki bir tartışma yaratılmak isteniyor olabilir, ancak anayasanın değiştirilemez hükümlerine dokunma iddiası, anayasal düzenin temelini sorgulamak anlamına gelir. Bu maddelerin değişmezliği, anayasal rejimin ve demokratik yapının güvencesidir. O halde, olumlu anlamda dokunmaktan ne anlaşılması gerektiği konusunda daha net bir açıklama yapılmalıdır. Kaboğlu'nun bu açıklamasının anayasal bütünlüğe zarar vermeden nasıl bir anlam taşıdığı belirsizdir.


İlk dört madde, yalnızca hukuki bir metin değil, aynı zamanda toplumun ortak değerlerinin ifadesidir. Cumhuriyetin temel ilkelerini güvence altına alan bu maddeler, tarihsel süreçler sonucunda şekillenmiş ve toplumsal mutabakatın bir sonucudur. Bu bağlamda, anayasanın değişmez hükümleriyle oynamak, yalnızca hukuki bir mesele değil, toplumsal huzur ve istikrar açısından da risklidir.


Eğer bu tartışma, daha ileri bir demokrasiyi hedefliyorsa, anayasanın bu maddeleriyle oynayarak yapılması düşünülemez. Her ne kadar anayasa, zaman zaman toplumun ihtiyaçlarına göre güncellenmesi gereken bir belge olarak görülse de, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlık ve birlik temelleri üzerinde oynanması tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, İbrahim Kaboğlu gibi önemli bir hukuk insanının daha net ve açıklayıcı bir değerlendirme yapması gerekmektedir.


Sonuç olarak, anayasanın ilk dört maddesi üzerinde yapılacak her türlü tartışma, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği açısından büyük bir sorumluluk taşır. Olumlu anlamda dokunmak, hukuki bir belirsizlik değil, anayasal güvenceye olan bağlılığın ve saygının bir gereği olmalıdır.

Ozan


TÜRKİYE'NİN SINIFSAL EKSİKLİKLERİ ARİKTOKRASİ VE BURJUVANIN OLUŞAMAMASI



Cumhuriyetin ilanının üzerinden neredeyse bir asır geçti, ancak bu süreçte kendi aristokrasisini, burjuvazisini ve proletarya bilincini yaratamamış bir rejimle karşı karşıyayız. Türkiye’de aristokrasi ve burjuvazi gibi toplumsal sınıfların oluşumunu engelleyen tarihsel ve sosyo-ekonomik faktörler, toplumsal yapının dengesizliğine işaret ediyor.


Aristokrasi ve Osmanlı Mirası

Türkiye’de aristokrasi sınıfı oluşturulamadı, çünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelen gelenek nedeniyle aristokrat aileler ya kaçmak zorunda kaldı ya da göç etmek zorunda bırakıldı. Bu durum, kültürel birikimin kaybolmasına ve toplumsal yapıdaki sınıf farklarının oluşamamasına neden oldu. Oysa aristokrasi, yüzyıllar boyunca gelişen bir kültürel gelenek ve toplumsal statü birikimidir. Ancak Osmanlı'nın çözülme dönemindeki siyasi ve toplumsal kırılmalar, bu sınıfın kök salmasını imkânsız hale getirdi.


Cumhuriyet Döneminde Burjuvazinin Yaratılamaması

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, Türkiye’de burjuva sınıfının oluşturulması konusunda da ciddi eksiklikler gözlemleniyor. 1923 sonrasında devlet, ekonomik kalkınma adına çaresizce zenginleşme politikalarını destekledi; ancak bu destek, gerçek bir burjuvazi yaratmak yerine taşra kökenli bir zenginler sınıfının ortaya çıkmasına neden oldu. Burjuvazi, klasik anlamda kapitalist ülkelerde üretim araçlarının sahibi olan ve siyasal iktidarı yönlendiren bir sınıftır. Gelişmiş ülkelerde burjuvazi, iktidara ulaşma hedefi olan partilerle pazarlıklar yaparak istediğini elde edebilecek bir güce sahiptir.


Ancak Türkiye’de durum böyle gelişmedi. Laik, cumhuriyetçi yönetimlerden büyük destek gören kesimler, zamanla gerici iktidarların ekonomik çıkarlarına boyun eğdiler. Bu dönüşüm, laiklik iddiasındaki burjuva görünümlü zenginlerin, çıkarlarının korunması için iktidarla iş birliği yapmasına ve ucuz iş gücü yaratma amacıyla örgütsüz bir toplumu desteklemesine yol açtı. Bu zenginler, taşra kökenli olduklarından, çalışan kesimi tebaa olarak görmekte; destekledikleri siyasi iktidarı ise bir taşeron yapılanma olarak değerlendirmektedirler.


Taşra Zenginleri ve İşçi Sınıfının Mücadelesi

Taşra kökenli bu zenginlerin, toplumsal çıkarlar yerine sadece kendi kârlarını önceleyen politikaları desteklediği bir dönemde, işçi sınıfının durumu giderek kötüleşmiştir. Bugün, destekledikleri ekonomik sistemin sunduğu imkanların tükenmeye başlamasıyla, bu zenginler çare arayışına girmiş durumdadır. Çünkü kârlar azalmaya başladıkça, düşük ücretlerle çalışan işçi sınıfı, geçim sıkıntısıyla yüzleşmekte ve tepkisini artırmaktadır.


Gerçek Burjuvazinin Tanımı ve Sorumluluğu

Gerçek burjuvazi, beş kazanırken bir vermesini bilen, toplumsal refahın önemini kavramış bir sınıftır. Ancak Türkiye’de oluşan taşra zenginleri, bu bilinci taşımamaktadır. Bugün karşı karşıya olduğumuz taşra kökenli sermayedarlar, çıkarları doğrultusunda siyasi iktidarla iş birliği yaparak sadece kendi zenginliklerini artırma peşindedirler. Bu durum, ülkede sınıfsal dengenin bozulmasına ve gelir adaletsizliğinin derinleşmesine yol açmaktadır.


Sonuç

Türkiye, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren kendi aristokrasisini ve burjuvazisini yaratmakta başarısız olmuştur. Bu başarısızlık, toplumsal yapıdaki eksikliklerin, ekonomik dengesizliklerin ve sınıf bilincinin zayıf kalmasının temel nedenlerinden biridir. Aristokrasinin yüzyıllar süren kültürel birikim ve statü gerektirdiği düşünüldüğünde, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin, bu sınıfın oluşumunu engellediği açıktır. Aynı şekilde, Cumhuriyet sonrası devlet destekli zenginleşme politikaları da gerçek bir burjuvazi yaratmaktan çok, taşra kökenli zenginler sınıfının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sınıf, toplumsal refahı gözetmek yerine, kendi çıkarlarını korumayı amaçlayan bir zihniyetle hareket etmektedir.


Bu nedenle, toplumsal yapının güçlendirilmesi için, gerçek bir burjuvazi ve aristokrasi bilincinin oluşturulması, emekçilerin haklarının korunması ve adil bir gelir dağılımının sağlanması gerekmektedir. Bu doğrultuda, toplumsal adalet ve refah için bireylerin örgütlenme bilincinin güçlendirilmesi ve sermaye sahiplerinin topluma karşı sorumluluklarının yeniden tanımlanması elzemdir.

Ozan

KÜRT AÇILIMI VE SURİYE'DEKİ KÜRT DEVLETİ TEHDİTİ




Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a yönelik söylem değişikliği ve MHP’nin Kürt meselesindeki stratejik hamlesi, Türkiye’nin hem iç hem de dış politikadaki pozisyonunu gözden geçirme zorunluluğunu yansıtıyor. Bahçeli’nin, Öcalan’ı İmralı’dan çıkartıp TBMM’de konuşturma önerisi, klasik MHP politikaları ile uyuşmayan bir tavır gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde bu değişimin ardında birkaç kritik faktör bulunuyor.


Güvenlik Paradigmasındaki Değişim


Bahçeli’nin açıklamaları, güvenlik paradigmasında bir değişimi işaret ediyor. Uzun yıllar boyunca Öcalan ve PKK’yı Türkiye'nin güvenlik politikalarında "terörist başı" olarak konumlandıran MHP, şu an için terörün sona erdirilmesi ve Öcalan’ın devreye sokulması gerektiğine dair bir strateji izliyor. Bu değişimin altında yatan temel nedenlerden biri, Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG yapılanmasının Türkiye için ulusal bir tehdit oluşturması ve bu tehdidin kontrol edilememesi endişesi.


Suriye’deki Kürt Devleti Tehditi ve Öcalan’la İlişki


Türkiye’nin Suriye savaşına dahil olmasından bu yana, PYD/YPG’nin bölgede fiili bir devlet kurma hamlesi ciddi bir tehdit olarak algılandı. AKP hükümetinin, IŞİD’e karşı ÖSO’yu desteklemesi ve dolaylı olarak bölgedeki güç dengesini değiştirmesi, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti oluşmasına zemin hazırladığı şeklinde değerlendirilebilir. Bahçeli’nin, Öcalan’la tekrar müzakere kapısını aralaması, Suriye’nin kuzeyinde kurulması muhtemel bir Kürt devletine karşı içerideki Kürt nüfusu kontrol altına almak ve muhalefeti zayıflatmak amacı taşıyor.


MHP ve DEM Partisi Arasındaki Olası İttifak


Bahçeli’nin açıklamaları, MHP’nin DEM Partisi’ni (Demokrasi Partisi) meşru bir muhatap olarak kabul etmeye çalıştığı ve HDP’nin yerine koyduğu bir strateji değişikliği anlamına geliyor. Bu durum, Erdoğan’ın iktidar süresini uzatma amacı taşıyan anayasa değişikliği planlarına DEM Partisi’nden destek sağlama çabasını da içeriyor. Bahçeli, HDP’yi dışlayarak hem milliyetçi tabanın desteğini korumaya çalışıyor hem de DEM Partisi aracılığıyla Kürt seçmene yeni bir alternatif sunuyor.


Bahçeli’nin Selahattin Demirtaş’ı Dışlaması


Bahçeli’nin, HDP’nin eski genel başkanı Selahattin Demirtaş’a değil de Öcalan’a yönelik söylemleri, hem Kürt hareketi içinde hem de MHP tabanında bir kırılmayı hedefliyor. Demirtaş’ın özellikle demokratik söylemleri ve popülaritesi, Kürt meselesini sivil bir zemine çekme konusunda güçlü bir aktör olarak görülüyor. Bahçeli’nin Öcalan’ı muhatap alarak Demirtaş’ı dışlaması, Kürt hareketini ikiye bölmeyi ve sivil siyaseti zayıflatmayı amaçlıyor olabilir.



Erdoğan’ın Suriye Politikasının Sonuçları


Erdoğan’ın Suriye politikasında, özellikle IŞİD ve ÖSO gibi paramiliter gruplara verdiği destek, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu artırma çabası olarak yorumlandı. Ancak bu durum, aynı zamanda PYD/YPG’ye karşı uluslararası güçlerin sempatisini artırdı ve Kuzey Suriye’de bir Kürt devleti kurulması için zemin hazırladı. Bahçeli’nin bu bağlamda Öcalan’a yönelik stratejik bir açılım önerisi, Türkiye’nin kuzey Suriye’deki duruma yönelik çaresizlikten kaynaklanan bir hamle olarak değerlendirilebilir.


Anayasa Değişikliği ve İktidarın Devamlılığı


MHP, Erdoğan'ın anayasa değişikliği yoluyla iktidar süresini uzatması konusunda kritik bir rol oynuyor. DEM Partisi’nin desteği, bu stratejinin başarıya ulaşması için önemli. Bahçeli’nin bu süreçte Öcalan’ı muhatap kabul etmesi, DEM Partisi ile olası bir ittifakın ilk sinyalleri olarak okunabilir.


MHP’nin İdeolojik Dönüşümü ve Tabanındaki Riskler


Bahçeli’nin bu hamlesi, MHP’nin geleneksel milliyetçi ve Türkçü tabanında ciddi bir reaksiyon yaratma potansiyeline sahip. Bu politika değişikliği, MHP’nin tabanında ve geniş milliyetçi camiada kafa karışıklığı yaratabilir. Ancak Bahçeli, bu stratejiyi "terörün sona erdirilmesi" ve "ulusal çıkarların korunması" adına sunarak, bu riski minimize etmeye çalışıyor.


Sonuç: Siyasi Hesaplar ve Riskler


Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ı muhatap alma stratejisi, Türkiye’nin iç ve dış politik dengelerinin radikal bir değişim sürecine girdiğinin işaretidir. Bu değişim, MHP’nin Kürt meselesinde klasik çizgisinden saparak daha pragmatik bir pozisyona kaydığını göstermektedir. Bahçeli’nin bu hamlesi, Türkiye’deki siyasi aktörler arasındaki güç dengelerini değiştirebilecek ve özellikle HDP ile DEM Partisi arasındaki ilişkiyi zayıflatabilecek bir etkiye sahiptir.


Erdoğan ve Bahçeli’nin bu stratejiyi başarıyla yürütebilmesi, DEM Partisi’ni ve Kürt kamuoyunu ikna edebilme yeteneklerine bağlıdır. Ancak bu stratejinin, Erdoğan’ın siyasi geleceğini garanti altına almak, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt oluşumunu zayıflatmak ve Türkiye’nin iç politikasında yeni bir denge kurmak gibi geniş kapsamlı hedefleri olduğu söylenebilir.


Bu politik manevra, Türkiye’nin Kürt meselesiyle ilgili yaklaşımlarının, dış baskılar ve bölgesel gelişmeler neticesinde ne denli değişken bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor. Ancak bu strateji başarılı olsa bile, beraberinde birçok siyasi ve toplumsal riski de taşımaktadır.

Ozan

24 Ekim 2024 Perşembe

NEPOTİZM VE HEMŞEHRİCİLİK



Emre Kongar'ın "21. Yüzyılda Türkiye" kitabı, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yapısını analiz eden önemli eserlerinden biridir. Kongar, bu kitapta Türkiye'nin temel sorunlarına değinirken nepotizm (adam kayırma) ve hemşehricilik gibi konulara da eleştiriler getiriyor.


Kongar’ın eserindeki temel argüman, nepotizmin ve hemşehriciliğin, liyakat sistemine zarar vererek toplumsal düzeni çarpıttığı üzerinedir. Bu tür uygulamaların, bireysel yetenekler ve kabiliyetler yerine, aile bağları veya bölgesel bağlar üzerinden ödüllendirme sağladığını belirtir. Bu durumun, yetkin olmayan kişilerin önemli görevlere getirilmesine yol açtığını ve uzun vadede hem kamu yönetiminde hem de özel sektörde ciddi sorunlara neden olduğunu ifade eder. Özellikle devlet yönetiminde liyakatin yerine sadakat esas alındığında, kurumların işlevsiz hale gelme riskinden bahseder.


Kongar, bu yapının toplumdaki eşitsizlikleri derinleştirdiğini ve sosyal adaletin önünde büyük bir engel oluşturduğunu da vurgular. Bu bağlamda, demokratik değerlerin ve hukukun üstünlüğünün zedelenmesinin toplumda kutuplaşmaya ve güvensizliğe yol açtığını dile getirir.


Genel olarak, Emre Kongar'ın bu konudaki eleştirileri, sosyal adaletin ve liyakat esasının önemini öne çıkaran bir perspektife dayanıyor. Bu görüşlere katılıyorum; nepotizmin ve hemşehriciliğin, toplumsal kalkınmanın ve güvenin önünde ciddi engeller oluşturduğunu düşünüyorum. Bu tür uygulamalar, kurumsal yapıları çökerten ve toplumu adaletsizliğe sürükleyen bir hastalıktır. Yönetim kademelerinde liyakat ve şeffaflık esas alınmalı; bölgesel ya da ailevi bağlar değil, bireysel yetkinlik ve dürüstlük ön planda olmalıdır.


Nepotizm ve hemşehricilik, siyasette ciddi yapısal sorunlar doğurur ve demokratik süreçleri zayıflatır. Emre Kongar'ın da vurguladığı gibi, bu tür uygulamalar, siyasette şeffaflık ve hesap verebilirliği baltalar. Bu bağlamda siyasete olan etkileri şu şekillerde özetlenebilir:


1. Liyakat Sistemi Zayıflar


Nepotizm ve hemşehricilik, siyaset ve kamu yönetiminde liyakat esasına dayalı bir atama ve yükselme sistemini zayıflatır. Bu durum, nitelikli kişilerin dışlanmasına ve siyasi bağlantıları olan yetersiz kişilerin ön plana çıkmasına neden olur. Yeteneksiz yöneticiler, devlet kurumlarının verimsiz işlemesine ve kamu hizmetlerinin kalitesinin düşmesine yol açar.


2. Siyasi Güvensizlik ve Kutuplaşma


Nepotizmin ve hemşehriciliğin yaygın olduğu bir siyasi sistemde, toplumun güven duygusu erozyona uğrar. İnsanlar, önemli pozisyonlara gelen kişilerin yetkinliklerine değil, bağlantılarına dayalı olarak seçildiğine inandıklarında, kamu kurumlarına olan güven zayıflar. Bu da toplumda adalet duygusunu sarsar ve kutuplaşmayı derinleştirir.


3. Siyasal Yozlaşma ve Çıkar İlişkileri


Bu tür uygulamalar, siyasetçilerin yandaşlarına veya akrabalarına iş imkanları ve ekonomik çıkarlar sağlamasına zemin hazırlar. Bu durum, siyaseti bir güç ve çıkar dağıtım aracı haline getirir. Böylece, siyasal yozlaşma ve yolsuzluk kültürü gelişir. Yolsuzluk ve kayırmacılık, kamu kaynaklarının etkin ve adil bir şekilde kullanılmasını engeller.


4. Demokrasinin Temel İlkelerine Aykırılık


Nepotizm ve hemşehricilik, demokrasinin temel ilkeleri olan eşitlik, adalet ve fırsat eşitliğine aykırıdır. Bu tür uygulamalar, halkın seçtiği kişilerin, kamu yararına hizmet etmek yerine kendi yakın çevrelerine ve seçmen tabanlarına hizmet etmesine yol açar. Bu da demokratik değerleri zayıflatır ve siyaseti bir çıkar oyunu olarak algılanan bir yapıya dönüştürür.


5. Kurumsal İşleyişte Sorunlar


Siyasi kadroların liyakat esasına göre değil, bağlantılarla şekillenmesi, devletin kurumsal işleyişinde ve bürokratik mekanizmalarda tıkanmalara neden olur. Bu durum, karar alma süreçlerini yavaşlatır ve halkın devlete olan güvenini zedeler. Kurumların tarafsızlığı zayıflar ve siyasallaşır.


Bu nedenlerden dolayı, nepotizm ve hemşehricilik, siyaset üzerinde hem yapısal hem de toplumsal düzeyde derinlemesine olumsuz etkiler bırakır. Bu tip uygulamalar, siyaseti ve kamu yönetimini yozlaştırır, toplumsal güveni sarsar ve demokratik işleyişi tehlikeye atar. Kongar’ın kitabında bu konulardaki eleştirileri yerinde ve önemli tespitler olarak öne çıkar.

Ozan 

23 Ekim 2024

EŞİT VATANDAŞLIK NEDİR



Eşit vatandaşlık, bir ülkenin tüm vatandaşlarının hukuki, siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan eşit haklara sahip olmasını ifade eder. Bu kavram, cinsiyet, etnik köken, din, dil, ırk, yaş, engellilik durumu gibi farklılıklara bakılmaksızın, herkesin eşit muamele gördüğü ve eşit fırsatlara sahip olduğu bir düzeni hedefler.


Hukuki Eşitlik:

Tüm vatandaşların yasalar önünde eşit haklara ve yükümlülüklere sahip olmasıdır. Herkesin adil yargılanma hakkı ve eşit korunma hakkı vardır.


Siyasi Eşitlik:

Her vatandaşın oy hakkına sahip olması ve siyasi süreçlere eşit katılım hakkı vardır. Seçme ve seçilme hakkı, ifade özgürlüğü gibi haklar bu kapsama girer.


Sosyal Eşitlik:

Sosyal haklar ve hizmetlere erişimde, eğitim, sağlık, barınma gibi temel hizmetlerde eşit muamele görme hakkıdır. Toplumun her kesiminin bu hizmetlerden adil şekilde yararlanması amaçlanır.


Ekonomik Eşitlik:

Ekonomik fırsatlara erişimde eşitlik sağlar. Bu, iş imkanlarına erişim, adil ücretlendirme ve ekonomik kaynakların adil dağılımını içerir.


Eşit vatandaşlık, toplumun genel refahını ve sosyal uyumu artırmak için temel bir prensiptir. Burada soru şu;

Kürtlerin eşit vatandaşlık tanımı nedir?

Bu konuda araştırma yapınca bir tek yla Sabancı üniversitesi ile Konda araştırmanın "Vatandaşlık Araştırması ve Kürt Meselesi" adıyla yayınlanan ve Birikim dergisinde Cuma Çiçek'in 24 Haziran 2016 tarihinde kaleme aldığı bir yazı var. 

https://birikimdergisi.com/haftalik/7778/vatandaslik-arastirmasi-ve-kurt-meselesi

Yazının özetinden öğrendiğimiz şu satırlar 

"Bu dört veri, Kürt meselesinin siyasi çözümünde çok kritik bir eşik olan anadilde eğitim ve iki ya da çok dilli kamu hizmetleri konusunda Türkiye genelinde dikkate değer bir tartışma imkanının olduğunu gösteriyor."

Kürtlerin eşit vatandaşlık tanımları"

Anadilde eğitim ve iki ya da çok dilli kamu hizmetleri" kapsamında.

Evet Kürt sorunu vardır ancak eşit vatandaşlık tanımı anadilde eğitime sıkıştırılamaz.

Baz alınan araştırmadan,

"Kürtlere karşı ayrımcılığı savunan insanların oranı %40’ların üstünde. “Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşları askerlikte en yüksek rütbeye ulaşabilmelidir” önermesine katılmayanların oranı %41. “Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşları Cumhurbaşkanı olabilmelidir” önermesine katılmayanların oranı ise %43" olarak belirlenmiş.

Eğer soru farklı sorulsaydı mesela, 

"Alevi yada komünist kökenli vatandaşların askerlikte en yüksek rütbeye ulaşabilir mi/ Cumhurbaşkanı olabilir mi" diye sorulsaydı farklı bir sonuç hatta daha düşük sonuçlar çıkardı.

Ayrıca 

Üniter devlet yapısında, ortak dille yaşayan bir etnisitenin anadilde eğitim istemesi, birkaç önemli sorun ve sakıncaya yol açabilir:


1.Toplumsal Birliğin Bozulması:

Ortak dille yaşayan bir toplumda, herkesin farklı dillerde eğitim alması, toplumsal birliği ve uyumu zedeleyebilir. Ortak bir dilin öğrenilmesi, toplumun bir arada yaşamasını ve iletişimini güçlendirmektedir.


2.Resmi Dilin Önemi:

Üniter devletlerde, resmi dil genellikle ulusal birliği ve yasal düzeni sağlamak için kullanılır. Anadilde eğitim talebi, resmi dilin öğrenilmesini zorlaştırabilir ve bu da devletin yasal ve idari işleyişini etkileyebilir.


3.Eğitim Birliği:

Anadilde eğitim, öğrencilerin resmi dilde yeterli beceri kazanamamasına neden olabilir. Bu durum, eğitim birliğini ortadan kaldırabilir ve öğrencilerin eğitimde eşit fırsatlar elde etmelerini zorlaştırabilir.


4.Azınlık Gruplarının Entegrasyonu:

Anadilde eğitim talebi, azınlık gruplarının toplumla entegrasyonunu zorlaştırabilir. Ortak bir dilde eğitim alması, azınlık gruplarının toplumun diğer bölümleriyle daha uyumlu olmalarını sağlar.


Bu nedenlerden dolayı, üniter devletlerde anadilde eğitim talebi, toplumsal birliği ve eğitim birliğini korumak açısından bazı zorluklar yaratabilir. Ancak, azınlık gruplarının dillerini ve kültürlerini koruma hakkı da önemlidir, unutulmaması ve yok olmaması adına  konuşulmalıdır.Bu konuda bir denge kurmak, toplumsal uyumu ve eşitliği sağlamak için önemlidir.

Özdemir İnce'nin Aydınlık gazetesinde 

 "Üniter devlet ve anadilde eğitim" başlıklı yazı özetlemiş.

[2] Üniter devlet ve anadilde eğitim | Özdemir İnce | Aydınlık (https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/uniter-devlet-ve-anadilde-egitim-19566)

"Taraf gazetesi yazıcısının ileri sürdüğü “Her etnik topluluk kendi dilinde eğitim hakkına sahiptir” iddiasının geçerli olduğu hiçbir Avrupa Birliği ülkesi yoktur. Üniter bir devlet olan Fransa’da eğitim-öğretim sadece Fransızca yapılır. Belçika’da Fransızca ve Flamanca yapılır. Çünkü Belçika, özel konumlu Brüksel dışında, iki bölgeli (Valonya ve Flamanya) bir Federal devlettir. Kürtçenin eğitim-öğretim dili olması için Türkiye’de en azından bir “Türk & Kürt Federasyonu” kurulması gerekir. “Efendim, böyle bir federasyona ne gerek var böyle de Kürtçe anadilde eğitim-öğretim yapılabilir” diyen varsa, bunun nasıl olacağını anlatması, açıklaması gerekmektedir. İlkokul, ortaokul ve liseyi Kürtçe okuyanlar, üniversiteyi Türkçe mi, Kürtçe mi okuyacaklar?

Kürtçe okuyacaklarsa, resmi dili Türkçe olan üniter bir devlette nasıl iş bulup çalışacaklar? Eşit iş olanaklarına sahip olabilecekler mi? Bunlar ciddi işlerdir... Bu doğrular ve gerçekler karşısında “Ama insanın doğduğu andan itibaren annesinden duyduğu dilde eğitim görmesine karşı çıkmanın insan hakları hukuku açısından da, ahlaki olarak da bir izahı yoktur...” türünden iddiaların ciddiye alınması olasılığı ve olanağı yoktur."

Ozan 

24 Ekim 2024



Kaynak 

[1] EĞİTİMDE ANADİLİN YERİ: ULUSLARARASI BELGELER VE ... - DergiPark (https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/804136)

[2] Üniter devlet ve anadilde eğitim | Özdemir İnce | Aydınlık (https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/uniter-devlet-ve-anadilde-egitim-19566)

[3] Üniter devlet ve anadilde eğitim | Özdemir İnce | Aydınlık (https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/uniter-devlet-ve-anadilde-egitim-19566)

[4] EĞİTİMDE ANADİLİN YERİ: ULUSLARARASI BELGELER VE ... - DergiPark (https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/804136)

[5] EĞİTİMDE ANADİLİN YERİ: ULUSLARARASI BELGELER VE ... - DergiPark (https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/804136)

24 Ekim 2024

Ozan

18 Ekim 2024 Cuma

Bandırma Kasaba Kafasıyla Yönetilemez

Bandırma Kasaba Kafasıyla Yönetilemez



Bandırma’da yaşamak bir ayrıcalıktır; konum olarak Türkiye’nin en güzel coğrafyalarından birinde yer almak demektir. Bandırma, Güney Marmara’da önemli bir yerleşim merkezi olmasının yanı sıra limanı aracılığıyla bölgenin dünyaya açılan kapısı konumundadır. Bandırma Limanı, İstanbul’dan sonra Marmara Denizi’ndeki en büyük ikinci, Türkiye’nin ise beşinci büyük limanıdır. Bu liman, bölgenin ekonomik ve ticari faaliyetlerinde hayati bir rol oynamaktadır.

Bandırma, Türkiye’nin gelişmiş sektörlerine ev sahipliği yapan önemli bir sanayi merkezidir. Dünyanın en değerli madenlerinden biri olan bor minerali, ilçe sınırları içinde işlenmektedir ve Bandırma, bu ticaretten yıllık ortalama 1 milyar dolarlık bir hacme sahiptir.

Karayolu ile Balıkesir üzerinden Ege Bölgesi’ne ve güneye, Bursa yönünden İstanbul’a ve Anadolu’ya, Çanakkale üzerinden ise Trakya ve İstanbul’a ulaşım imkanı vardır. Hızlı feribot seferleri sayesinde Bandırma-İstanbul arası ulaşım kolaylaşmış ve kısalmıştır. Ayrıca, Bandırma’dan her gün düzenli olarak Bandırma-İzmir tren seferleri yapılmaktadır.

Bandırma; İstanbul, Bursa ve İzmir illerinin ortasında, büyük metropollere yakın bir noktada yer alır. Bu coğrafi konum, ilçede farklı ulaşım imkanlarının gelişmesine olanak tanımış ve kara, hava, deniz, demiryolu gibi ulaşım ağlarının bir arada bulunduğu ender yerleşim merkezlerinden biri haline getirmiştir. Bu durum, Bandırma’nın sosyal ve ekonomik yapısının şekillenmesinde kritik bir rol oynamaktadır.

Örneğin, İstanbul'un bir ilçesinden diğerine gitmek yarım gününüzü alabilirken, Bandırma’dan İstanbul’un Avrupa yakasındaki Yenikapı’ya 2 saat, Anadolu yakasındaki Kadıköy’e ise 2 buçuk saatte deniz yoluyla ulaşmak mümkündür. Ayrıca, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na 2 buçuk saatlik karayolu yolculuğuyla ulaşabilirsiniz.

Bandırma, Bursa’ya 1 saat, İzmir’e 3 saat, Balıkesir’e ise 1 saatte ulaşım imkanı sunar. Aynı zamanda Marmara Denizi’nden veya Körfez üzerinden Ege Denizi’ne kısa sürede ulaşarak denize girme şansı sunar.

Doğayı ve yürüyüşü sevenler için ise 5 km mesafede Kapıdağ ve Karadağ, 40 km uzaklıkta Gönen Kaplıcaları ve Aladağ gibi doğal alanlar bulunur. Bu yerler, doğa yürüyüşleri için ideal alanlar olup Kazdağları’na da kolayca geçiş imkanı sunar.

Neden Bandırma Hak Ettiği Değeri Alamıyor?

Böylesine güzel bir coğrafyada bulunan Bandırma, neden gereken değeri alıp markasını yaratamıyor? Bu soruya yanıt arayalım:

Kasaba Kafasıyla Şehir Yönetilemez

Bir şehri yönetmek, yalnızca günü kurtaran geçici çözümlerle değil; uzun vadeli, sürdürülebilir ve vizyoner politikalarla mümkündür. Yönetim, rasyonel bir akılla, bilimsel yöntemlere dayalı olarak ve alanında uzman ekiplerin iş birliğiyle yürütülmelidir. Ancak, ne yazık ki bazı yerel yönetimlerin benimsediği "kasaba zihniyeti," şehirlerin gelişme potansiyelini baltalamaktadır.

Örneğin, bir şehrin en merkezi noktasında “gastronomi festivali” adı altında panayır düzenlemek ve bunun yanına bir lunapark kurmak, şehirleşmeyi teşvik etmek yerine kasabalılığı yaygınlaştırır. Bu tür yaklaşımlar, halkın refahını artırmak yerine, şehirde kaos ve düzensizlik yaratır. Böyle bir anlayışla şehri yönetmeye kalktığınızda, ilerlemenin değil, gerilemenin önünü açarsınız.

Dahası, halk sağlığını ciddi anlamda tehdit eden bir sorun var: Nereden ve nasıl üretildiği belli olmayan gıdaların, gerekli laboratuvar denetimlerinden geçirilmeden satışa sunulması. Bu ürünlerin hijyenik olmayan koşullarda hazırlanarak halka sunulması, büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Peki bu ihmalkarlığın bedelini kim ödeyecek? Sağlık, hafife alınacak bir mesele değildir; ihmal edilmesi durumunda ağır bedeller ödenebilir.

Ayrıca, bu tür festivaller, yerel esnafı da zor durumda bırakmaktadır. Dükkan kiralarını ödeyen, vergi veren ve istihdam sağlayan yerel esnaf, kaliteli ürünler sunarken bu adaletsiz rekabetle karşı karşıya kalıyor. Ekonomik zorluklarla mücadele eden şehir esnafı için bu durum adil midir? Elbette ki hayır. Esnaf, şehir kültürünün ve ekonomisinin temel taşlarından biridir ve korunması gereklidir.

Tüm bunlar yaşanırken, tarihi Bandırma Ortaokulu’nun bahçesine, siluetini kapatan “Onon” adlı büyükşehir belediyesine ait bir kafe kondurulmuş. Bu durumda üzülecek çok şey var: Tarihi binanın değerinin hiçe sayılmasından mı, kent mimarisine yapılan saygısızlıktan mı, yoksa şehri yönetenlerin bilgi ve görgü eksikliğinden mi? Karar vermek zor.

Gelişmiş ülkeler, sanayi devriminden 5.0 evresine geçerken, teknoloji ve sürdürülebilirlik odaklı şehir yönetimi uygulamalarını hayata geçiriyorlar. Bu devrim niteliğindeki değişimler, şehirlerin daha akıllı, çevre dostu ve yaşanabilir hale gelmesini sağlıyor. Ancak, “kasaba kafası”yla hareket edenler bu gelişmelere ayak uyduramadıkları için, şehirlerimizi çağın gerisinde bırakıyorlar.

Artık yerel yönetimler, kısa vadeli düşünceleri bir kenara bırakmalı ve geleceği inşa edecek adımlar atmalıdır. Şehirleri ileriye taşıyacak projeler için uzmanlardan ve halktan destek alınarak, uzun vadeli ve kapsayıcı planlar yapılmalıdır. Şehirleri kasabalara değil, modern ve yaşanabilir yaşam alanlarına dönüştürmek bizim elimizde.

https://www.gercekbandirma.com/bandirma-kasaba-kafasiyla-yonetilemez

Ozan
14 Ekim 2024
Bandırma

Bandırma: Güney Marmara'nın Yükselen Değeri

 Bandırma: Güney Marmara'nın Yükselen Değeri



Bandırma’da yaşamak bir ayrıcalıktır; konum olarak Türkiye’nin en güzel coğrafyalarından birinde yer almak demektir. Bandırma, Güney Marmara’da önemli bir yerleşim merkezi olmasının yanı sıra limanı aracılığıyla bölgenin dünyaya açılan kapısı konumundadır. Bandırma Limanı, İstanbul’dan sonra Marmara Denizi’ndeki en büyük ikinci, Türkiye’nin ise beşinci büyük limanıdır. Bu liman, bölgenin ekonomik ve ticari faaliyetlerinde hayati bir rol oynamaktadır.


Bandırma, Türkiye’nin gelişmiş sektörlerine ev sahipliği yapan önemli bir sanayi merkezidir. Dünyanın en değerli madenlerinden biri olan bor minerali, ilçe sınırları içinde işlenmektedir ve Bandırma, bu ticaretten yıllık ortalama 1 milyar dolarlık bir hacme sahiptir.


Karayolu ile Balıkesir üzerinden Ege Bölgesi’ne ve güneye, Bursa yönünden İstanbul’a ve Anadolu’ya, Çanakkale üzerinden ise Trakya ve İstanbul’a ulaşım imkanı vardır. Hızlı feribot seferleri sayesinde Bandırma-İstanbul arası ulaşım kolaylaşmış ve kısalmıştır. Ayrıca, Bandırma’dan her gün düzenli olarak Bandırma-İzmir tren seferleri yapılmaktadır.


Bandırma; İstanbul, Bursa ve İzmir illerinin ortasında, büyük metropollere yakın bir noktada yer alır. Bu coğrafi konum, ilçede farklı ulaşım imkanlarının gelişmesine olanak tanımış ve kara, hava, deniz, demiryolu gibi ulaşım ağlarının bir arada bulunduğu ender yerleşim merkezlerinden biri haline getirmiştir. Bu durum, Bandırma’nın sosyal ve ekonomik yapısının şekillenmesinde kritik bir rol oynamaktadır.


Örneğin, İstanbul'un bir ilçesinden diğerine gitmek yarım gününüzü alabilirken, Bandırma’dan İstanbul’un Avrupa yakasındaki Yenikapı’ya 2 saat, Anadolu yakasındaki Bostancı’ya ise 2 buçuk saatte deniz yoluyla ulaşmak mümkündür. Ayrıca, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’na 2 buçuk saatlik karayolu yolculuğuyla ulaşabilirsiniz.


Bandırma, Bursa’ya 1 saat, İzmir’e 3 saat, Balıkesir’e ise 1 saatte ulaşım imkanı sunar. Aynı zamanda Marmara Denizi’nden veya Körfez üzerinden Ege Denizi’ne kısa sürede ulaşarak denize girme şansı sunar.


Doğayı ve yürüyüşü sevenler için ise 5 km mesafede Kapıdağ ve Karadağ, 40 km uzaklıkta Gönen Kaplıcaları ve Aladağ gibi doğal alanlar bulunur. Bu yerler, doğa yürüyüşleri için ideal alanlar olup Kazdağları’na da kolayca geçiş imkanı sunar.


Neden Bandırma Hak Ettiği Değeri Alamıyor?


Böylesine güzel bir coğrafyada bulunan Bandırma, neden gereken değeri alıp markasını yaratamıyor? Bu soruya yanıt arayalım:


1. Ego Sorunu: 

Bandırma’da ego sorunu başlıca problemdir. Yükselenin aşağıya çekilmesi, yeni projelerin öne çıkamaması ve rasyonel, vizyon sahibi insanların desteklenmemesi, kentin kolektif çalışma yapamamasına neden olmaktadır. Bu durum, Bandırma’nın gelişim potansiyelini engellemektedir.



2. Yönetim Algısı: 

Bandırma’yı birkaç kişi dışında (en fazla on ya da on beş kişi) kimsenin yönetemeyeceği algısı veya manipülasyonu, kente yeni vizyoner yöneticilerin ve fikirlerin önünü kapatmaktadır.



3. Çıkar Gruplarının Etkisi: 

Siyasi, ekonomik, kültürel, mezhepsel ve etnik çıkar gruplarının, kentin dinamik unsurlarıymış gibi öne çıkarılması, Bandırma’nın kent kültürünün gelişimini engellemektedir.



4. STK’ların İşlevsizleştirilmesi: 

Bandırma’da sivil toplum kuruluşları (STK’lar) toplumsal işlevlerinden uzaklaştırılarak, kişilerin gizli ajandalarına hizmet eder hale getirilmiş, ya da ego tatmini yerleri ya da parti, mezhep ve etnisitelerin arka bahçesi haline getirilmiştir. Bu nedenle STK’lar, toplumsal işlevlerini yitirerek sönümlenmiştir.


Bu Durumun Sonuçları


İl Statüsünü Kazanamamış Bandırma: 

Balıkesir’in ilçesi olarak kalmış bir Bandırma.


Ekonomik Katma Değerin Yitirilmesi: 

Sanayi, turizm, tarım ve hayvancılık gibi gelişim göstergelerine sahip olmasına rağmen, ürettiği 1 milyar dolarlık ticaret hacminin katma değerine sahip çıkamayan bir Bandırma.


Lobi Gücü Eksikliği: 

Kara, deniz, hava ve demiryolu ulaşım imkanlarına ve Marmara’nın ikinci büyük limanına sahip olmasına rağmen lobisi olmayan bir Bandırma.


Eğitim ve Toplumsal Altyapı Eksikliği: 

Kendi adını taşıyan “Bandırma 17 Eylül Üniversitesi” olmasına rağmen, toplumsal altyapısını hazırlayamayan bir Bandırma.


Tarihi Değerlerin Tanıtılamaması: 

Daskyleion ve Kyzikos antik kentlerinin bulunduğu, tarihin sergilendiği bir yer olmasına rağmen, bunları Türkiye ve dünyaya tanıtamayan bir Bandırma.

Bu örnekler uzatılabilir, ancak akla gelenler bunlar. Kısaca; yazık... Bandırma’ya, Bandırmalıya, kente, geleceğe, kalkınmaya; en kötüsü de çocuklara ihanet ediliyor.


Vicdanı Olana Duyurulur.


Vesselam,

Ozanca

Bir Ülkenin Çöküşü: Değerlerimiz ve Gerçekler"

 Bir Ülkenin Çöküşü: Değerlerimiz ve Gerçekler



Bu ülkede bir zamanlar çocuklar sevilir, kadınlara saygı duyulurdu. Ancak bugün geldiğimiz noktada, çocuklar cemaat yurtlarında istismara uğruyor; kadınlar ise sokak ortasında ya şiddet görüyor ya da öldürülüyor. Yeni doğan bebekler, para karşılığında bazı sağlık çalışanları tarafından hayatlarından ediliyor. Bu tablo, bir ülkenin insan hakları ve ahlaki değerler konusundaki derin yaralarını gözler önüne seriyor.


Geçmişte dağlara ve derelere yürüyüş yapmaya, piknik yapmaya giderdik. Doğa ile iç içe olmanın verdiği huzuru yaşardık. Ancak şimdi dağlar madenci şirketlerine, dereler ise hidroelektrik santrallerine (HES) kurban edilmiş durumda. Ormanlar yakılıyor ve bu alanlar imara açılıyor. Doğal miraslarımızı, geleceğimizin yeşil alanlarını kaybediyoruz. Çocuklarımız, betonlaşan ve kirlenen bir çevrede büyümek zorunda kalıyor.


Ülkemizin güvenliği de ciddi bir tehdit altında. Yabancı ülkelerden mafya liderlerine vatandaşlık veriliyor, sokak ortasında silahlı çatışmalar yaşanıyor. Köşe başlarında uyuşturucu satılıyor, ve uyuşturucu kullanımı maalesef 12-13 yaşındaki çocuklara kadar inmiş durumda. Devletin bu konuda önlem almak yerine sessiz kalması, toplumun geleceğini tehlikeye atıyor.


Anayasaya uyulmuyor, Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmıyor; yasalar ise yanlış ve taraflı bir şekilde kullanılıyor. Hukukun üstünlüğü ilkesinin ayaklar altına alındığı bir düzende, adaletin sağlanması mümkün olabilir mi? Adaletin yerini bulmadığı bir ülkede, toplumsal güven de kaybolur.


Ekonomik kriz, halkı sefalet ve açlıkla yüz yüze bırakmış durumda. İnsanlar günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi. Okullarda açlıktan bayılan çocuklarımız var. Bu durum, geleceğin teminatı olarak gördüğümüz genç neslin nasıl bir çıkmaz içinde olduğunu gösteriyor.


Eleştiri ise artık suç olarak görülüyor; en ufak bir muhalif ses hakaret sayılarak insanlar cezaevine konuluyor. Fikir özgürlüğünün yok edildiği bir ülkede, demokrasiden bahsetmek ne kadar mümkün?


Bu tabloya baktığımızda, sorulması gereken tek soru var: "Ne kadar kötüsünüz?" İnsan hakları, doğa, adalet ve ekonomi konusunda bu denli kötü bir yönetim sergileyenler, toplumun geleceğini karartmakta ve ülkenin değerlerini yok etmektedir.

Ozan

17 Ekim 2024 Perşembe

Gündemin Peşinde Koşan Siyaset ve Görmezden Gelinen Gerçekler

 Gündemin Peşinde Koşan Siyaset ve Görmezden Gelinen Gerçekler



Her gün farklı bir gündemle uyanıyoruz. Bir gün anayasa değişikliği tartışılıyor, ertesi gün "İsrail Türkiye'ye saldıracak" iddiaları ortaya atılıyor, bir başka gün ise "Kürtlerle çözüm süreci yeniden gündeme gelebilir" deniyor. Bu sürekli değişen ve toplumun dikkatini dağıtmaya yönelik gündemler arasında, ülkenin gerçek sorunları ne yazık ki göz ardı ediliyor.


Ekonomik zorluklar ve yoksulluk, geniş kitleler için her geçen gün daha da derinleşiyor. Emekliler, "Geçinemiyoruz!" diye haykırıyor; işçiler, asgari ücretin yetersizliğine isyan ediyor; memurlar, kiralarını ödemekte zorlanıyor; köylüler ise tarlada kalan ürünleri yüzünden büyük bir öfke içinde. Esnaf, gün boyu siftah yapmadan kepenk kapatıyor ve her geçen gün bu duruma çözüm üretecek bir politikadan yoksun kalıyor.


Eğitim sisteminde de ciddi sorunlar var. Yetersiz beslenme nedeniyle sınıfta açlıktan bayılan öğrenciler var. Temel besin maddelerine ulaşamayan çocuklar, yeterli protein almadıkları için zeka ve fiziksel gelişimlerinde gerilik yaşıyor. Eğitim, sadece ders kitapları ve müfredatla değil, öğrencilerin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi ve fiziksel gelişimlerini tamamlayabilmesiyle de ilgilidir.


Sağlıklı yiyeceklere ulaşmak ise giderek zorlaşıyor. Piyasada denetimden geçmeden satışa sunulan sahte gıdalar, halkın sağlığını tehdit ediyor. Tarım ve gıda güvenliği konusunda etkili önlemler alınmazken, halk ucuz ve güvenilir olmayan ürünlere mahkum ediliyor.


AKP iktidarı, bu gerçek sorunların konuşulmaması için sürekli olarak gündemi değiştiriyor. Halkın geçim sıkıntısı, eğitim ve sağlık sistemindeki aksaklıklar gibi temel meseleler yerine, toplumun dikkatini çekecek ve manipülasyona açık konular tartışılıyor. Ancak bu gündem oyunlarının peşinde sürüklenen sadece iktidar değil; muhalefet partileri de bu tuzağa düşerek halkın gerçek sorunlarını dile getirmekte yetersiz kalıyor.


Oysa bu ülkede, acil olarak çözülmesi gereken pek çok mesele var: Ekonomik kriz, yetersiz sağlık ve eğitim hizmetleri, tarımsal üretimde yaşanan sorunlar, işçi ve emekçinin hakları... Siyasetin, bu sorunlara kalıcı çözümler üretmesi ve halkın yanında yer alması gerekiyor. Aksi takdirde, sürekli değişen gündemler arasında kaybolup gitmeye devam edeceğiz.

17 Ekim 2024

Ozan

Batı Uygarlığı: İkiyüzlülüğün Portresi

 Batı Uygarlığı: İkiyüzlülüğün Portresi



Mahatma Gandhi’ye sormuşlar: “Batı uygarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye. Yanıtı ise keskin ve düşündürücü: “Olsaydı iyi olurdu.” Bu söz, Batı’nın, özellikle Avrupa’nın, tarihsel ve güncel tutumlarını özetleyen derin bir eleştiridir.
Batı, yani Avrupa, tarih boyunca çıkarlarına göre politika belirleyen, kendi menfaatlerini önceleyen bir devletler topluluğu olmuştur. Kendi insanı dışında kalanların kaderi, çocukların, yaşlıların, kadınların ölümü onların umurunda bile değildir. Yeter ki kendi vatandaşlarına zarar gelmesin, sınırları delinmesin, çıkarları tehlikeye düşmesin.
Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Filistin’de ve dünyanın diğer pek çok bölgesinde kaos yaratma, terörizmi destekleme ve silah satma konusunda ön saflarda yer alırlar. Avrupa’nın bu çıkar odaklı siyaseti, yeter ki kendi topraklarına zarar gelmesin, Avrupa’ya bulaşmasın anlayışı üzerine kuruludur.
Bugün, kökeni belirsiz, dinci ve gerici bir örgüt olan Hamas’ın başlattığı savaş, Filistin halkı için bir trajediye dönüşürken, faşist Netanyahu ve İsrail devleti bu durumu soykırıma çeviriyor, çocukları katlediyor. Ve Avrupa, bu insanlık suçuna karşı sessiz kalıyor. Neden? Çünkü kurbanlar Avrupalı değil. Hans ölmesin, Hasan ölsün mü?
Oysa önemli olan ne Hans’ın ne de Hasan’ın ölmemesi. Filistinli ya da İsrailli çocukların, yaşlıların, kadınların ölmemesi, tüm dünyanın barış içinde yaşamasıdır. Batı’nın gerçek yüzünü anlamak için tarihe bakmak yeterlidir.
Tarihin en büyük katliamcıları Avrupa’dan çıktı; soykırımları yapanlar, insanlık adına masumları katledenler Avrupa’nın içinden dünyaya yayıldı. Franco’yu, Mussolini’yi, Hitler’i yaratan ikiyüzlü Avrupa şimdi, sanki elleri temizmiş gibi dünyaya ahlâk dersi veriyor. Oysa Batı’nın uygarlığı, tarihsel olarak kanlı ve kirli bir geçmişe sahiptir. Bu nedenle Netanyahu ve İsrail’in işlediği suçlara sessiz kalmaktadır.
Öyleyse, Gandhi’nin dediği gibi: "Batı uygarlığı, olsaydı iyi olurdu." Ancak mevcut haliyle, Batı’nın uygarlığı kan ve gözyaşından başka bir şey değildir.
Ozan