Mısır’ın eski istihbarat şefi, yeni Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman, dün devlet başkanı Husni Murabek’in oğlu Cemal’in de bu yıl içinde yapılacak seçimlerde aday olmayacağını, birkaç saat sonra da Müslüman Kardeşler ile görüşüleceğini açıkladı.
Bu açıklama şimdiye dek Mubarek rejiminin verdiği ilk tavizlerdi. Baba Mubarek iki gün önce kendi aday olmayacağını açıklaması zaten haber değildi. Herkes oğlunu seçtirmek istediğini, bu nedenle aday adayı Muhammed El Baradey’i yıldırıp ülkeden kaçırttığını biliyordu.
Belli ki Mısır derin devleti, Ordu, yargıçlar ve iktidardaki Milli Demokratik Parti (MDP) yönetimi ABD’den BM’ye, AB’den Türkiye’ye dek gelen işaretleri de değerlendirip Mubarek’e ‘Çekilmezsen, yıkılırız’ diyerek ikna ettiler.
Mubarek’in bu tavizi onun bir an önce gitmesini isteyen ayaklanmış Mısır halkını tatmin edecek mi? Bunu bugün göreceğiz, çünkü muhalifler bugün Cuma namazı ardından Başkanlık Sarayı’na yürümek üzere sözleştiler; ordu izin verirse tabii…
Türkiye gelişmeleri izliyor. Başbakan Tayyip Erdoğan, Kırgızistan seyahatini izleyen gazetecilere “Ortadoğu’yu tribünden izleyecek değiliz” demiş. Erdoğan’ın –halen Türk hükümetinin meşru muhatabı olan- Mısır hükümetini “Güven verici bulmadığını” söylemesi ileride başını ağrıtabilir. Ancak Mısır halkının hak arayışına sahip çıkması Arap sokağından güvenoyu aldı. Hatta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu dahi, “Sudan’ı da eleştirseydi” hatırlatmasını ekleyerek destek verdi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, biliyorsunuz Katar’lı muhatabı ile birlikte devrede. Hafta sonu, Kılıçdaroğlu’nun da davet edildiği Münih Güvenlik Konferansı sırasında ABD Dışişleri bakanı Hillary Clinton ile buluşup durum değerlendirecekler.
Aynı şekilde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de önceki gün “Liderler öncülük yapmayınca halk yapıyor reformlara” demesi de bir ince ayar. Demek ki Türkiye’de yönetim de halk da Mısır halkının yönetimi protesto ve hakkını arama hakkını destekliyor.
Ele verir talkını olmasın da…
Buraya kadar çok güzel, ama iş Türkiye’ye gelince değişiyor.
Bir grup vatandaş da bu yasalara karşı çıkıyordu. DİSK ve KESK gibi sendikalar, TMMOB ve TTB gibi meslek örgütleri Türkiye’nin belli başlı bölgelerinden Ankara’ya gelen üyeleriyle Torba Yasa içinde çalışanların haklarına ilişkin bazı bölümlere itirazlarını barışçıl bir şekilde, yani kırıp dökmeden dile getirmek istiyordu. Bu amaçla Meclis kapısına yürüyüp, seslerini yükseltmek istiyorlardı.
Ne de olsa Anayasa’nın 34’üncü maddesi “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” diyordu.
Bunu o kadar kolay olmayacağına dair ilk işaret, önceki akşam İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan Anadolu Ajansı aracılığıyla geldi: “Maksat üzüm yemekse” kuruluş temsilcileri içeri gelip Meclis Başkanı ile parti temsilcileriyle görüşebilirlerdi. Atalay, özellikle de ‘Meclis’i kuşatma’ gibi söylemler söz konusu iken “Meclis çevresinde eylem yapmaya kesinlikle müsaade etmeyiz” diyordu.
Nitekim etmediler. On bin kadar gösterici Meclis’e 3 kilometre mesafede Kurtuluş Parkı’nda toplandı. Elli kadar CHP milletvekili de destek için oradaydı. Vekillerin, Meclis olmasa da Kızılay’a yürüyüp dağılsınlar teklifi Kabul görmedi. Bu sırada kuruluş liderlerinin engelleme çabasına karşın bir grup kaldırım taşları ve sopalara sarıldı. Vekiller ayrılır ayrılmaz da göstericiler basınçlı su ve biber gazıyla dağıtıldı.
Kılıçdaroğlu bu olayın üzerine “Hak arama sürecini baskı ile biber gazı ile durdurmaya çalışırsanız toplumda patlamaya yol açarsınız” diye gitti.
Hükümetin neden böyle davrandığıysa sanki Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’in sözlerinde gizli. “Hukuka uygun olarak yapmak şartıyla her türlü gösteride yanlarındayım” diyordu Dinçer. “Ama bu kanundan çok sendikal hak ve özgürlüklerle ilgili meseleler dile getirilmekte ancak ’Torba’ kanun bahane edilmektedir.” İnsana “Sözün bittiği yer” dedirten bu açıklamadan sonra ‘Kahire’de hak olan Ankara’da yasak mı?’ diye sormanın bir anlamı kalıyor mu?
MURAT YETKİN / RADİKAL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder