AYŞE HÜR - Radikal
Bazı okurların talebi üzerine, geçen hafta bıraktığım yerden ‘Türkçülük-ırkçılık’ ilişkisinin tarihçesine devam etmeye karar verdim. Böylece resmin bütününü görmeye bir adım daha yaklaşmış olacağız diye düşündüm.
Bazı okurların talebi üzerine, geçen hafta bıraktığım yerden ‘Türkçülük-ırkçılık’ ilişkisinin tarihçesine devam etmeye karar verdim. Böylece resmin bütününü görmeye bir adım daha yaklaşmış olacağız diye düşündüm.
İkinci Dünya Savaşı arefesinde ırkçı
Türkçülüğün en önemli figürü Hüseyin Nihal Atsız’dı (1905-1975) . Atsız’ın 15
Mayıs 1931 - 25 Eylül 1932 arasında yayımladığı Atsız Mecmuası’nın ilk sayıdaki
sloganı “Ben, Sen, O Yok, Biz Varız”dı, ancak 2. sayıda “Bütün Türkler Bir
Ordu, Katılmayan Kaçaktır” şekline dönüştürülmüştü. Dergiye yazı yazanlar
arasında Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan, Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali,
Nihat Sami Banarlı, Orhan Şaik Gökyay, Ali İhsan Sabis ve Abdülkadir İnan gibi
önemli entelektüeller bulunuyordu.
Havsala ölçme aleti
Günümüzde sıkça kullanılan ‘sözde
Türk’ kavramının mucidi olan Atsız, Hitler’in özel armağanı olduğunu söylediği
bir aletle isteyenlerin kafatasını ölçer, güya bir dizi hesap yaptıktan sonra
kişinin yüzde kaç Türk olduğunu söylerdi. Yıllar sonra aletin ne olduğu
anlaşıldı. Dr. Rıza Nur’dan kalan bu alet, doktorların hamile kadınların rahat
doğum yapıp yapamayacaklarını anlamak için leğen kemiklerinin bulunduğu bölgeyi
ölçtükleri ‘havsala ölçme aleti’ydi!
2-11 Temmuz 1932 tarihli Birinci Türk
Tarih Kongresi sırasında Zeki Velidi Togan ile Reşit Galip arasındaki Türklerin
Orta Asyalı kökenleri hakkındaki tartışmada Togan’ın yanında almasının bedelini
ağır ödeyen Atsız, Darülfünun’daki görevinden uzaklaştırıldığı gibi, 14 Temmuz
1934’te, geçmiş bir sayıda yayımlanan ‘Komünist, Yahudi ve Dalkavuk’ başlıklı
yazısı bahane edilerek dergisi Orhun kapatıldı. Bu dönemde parlayan bir diğer
ırkçı Türkçü 1938-1943 yılları arasında Ergenekon, Bozkurt ve Gök-Börü adlı üç
Türkçü derginin editörü olan Reha Oğuz Türkkan’dı. Türkkan bu dergide ‘Reha
Kurtuluş’, ‘Avni Motun’, ‘Ergenekoncu’ ve ‘A. Mete Turanlı’ imzaları ile
yazılar yazıyordu.
4 Şubat 1939 tarihli Ergenekon’da
Türkkan “Düşünün bir kere: Büyük şef [Mustafa Kemal] ne diye ‘ırk tarihimiz’
üzerinde bu kadar ısrarla durdu?… Niçin durmadan bize: ‘Tarihimizin en mühim
kısmı Orta Asya’dadır!’ dedi ve oradaki ırkdaşları bize hatırlattı?... Gene o
sevimsiz politika denilen nesne yüzündendir ki bize doğrudan doğruya:
‘Kandaşlar, Asya’da milyonlarca kardeşlerimiz var; esaret altında inliyorlar.
Bir gün gelip onları kurtaracağız ve büyük Türk birliğini kuracağız!’ diyemedi.
Fakat birçok yerlerde bu fikrini ve bu inanışını sezdirdi… Atatürk en samimi
bir Panturanistti ve bunu tahakkuk ettirebilecek bir kudretteydi” diyerek ideolojik
meşruiyetini nereden aldığını gayet güzel anlatmıştı. Birbiriyle hiç
anlaşamayan Türkkan ve Atsız, mücadeleyi birbirlerinin etnik kökeni üzerinden
yürüttü. Örneğin Türkkan, Atsız’ı ‘Türklerin çoğunun dahil olduğu brakisefal
ırktan olmamakla’ suçladığında Atsız’ın cevabı “Türkkan’ın ataları Ermeni’dir.
O Türkkan değil Ermenikan’dır” olmuştu.
Atsız’ın oğluna vasiyeti
Bu bölümü Nihal Atsız’ın 1941’de
yazdığı ama etkileri günümüze kadar süren ünlü vasiyeti ile bitirelim: “Yağmur
Oğlum! Bugün tam birbuçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana
bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi iyi tut, iyi bir Türk ol.
Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin
gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi
düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar,
Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Rumenler yeni
düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki
düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar,
Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki
düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı
yardımcın olsun!”
Alman ilerleyişinin coşkusu
22 Haziran 1941’de Hitler ordularının
Sovyetler Birliği’ni işgal ettiği haberleri Ankara’ya ulaştığında TBMM’deki
atmosferi CHP Milletvekili A. Faik Barutçu şöyle anlatmıştı: “Alman-Sovyet
harbi memlekette bir bayram havası vücuda getirmiştir. Herkes birbirini tebrik
ediyor. Beş yüz senelik tarihi bir intikamın sevki ve sevinci ile kalpler
derhal Alman zaferi için çarpmaya başladı. Öğleden sonra Meclis koridorunda
Dışişleri Bakanı Saracoğlu’na: -Siyasi gazanız bir kere daha mübarek olsun,
dedim. Saracoğlu: -Hepimizin! cevabını verdi. Mebuslar birbirlerine:
-Bayramınız mübarek olsun diyorlardı.”
Almanların güneyden Stalingrad’ı
çevirmeye başladığı günlerdi. Başbakan Refik Saydam’ın ani ölümü üzerine
Başbakan olan Şükrü Saraçoğlu, 5 Ağustos 1942 tarihli güvenoylamasından sonra
şöyle demişti: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için
Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür
meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz
ve her vakit bu istikamette çalışacağız!”
Nazi Almanyası’yla flört eden devlet
ricali sayesinde rejimin şımarık çocuğu rolünü oynayan ırkçı hareketin lideri
Nihal Atsız, 1940’ta yayımladığı İçimizdeki Şeytan adlı romanında
ırkçı-Turancıları eleştiren Sabahattin Ali’yi gözden düşürmek için ‘İçimizdeki
Şeytanlar’ adlı broşürü bu sırada yazdı. Atsız broşürde Sabahattin Ali’ye
“Kirye Sebahattinaki. Yahut fikirlerine ve irfanına göre yoldaş Sabahattin
Aliyef. Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve Marks’ın fikri veledi!” diye sesleniyordu.
Bu ırkçı hitaplar güya Ali’nin ideolojik biçimlenmesini alaya almak içindi.
Bu polemik tam üç yıl bu minvalde
sürdükten sonra, Mart-Nisan 1944’te Atsız’ın kendi gazetesi Orhun’da, Başbakan
Saracoğlu’na hitaben yazdığı iki açık mektupla iyice alevlendi. İlk mektubunda
ülkeyi ‘sinsi sinsi’ istila eden komünizm tehlikesine karşı başbakana 1942’deki
sözlerini hatırlatan Atsız, o günlerde Almanların durumu hiç parlak olmadığı
için dilini tutmak zorunda kalan Saracoğlu’ndan umduğu yanıtı alamayınca bir ay
sonra ikinci bir mektup yazdı. Benzer temaları işlediği bu mektupta o sırada
Ankara Devlet Konservatuvarı’nda dramaturg olarak çalışan Sabahattin Ali’yi,
Dil Tarih Coğrafya Fakültesi folklor hocası Pertev Naili Boratav’ı, İstanbul
Üniversitesi Pedagoji Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Sadrettin Celal Antel’i ve
eski milletvekili, dilbilimci Ahmet Cevat Emre’yi de ‘vatan haini komünistler’
olarak suçluyordu.
Ancak Atsız, hızını alamayıp Milli
Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i de ağır biçimde eleştirince, o günlerde savaşı
kazanması an meselesi olan Sovyetler Birliği ve Batı devletlerine bir jest
yapmak için fırsat kollayan hükümet, Atsız’ı Robert Kolej’deki görevinden aldı,
Orhun’u kapattı.
Diğer hocalardan gık çıkmamıştı ama
Hasan Ali Yücel ile Ulus gazetesinin editörü Falih Rıfkı Atay’ın
cesaretlendirdiği Sabahattin Ali, Nihal Atsız’a karşı ‘hakaret’ davası açınca
durum yine kontrolden çıktı. 26 Nisan 1944’teki ön soruşturmada, olayı
‘vatanseverlerle hainlerin savaşı’ olarak niteleyen Atsız’ın mesajını alan ‘vatansever’
gençler galeyana geliverdi. Önce, Ankara Üniversitesi Felsefe Bölümü
öğrencilerinden Osman Yüksel Serdengeçti, Sabahattin Ali’ye fiziksel saldırıda
bulundu. 3 Mayıs 1944 tarihli ikinci duruşmada, Sabahattin Ali ne zaman ağzını
açsa, Nihal Atsız ve yandaşları tarafından alkışlar ve sloganlarla susturuldu.
‘Irkçı-Türkçü’ gençler, Ulus Meydanı’nda “Kahrolsun Komünistler”, “Kahrolsun
Moskova uşakları”, “Çok Yaşa Atatürk!”, “Çok Yaşa Milliyetçi Türkiye!”
sloganları atarak yürüyor, vurup kırıyor, etrafa sataşıyorlardı. Sonunda
Sabahattin Ali’nin kitaplarını yaktılar.
Bu taşkınlıkları sessizce izleyen
mahkeme heyeti 9 Mayıs’ta kararını açıkladı, Nihal Atsız’ı Sabahattin Ali’ye
hakaretten dört ay hapis cezasına çarptırdı ama cezası ertelendi. Atsız Boğaziçi
Lisesi’ndeki öğretmenlik görevinden atıldı.
Turancılar Davası
Ancak Almanya’nın savaşı kaybedeceği
anlaşıldığında, hükümet ırkçılıktan derhal çark etti. 19 Mayıs 1944’te Gençlik
Bayramı dolayısıyla halka bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı İnönü, “Türk
milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız” diyordu.
Konuşmayı izleyen iki hafta içinde ırkçılar gözaltına alınmaya başladı.
Uzun bir soruşturma döneminden sonra
7 Eylül 1944’te İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde ‘Turancılar Davası’ başladı.
Davada Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Nihal Atsız, Hüseyin Namık Orkun,
Orhan Şaik Gökyay, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Hikmet Tanyu başta olmak
üzere 23 sanık yargılanıyordu. Suçlama ‘hükümeti devirmek için gizli örgüt
kurmak’tı. Savcıya göre örgütün adı ‘Gürem’di.
Ziya Özkaynak adlı bir sanık 7.080
üyesi olduğunu söylediği örgütün amacını şöyle tarif etmişti: “Irkçı ve Turancı
bir hükümet kurmak lazımdır. Bugünkü hükümet hiçbir şey başaramıyor. Biz
hükümeti ele almak için gizli bir teşkilat kurduk. Atatürk’e muhalif bir
doktorun idaresindeyiz. Birçok subaylar cemiyetimize dahildir. Muhafız Alayı ve
Sarıkışla subaylarını elde ederek bu kuvvetlerle merkezden ani bir darbe-i
hükümet yapacağız. Ecnebi bir hükümetle temastayız. Bize silahla yardım edecek.
Doğru Büyük Millet Meclisi’ne giderek evvela mebusları tevkif edip, iktidarı
alacağız!”‘Ecnebi devlet’ Almanya’ydı. O tarihlerde Turancı diye bilinen bazı
kişiler Almanya’ya geziler yapıyordu, Nuri Demirağ adlı işadamının Almanlarla Turancılar
arasındaki para trafiğini yürüttüğü söyleniyordu. Ancak sanıklar tüm iddiaları
reddetti. Gürem’e dair ifadelerinin işkence altında alındığını söylediler.
İddialarına göre tabutluklara konmuş, günlerce aç susuz bırakılmış ve
dövülmüştü. Savcının hakkındaki ithamlarını duyan Reha Oğuz Türkkan büyük bir
şaşkınlıkla “Bunlar, yıllarca, Atatürk tarafından bizzat tayin ve tavzif edilen
(görevlendirilen) Mahmut Esat Bozkurt tarafından devletin üniversitelerinde,
İnkılap Tarihi kürsüsünden söylenmiştir. On binlerce genç ve içlerinde de ben,
bu sözleri duyduk. Bu telkinler altında kaldık. Atatürkçülüğün, Kemalizm’in bu
olduğuna inandık. İmtihanlarda ancak bu surette cevap vererek sınıf geçebildik.
Bu dersler, bilahare devlet tarafından yayınlanmıştır (...) Anayasamızın manası
bize böyle anlatılmıştı. Kemalizm’i, rejimi ve Anayasayı bu şekilde belleyen ve
Maarif vasıtası ile bu şekilde öğrenen kimselere bu gün ‘Kemalizm’in, rejimin
düşmanısın, Anayasa’ya aykırı şeylere inanıyorsun, hainsin’ demek, tarihin hayretle
üzerinde duracağı bir acayipliktir” demişti.
66 oturum süren dava 29 Mart 1945’te
sonuçlandı; suçlanan 13 kişiden 10’u çeşitli cezalara çarptırıldı. Togan,
hükümeti devirmekten suçlu bulunan tek kişiydi, 10 yıl ağır hapis ve 4 yıl
Adapazarı’nda sürgün cezasına çarptırıldı. Türkkan, gizli örgüt kurmaktan suçlu
bulundu ve 5 yıl ağır hapis, 4 yıl Diyarbakır’da sürgün cezasına çarptırıldı.
Atsız, 3 Mayıs mitinginden dolayı 4 yıl ağır hapis ve 13 ay 15 gün Adana’da
sürgüne mahkûm edildi. İlerde Ülkücü hareketin lideri olacak Alparslan Türkeş 9
ay 10 gün hapis cezasına çarptırıldı. Diğer sanıklara da çeşitli hapis ve
sürgün cezaları verildi.
Türkiye-SSCB soğukluğu
1945 yılının Haziran ayında, bir
süredir 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması’nı yenilememek için ayak
sürüyen Sovyetler Birliği Türkiye’yi yeni bir anlaşma imzalamaya davet etti ama
bu anlaşma Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne geri verilmesini ve
Boğazların statüsünü belirleyen 1936 tarihli Montreaux Anlaşması’nın tadilini
içeriyordu. Bu talepler Temmuz ayında Türkiye tarafından reddedildi. Bu
atmosferde Türkiye’deki resmi çevrelerin Pan Türkist hareketlere tavrı yeniden
değişti. Askeri Yargıtay 25 Ekim 1945’te sanıkların yeniden yargılanmasına
karar verdi. Tutuklular serbest bırakıldılar.
Uzunbir aradan sonra 26 Ağustos
1946’da başlayan ikinci yargılama ilk davanın tersine basında pek yer bulmadı.
31 Mart 1947’da karar veren 2 No.lu İstiklal Mahkemesi, sanıklara isnat edilen
suçların kanıtlamadığını ileri sürdü. Sovyet taleplerinden dört ay sonra Askeri
Yüksek Mahkeme, 1 No.lu Askeri Mahkeme’nin kararını ortadan kaldırdı ve dosyayı
kapattı.
Bu yıl Türkiye-SSCB ilişkilerinin çok
kötüye gittiği bir yıldı. Bunun nişanesi olarak Afet İnan’ın 1936’da 64 bin
kafatası üzerine yaptığı doktora tezi ilk kez Türkçe olarak yayımlandı ama, 14
Mayıs 1950’de başlayan Demokrat Parti iktidarı ile birlikte ABD ve Batı dünyası
ile gelişen ilişkilerin gereği olarak, ırkçılık düşüncesi tekrar geri plana
çekilmek zorunda kaldı....
‘Irkçı Türkçülük’ten ‘Türk-İslam
Sentezi’ne giden yolu da (eğer daha ilginç bir konu çıkmazsa) haftaya
anlatalım...
***
Özet Kaynakça: Murat Kaya, “Reha Oğuz
Türkkan and Pan-Turkist Movement in Turkey (1938-1947), Master tezi, Boğaziçi
Üniversitesi ATA Enstitüsü, 2005; Orhangazi Ertekin, “Cumhuriyet Döneminde
Irkçılığın Çatallanan Yolları”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce,
Milliyetçilik, C. 4, İletişim, 2003, s. 345-385; Kemal Bayram Çukurkavaklı,
Sabahattin Ali Olayı, Yenigün, 1978; Hikmet Tanyu, Türkçülük Davası ve
Türkiye’de İşkenceler, Erciyes Matbaası, 1950; Reha Oğuz Türkkan, Tabutluktan
Gurbete. 1988; Uğur Mumcu, 40’ların Cadı Kazanı, Tekin Yayınevi, 1991.
10.02.2013
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder