9 Şubat 2013 Cumartesi

OSMANLI...



OSMANLI...


İnsanların büyük bir çoğunluğu toplumlarıyla, ırklarıyla, dinleriyle, tarihleriyle övünür.

Bir de öyle insanlar vardır ki onların övünecek bir topluma, ırka, dine, geçmişe ihtiyacı yoktur, tam aksine toplumlar, ırklar, dinler, öyle insanlara sahip olmakla övünür.

Shakespeare’in İngilizlikle övünmeye ihtiyacı yok ama İngilizler Shakespeare’le övünürler.

Victor Hugo’nun, Tolstoy’un, Faulkner’ın, övünmek için bir ülkeye, bir millete, bir ırka, bir dine ihtiyacı bulunmuyor.

Elbette herkes böyle bir büyük yaratıcı olamaz, milyonlarca istiridyenin içinden beş incinin çıkması gibi milyarlarca insanın içinden de birkaç büyük yaratıcı çıkar.

Ben toplumların değerinin çıkardıkları “yaratıcılarla” ölçülebildiğine inanırım.

Bu benim ölçüm.

Birçok insana da toplumlarının çıkardığı “cengâverler” yaratıcılardan daha fazla onur verici gözükür.

Son zamanlarda bizim siyasetçiler arasında Osmanlı ile övünmek epey revaçta.

Onların Osmanlı hayranlığının hangi ölçülere dayandığını pek bilemiyorum.

Osmanlı, yaratıcısı çok bol bir toplum değildi.

Resim yoktu, tiyatro yoktu, roman yoktu, heykel yoktu, çoksesli müzik yoktu, bilimsel yaratıcılık yoktu.

Şiir vardı.

Kuvvetli bir şiir damarına sahipti Osmanlı ama o da Arap ve Fars edebiyatından çok etkilenmiş hatta onların dilini ödünç almış bir şiirdi.


“Halk edebiyatı” diyebileceğimiz şiir ise Osmanlı’dan ziyade Osmanlı’ya muhalefetin sesiydi çoğunlukla.

Genellikle Ermenilere ya da Ermeni devşirmelere dayanan mimari vardı bir de.

Mümkün olsa bizim yöneticilere sorabilmek isterdim, “siz Osmanlı’nın nesiyle övünüyorsunuz?” diye.

Biraz önyargılı davranmak gibi olacak ama “biz Osmanlının şiiriyle övünüyoruz” diyeceklerini pek sanmıyorum.

Mimarisiyle mi?

Mimaride ve taş ustalığında neredeyse rakipsiz olan Ermenileri kesen bir toplumun “mimarisiyle” övünmek biraz tuhaf olurdu.

Peki, nesiyle övünüyorlar Osmanlı’nın?

Sanırım “büyük bir imparatorluk” olması hoşlarına gidiyor.

Ama Osmanlı İmparatorluğu’yla övünürken onu galiba diğer imparatorluklarla pek kıyaslamıyorlar.

İngiliz, Rus, Fransız, Avusturya-Macaristan İmparatorluklarından geriye “yaratıcı” mirasçılar kaldı, neden Osmanlı İmparatorluğu arkasında özgürlüğü bulunmayan, yaratıcısı çok az olan, o çok az yaratıcının da cezalandırıldığı kavruk bir cumhuriyet bıraktı?

Bazı tarihçiler, Osmanlı’da “feodalite” olmadığı için “sarayın” mutlak iktidarının bulunduğunu ve “mutlak iktidar” battığında geride özgür ve yaratıcı bir yapı bırakamadığını söylüyor.

Osmanlı çok savaş kazandı.

Savaşlarla genişledi.

Ama hiçbir zaman, bizim en çok övündüğümüz o parlak “yükseliş dönemleri” de dâhil, sağlam bir ekonomisi olmadı.

Osmanlı toplumu ekonomik bir değer üretemedi.

Teknolojik atılımlar yapamadı, yapamadığı gibi başka toplumlardaki buluşları almakta da çok geç kaldı.

Ordusunu yenileyemedi, Sokullu’dan sonra ordusunda disiplin de kayboldu.

Yeniçerilerin son dönemleri düpedüz çeteciliğe ve haraççılığa dönmüştü.

Saray erkânı arasında ise yolsuzluk çok fazlaydı.

Rüşvet çok boldu.

Maliyesi bir felaketti, devlet bütçesi diye bir şey bilmiyorlardı, ilk bütçeyi Tarhuncu Ahmet Paşa yapmıştı, onu da idam ettiler.

Bizim siyasetçiler gittikleri yerlerde “bir vakitler buraları Osmanlı’nındı” diye böbürlenmeyi de seviyorlar ama oralarda Osmanlı pek hayırla anılmıyor, çok adam öldürdüler, “tebaanın” her türlü talebini bir “başkaldırı” gibi görüp şiddetle ezmeye uğraştılar.

Anlayacağınız, Osmanlı’nın bizim siyasetçilerin “övünmeye” yatkın durdukları kısmı pek övünülecek bir şey gibi gözükmüyor; şiir gibi, Bizans’tan fazlasıyla etkilenmiş müzik gibi, Ermeni yaratıcılığından beslenen mimari gibi, İslam’ın çok etkileyici bir yorumuna dayanan tasavvuf gibi kısımlarıyla da bizim siyasetçiler pek ilgili değiller.

Elbette tarihçiler bu konuları benden çok daha iyi bilirler.

Doğrusu, bizim “gerçek” tarihçilerle Erdoğan ve Davutoğlu gibi siyasilerin birlikte oturup Osmanlı’yı, hamasete dalmadan tartışmalarını izlemek isterdim.

Hem tarihle ilgili çok ilginç ayrıntılar öğrenirdik, hem de siyasilerin Osmanlı’nın “nesiyle” övündüklerini anlardık.

_______________________

( 18.09.2011 Tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan makale...)
OSMANLI...



İnsanların büyük bir 

çoğunluğu toplumlarıyla, 

ırklarıyla, dinleriyle, 

tarihleriyle övünür.

Bir de öyle insanlar vardır ki onların övünecek bir 

topluma, ırka, dine, geçmişe ihtiyacı yoktur, tam 

aksine toplumlar, ırklar, dinler, öyle insanlara sahip 

olmakla övünür.

Shakespeare’in İngilizlikle övünmeye ihtiyacı yok 

ama İngilizler Shakespeare’le övünürler.

Victor Hugo’nun, Tolstoy’un, Faulkner’ın, övünmek 

için bir ülkeye, bir millete, bir ırka, bir dine ihtiyacı

bulunmuyor.

Elbette herkes böyle bir büyük yaratıcı olamaz, 

milyonlarca istiridyenin içinden beş incinin çıkması

 gibi milyarlarca insanın içinden de birkaç büyük 

yaratıcı çıkar.

Ben toplumların değerinin çıkardıkları 

“yaratıcılarla” ölçülebildiğine inanırım.

Bu benim ölçüm.

Birçok insana da toplumlarının çıkardığı 

“cengâverler” yaratıcılardan daha fazla onur verici 

gözükür.

Son zamanlarda bizim siyasetçiler arasında Osmanlı

ile övünmek epey revaçta.

Onların Osmanlı hayranlığının hangi ölçülere 

dayandığını pek bilemiyorum.

Osmanlı, yaratıcısı çok bol bir toplum değildi.

Resim yoktu, tiyatro yoktu, roman yoktu, heykel 

yoktu, çoksesli müzik yoktu, bilimsel yaratıcılık 

yoktu.


Şiir vardı.

Kuvvetli bir şiir damarına sahipti Osmanlı ama o da

Arap ve Fars edebiyatından çok etkilenmiş hatta 

onların dilini ödünç almış bir şiirdi.

“Halk edebiyatı” diyebileceğimiz şiir ise 

Osmanlı’dan ziyade Osmanlı’ya muhalefetin sesiydi

çoğunlukla.

Genellikle Ermenilere ya da Ermeni devşirmelere

dayanan mimari vardı bir de.

Mümkün olsa bizim yöneticilere sorabilmek 

isterdim, “siz Osmanlı’nın nesiyle övünüyorsunuz?”

 diye.

Biraz önyargılı davranmak gibi olacak ama “biz 

Osmanlının şiiriyle övünüyoruz” diyeceklerini 

pek sanmıyorum.

Mimarisiyle mi?

Mimaride ve taş ustalığında neredeyse rakipsiz olan 

Ermenileri kesen bir toplumun “mimarisiyle” 

övünmek biraz tuhaf olurdu.

Peki, nesiyle övünüyorlar Osmanlı’nın?

Sanırım “büyük bir imparatorluk” olması hoşlarına 

gidiyor.

Ama Osmanlı İmparatorluğu’yla övünürken onu

 galiba diğer imparatorluklarla pek kıyaslamıyorlar.

İngiliz, Rus, Fransız, Avusturya-Macaristan 

İmparatorluklarından geriye “yaratıcı” mirasçılar 

kaldı, neden Osmanlı İmparatorluğu arkasında 

özgürlüğü bulunmayan, yaratıcısı çok az olan, o çok

 az yaratıcının da cezalandırıldığı kavruk bir 

cumhuriyet bıraktı?

Bazı tarihçiler, Osmanlı’da “feodalite” olmadığı için 

“sarayın” mutlak iktidarının bulunduğunu ve 

“mutlak iktidar” battığında geride özgür ve yaratıcı 

bir yapı bırakamadığını söylüyor.

Osmanlı çok savaş kazandı.

Savaşlarla genişledi.

Ama hiçbir zaman, bizim en çok övündüğümüz o 

parlak “yükseliş dönemleri” de dâhil, sağlam bir

ekonomisi olmadı.

Osmanlı toplumu ekonomik bir değer üretemedi.

Teknolojik atılımlar yapamadı, yapamadığı gibi 

başka toplumlardaki buluşları almakta da çok geç 

kaldı.

Ordusunu yenileyemedi, Sokullu’dan sonra 

ordusunda disiplin de kayboldu.

Yeniçerilerin son dönemleri düpedüz çeteciliğe ve 

haraççılığa dönmüştü.

Saray erkânı arasında ise yolsuzluk çok fazlaydı.

Rüşvet çok boldu.

Maliyesi bir felaketti, devlet bütçesi diye bir şey 

bilmiyorlardı, ilk bütçeyi Tarhuncu Ahmet Paşa 

yapmıştı, onu da idam ettiler.

Bizim siyasetçiler gittikleri yerlerde “bir vakitler 

buraları Osmanlı’nındı” diye böbürlenmeyi de 

seviyorlar ama oralarda Osmanlı pek hayırla 

anılmıyor, çok adam öldürdüler, “tebaanın” her

 türlü talebini bir “başkaldırı” gibi görüp şiddetle 

ezmeye uğraştılar.

Anlayacağınız, Osmanlı’nın bizim siyasetçilerin 

“övünmeye” yatkın durdukları kısmı pek 

övünülecek bir şey gibi gözükmüyor; şiir gibi,

Bizans’tan fazlasıyla etkilenmiş müzik gibi, Ermeni 

yaratıcılığından beslenen mimari gibi, İslam’ın çok 

etkileyici bir yorumuna dayanan tasavvuf gibi 

kısımlarıyla da bizim siyasetçiler pek ilgili değiller.

Elbette tarihçiler bu konuları benden çok daha iyi 

bilirler.

Doğrusu, bizim “gerçek” tarihçilerle Erdoğan ve 

Davutoğlu gibi siyasilerin birlikte oturup 

Osmanlı’yı, hamasete dalmadan tartışmalarını 

izlemek isterdim.

Hem tarihle ilgili çok ilginç ayrıntılar öğrenirdik, 

hem de siyasilerin Osmanlı’nın “nesiyle” 

övündüklerini anlardık.

( 18.09.2011 Tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan makale...)

Hiç yorum yok: