Söz verdiğim gibi geçen hafta bıraktığım yerden devam ediyorum. 1945 sonrası Batı Bloku ile kurulan ilişkiler yüzünden kimsede açık açık faşist tezleri destekleyecek cesaret kalmamıştı. Dolayısıyla ırkçı Türkçüler de söylem değiştirmişti. Artık ‘Turancılık’ yerine ‘milliyetçilik’; ‘Türk ırkı’ yerine ‘Türk milleti’, ‘Bozkurtlar’ yerine ‘milliyetçiler’ diyorlardı. Yeni tezlerini Millet, Orhun, Kopuz, Büyük Doğu, Hareket gibi yayın organları, Türk Gençlik Teşkilatı, Kıbrıs Türk Kültür Derneği gibi örgütler aracılığıyla kitlelere yaymaya çalışıyorlardı.
27 Mayıs 1960 darbesinden
sonra ortaya çıkan özgürlük atmosferinde sadece solcular değil, milliyetçiler
ve dinciler de hızla örgütlenmeye başlamıştı. 1961’de Türk Kültürünü Araştırma
Enstitüsü (TKAE) ile isim babalığını Necip Fazıl Kısakürek’in yaptığı Anadolu
Kulübü kuruldu. 1962’de kurulan Aydınlar Kulübü ve Türkçüler Derneği, 1964’te
yerlerini Türkiye Milliyetçiler Derneği’ne bıraktı. 1970’lerde faaliyete geçen
Milli Türk Talebe Birliği, Yeniden Milli Mücadele Derneği, Kültür Ocakları,
Milli Gençlik Vakfı ve Ülkü Ocakları gibi örgütler, Türk-İslam Sentezcisi
öğrencilerin bir araya geldikleri çatıları oluşturdu.Ama bu alandaki en önemli
oluşum Aydınlar Ocağı’ydı. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi hocalarından
Fuad Köprülü ve Zeki Velidi Togan gibi Türkçü ideologların öğrencisi olan ve
doktorasını Selçuklu Sultanı Melikşah üzerine yapan Prof. Dr. İbrahim
Kafesoğlu, öğretim üyelerine ve aydınlara hitap edecek bir oluşum arayışına
girmiş; 1967 ve 1969’da 70’e yakın fikir adamını 1. ve 2. Milliyetçiler
Kurultayı’nda buluşturmuştu.
Bu tarihten sonra bir
yıl boyunca sürekli toplantılar yapan muhafazakâr aydınlar (aralarında Ali Fuat
Başgil, Tahsin Banguoğlu, Kemal Ilıcak, Ahmet Kabaklı, Muharrem Ergin, Nureddin
Topçu, Nihat Sami Banarlı vardı) sonunda Süleyman Yalçın’ın isim babalığını
yaptığı Aydınlar Ocağı’nı kurdular. Kuruluş için DP’nin iktidara gelişinin 20.
yıldönümü olan 14 Mayıs 1970’i seçmişlerdi. Aynı tarihlerde faaliyette olan
İlim Yayma Cemiyeti ile dirsek teması içinde, resmi ideoloji yapımında önemli
roller üstlenecek olan Aydınlar Ocağı’nın kurucularından ve uzun yıllar
yöneticilik yapan Süleyman Yalçın’a göre “Türk’ün en kısa tarifi, Türkçe
konuşan Müslüman” şeklindeydi.
Müslüman Türk
Sentezcilere göre ‘Türk
Kültürü’ çok eski, dünya tarihinde önemli bir yeri ve gelenekleri olan, coğrafi
açıdan yaygın bir kültürdü. Türkler, beyaz ırktan, insancıl, adil, hiçbir zaman
kan dökmemiş, hoşgörülü, laik, zayıflara, yaşlılara, kadınlara, aileye ve
orduya saygılıydı. Din ise ‘milleti millet yapan’ değerlerin en başta geleniydi.
Din, Türk’ü kendisine yabancılaşmaktan ve Batı’ya benzemekten kurtaran en
önemli öğeydi. İslamiyet adeta Türkler için indirilmiş bir dindi, çünkü İslam
uygarlığıyla Türklerin İslamiyet öncesi kültürleri arasında büyük benzerlikler
vardı. Bunlar, tektanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğüne inanç, adalet duygusu, aile
ve ahlakın önemiydi. Türkler de İslamiyet’e büyük ‘hizmetler’ yapmıştı.
Bunlardan en önemlisi Haçlı Seferleri’ni durdurmalarıydı. Eğer bu olmasaydı
İslamiyet yerine Hıristiyanlık ‘cihan’ hâkimi olurdu! Kısacası Türk İslam’a,
İslam Türk’e çok şey borçluydu. Kendisine “Türkçü müsünüz İslamcı mı?” sorusunu
yönelten gazetecilere “Tanrı Dağları kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanım”
demesi bu tarihlerde mi emin değilim ama Tanrı Dağları’nın en yüksek tepesi
7.429 metre olan dev bir dağ silsilesi, Hira (Nur) Dağı’nın ise 281 metrelik
bir tepecik olması, Türkeş’in sentez formülünde Türklük ve İslam’ın kapsadığı
alanlara dair ipuçlarını veriyordu.
Seyyid Ahmed Arvasi
Ancak 1970-80 arasında
MHP Genel İdare Kurulu üyesi olan Ağrı-Doğubeyazıtlı Nakşibendi eğitimci Seyyid
Ahmet Arvasi “Ne Türk, İslam’ın tezi ne de İslam, Türk’ün antitezidir.
Dolayısıyla bir sentez oluşturmazlar” dedi ve ‘Türk-İslam Ülküsü’ adıyla yeni
bir tarif yaptı. Kürt asıllı Arvasi’ye göre İslam dini ‘biyolojik ırk’
gerçeğini inkâr etmiyor, bir Batı-Hıristiyan kavramı olan ‘biyolojik ırkçılığı’
reddediyordu. Arvasi’nin biyolojik ırkçılığı reddederken yerine koyduğu kavram
‘bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin sınıf ve tabakaların soybirliği
şuuru demek olan içtimai ırkçılık’ idi. Arvasi’ye göre kimse biyolojik
verasetini tayin iradesine sahip değildi ama içtimai ırk tercihe açıktı ve
‘adeta Allah’ın bir ayeti olan’ bu görüş en veciz şekilde Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm diyene” sözüyle ifade edilmişti!
1970-1980 arasında
Türk-İslam Ülküsü’nün sokağa yansıması çok kanlı oldu. Alparslan Türkeş’in
liderliğini yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Necmettin Erbakan’ın
Milli Selamet Partisi’ne (MSP) oy vermiş olan kitlenin bir bölümünün MHP’ye
yönelmesini sağlamak için ünlü ‘3K’ (Kızılbaş-Kürt-Komünist) formülünü ustaca
parti söylemine dahil etmişti. Militanları hareketlendirmek, kitleleri
etkilemek için Türkçülükten çok İslamcılık söylemleri kullanılıyordu.
Nitekim, 1973
seçimlerinde yüzde 11,8 oranında oy alan MSP, Haziran 1977’de 8,6’ya gerilerken
MHP oyunu 3,4’ten 6,4’e yükseltti. Bu oy artışı MHP’yi yeni bir stratejiyi
uygulamak konusunda cesaretlendirdi. Alevi ve Sünnilerin birlikte yaşadığı,
sanayileşmesi gecikmiş Orta ve Doğu Anadolu bölgelerinde Türk-İslam Sentezcisi
çevrelerin önderliğinde yaratılacak ‘iç savaş’ koşulları gerekçesiyle ordu ve
MHP’nin içinde olduğu bir iktidar bloku oluşturma çalışmaları başladı. Partinin
yan kuruluşu Ülkü Ocakları vasıtasıyla hayata geçirilen stratejinin acı meyveleri,
Malatya, Sivas, Kahramanmaraş ve Çorum katliamları oldu.
12 Eylül darbesi
1980 darbesi sonrasında
olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemde, yitirilen toplumsal düzenin
yeniden sağlanacağı, birliğin ve bütünlüğün ilelebet korunacağı vaadini örgütleyerek
darbecilerin ideolojik ufkunu yine Türk-İslam Sentezi çizdi. Kurumlar adına
öneri yapılmasının yasak olduğu günlerde Aydınlar Ocağı, iki genel başkanı
Süleyman Yalçın ve Salih Tuğ’un imzalarıyla iki anayasa taslağını Milli
Güvenlik Konseyi’ne gönderebildi. Anayasa Komisyonu üyeleri Şener Akyol ve
Yılmaz Altuğ ‘Ocak’ üyesi, Başkan Orhan Aldıkaçtı ise ‘Ocağa’ yakın bir
şahsiyetti.
Aydınlar Ocağı bununla
da kalmadı, 1981 yılının mayıs ayında ‘Eğitim ve Din Eğitimi Semineri’
düzenledi. Din eğitiminin zorunlu kılınması Aydınlar Ocağı’nın tavsiyeleriyle
oldu. Nitekim Süleyman Yalçın, Yeni Gündem dergisinde ortaya çıkan anayasayı
şöyle tarif etmişti: “Bizim hukukçu, tarihçi, sosyolog arkadaşlarla çalışarak
oluşturduğumuz taslağın içindekilerle Konsey’in bugün kabul ettikleri yüzde
75-80 aynıdır.”
Devlet belgelerinde
‘Sentez’
1983 yılında Türk-İslam
Sentezi, Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) Milli Kültür Özel İhtisas
Komisyonu Raporu şeklinde, V. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ek belgesi oldu.
Darbe sonrasında TTK’nın yerine açılan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek
Kurumu (AKDTYK) Türk-İslam Sentezi’nin en önemli ideoloji üretim merkezi oldu.
Yedi kişilik yönetim kurulunun cumhurbaşkanı tarafından atanan dört üyesi Prof.
Dr. Reşat Kaynar, Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Prof. Dr. Şükrü Elçin ve Vefik
Kitapçıgil, Türk-İslam Sentezciydi.
Kurumun 20 Haziran 1986
tarihli 10. oturumunda sunulan raporda Türk-İslam Sentezi’nin temel düsturları
tek tek ele alınmıştı. ‘Soydaşlar’, ‘Dış Türkler’, ‘Pan Turancılık’, ‘Türklerin
İslamiyet’e hizmetleri’ gibi kavramlar bu tarihten sonra daha sık kullanılmaya
başladı.
Fethullah Gülen’in
Türkçülüğü
TSK’ya tüm sevgi ve
saygısına rağmen 28 Şubat 1997 darbesinden sonra ABD’ye gitmek zorunda kalan
Fethullah Gülen, Türk-İslam Sentezi’nin son büyük temsilcisi oldu. “Benim
tasavvurumda bizler milli köklerimizin yeni sürgünleriyiz” diyen Fethullah
Gülen, ‘millet’ kelimesinin önüne ‘Türk’ kelimesini koymaktan çoğu kez kaçındı
ama Türk kültürünün köklerinin bulunduğu Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri
(onun deyişiyle) ‘Türkî dünyalar’ söz konusu olduğunda perhizi bozdu. ‘Kana ve
ırka dayalı’ gruplaşmaların millet için tehlikeli ve dış kaynaklı olduğunu
söyleyen, ırk meselesinin gelecekte önemsiz olacağına inanan Gülen, yeri
geldiğinde ‘safkan 10 milyon Türk’, ‘özbeöz saf Türk’ demekten kaçınmadı. Çünkü
Gülen düşüncesinde Türklük, İslam ve Müslümanlığın kimliksel ve etnik yanını
tamamlama işlevini yerine getiriyordu.
Gülen’e göre ilk
bakışta ‘Türkiye Müslümanlığı’ gibi bir kavram, İslam’ın evrenselliğiyle
çelişir gibi görülebilirdi ancak ‘İslamiyet’in tarih içinde şekillenen
sosyolojik bir realite olarak Türklerin İslamiyet’e (içeriğine ve yayılmasına)
yaptıkları katkılar göz ardı’ edilemezdi. Ona göre Türklerin Müslümanlığı
benimsemesinden sonra zaten ‘nezih’ olan kültürlerini İslam’ın evrensel ilke ve
değerleriyle bir üst düzeye çıkarmalarının sonucu ortaya ‘Türkiye Müslümanlığı’
çıkmıştı.
Günümüzde ‘Tanrı Dağı
kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ formülasyonunun Türklük ayağı yerinde
kalmakla birlikte Müslümanlık ayağı belirgin şekilde güçlenmiş görünüyor.
Güçlenmenin sürmesi halinde, Türk-İslam Sentezi/Ülküsü’nün adının değişmesi
kaçınılmaz. Yeni dönemin yeni ideolojisinin adını merakla bekliyorum.
Malatya, Sivas,
Kahramanmaraş ve Çorum’da neler oldu?
“Tanrı Dağları kadar
Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” ideolojisinin siyasi platformu Alparslan
Türkeş’in MHP’si oldu. 3K’yı (Kızılbaş-Kürt-Komünist) etkisizleştirme
stratejisi ilk olarak Malatya’da uygulanmaya başladı. Cumhuriyet tarihi boyunca
hep CHP’li belediye başkanlarıyla idare edilen Malatya’da, 1977 Aralık’ında
yapılan seçimlerde sağ eğilimli bağımsız aday ‘Hamido’ lakaplı Hamit Fendoğlu
belediye başkanı seçilmişti. O yıllarda Fırat Nehri üzerine kurulan Keban ve
Karakaya barajları yüzünden yerlerinden edilen binlerce kişi Malatya’nın
varoşlarına yerleşmişti. İslamcı, milliyetçi, solcu örgütlerin eylemleriyle
ortamın iyice gerginleştiği günlerde Malatya’nın çeşitli yerlerinde 17 bomba
bulunmuştu. Fendoğlu 7 Nisan 1978’de kendisine gönderilen bombalı paketi 14
Nisan’da aldığı halde işlerinin yoğunluğu yüzünden ancak ayın 17’sinde açmış,
patlayan bomba ‘Hamido’yla birlikte iki torunu ve gelininin de ölümüne sebep
olmuştu. Nihayet beklenen hareketlilik sağlanmıştı. 18 Nisan sabahı çevre il ve
ilçelerden Malatya’ya akın eden 20 bin kişi Malatya sokaklarında ‘Dan dan,
intikam!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Kahrolsun komünizm!’, ‘Katil Ecevit!’
sloganlarıyla şehri talan etti. 19-20 Nisan günlerinde devam eden çatışmalar
sonucunda sekiz kişi öldü, 100 kişi yaralandı.
Sivas olayları
Bunu Sivas olayları
izledi. 3 Eylül 1978 günü, Alevilerin oturduğu Alibaba Mahallesi’nde çıkan bir
çocuk kavgası sırasında kendilerine ‘Ülkücü Gençler’ diyen bir grup tarafından
iki kadının öldürülmesiyle başlayan olaylar, ertesi sabah farklı camilerde kılınan
bayram namazları esnasında ‘Komünistler, Kızılbaşlar kardeşlerimizi öldürdü’,
‘Müslüman yok mu?’, ‘Allahını seven bizimle gelsin!’, ‘Kanımız aksa da zafer
İslam’ın’ sloganlarıyla tırmandı. Bilanço dokuz ölü, 350 yaralı idi.
Kahramanmaraş katliamı
Ama daha korkuncu
yoldaydı. ‘Alevi yurdu’ diye bilinen Kahramanmaraş’ta, 3 Nisan 1978’de ülkücü
gençler tarafından öldürülen Alevi dedesi Sabri Özkan’ın cenaze töreninden beri
süren gerginlik aralık ayında zirveye ulaş(tırıl)mıştı.
‘Görevli’ olduklarını söyleyen
birtakım kişiler, Alevilerin ve solcuların oturdukları semtlerde, bir tür nüfus
sayımı yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmışlar, yeni numaralar verdikleri
kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdi. Bazı bölgelerde ise PTT görevlisi
olduklarını söyleyen kişiler kapılara işaret koymuşlardı. Müftü de resmi araçla
şehri dolaşıp kışkırtıcı konuşmalar yapmıştı.
19 Aralık gecesi, ‘Esir
Türkler Haftası’ vesilesiyle Ülkü Ocakları tarafından tüm Türkiye’de eşzamanlı
gösterilen Sovyetler Birliği aleyhtarı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak?’ adlı filmin
gösterimi sırasında Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’na düşük tesirli bir
bomba atıldı. Bir grup ülkücü ‘Müslüman Türkiye!’ sloganlarıyla CHP İl
Binası’na saldırdı. 20 Aralık’ta Yenimahalle’de Alevilerin gittiği Akın
Kıraathanesi’ne bomba atıldı. 21 Aralık’ta öldürülen iki solcu öğretmenin
cenaze töreninden sonra yürüyüşe geçen grup, karşılarında ‘Komünistler geliyor!
Komünistler Ulu Cami’yi yakıyor!’, ‘Ordu bizimle beraber!’, ‘Neden
duruyorsunuz, sizde din iman yok mu? Din elden gidiyor!’, ‘Yürüyün,
komünistleri öldürelim!’, ‘Alevilere ölüm!’, ‘Yaşasın Türkeş!’ diye bağıran 10
bin kişilik ülkücü grubu bulmuştu. Belediye hoparlöründen yapılan anonsla
saldırı başlarken MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Ankara’da İKA haber
ajansına şöyle diyordu: “Hükümetin düşmesi belki yarın, belki yarından da
yakındır.”
Sonunda olan oldu.
23-24 Aralık 1978 günleri, baltalı, palalı saldırganlar tarafından, resmi
rakamlara göre ölü sayısı 111, gayri resmi kaynaklara göre bunun en az iki katı
insan (çoğu Alevi), balta ve bıçaklarla doğranarak, işkence edilerek, yakılarak
katledildi. Çok sayıda kadına tecavüz edildi, göğüsleri kesildi. 552 ev ve 289
işyeri tahrip edildi.
Çorum olayları
Tedavi gördüğü kanser
hastalığı yüzünden ölmesi an meselesi olan MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün
Sazak’ın bilinmeyen kişilerce 27 Mayıs 1980 günü Ankara’da öldürülmesiyle doğan
gerilimin hasadı Çorum’da yapıldı. Bu sefer iktidarda Süleyman Demirel’in
çoğunluk hükümeti vardı. Haziran ayı boyunca Çorum kent merkezinde ve çevre
köylerde gerginlik tırmandırıldı. 4 Temmuz 1980 Cuma günü “Komünistler Alaaddin
Camii’ne bomba attılar” söylentisinin yayılması ve bunun TRT’nin 19.00
bülteninde yer almasıyla başlayan saldırıda saldırganlar ‘Kanımız aksa da zafer
İslam’ın’, ‘Kana kan, intikam’, ‘Müslüman Türkiye’ sloganları atıyorlardı.
Bilanço, çoğu Alevi 50’den fazla ölü 100 civarında yaralıydı. 100’den fazla
işyeri de tahrip edilmişti.
1977’de bir yandan
solcu militanların, bir yandan devlet destekli ülkücü gençlerin rol aldığı
siyasi içerikli şiddet olaylarında 231 kişi ölürken
bu sayı 1978’de 832’ye,
Aralık 1978 ile
Eylül 1979 arasında 898’e ve
bu tarihten 1980 yılının eylül ayına kadar 2.812’ye çıkmıştı.
Son dönemlerde günde ortalama 20 kişi hayatını kaybediyor, bunun birkaç katı insan yaralanıyordu. Öldürülenler arasında ünlü gazeteciler, bilim adamları, sendikacılar, eski başbakanlar vardı. Ülke yangın yerine dönmüştü. İşte bu ortamda 12 Eylül darbesi oldu. Sıra yıllardır itinayla pişirilen bu acı yemeği sağcısıyla-solcusuyla tüm Türkiye’ye yedirmeye gelmişti...
bu sayı 1978’de 832’ye,
Aralık 1978 ile
Eylül 1979 arasında 898’e ve
bu tarihten 1980 yılının eylül ayına kadar 2.812’ye çıkmıştı.
Son dönemlerde günde ortalama 20 kişi hayatını kaybediyor, bunun birkaç katı insan yaralanıyordu. Öldürülenler arasında ünlü gazeteciler, bilim adamları, sendikacılar, eski başbakanlar vardı. Ülke yangın yerine dönmüştü. İşte bu ortamda 12 Eylül darbesi oldu. Sıra yıllardır itinayla pişirilen bu acı yemeği sağcısıyla-solcusuyla tüm Türkiye’ye yedirmeye gelmişti...
***
Özet Kaynakça: Etienne
Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine,
Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, 1998; Bozkurt Güvenç ve diğerleri, Türk-İslam Sentezi, Sarmal
Yayınları, 1994; İbrahim Kafesoğlu, Türk-İslam Sentezi, Aydınlar Ocağı
Yayınları, 1985, S. Ahmet Arvasi, Türk-İslam Ülküsü, 3 cilt, Ocak Yayınları,
1982; H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar, İtalik
Yayınları, 1999; Ülkücü Komando Kampları/AP Hükümetinin 1970’te Hazırlattığı
MHP Raporu, Kaynak Yayınları, 1997.
17.02.2013

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder