14 Nisan 2025 Pazartesi

YAPAY İTTİFAKLAR : 4-5-6-7

 


Yapay İttifaklar – 4. Bölüm

“Yerli ve Milli Masalının Perde Arkası”


“Yerli ve milli” söylemi, son 20 yılın en çok tüketilen siyasi sloganı oldu.
Ama bu toprakların ne yerli sesi duyuldu, ne de milli iradesi gerçekten tanındı.
Kim tanıttı bize bu kavramları?
Washington'da el pençe divan duranlar mı?
Brüksel’e “vizeler kalksın” diye diller dökenler mi?
Yoksa İncirlik’ten kalkan uçaklarla Orta Doğu’ya ölüm yağdıranlarla müttefik olanlar mı?
“Yerli” dediler, fabrikaları sattılar.
“Milli” dediler, eğitim sistemini ABD fonlu vakıflara teslim ettiler.
Ve şimdi, aynı söylemi DEM’in siyasetine yapıştırmaya çalışıyorlar:
“Milli birlik için uzlaşı…”
Aslında uzlaşı değil bu.
Bir tür teslimiyet.
Bir tür paylaşım masası.
Bir tür çıkar ortaklığı.
Ve en acıklısı: Yapay bir dostluk tiyatrosu.
AKP ve MHP'nin "yerli ve milli" ortaklığı ile DEM’in sessiz destek hattı; görünenin çok ötesinde bir senaryonun parçaları.
Bu senaryo, milliyetçilikle etnik siyasetin nasıl iç içe geçirildiğini, hatta birbirini nasıl beslediğini gösteriyor.
Bir zamanlar Bahçeli, “Kürt açılımı ihanettir” derken alkış tutanlar,
bugün aynı Bahçeli’nin AKP’ye verdiği destekle DEM’in pasif uyumunu görmezden geliyor.
Bu nasıl bir yerli-milli çizgidir ki, hem NATO’cudur hem de “antiemperyalist” geçinir?
Bu nasıl bir duruştur ki, bir yanda Irak’a, Suriye’ye operasyon, diğer yanda Oslo masalarına özlem?
İşte “yerli ve milli” söyleminin perde arkası tam da burasıdır:
Gerçekte olan, halkların çıkarı değil, elitlerin koltuk pazarlığıdır.
Bir yanda paletli tanklar, diğer yanda suskun mikrofonlar.
Bir yanda büyük sermaye, diğer yanda taşeron siyasiler.
Kürt halkı da Türk halkı da bu yapay masalları çok dinledi.
Artık kimsenin karnı tok.
Çünkü gerçek “yerli” olan; bu toprağın işçisi, çiftçisi, emekçisi…
Ve gerçek “milli” olan; halkın iradesi, özgürlük isteği, adalet talebidir.
O koltuklar devrilir.
Ama halk ayakta kalır.
Devam edecek…
Ozan

***


Yapay İttifaklar – 5. Bölüm
Kimlik Siyasetinin Sonu: Ekmek mi, Aidiyet mi?



Türkiye siyaseti yıllardır kimlik kartlarıyla yönetiliyor.
Türk müsün? Kürt müsün? Alevi misin? Sünni misin?
Sorular hep aynı, çözümler hep yok.
Bu ülkede bir vatandaş, sofrasına ekmek koyamadığında kimliğini değil, açlığını hisseder.
Ama siyasetçiler, açlığı görmezden gelip kimlik kartını gösterir.
Çünkü ekmek pahalıdır, aidiyet bedavadır.
Biri üretim ister, diğeri sadece slogan.
DEM Partisi’ne oy veren Kürt yurttaş,
şehir hastanesine gidip sıra bulamadığında “etnik temsil” değil, “sağlık hakkı” arar.
MHP’ye oy veren Türk yurttaş,
asgari ücretle geçinemediğinde “milliyetçi nutuk” değil, “pazar filesi” ister.
Ama her seçimde aynı tiyatro:
Tarafını seç! Ya “bizimlesin”, ya “hain!”
Ya “yerli ve milli”sin, ya da “dış mihrak!”
Ya “Kürdün sesi”sin, ya da “inkarcı!”
Bu dil; sahte bir kutuplaşmanın, yapay bir kamplaşmanın ürünüdür.
Çünkü kimlik siyaseti, çözüm değil; bölüşümden pay kapma aracıdır.
Gerçek şu ki:
Kürt'üyle Türk'üyle, Alevi'siyle Sünni'siyle bu halk artık aidiyet değil, adalet istiyor.
Kimlik değil, geçim derdinde.
Bayrak değil, işsiz gencine gelecek arıyor.
Ama bu taleplerin siyasette karşılığı yok.
Çünkü oy devşiren elitler, kimlikler üstünden koltuk pazarlığı yaparken, halk aynı ekmeksiz masaya mahkûm ediliyor.
Kimlik siyasetiyle kurulan yapay ittifaklar, halkı sadece oyalıyor.
Ve unutma:
Aidiyet karın doyurmaz. Ama aç kalan kitle, bir gün aidiyetleri de sorgular.
Devam edecek…
Ozan


***





Yapay İttifaklar – 6. Bölüm
Sessiz Mutabakat: AKP-DEM İlişkisi Üzerine




Siyasette her şey göründüğü gibi değildir.
Kimi zaman bağırarak karşı çıkarlar,
kimi zaman susarak anlaşırlar.
AKP ve DEM’in son yıllardaki ilişkisi de tam olarak bu:
Bir sessiz mutabakat.
Bir yanda dindar-muhafazakâr tabana seslenen AKP,
öbür yanda “ezilen halkların temsilcisi” olduğunu iddia eden DEM.
Kağıt üstünde düşmanlar.
Ama pratikte?
Aynı oyunun farklı aktörleri.
AKP, “millî birlik ve beka” söylemiyle kitleleri konsolide ederken,
DEM “kimlik ve hak mücadelesi” üzerinden tabanını diri tutuyor.
Ama ikisi de halkın gerçek sorunlarına değil, kendi pozisyonlarını korumaya odaklı.
Bakın İstanbul’a…
DEM, “Kent uzlaşısı” adı altında CHP adaylarına destek veriyor,
sonra aynı dönemde AKP’nin “demokrasi çağrılarına” kulak veriyor.
Kimi zaman belediye meclislerinde oy birliği,
kimi zaman kritik yasama oturumlarında ortak sessizlik.
Bu bir “ittifak” değil belki ama bir “işlevsel denge.”
Karşılıklı susmalar, karşılıklı kazançlar…
Halk pazar filesini dolduramıyor,
çocuğunu kreşe veremiyor,
sokağında güvenle yürüyemiyor ama
“temsiliyet” adı altında bu düzen sürdürülüyor.
DEM de AKP de çok iyi biliyor:
Kimlik siyasetinin devamı, ikisi için de sigorta poliçesi.
Biri korku satarak, diğeri umut…
Ama her ikisi de halkın çaresizliğinden besleniyor.
Oysa halk, bu sessiz mutabakatın ortağı değil,
kurbanı.
Ve bir gün sessizlik bozulacak.
Çünkü;
Gerçek muhalefet, sessiz kalanların değil, sesini yükseltenlerin yanında olur.
Devam edecek…
Ozan


****




Yapay İttifaklar – 7. Bölüm
Demokrasi Maskesiyle Gelen Faşizm




Günümüz Türkiye'sinde faşizm; postal sesleriyle, nutuklarla ya da generallerle gelmiyor artık.
Bugün faşizm; "sandığın kutsallığı", "halk iradesi", "seçim barajı", "temsili demokrasi" gibi cilalı kavramların içinden sızıyor.
Yani demokrasi maskesiyle…
Bu maske öyle ustaca yerleştirildi ki yüzlere, kimse aslını görmek istemiyor artık.
"Sandıktan çıktıysa doğrudur",
"Millet seçtiyse tartışılmaz",
"Meşruiyetin kaynağı sandıktır"
diyerek susuyoruz.
Ama soralım:
Sandıkta seçilenin; yargıyı, basını, üniversiteleri, STK’ları ele geçirmesi demokrasi midir?
Bir partinin aldığı %35 oyla ülkenin %100’ünü kontrol etmesi halk iradesi midir?
Bugün DEM’den AKP’ye, MHP’den CHP’ye kadar her yapı bu oyunun bir parçası:
Kimi "çoğunlukçuluğu" demokrasi sanıyor,
kimi "kimlik siyasetiyle" gerçek muhalefeti boğuyor,
kimi de "devlet aklı" diyerek her türlü zorbalığı aklıyor.
Ve dikkat edin,
Bu düzenin adı konmadı henüz.
Ama fiilen yaşanıyor.
Adına ister “illiberal demokrasi” de,
ister “otoriter popülizm”…
Aslında yaşanan şey; postmodern faşizmdir.
Ne tank var, ne üniforma...
Ama telefonlar dinleniyor.
Mahkemeler emirle karar veriyor.
Sokakta bir genç pankart açtığında gözaltına alınıyor.
Yandaşlar zenginleşiyor, muhalifler cezalandırılıyor.
Yani bu bir rejim değişikliği değil sadece;
bir zihin mühendisliği.
Ve bu yeni faşizm türü,
silahla değil, sosyal medya trolleriyle, yandaş köşe yazarlarıyla, ekran yüzleriyle yürüyor.
Bir ülke, diktatörünü sadece korkuyla değil,
umutla da sevebilir.
Ve en tehlikeli faşizm, halkın rızasıyla gelenidir.
Bu yüzden diyoruz ki:
Sandık yetmez.
Şeffaflık, hesap verilebilirlik, hukukun üstünlüğü ve özgür basın olmadan;
demokrasi, sadece bir illüzyondur.
Devam edecek...
Ozan

Hiç yorum yok: