30 Kasım 2008 Pazar

TÜRKİYE SOLU BUNLARI NEDEN BİLMİYOR?

Bir gerçeği kabul etmeliyiz:

Türkiye solunun çoğunluğu kültürünü/dinini okuyup araştırmamıştır.

K. Marks’ın Katolik kiliseler için söylediği “din afyondur” sözünü henüz aşamamıştır.

İslam’ı bilmemektedir. Halkının inancını dışlamıştır.

Tasavvufu/Anadolu Müslümanlığını elinin tersiyle iteklemiştir.

Tasavvufu; aklın ve bilimin öğretisi olmadığını söyleme kolaycılığına kaçarak kendi coğrafyasına yabancılaşmıştır.

Ne Muhyiddin Arabiyi ne de Muhammed Nur’u bilir.

Şeyh Bedrettin’i sadece Nazım Hikmet’in şiirinden tanır.

Trajik sonu nedeniyle Ozan Nesimi’nin adını duymuştur ama hocası/öğretmeni Fazlullah Esterebadi’den bi-haberdir.

Herakleitos’un “diyalektiğin atası” olduğunu; Hegel’in, Marx’ın düşüncesinin buradan doğduğu bilir ama nedense vahdet-i vücud’a burun kıvırır. “Enel Hakk” diyen Hallac-ı Mansur’u okumaz.

Söyler misiniz; Ömer Sikkini, Sabetay Sevi, Niyazi Mısri, Papa Eftim öğrenilmeden bu topraklar anlaşılabilir mi?

Anadolu tarihindeki çoğu toplumsal ayaklanmaların dayanağının vahdet-i vücud olduğunu bilmezse bu toprakların yazgısını nasıl değiştirebilir?

Hamza Baliler’in, İsmail Maşukiler’in neden boyunlarının vurulduğunu anlamazsa halkıyla nasıl kucaklaşabilir?

Birinci Dünya Savaşı’na katılan gönüllü “Mevlevi Taburları”yla gönüldaşlık kurmazsa kiminle birlik olabilir?

Horasan doğumlu Nakşibendiliğin, Halid-i Nakşibendiliğinden farkını bilmezse, Kürt halkının Şeyh Barzani’nin emrine sokulma çalışmalarını nasıl kavrayabilir?

“Türkler kılıç zoruyla İslam’a geçtiler” kolaycılığından kurtulamazsa; dinin, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyaset üzerindeki etkisini nasıl analiz edebilir?

Acıdır; Türkiye solunun umarsız tavrı nedeniyle; bu konular “inanç” (skolastik) temelde çalışmalar yapan muhafazakar akademisyenlerin-yazarların inisiyatifine bırakılmıştır. Onlar da ehlisünnet bakış açısıyla başta vahdet-i vücud olmak üzere tüm tasavvufu kendi anlayış kalıplarına sokmaya çalışmaktadır.

Daha iyi niyetli olanları ise - tıpkı solcuların hatası gibi- tasavvufu fikir hareketi olmaktan çok, bir gönül ve ruh hali meselesi olarak göstermek istemektedir. Hatadır.

Bakınız tasavvuf sadece Alevilik-Bektaşilik değildir.

Hükümetin, Alevi açılımını, “Alevilik Sünnileştiriliyor” diye itiraz edenler, yıllardır “Türk dinini” Araplaştıranlara karşı neden sessiz kalmıştır?

Osmanlı’nın Safeviler’e karşı bir siyaset gereği benimsediği Sünniliğin zamanla nasıl resmi ideolojiye dönüştüğünü bilmeden bugünkü gerici siyasal oyunlar nasıl bozulabilir?

Eğer halkı kazanmak gibi bir derdiniz varsa dininizi/kültürünüzü bilmek mecburiyetindesiniz.

Aydınlık bir din olan İslam’ı yobazların elinden kurtarmak için bunları öğrenmek zorundasınız.

İnsanımızı cehalet bataklığından ancak böyle kurtarabilirsiniz; yasaklarla, kaba ve sert söylemlerle değil.

Bilinmelidir ki vahdet-i vücud laikliktir.

Bilinmelidir ki Farabi’yi, İbn-i Sina’yı savunmak devrimciliktir.

Gerçek şu ki; insan bilmediğinden korkar…

Soner Yalçın

Odatv.com

29 Kasım 2008 Cumartesi

DENİZ BAYKAL’A NEDEN HAKSIZLIK YAPILIYOR?

DENİZ BAYKAL’A NEDEN HAKSIZLIK YAPILIYOR?

Çarşaflı kadınların CHP’ye katılımı hala konuşulup tartışılıyor. Konu, daha da gündemde kalacağa benziyor. CHP çarşafı ilk kez hangi kongresinde gündemine alıp konuştu? Hangi milletvekili neyi savundu? Atatürk’ün tavrı ne oldu? Gelin, bugünün tartışmalarını daha iyi anlayabilmek için yıllar öncesine gidelim…

Tarih: 9 Mayıs 1935.

CHP’nin 4’üncü büyük kongresi Ankara’da toplandı.

Atatürk’ün son kez katıldığı bu kurultayın başkanlığını İsmet İnönü yaptı.

544 delege, bir hafta süren kongrede çok önemli kararlar aldı.

Öncelikle partinin adı, “Cumhuriyet Halk Fırkası değiştirildi; “Cumhuriyet Halk Partisi” oldu.

Kongre, 1929 dünya ekonomik krizinin etkisiyle liberalizme karşı açık cephe aldı. CHP Genel Sekreteri Recep Peker şöyle diyordu:

“Ulusal çalışmayı yıpratan ve ulus yığınını sömüren liberalizme karşı cephemizi daha da sıklaştırıyoruz.”

Kurultayın kadınlar açısında da önemi büyüktü:

Kongreden önce; 5 Aralık 1934 tarihinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmişti. 8 Şubat 1935’te yapılan genel seçim sürecinde sadece kadınlar milletvekili adayı yapılmamış, kadınların CHP’ye üye olmaları için yoğun kampanyalar başlatılmıştı. Sonuçta 18 kadın milletvekili olmuş ve binlerce kadın CHP’ye katılmıştı. CHP kurultayı delegeleri arasında, kongre kürsüsünde artık kadınlar da vardı.

Ve 4’üncü büyük kurultayın gündeminde ayrıca -bugün hala tartıştığımız- çarşaf da vardı:

CHP İKİYE BÖLÜNDÜ

Tarih 16 Mayıs 1935.

Kongrenin son günü.

“Dilek Komisyonu”nun raporunun okunmasına geçildi. Rapor; başta Muğla ve Sivas olmak üzere CHP teşkilatlarından, çarşaf ve peçenin yasaklanmasına dair gönderilen dilekçeler üzerine hazırlanmıştı.

Bu noktada dikkatinizi çekmek isterim: CHP teşkilatları ve Dilek Komisyonu sadece çarşaf ve peçenin yasaklanmasını istemektedir; yani diğer başörtülerine (yemeni, yaşmak, eşarp vs) ilişkin kimsenin bir rahatsızlığı yoktur. Hatta görüleceği üzere çarşaf konusunda da katı değillerdir.

Rapor bakın ne diyordu:

“Türkiye’nin üçte ikisi köylüdür, köydedir. Burada çarşaf, peçe yoktur. Kalan üçte birin büyük kısmı da bu görenekten sıyrılmış çıkmıştır. Yer yer tek veya toplu hareketlerle bu kalanlar da hiçbir kanun eli dokunmadan açılıp kaybolmaktadır. O halde, kalan ve bir çokluk olmayan bu peçeler, çarşaflılar üzerinde yeni tedbir almaya lüzum var mıdır?

Komisyonumuzda bu konuda iki görüş vardır: Bunu kadınlarımızın kendi zevklerine, kocalarının ve babalarının sosyallik zihniyetindeki ilerlemeye mi bırakmalıdır? Yoksa düşmeye hazırlanan ve bu sadece koca ve baba saygısıyla sallanıp duran bu çürük meyveyiş merkezin küçük bir sarsması ile döküp atarak, şurada burada kadınlarımızın yüz karası gibi görünen bu kılıktan onları çıkarmalı mıdır?

Komisyonumuzun bir takım arkadaşları bu ikinci görüştedir. Ancak çarşaflı değil, peçeli kadının ve ne idüğü belirsiz bir kılıkta sokaklarda dolaştırılmasının polis kanunlarıyla yasak edilmesinin amaca çabuk varma noktasında lüzumuna kanidir. Ancak bütün komisyon, parti ve hükümet kurumlarının kestirme bir hareketle yani hiçbir kanun yapmadan bunu başarma imkanında oy birliği yapmışlardır.”

Aslında komisyon raporu da görüşünü tam olarak netleştirmemiş; kararı kongreye bırakmıştı.

Kongrede ilk söz alan Şükrü Kaya oldu.

Herkes merakla Şükrü Kaya’nın ne diyeceğini merak ediyordu; çünkü İçişleri Bakanı’ydı.

Kürsüye gelen Bakan Kaya çok net konuştu: “Çarşaf, peçe meselesi vardır. Komisyonun verdiği karar dahilinde muamele yapılması bence en doğru karardır.” Yani, “yasa çıkarılmasın ama bu sorun da ortadan kaldırılsın” dedi.

Şükrü Kaya’dan sonra kürsüye gelen, Dilek Komisyonu raportörü (Giresun milletvekili ve gazeteci) Hakkı Tarık Us, öncelikle peçe ile çarşafın birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi:

“Ben peçe ile çarşafı birbirinden ayırıyorum. Peçe, çarşaftan başka bir mahiyettedir. Sıhhı kanunlarımız evlere kafes konmasını bile zararlı telaki etmiştir. Fakat kadınlarımızın yüzünü örtmesine göz yumar vaziyetimize ne demeliyiz?”

Milletvekili Us, peçenin de kanunla yasaklanmasına karşıydı; yerel yönetimler/belediyeler, il genel meclislerinin aldıkları kararlarla peçe giyilmesinin önüne geçebilirdi.

Sonra sırasıyla kürsüye gelen Diyarbakır milletvekili Kazım Sevüktekin, Antalya milletvekili Rasih Kaptan, Niğde milletvekili Naciye Osman, Hakkı Tarık Us’u desteklediler.

Ankara milletvekili Aka Gündüz ve İçel milletvekili Dr. Akil Muhtar ise karşı görüşteydiler.

Tartışma aslında daha çok, yasa mı çıksın, yoksa yerel önlemlerle mi çözümlensin etrafında düğümlenmişti.

Bu arada meselenin hükümete bırakılmasını savunan milletvekilleri de vardı.

ATATÜRK’ÜN GÖRÜŞÜ NEYDİ?

Tartışmalar uzayınca yeterlilik önergesi verildi. Önergeyi veren İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tekrar kürsüye çıktı:

“Eğer bu mesele büyük ve önemli bir mesele olsaydı; bu büyük inkılabı yapan, bunu da programına koyar ve sizden lazım gelen kararı alırdı.”

Şükrü Kaya’nın sözleri çok açıktı: Atatürk, çarşaf ve peçeyi sorun görmemişti.

İçişleri Bakanı Kaya, Atatürk’ün en yakınındaki isimlerden biriydi. Kuşkusuz böyle konuşmasının direktifini Atatürk’ten almıştı. Buna göre, kurultay delegeleri kendi bölgelerinde çarşaf ve peçe ile mücadele etmeliydi; kanun çıkarmak doğru değildi.

Bunun üzerine Hakkı Tarık Us, sadece peçenin kaldırılmasına yönelik verdiği dilekçeyi geri çekti.

Tartışmalar son buldu:

Peçenin ve çarşafın yasaklanmasına ilişkin yasa çıkarılmasına gerek yoktu. Bu mesele tamamen yerel yönetimlerin inisiyatifine bırakıldı.

Bu konuda yerel yönetimlerin neler yaptığına geçmeden önce bir konunun altını çizmek gerekiyor:

CHP’nin 4’üncü kurultayı aldığı kararlarla tek parti egemenliğini iyice pekiştirdi. İşte böyle bir kongrede bile çarşaf ve peçe konusunda sert önlemler alınmadı.

Hani dinci basın hep veryansın eder ya, “CHP kadınlarımızın başındaki örtüyü jandarma zoruyla aldı” diye.

Bırakın bunun koca bir yalan olduğunu, CHP peçe ve çarşaf dışında kadının örtünmesiyle ilgili hiçbir sorunu olmadı. Örtünmenin gelenek-görenek olduğunu ve ülkenin aydınlanmasına paralel olarak bu tabunun yıkılacağına inandı.

Peki, yerel yönetimler çarşaf ve peçe konusunda neler yaptılar?

ÇARŞAF PEÇE DEĞİL

MANTO GİYİLSİN

Anadolu’da peçe ve çarşaf aleyhindeki çalışmalar CHP’nin bu kurultayından önce başladı. Özellikle yerel basın peçe ve çarşafın çağdışı olduğunu ve bunun ahlakla bir ilgisi olmadığını yazdı. Bazen bu yayınlar ağır ithamlara neden oldu: “Çarşafta ırz ve peçede namus arayan gafletin, o örtü içinde ne zilli maşaların saklı, ne çengilerin gizlenmiş olduğunu bilmemesi ne yazıktır.” (Hakkın Sesi, 30.7.1934)

CHP kongresinden önce bazı belediye meclisleri aldıkları kararla çarşaf ve peçenin giyilmesini yasaklamıştı. Örneğin Adana belediye meclisi 15 Şubat 1935’te aldığı kararla, 16 Mart 1935’ten itibaren peçenin ve çarşafın giyilmesini oybirliğiyle yasakladı.

Bir kez daha belirtme ihtiyacı hissediyorum: Sadece çarşaf ve peçe yasaklanıyor. Yemeni, yaşmak, eşarp, türban değil.

Yerel yönetimler peçe ve çarşaf yerine manto giyilmesini özendirip teşvik ediyorlardı.

Bu arada peçe ve çarşafa bazı tarikatlar da karşıydı. Örneğin Nakşibendi Gümüşhanevi dergahı Şeyhi Abdülaziz Bekkine (1895–1952) peçe ve çarşaf yerine manto giyilmesini isteyen isimlerden biriydi.

Çarşaf ve peçenin İslam ile ilgisi olup olmadığı da, o günlerden günümüze kadar gelen bir tartışma konusudur…

Bazı belediyeler peçe ve çarşaf giyilmemesi için ilginç yöntemler buldular: Örneğin Bursa belediye meclisi, terzilere peçe ve çarşafın dikilmesini yasakladılar!

Yasaklama kararı alan yerel yönetimler Halkevleri aracılığıyla yoksullara manto diktirip verdiler.

Yerel yönetimler çarşaf ve peçenin yasaklanmasını görüşürken CHP genel merkezi hiçbir müdahalede bulunmadı. En azından bu konuda hiçbir belge yoktur.

Yani CHP’nin kadınların örtüsüyle uğraştığı tezi tamamen yalandır; söz konusu olan peçe ve çarşaftı. Bunların yerine manto ve eşarp özendirildi.

CHP merkezi yönetiminin örtünmeye ilişkin tavrı bu kadar açıkken, bugün Deniz Baykal’a yönelik eleştiriler haksız değil midir? Asıl tartışılması gereken bu seçkinci tavır olmalıdır.

Soner Yalçın

Odatv.com

30 Kasım 2008

Ünlü Ekonomistten Kabus Gibi Türkiye Analizi !



‘Türkiye’yi izleyin, krizin en
yoğun etkileri orada olacak’
Türkiye’de hükümetin krizi hafife aldığını ve önlem almakta geciktiğini söyleyen York Üniversitesi ekonomi profesörü David McNally, “Türkiye şu ana kadar krizden etkilenmedi. Ancak yüksek cari açığı nedeniyle en riskli ülkelerin başında geliyor. Yabancı sermaye akışı durursa felaket olur” dedi
Hükümetin global krizi hafife aldığı ve önlem almakta geciktiği eleştirilerine bir destek de York Ünivesitesi ekonomi profesörü David McNally’den geldi. “Ekonomik krizde Türkiye ve Güney Afrika’yı izleyin, krizin etkisinin en yoğun hissedileceği ülkeler bunlar” diyen McNally, yüksek cari açık rakamlarının bu ülkeleri kırılgan yaptığını belirtti.
BBC’ye konuşan McNally, Türkiye ve Güney Afrika’nın cari açıklarının diğer gelişmekte olan ülkelere oranla daha yüksek olduğunun altını çizerek “Yüksek cari açık nedeniyle Türkiye yabancı sermaye akışına ciddi bir şekilde ihtiyaç duyuyor demek. Dolayısıyla bu krizin herhangi bir noktasında, Türkiye’ye yabancı sermaye akışı aksarsa bu, ülke ekonomisi için bir felaket demek olur. Bu durumda özellikle para biriminin değeri olumsuz etkilenir. Şimdiden bu yaşanmaya başladı” dedi. Krizden tüm sektörlerin etkileneceğini kaydeden McNally, özellikle yabancı yatırıma ve ihracata dayalı sektörlerin krizden en ağır etkileneceklerin başında geleceğini söyledi.


Hükümet krizi hafife aldı
McNally, Türkiye’nin global krizin ilk aşamasını hafif atlattığını ancak güvende olmadığını vurgulayarak şunları söyledi: “Türkiye krizin şu aşamasına kadar İrlanda, İngiltere ya da ABD kadar etkilenmedi. Dolayısıyla, Türkiye krizin erken aşamalarının etkilerinden önemli ölçüde muaf kaldı şimdiye kadar. Kanada ekonomisi gibi, ağırlıklı olarak finansal olan krizin ilk aşamasının etkilerini daha az hasarla atlattılar ve bu nedenle güvende olduklarını düşündüler ama bence bu doğru değil. Çünkü uluslararası pazarların daraldığı, hatta çöktüğü bir aşamada (ki şu anda bu aşamadayız) uluslararası pazarlara ihracat yapma gereksinimi daha yüksek olan ülkeler krizden çok ciddi bir şekilde etkilenecekler ve işsizlik hızla ve çok ciddi bir şekilde yükselecek.”
Hükümetin krizi ilk aşamada hafife aldığının altını çizen McNally, IMF’nin ABD ve İngiltere gibi ülkelerde uygulanan ekonomik stratejinin tam tersini Türkiye’ye önereceğini belirtti. McNally, “IMF’yle yapılacak anlaşmanın ortaya koyduğu sorun, IMF’nin yardım karşılığı Türkiye’ye sunacağı talepler. IMF, Türkiye’ye aktaracağı paraları geri alabilmek için, kamu harcamalarında, devletin sunduğu hizmetlerde kısıntıya gidilmesini öngörüyor. Ancak ekonominin durgunluğa girdiği bir aşamada devletin de harcamalarını kısmasının resesyonu daha da kötü bir hale getirmekten başka bir etkisi olmaz” diye konuştu.
Dış ticaret açığı 10 ayda 63.4 milyar $’a çıktı
YIlIn ilk 10 ayında ihracat geçen yılının aynı dönemine göre yüzde 33.3 artarak 114 milyar 963 milyon, ithalat yüzde 29.9 artarak 178 milyar 408 milyon, dış ticaret açığı yüzde 24.2 büyüyerek 63 milyar 445 milyon dolara ulaştı. Ekim ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3.1 azalan ihracat 9 milyar 588 milyon dolar, ithalat yüzde 4.8 azalarak 14 milyar 883 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti, 5 milyar 295 milyon dolar dış ticaret açığı verildi.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Ekim ayı dış ticaret gerçekleşmelerini açıkladı. Buna göre, Ekim ayında ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3.1 azalarak 9 milyar 588 milyon dolar, ithalat yüzde 4.8 azalarak 14 milyar 883 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Dış ticaret açığı yüzde 7.6 azalarak 5 milyar 731 milyon dolardan 5 milyar 295 milyon dolara geriledi.


Not: Kaynak Gazetevatan

ALEVİLERİN ONURLU HAK MÜCADELESİ..

‘Devletten maaş alan dede istemeyiz’

Alevi Kültür Dernekleri ile Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) tarafından, kamuoyunda “Alevi açılımı” olarak nitelenen konuların değerlendirilmesi amacıyla “Alevi Dedeleri İstişare Toplantısı” yapıldı. Toplantıda Alevi dedelere maaş bağlanmasının “devletin kendi Aleviliğini yaratma amacı taşıdığı” belirtildi.

AA

Ankara- Hacı Bektaşi Veli Dergahı Postnişi Veli Ulusoy, HBVAKV Genel Merkezi’ndeki toplantıda yaptığı konuşmada, 9 Kasım’da Ankara’da düzenlenen mitingin ardından gündemin değiştiğini, “haklı ve masum isteklerinin” kamuoyunda tartışılmaya başlandığını söyledi.“Gönül isterdi ki Alevi açılımını Hükümet kendi isteğiyle yapsın” diyen Ulusoy, isteklerinin anayasa ile çelişmediğini, aksine anayasaya dayandığını ifade etti. Devletin dini olmayacağını belirten Ulusoy, laiklikten söz edilebilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması gerektiğini söyledi. Ulusoy, şöyle devam etti:

Laikliği benimseyen toplumumuzda Diyanet İşleri Başkanlığı bulunduğu sürece, tüm milletvekilleri laikliği koruyacakları adına şerefleri üzerine yemin etseler de anayasanın tüm maddelerinde laiklik yazılı olsa da bu inandırıcı olmaz. Devlet hiçbir inanca karışmasın, maddi manevi hiçbir destek sağlamasın, tüm inançlara aynı uzaklıkta olsun. Nasıl Başbakanlık’a bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı yanlışsa Alevilerin temsil edileceği bir genel müdürlük de yanlıştır.

Alevi dedelere maaş bağlanması fikrini de doğru bulmadığını ifade eden Ulusoy, devletten maaş alan dedelerin Alevi toplumu tarafından hiçbir zaman kabul edilmeyeceğini belirtti. Böyle bir düşünce söz konusuysa bunun “devletin kendi Aleviliğini yaratma amacı taşıdığı” anlamına geleceğini anlatan Ulusoy, Devletten maaş alan dede bizim dedemiz olamaz, maaş aldığı yerin dedesidir. Bu, Aleviliği öldürme anlamı taşıyor dedi.

Abdal Musa Dergahı Postnişi Hüseyin Eriç dedelere maaş bağlanarak Alevi açılımının yapılamayacağını ifade etti. Eriç,Önce Alevilerin kimliği tanınmalı ve cemevleri yasal statüye kavuşmalı. Biz para, maaş istemiyoruz. Yüzyıllardır nasıl kendi yağımızla kavrulduysak bundan sonra da aynı şekilde inancımızı devam ettiririzdiye konuştu.

HBVAKV Başkanı Ercan Geçmez, bir toplumun din ve inançlarıyla ilgili ihtiyaçlarının kendileri tarafından karşılanması gerektiğini belirterek, Yurttaşların kendilerini tarif ettikleri biçime siyasilerin saygı göstermesini beklediklerini dile getiren Geçmez, diyaloga açık, sorunların demokrasi içinde çözülmesinden yana olduklarını kaydetti. Aleviler arasındaki birliği sağlamak için Alevi Dedeleri İstişare Toplantısı’nı diğer illerde de gerçekleştireceklerini anlatan Geçmez, Alevi dedelerinin 6 Aralıkta İstanbul’da, 7 Aralık’ta ise Mersin’de bir araya geleceklerini bildirdi.

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Tekin Özdil de Alevilerin tarih boyunca hümanist, kucaklayıcı, insanı merkeze alan ve haksızlığa boyun eğmeyen bir anlayışa sahip olduklarını söyledi. Özdil, “Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana 84 yıl geçti, ama Alevilerin bir tek sorunu çözülmedi” dedi. Kendileriyle ilgili düzenlemelerde, mutlaka Alevilerin görüşünün alınması gerektiğini ifade eden Özdil, Sanıyorum hükümet, Madımak’ı muharrem ayında çiçekçi ya da kütüphane olarak açmayı düşünüyor. Ancak bizim Madımak ile ilgili talebimiz bu değil. Biz oranın müze yapılmasını, devlet tarafından müze yapılmasını istiyoruz. Böylece 8 saat boyunca insanlar yanarken hiçbir şey yapmayan devlet ayıbını bu şekilde örtebilir” diye konuştu.

Alevi dedelere maaş bağlanması konusunda da “kaç dedeye, hangi kritere göre, nasıl maaş verileceği” yönünde soru işaretleri olduğunu belirten Özdil, “Bu girişimin, Alevi inancının içine konulan bir bomba olduğunu düşünüyorum” dedi.

Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinden gelen Alevi dedesi Hasan Simiroğlu dedelere maaş verilmesinin, “Alevileri Sünnileştirmek anlamına geleceğini” söyledi. Genel bütçeden Diyanet İşleri Başkanlığı’na pay aktarılmasını da eleştiren Simiroğlu, Diyanet’e ayrılan paranın Milli Eğitim Bakanlığı’na aktarılmasını istedi. Alevi dedesi Elvan Çeler ise Alevilere yönelik açılım yapılmak isteniyorsa, var olan dernek ve vakıflara para aktırılması gerektiğini söyledi. Din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde Çeler, alevilik konusunda bilgilere yer verilmesini de doğru bulmadığını dile getirdi. Erzurum’dan toplantıya katılan Alevi dedesi Veysel Karababa ise tek isteklerinin anayasal haklara kavuşmak olduğunu ifade etti.

29 Kasım 2008

DEVLET REFLEKSLERİNİ,SADECE HAK ARAYANA GÖSTERİYOR.

ŞERATCIYA,BÖLÜCÜYE MİTİNG SERBEST,ÜRETEN VAR EDENİN,YOKSULUN MİTİNG ENGELİ!..

Emekçiden AKP'ye uyarı

KESK ve DİSK'in öncülüğünde sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin katılımıyla başkentte gerçekleştirilen "İşşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı, Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi"nde on binlerce emekçi, AKP Hükümeti'ni uyardı. Çalışanlar, krizin bedelinin emekçiye ödettirilemeyeceğini vurguladı. Mitingde üzerini aratmak istemeyen gruplarla polis arasında arbede çıktı.

28 Kasım 2008 Cuma

YENİ DÜNYA DÜZENİNİN SONU GELDİ

EKONOMİST MUSTAFA SÖNMEZ: YENİ DÜNYA DÜZENİNİN SONU GELDİ

Mali kriz nedeniyle “devletleştirilen” şirketlerin, kurtarıldıktan sonra tekrar özel sermayenin hizmetine sunulacağını belirten ekonomist Sönmez’e göre, bu operasyonların yükü yoksulların sırtına yüklenecek…

Dünya mali krizi her geçen gün yeni boyutlara ulaşarak büyüyor. Ekonomist Mustafa Sönmez ile mali krizden, dünyadaki yeni güç dengelerine kadar dünyanın durumunu; AKP"yi ve Türkiye"yi konuştuk.

»Son dönemde art arda yaşanan mali krizler nedeniyle, neo-liberalizmin sonu ve yeni devletçilik tartışmaları da yapılıyor. Böylesi bir yönelimden söz etmek mümkün mü?

Yaşananlarla neoliberalizmin önemli zeminler kaybettiği söylenebilir. Krize yapılan devlet müdahaleleri, kapitalist devletin tanımlanmış işlevleri arasında zaten var. Her devletleştirmeyi, “sosyalizan” bir girişim olarak görme basitliğinden uzak durmak gerekir. Uzağa değil, 2001 krizinde ülkemizde yaşananları hatırlayın. 20’ye yakın hortumlanmış banka devletleştirildi. Peki ne oldu? 30-40 milyar dolarlık bir borçlanma ile sistem ayağa kaldırılrıken bu miktarda borç bütçeye yazıldı ve çoğu halkın ödediği vergiler yıllarca bu borçları çevirmeye ve eritmeye kullanıldı. Eğitimden, sağlıktan kesilen kaynak bu “devletleştirilmiş kuruluşlara” yapıldı. Akabinde de bunlar tek tek özelleştirildi, yerli yabancı sermayedarlara satıldı. Bu krizde de aynı şey Batıda yaşanacak, sistemi ayakta tutmak için zarar toplumsallaştırılacak ve halka yüklenecektir.

»Çevre merkezi üstleniyor mu? ABD"deki krizle birlikte bu daha çok tartışılmaya başlandı...

ABD’nin başta Çin olmak üzere Asya ülkelerinin çoğu ‘çevre’ tanımına giren ülkelerin cari fazlaları ile finanse edilmesi, çevrenin merkeze üstün geçmesi olarak yorumlanıyor. Kaynak akımına bakılarak yapılan bu değerlendirme çok doğru değildir. Merkez-çevre ilişkisinde tarihsel akış şöyledir: Sistemin metropolü, çevredeki ekonomileri borçlandırır; doğrudan yatırım yapar; zaman zaman çevrenin dış ticaret (ve cari işlem) açıklarının finansmanını üstlenir. Kaynak aktarımı da metropolden çevreye doğru gerçekleşir.

Kaynak akımları belli bir doyum noktasına ulaştıktan sonra, çevre ekonomisinde gerçekleştirilen artık öğelerinin (faiz, kâr, çeşitli "rantlar"ın) metropole aktarılan boyutu, aksi yöndeki kaynak girişlerini aşar; bazen artık aktarımının finansmanı için cari işlem fazlaları gerekebilir. Bu dönemlerde de net kaynak aktarımı çevreden metropollere yönelir.

Kaynak aktarımı sömürü ile eşanlamlı değildir. Sömürü, ülkelerden önce sınıflar-arası bir olgudur. Emperyalist sistemin çevresinde yer alan bir ekonomide, metropol sermayesi kâr ve faiz elde ediyor ve bu "artık" dışarıya aktarılmıyorsa, sömürünün ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Yalnız!... Merkezden çevreye kaynak aktarımı olgusu tek bir ekonomi için, süper-emperyalist konumdaki ABD için geçersizdir. Amerika"nın ayrıcalıklı konumu, dünya ekonomisinin çeşitli bloklarından bu ülkeye sürekli ve tek yönlü net kaynak aktarımına imkân vermiştir. 2000"li yıllarda dünya sisteminin ana blokları içinde sadece Amerika"ya net kaynak pompalanmaktadır. Merkezde veya çevrede, tüm diğer ülke gruplarının tek işlevi Amerikan ekonomisinin ürettiğinden fazla tüketmesini, kaynak kullanmasını sağlamak olmuştur. Japonya"nın, diğer metropol ülkelerin ve giderek artan boyutlarda Çin ve petrol ihracatçılarının aktarımları, 2006-2007"de ABD milli gelirinin yüzde 6"sına ulaşmıştır.

Bunu, ABD"nin azgın emperyalist saldırganlığı mümkün kılmaktadır. Tasarruf etme alışkanlıklarını unutmuş Amerikalılar israfçı, tahripkâr tüketim tutkularını bu sayede sürdürebilmekte; dünyanın bu en zengin ülkesinin tasarruf oranı en yoksul Üçüncü Dünya ülkeleri düzeyine düşmüş bulunmaktadır.

Bu çarpık durumun sürdürülmesi giderek güçleşmiştir. Nitekim, yaşanmakta olan finansal kriz bu nedenle çevre ekonomilerinde, Avrupa"da, Japonya"da değil Amerika"da patlak vermiştir.

DÜNYAYI İKİ KUTUPLULUK AÇIKLAYAMAZ

»Rusya"nın Ankara Büyükelçisi Vladimir Ivanovskiy, ""ABD"de yaşanan kriz açıkça gösteriyor ki, dünyanın tek bir lideri olmayacaktır. Bir sürü düşünelim, onların önderi var. O uçuruma gidiyorsa tüm sürünün onu takip etmesi gerekmiyor. Kriz herkesi etkilemiştir. Ünlü yazar Hemingway, "Çan çalındığında, kimin için çaldığını sormayın, belki sizin için çalıyordur" demiştir. ABD"nin güçlü, büyük bir ekonomisi var ve bu kriz ister istemez hepimizi etkiliyor. Ancak, dünyanın daha çok kutuplu, farklı bir hale gelmesini, bu tür şeylerden etkilenmemek için istiyoruz” diyor, Kafkasya"da yaşanan gelişmeleri de göz önüne aldığımızda önümüzdeki dönemde dünya dengeleri nasıl değişebilir?

Rusya-Gürcistan savaşı dünya açısından önemli bir kilometretaşı oldu. Yaygın görüş; dünya bir yanında ABD ve AB’nin diğer yanında ise Rusya, Çin ve İran’ın yer aldığı yeni bir “iki kutuplu dünya düzeni” ile karşı karşıya .. Ne kadar doğru? Önümüzdeki fotoğrafı “iki kutupluluk” açıklamıyor.

Rusya-Gürcistan gerilimi, ABD’ye dünyaya hükmetme kapasitesinin sınırlı ve zayıflamakta olduğunu ve dünyanın tek ve mutlak belirleyici gücü olmadığını hatırlattı. Yeni olan şu; Rusya sahneye çıktı ve küresel müdahaleci bir güç olduğunu ilan etti.

Diyebiliriz ki, bugün AB-Rusya çelişkisinin ve AB-ABD işbirliğinin karakteri değişmiştir. AB, ABD ve Rusya, artık çeşitli düzeylerde “hem hasım, hem hısım” ilişkisi olan emperyal güçlerdir.

SSCB döneminde, Batı Avrupa kapitalist devletlerinin varlık koşullarını tehdit eden Rusya, AB açısından bugün önemli bir enerji tedarikçisi ve pazar. Bunun yanında Rusya, Kafkasya, Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki periferi ülkeleri ve Kuzey Kutbu gibi tartışmalı alanlarda ve enerji kaynaklarında hâkimiyet kurma mücadelesiyle, James Petras’ın deyişiyle, “gelişmekte olan emperyalist bir güç”.

AB-ABD İLİŞKİLERİNİN KARAKTERİ DEĞİŞİYOR

»AB"nin buradaki konum alışı, dünya dengeleri açısından pozisyonunu nasıl değerlediriyorsunuz?

Avrupa Birliği (AB), Rusya’nın egemenlik sahası BDT’ye enerji bağımlısı ve bu büyüyen pazarı önemsiyor. Biraz da bu yüzden bu savaş süresince ve daha önce Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya katılmalarına ilişkin görüşmeler sırasında ABD ile tam da örtüşmeyen, kaypak bir tavır sergiledi. AB’nin Gürcistan meselesinde Rusya’yer fırsatta başını okşatan bir tutum geliştirdiği gözlerden kaçmıyor.

Yeni dönemde AB-ABD ilişkilerinin kimyası da değişime uğruyor. Hatırlayalım; II. Dünya (Paylaşım) Savaşı’nın ardından Batı Avrupa devletleri tahrip olmuş ekonomileri ve askeri aygıtlarıyla, SSCB’nin tehdidi altındaydılar. Yıkık ekonomilerini ayağa kaldırmak ve “komünizm tehdidi” karşısında koruma sağlamak için ABD’ye evet dediler. Bu evet, ile gelen, SSCB’yi sınırlandırırken, öte yanda Batı Avrupa’yı ABD’ye tabi kılıyordu.

Bugünün Avrupası ise kendi askeri mekanizmalarını güçlendirme ve uluslararası müdahalelere uygun hale getirme yolunda. Hızla genişleyen AB ekonomik güç açısından da 1970’lerden bu yana bir yükseliş içinde ve pek çok sektörel yarışta ABD’den daha iyi durumda.

Bugün AB’yi rahatsız eden şey şu: Doğu Avrupa’ya ABD üsleri, füze kalkanları kurulmasından AB çok da hoşnut değil. Bunların görünür hedefi Rusya olsa da AB biliyor ki, bu tezgah, Avrupa’yı kontrol altında tutmaya da hizmet edecek. Avrupa’nın askeri kapasitesini sınırlayacak. Bu durum NATO içinde çatlaklara da yol açmış durumda.

AB-ABD ilişkisinde karakter değişikliği başka durumlarda da gözleniyor. Mesela;

•AB, Irak işgalinde ABD ile görüş ayrılığına düştü.

•NATO’nun genişletilmesi ile ilgili e ABD önerilerine atlamadı.

•ABD’nin İran’a saldırı-tecrit siyaseti yerine, AB, yaptırım-diplomasi-işbirliği siyasetini izledi.

•ABD’nin Africom’u (ABD Afrika Gücü) kurmasına yol açan gelişme karşısında AB, yeni bir hakimiyet yarışına girmiş durumda.

Özetle, AB, ABD çizgisinin peşine takılmak yerine Rusya ile geliştirilebilecek işbirliğinin önemine daha çok kulak kabartır durumda. Rusya da ekonomisini çeşitlendirmek açısından Avrupa sermayesinin yatırımlarına ihtiyaç duyuyor ve özellikle AB’yi, ABD’den uzaklaştırma peşinde.

ÇİN ARTIK YENİ EMPERYAL GÜÇ

Burada Çin de devreye giriyor, Rusya-Çin yeni bir güç dengesi olarak tartışılıyor. Neo-liberalizmi, sosyalizm kalıntısı yapı içinde doludizgin uygulayarak, yüksek verimlilik ve birikim imkânları ile olağanüstü güçlenen Çin’i, artık yeni bir emperyal güç olarak dünya sahnesinde görüyoruz.

Çin, Şangay İşbirliği Örgütü çerçevesinde Rusya ile işbirliğine gidince Rusya ile bir kutup olma yakıştırması yapıldı. Gerçek böyle mi? Bu yakıştırmaya Birleşmiş Milletlerde uluslararası konularda Rusya ile paralel tutumlar alması ve ABD’nin şikayet etmesine yol açacak şekilde askeri harcamalarını tırmandırması neden oldu.

Sovyetler Birliği ile Kamboçya-Vietnam sorunu, Orta Asya meseleleri gibi sebeplerle defalarca karşı karşıya gelen Çin’le Rusya arasındaki ilişkiler hem Çin’in liberalleşmesi hem de Rusya’daki rejim değişikliği sebebiyle oldukça yumuşadı. Özellikle Gorbaçov’un 1989’da Pekin ziyareti ve 1996’da Dışişleri Bakanı Primakov’un ABD’ye karşı bir kutup oluşturma çabası, ilişkileri artırdı, iki ülke de kendilerini Amerika’nın tek kutup olduğu bir dünyada göremeyerek ortak çalışmalara önem verdi.

2006 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Çin’e bir boru hattı ile petrol ve doğal gaz ihracı projelerini açıklaması enerji konusunda da işbirliği olduğunu gösteriyor. 2006 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 33,4 milyar dolara ulaştı ve bu rakamın 2010’a kadar 80 milyar dolara ulaşması bekleniyor.

2001 yılında Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından Şangay Beşlisi olarak kurulan, daha sonra Özbekistan’ın da katılımıyla adı değişen Şangay İşbirliği Örgütü de Rus-Çin işbirligine bir örnek... Şangay Örgütü hem ortak savunma hem de ekonomik açıdan işbirligi amaçlıyor. Örgüt, ilk ortak savunma harekâtını 2003 yılında gerçekleştirdi ve ortak bir savunma bloku olmayı planlıyor.

»Çin-ABD denklemi birliktelik mi çelişki mi?

Çin ve Amerika arasında da hem hasımlık, hem hısımlık var. İhracatının yüzde 21’ini ABD’ye yapan Çin, ucuz üretimi sayesinde Amerikalı tüketicilerin tercihi . Ucuz Çin mallarına alışan Amerikan ekonomisinde Çin’den ithalatı kesme sonucu artacak fiyatlar ve doğacak enflasyon ekonomik durgunluğu tehlikeye sokar korkusu hâkim. Amerika’ya ihracatı kesilen Çin ise en büyük alıcısını kaybetme, üretim fazlasından zarara uğrama endişesinde.

ABD’nin Çin’e yönelik en önemli taleplerden biri de Yuan’ın değerinin Amerikan dolarına sabitlenmesi. 2001 yılındaki DTÖ üyeliğini takiben düşük maliyetinin sağladığı avantajla Çin’in dünya pazarlarında ihraç ürünleriyle hâkimiyet sağlaması, ABD gibi pek çok ekonomiyi rahatsız etti. Nüfusu ve rejimi sayesinde üretimi zaten düşük maliyetlere sahip Çin’in bir de sabit değerli Yuan sayesinde ihracatını daha da ucuzlatması, hem ülkelerin yerel pazarlarında hem de dış pazarlarda Çin ürünleriyle rekabeti zorlaştırdı. Bu durum, yüksek katma değerli ürünler dışında Çin pazarına girmeyi de oldukça zorlaştırdı. ABD, işsizlik artısı, iç piyasadaki firmaların güç kaybı ve 2006 yılı itibariyle ABD’nin yayınladığı rakamlara 232,5, Çin’in yayınladığı rakamlar ile 144,3 milyar dolar civarında bir ticaret açığından mustarip.

Çin’in ABD ile gerilim noktalarını ise Çin periferisindeki ABD askeri faaliyetleri ve Çin’in ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarının ABD tarafından kontrol altına alınmak istenmesi oluşturuyor. Africom’un kurulmasının bir nedeni de Çin’in Afrika’ya uzanan etkisini sınırlama isteğidir. Dikkat çekici bir gelişme Çin’in küresel doğrudan yatırımlarda adından giderek daha fazla söz ettirmesi. 2005 yılında 11,3 milyar dolar, 2006 yılında ise 17,8 milyar dolar değerinde Çin sermayesi çeşitli ülkelerde yerleşik faaliyete geçti. Özellikle Afrika ve Latin Amerika’da Çin yatırımları iyice yoğun. Günümüzde 49 Afrika ülkesinde 800’den fazla Çin firması is yapıyor ve Çin’in Afrika’yla olan ticareti 2002’de 18,5 milyar dolarken 2006’da 55 milyar dolara çıktı. Benzer şekilde Çin’in Güney Amerika’da yalnızca Arjantin’e yaptığı yatırımların toplamı 20 milyar doları buldu.

ABD karşıtlığı ve Rusya ile ortaklaşa yürüttüğü nükleer programı nedeniyle Rusya ve Çin’le birlikte bir eksen oluşturacağı söylenen bir başka emperyal güç ise İran. İran, kendine özgü üretim ilişkileri ve sınıfsal yapılanmasına rağmen, ABD, AB, Rusya ve Çin’in dahil olduğu emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası. Politik gücünü, ABD-İsrail karşıtı Pan-İslamist siyasetinden alan İran, Irak ve Afganistan bataklarına takılan ABD karşısında, Ortadoğu’daki diğer hedef güçler üzerinde etki kuran bir bölgesel güç olma çabasında önemli mesafe kaydetmiş durumda. İran, hedefleri karşısında en önemli engel olan Irak’taki BAAS yönetiminin ABD tarafından ortadan kaldırılmasıyla yakaladığı avantajı da tepe tepe kullanıyor.

İran’ın Rusya ve Çin ile ilişkisi silahlanma ve nükleer enerji alanında olmakla beraber, önemli sınırlılıklar içermiyor. Her iki alanda da tek ülkeye bağımlı olmaktan kaçınan ve silahlanma faaliyetini mümkün olduğunca kendi çabalarıyla geliştiren İran, nükleer programını birlikte yürüttüğü Rusya’nın kısıtlamalarından da mustarip... Rusya, Buşehr Santrali’nin yapımında olduğu gibi bazı taahhütlerini geciktirmekte, Birleşmiş Milletler’de ABD’nin yaptırım önerilerine karşı çıksa da kimi yaptırımlara da imza atarak nötr bir konum alıyor. Rusya bu biçimde İran’la ilişkisini bir uluslararası pazarlık konusu yapma çabasında... Rusya, bunun yanında İran üzerinde kontrol kurarak burnunun dibinde yeni bir nükleer güç oluşumuna seyirci kalmak istemiyor. İran da Rusya’ya bağımlı kalmak istemiyor. Ekonomik anlamda AB ile ilişkilerini geliştiriyor. Türkmen ve İran gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Nabucco projesindeki hevesi, İran lideri Mahmud Ahmedinejad’ın son İstanbul ziyaretinde de gözlendi.

ABD"nin güç yitirmesi ve yeni emperyal güç merkezlerinin ortaya çıkması sonucunda gelecek bunlar arasındaki çelişki ve çatışmalara da sahne olarak şekillenecek demek mümkün.

Gürcistan gerilimi ile birlikte emperyal güç matriksi sisler arasından biraz daha yüzeye vurmuş bulunuyor. ABD hâkimiyetinin zayıflaması karşısında, muhalif emperyal güçler rahatlıkla ABD’ye kafa tutabiliyor, ABD’nin müttefikleri ABD’den görece bağımsız hareket etmeye başlıyor, ABD liderliğindeki uluslar arası kurumlarda çatlaklar çoğalıyor, bölgesel emperyal güçlerin varlığı daha çok hissediliyor.

Üretken gücü gerileyen ve mali krizle sarsılan ABD’nin hâkimiyet savaşında kolay kolay havlu atmayacağı, güç toplamaya çalışacağı kesin. Yükselme halindeki yeni emperyal güç Rusya’nın dahil olduğu bu küresel gerilim atmosferinde su, enerji ve gıda kaynakları üzerinde yeni bir hâkimiyet yarışına girmiş görünüyor dünya... Bu yarışın önümüzdeki dönemde şiddetlenmesi çok muhtemel.

TÜRKİYE BAĞIMSIZ POLİTİKA GELİŞTİRMELİ

»Bu denklemin içinde Türkiye"nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, kum fırtınaları sonrası oluşan bu yeni çöl haritasında, zaman zaman kendisinin ya da birilerinin vehmettiği üzere, bir bölgesel güç olmanın çok dışındadır. Yeni emperyal güç denkleminde AB’cilik, ABD’cilik, Rusyacılık “senaryoları” şimdiden tedavüle girmiş görünüyor.

Son 30 yılın küreselleşme sürecinde, toplumuna çektirdiği onca acıya rağmen, ne demokrasisisini ne de ekonomisini güçlendirmeyi beceren, dikkate alınır bir güç haline gelemeyen Türkiye’ye, ülke politikalarına yön verenlerin tavsiyesi, işbirlikçi bir taşeronluktan öteye gidemiyor.

Kimileri için yaşanılan yer, zor bir coğrafyadır ama filler savaşından bir pay çıkarma fırsatı hâlâ vardır. Kendi ayaklarının üstünde ve kendi bağımsız politikasını belirleme gücüne kavuşamayan Türkiye’nin egemenleri için geriye sadece “işbirlikçilik senaryoları ve alternatifleri geliştirip birine yamanma” kalmaktadır. Oysa farkında olunması gereken gerçek şudur: Tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru seyreden dünya siyaseti, diplomasisi ister istemez her tür ekonomik ve politik kurumu da etkileyecek, bu kurumların “değişmez” sanılan kurallarını, politikalarını da çatırdatacak, bu kurumlarda güç dengesini yeniden kurgulatacaktır. IMF’den Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü’ne, NATO’sundan AB’sine kadar tüm kurumlarda yeni emperyal güç denkleminin ağırlığı hissedilecektir.

Böylesi bir konjonktürde eski ezberler işe yaramayacak ya da eski çıpaların çıpa olmadığı anlaşılacaktır. Şimdi bunun farkında olarak, tüm dünyada daha adil, daha insani, daha barışçıl bir düzenin tesisi için dümen tutmak, ortaya çıkan rüzgârdan bu yelken için yararlanmayı düşünmek, bunun zihni açılımlarına teşebbüs etmek, ufuklar yaratmak zamanıdır.

***

Anadolu ve İstanbul sermayesi ayırımı yapay

“İstanbul sermayesi dünya sermayesiyle bütünleşirken Anadolu"yu da karış karış parselledi. Anadolu"da da zaten İstanbul sermayesine kafa tutacak en ufak bir sermaye yoktur. Ancak MÜSİAD ve Gülen cemaatinin sermaye örgütlenmesi ayrıca değerlendirilmeli…

Ekonomist Mustafa Sönmez"le söyleşimizin ilk bölümünde dün global krizi ve uluslararası sermayeyi değerlendirmiştik. Bugün Türkiye sermayesi ve AKP"nin sınıfsal temelini konuştuk.

»AKP-sermaye ilişkisi tartışılırken, İstanbul ve Anadolu sermayesi ayrımı vurgusu yapılıyor. Anadolu ve İstanbul sermayesi ayrımından söz edilebilir mi?

İstanbul burjuvazisi denilen, TÜSİAD’da temsil edilen ve başını Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Doğuş, Doğan gibi grupların çektiği kesimin tarihlerine baktığınızda Anadolu’dan ilk birikimlerini sağlayıp 1950 sonrası İstanbul’u mekan tutmakla beraber Anadolu bağlarını koparmayan kesimler olduğunu anımsamamız gerekir. 1980’e kadar iç pazara dayalı büyüyen bu gruplar için Anadolu, yer yer yatırımlarını aktardıkları, hammadde tedarik ettikleri, bayilik, temsilcilik teşkilatları ile en ücra köşelere kadar parselledikleri coğrafya oldu. Dolayısıyla İstanbul burjuvazisi dediğiniz zaten Anadolu’dan çıkan ama Anadolu’yu yine elinde tutan burjuvazidir. Bu kesim, yine 1950 sonrası dünya kapitalizmi ile derece derece bütünleşirken yabancı sermaye ile ortaklıkları gerçekleştirip sanayi adına ne varsa, onu inşa etmiş burjuvazidir. Bu kesime alternatif, rakip bir burjuvazi ise Anadolu’dan zinhar çıkmamıştır.

BÜYÜME ANADOLU LEHİNE DEĞİL

»O zaman bugün Anadolu’dakiler kimler?

Anadolu’da elbette 1960’lı, 1970’li hatta 1980’li yıllarda sanayici, tüccar, müteahhitlik faaliyeti gösteren burjuvalar çıkmıştır. Ama bunların izini sürdüğünüzde görürsünüz ki, hepsinin hedefi belli ölçüde palazlandıktan sonra İstanbul’un yolunu tutmak ve TÜSİAD üyeliğine kabul edilmektir.

Bunu yeterince yapamayanlar için alternatif kapı TOBB olmuştur. Buralarda temsil “kelle hesabı “ ile yapıldığından özellikle 1980 öncesi devlet rantlarından nasiplenmek isteyenler için TOBB ve bağlı odaları ele geçirmek bir hedef olmuştur. Ama yine bu odalarda da TÜSİAD’a egemen olan büyük gruplar ellerinden geldikçe oda başkanlıklarını ele geçirmişlerdir. TOBB mevziini hiç de terk etmemişlerdir.

Bazılarının “Anadolu sermayesi” olarak adlandırdığı olguyu iyi tahlil etmek gerekir. Bir kere, güçlü bir Anadolu sermayesi olması için, Türkiye’de gelişmenin bölgesel bazda dengeli , hatta Anadolu lehine seyri gerekirdi. Oysa, 1980’den başlayarak büyüme süreci bölgesel dengeleri daha da bozdu ve gelişme hem sanayide hem hizmetlerde ağırlıkla İstanbul ve çevresinde yoğunlaştı. Dolayısıyla , medyanın da abartmasıyla ortaya sürülen “Anadolu kaplanları”, meseleyi niceliksel ölçmeye kalktığınızda bir efsanedir. Anadolu’da küçük vahalar ortaya çıkmadı mı? Tabii ki çıktı. Örneğin G.Antep ve onun hinterlandı K.Maraş-Adıyaman aksı, son zamanlarda İstanbul’dan sonra en çok sanayi yatırımı yapılan ikinci bölge oldu. Kısmen ev tekstili ile Kayseri, dokuma ile Denizli, turizm endüstrisindeki gelişme ile Antalya, Muğla..ama daha fazla değil. Ama buralarda ortaya çıkan burjuvazi için bile “Anadoluludur , öyleyse AKP’lidir” diyemezsiniz.

AKP’li Anadoluların “İslami” bir vasıflarının olması gerekiyor. Öyleleri yok mudur? Vardır. Bunlar daha çok Gülen cemaatindendirler ve şu an TURKON adlı bir konfederasyon içinde, 7 bölgede örgütlüdürler. AKP ile bugün için organik bağlantı içinde olanlar bunlardır. İstanbul’da MÜSİAD’da örgütlü olanları da bunlara eklemek gerekir.

Ama bunların cesametleri, ekonomide tuttukları yer, AKP iktidarı dönemindeki tüm kayırmalara, palazlanmalara rağmen, TÜSİAD’a rakip olacak büyüklükte değildir. Türkiye’de büyük sermaye varlığının dağılımı nedir diye sorarsanız, ortada artık bir dünya devi ligine giren Koç Grubu vardır. Sabancı eski gücü ile olmasa da vardır. Oyak vardır, Doğuş, Eczacıbaşı, Tefken vb. yani geleneksel güçler yine hâkim güçlerdir. AKP ile organik bağı olanların varlığı, bunların yanında pek küçük kalır.

AKP, TOKİ’lerle, yerel yönetim yatırımları ile, kamu ihaleleri ile yandaş bir sermaye grubu oluşturmaya, bir anlamda kendi organik burjuvazisini yaratmaya çalışıyor ama bunu Anadolu’da filan değil, İstanbul’da yapıyor, hatta hem sopa hem havuç göstererek TÜSİAD üyelerini de yanına çekmeye çalışıyor ve yer yer başarıyor da. Bu uğurda, hakim medyaya karşı, büyük cüretle kamu kaynaklarını kullanarak kendi medya grubunu da oluşturdu. Nerede? İstanbul’da, Anadolu’da değil. Onun ihtiyacı daha güçlü sermayedarları yanına çekmektir, kategorik bir Anadolu-İstanbul ayrımı ile Anadolu’yu palazlandırmak değildir.

AKP’nin kendi organik burjuvalarına özellikle Çalık, Koza, Albayrak gibi gruplara aktardığı rantlar, kayırmalar tabi ki vardır ama bakın rantın en büyük kaynağı özelleştirmelere. Bugüne kadar gerçekleştirilen 36 milyar dolarlık özelleştirmenin yüzde 80’i 13 gruba yapılmıştır ve bunların arasında en büyükleri şöyle eşleşmiştir; Koç (Tüpraş), Erdemir(Oyak) , PO(Doğan), KGM Levent (Zorlu), Araç Muayeneleri (Doğuş)... Para parayı çeker!..Bunu AKP de önleyemez..

AYDIN DOĞAN’IN DEĞİL TÜSİAD’IN SALVOLARI

»Peki Anadolu’da hiç mi bir şey yoktur?

Vardır; Ama bunun ne olduğunu iyi tahlil edip görmek gerek. Bir kere, bir toplumsal formasyonun politik temsilcisi olmaya yeltenen ve hele merkezde olma iddiası olan bir parti, hiçbir şekilde sermaye sınıfını ayrıştırıp “biz ve onlar” yapmaz. AKP de ayrıştırmamıştır. Hatta öncülü olan RP’den farklı olarak “merkez”de olacağını, 2001 krizi sonrası izlenen neoliberal politikalardan ayrılmayacağını ilan etmiştir. 2001 krizinden büyük yaralar alan İstanbul’un büyük sermayedarları ile seçimler öncesi görüşmeler yapmış destekler almıştır. Karamehmet, Toprak, Süzer bunlar arasındadır. AKP, iktidar olur olmaz IMF ile olan anlaşmalara paraf atmış ve herkesi şaşkına çeviren bir sadakat ve ortodokslukla neoliberal politikaları uygulamış, AB uyum politikalarının “reformları”nı büyük bir gayretle gerçekleştirmiştir. Bu icraatla “İstanbul Sermayesi”nin takdirini kazanmış ve hiç mi hiç didişmemiştir. Teslim edelim; TÜSİAD da bu icraatı hep takdir etmiş, hatta Gül’ün cumhurbaşkanlığını bile tartışma konusu yapmamış, 2007 seçimlerinde de çoğu TÜSİAD üyesi AKP için oy kullanmıştır.

AKP ile TÜSİAD’ın arası ne zaman şeker renk olmuştur? Ne zaman ki AKP, türban tartışmalarını başlatmış ve “milli görüş”cü yüzünü göstermiştir, o zaman sürtüşmeler başlamıştır. TÜSİAD’ı rahatsız eden, toplumsal kutuplaşma ve ekonomide, siyasette varolduğu iddia edilen istikrarın kaybolmaya başlaması, AB rotasından çıkılmasıdır.

AKP’nin, özellikle Erdoğan’ın hem TSK ile hem de toplumun diğer muhalifleri ile sürekli gerilim yaratan kişiliği ve üslubu, tek adamlığa, tek partiliğe oynayan yüzü, uzun zamandır AKP’ye karşı merkez sağ ya da solda bir alternatif üretemeyen TÜSİAD’ı artık rahatsız etmekte ve başta Doğan Medya üstünden olmak üzere AKP’nin gücü törpülenmeye, dengesi bozulmaya çalışılmaktadır. Doğan’ın salvolarını , Doğan Grubu salvoları olarak değil, TÜSİAD salvoları olarak okumak gerekir.

SAFLAŞMA ANADOLU-İSTANBUL DEĞİL

AKP ve Erdoğan, bu savaşta gerilimi yumuşatıp TÜSİAD’ın çizgisine yanaşırsa yarın-öbür gün baltalar toprağa gömülüp bir süreliğine de olsa uzlaşma sağlanır. Ama, AKP ve Erdoğan bu terbiyevi operasyona şimdilik direnmektedir, bu direnmeden büyük zararla da çıkabilirler. Özetle, Türkiye’de Anadolu burjuvazisi diye adlandırılan ve AKP’nin gücünü aldığı varsayılan güçlü bir fraksiyon abartıdır, efsanedir. Bu kesimle TÜSİAD arasında bir karşıtlık abartıdır, arada müthiş sıklet farkları vardır.

Aktarıldığı söylenen rantlar yine güçlü ve cesametli oldukları için büyük ölçüde büyük sermayeye gitmiştir. AKP’nin TÜSİAD ve Doğan ile olan kavgası, mutlak ve uzlaşmaz değil, geçicidir, eninde sonunda uzlaşırlar. Esas kavga hayali “Anadolu-İstanbul” burjuvaları ya da egemen güçler arasında değil, emek ile sermaye arasındadır. Fil kavgalarını izlemek tabii ki önemlidir ama esas olanı tali olanla , sapı samanla karıştırmamak daha iyidir.

»Bugün Türkiye"deki sermaye sınıfının yapısı nasıl tasnif edilebilir?

Sermayeyi çeşitli esaslara göre kodlamak mümkün. Bunların arasında çeşitli çatışmalar, rekabetler olur. Ancak önemli olan temel, başat olanı, tali olanlardan ayırmaktır. Bugünün konjonktüründe başat olanı , sermayenin kendini “İslami” olarak tanımlayanlarla bunların dışında kalan ve TÜSİAD’ın öncülük ettiği kesimler arasındadır.

Türkiye’de burjuvazi içi güncel saflaşma, “İstanbul-Anadolu” ayrışması biçiminde değildir. Bu tarifler, mevcut gerçekliği açıklayamıyor. Türkiye’de sermayenin hegemonik fraksiyonu , TÜSİAD’da temsil edilen büyük sermayedir. Büyüklerin dışında kalan küçük ve orta sermayedarlar, büyük ölçüde TÜSİAD üyelerinin güdümündedirler; onlarla tedarikçi-bayilik, kredi müşterisi ilişkisi içindedirler. TÜSİAD ile bu KOBİ’ler arasında bir karşıtlıktan çok işbirliği ilişkisi hâkimdir. TÜSİAD, Anadolu’daki bu sermayedarları SİAD’lar biçiminde dernekleştirerek kendi kanatları altına almış ve kısa adı TÜRKONFED olan bir konfederasyon altında örgütlemiştir.

TÜSİAD AKP"NİN DEFTERİNİ DÜRME GÜCÜNE SAHİP

»Bugün “AKP’nin burjuvazisi” olarak görünen olgu nedir?

Birincisi, hiçbir aklı başında burjuva, bir siyasi parti ile bire bir organik ilişki içinde görünmek istemez ve kaderini partinin kaderine endekslemez. Bu, burjuvaların bir parti tercihi yoktur anlamına gelmez ama onlar için önemli olan icraatlardır, icraatların yönlendirilmesidir. Burjuvazi için, siyasi iktidarlar, kendi sermaye birikimi ihtiyaçlarına cevap verdikleri ölçüde makbuldür, buna cevap veremeyince “Arabın işi bitti, arap gidebilir” davranışı içine girerler. AKP, neoliberal, küreselleşmeci, yeni dünya düzenci politikalarla barışık bir parti olmaya ve icraatlarını “ılımlı İslam toplumu projesi”ni hayata geçirerek gerçekleştirmeye giriştiğinde, “kendi organik burjuvazisi”ni de yaratmaya girişti. Fethullah Gülen cemaatinin 2003 sonrası hızla TUSKON isimli örgütlenmeye gitmesi bu “İslami burjuvaziyi” yaratma çabasının sonucudur. AKP, TUSKON, MÜSİAD gibi çatılar altında örgütlenen İslami küçük ve orta sermayedarları kendine taban yaparken ikinci halkada irili ufaklı başka sermayedarları da yandaşı olmaya davet etti. Bunu bazen sopa , bazen havuç kullanarak bir ölçüde gerçekleştirdi de.

Buradan şu noktaya varıyoruz; Burjuvazi içinde “İstanbul- Ankara” gibi şekilsiz bir ayrışma değil, olsa olsa AKP’nin kanadı altında “İslami toplum projesi”ne angaje muhafazakâr bir sermaye grubu ile bunun dışında duran “diğerleri”nden sözedilebilir. Bu “diğerleri”nin içinde AKP ile bugünkü konjonktürde artık pek barışık olmayan TÜSİAD-TÜRKONFED hâkim grubu kadar “İslami toplum” projesine kendini uzak hisseden değişik sermaye grupları da var.

AKP’nin merkez ve yereldeki rantları kendine yakın sermayedarlara aktararak bunların palazlanmasını güçlendirdiği tezi ise kısmen doğrudur. AKP, özellikle TOKİ, yerel yönetim vb. projeleriyle yandaşlarına bazı avantajlar sağlamaktadır, ama bu diğer kesimlerin bundan mahrum bırakıldıkları anlamına gelmiyor. Önceden de örnek verdim; Özelleştirmelerin yüzde 80’inin 13 projeye dayandığını ve bunun da Koç, Oyak, Doğuş, Zorlu gibi büyük holdinglere gittiğini yeniden hatırlatayım. AKP’nin iktidar olduğu 2003’den bugüne büyük sermaye büyümesini hızla sürdürmüş ve pek de kayırmacılık şikayetinde bulunmamıştır. Tek bir örnek; Koç’un AKP’nin birinci iktidar yılı olan 2003 sonunda 11 milyar dolar olan cirosu, 2007 sonunda 40 milyar dolara çıkmıştır. Bu , olağanüstü bir büyümedir. Koç’taki büyüme, birçok büyük holding için de geçerlidir.

AKP’nin, kendi organik sermayedarını yaratmaya çalışmakla beraber, “İslami toplum projesi”ne biat etmiş bu fraksiyonun, ekonomik olarak hızla güçlendiği ve başta TÜSİAD olmak üzere “diğerlerine” karşı teçhizatlandırarak ağırlıklı bir güç haline geldiği savı abartılıdır, “AKP burjuvazisi”ni olduğundan çok büyük göstermektir. Güç, hâlâ büyük sermayede, TÜSİAD’dadır. AKP, TÜSİAD’a rağmen iktidar olmamıştır, 2003’te, 2001 krizinden canı yananların “denenmemişi deneme” saikiyle iktidara gelirken 2007’de-çok olumlu seyreden dünya ekonomik konjonktürünün de etkisiyle- bu kez TÜSİAD’cıların rüzgârını da arkasına alarak iktidar olmuştur. Ancak, AKP, “milli görüşçü” yüzünü gösterip gerilimi artırdıkça ve ekonomide de tökezlemeye başlayınca “kutsal ittifak” çatırdamıştır, kriz derinleştikçe hızla çözülecektir. TÜSİAD, kendi gönlüne göre bir alternatifin ortaya çıkması halinde, AKP’nin defterini dürme gücünü hâlâ elinde tutmaktadır. Mesele, TÜSİAD’ın alternatif yaratma konusunda uzun zamandır içine düştüğü atalet, ya da AKP’ye mahkûm kalmasına yol açan muhalefet parti kısırlığıdır.

ÖNDER İŞLEYEN

" Rezilliğin " Faturası " Laikliğe " Çıkarılıyor !...

O “Alafranga” genç kız, “başörtülü” akranlarını “öcü” gibi görüyordu; onların sözünü ederken, yüzünde tiksindirici bir böcek görmüşlerin ifadesi beliriyor; hele iş politikaya dökülüp de, gelecek bir seçimin ortaya çıkaracağı bir Refah Partisi iktidarı olasılığı gündeme gelince,gözleri dehşetle açılıyor:

- ” Herhalde İran’ dan farkımız kalmaz, başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalırız !

Benzer düşüncelere, şurada burada hepimiz rastlıyoruz; rastlıyoruz da, neden dolayı Türkiye’de önemli bir kalabalığın gittikçe daha büyük bir ağırlıkla Refah Partisi’ne doğru kaydığını düşünmüyoruz; oysa meselenin kilidi burada !

Türkiye hep aynı Türkiye’dir; yani halk aynı halk, bu insanlar çok yakın zamanlara kadar neden oylarını merkez sağ/merkez sol partilere yığıyorlardı da, gittikçe İslamcı sağa doğru meylediyorlar ? Bu sorunun cevabı, öyle sanıyorum ki, ülkemizin son on beş yıldır içine iyice yuvarlandığı, “tüketim toplumu” çılgınlığında saklı! Türkiye karma ekonomi döneminde, yatırıma, dolayısı ile üretime ve üretimi çoğaltmaya, bunu dışarıya satmaya önem veren bir ülkeydi; herkes, tüketimi değil üretmeyi, ya da biriktirmeyi tercih ediyordu; konfor arzusu yok değildi ama, bu arzu,bütün hesapların dışındaki bir çılgınlık haline gelmemişti.

Oysa on yıldır, bu böyledir; böyle olmasında da, Özal’dan itibaren bütün yönetimlerin, o yönetimlerin etkisi ile gittikçe yozlaşan medya’nın son derece büyük etkisi vardır; sadece özel televizyonların eğlence, sohbet,gerçeğin içinden programlarını izlemek bile, halka sürekli olarak, kolay para, kolay şöhret yollarının nasıl açıldığını; daha da kötüsü, paraya ve şöhrete ulaşmak için, her yolun nasıl geçerli olduğunun nasıl telkin edildiğini gösterir.

Meselenin can alıcı noktası buradadır.

Dar ve mahdut gelirli ailelerde, özellikle annelere, aşırı bir para ve şöhret hırsı, adeta görüntülerle enjekte ediliyor; o kadar ki, nasıl olsa her çare mübah kafasına yatan anneler, kendi elleriyle çocuklarını, kızlarını, oğullarını, -ileride hepsinde ciddi ruhsal sorunlar yaratabilecek-bazı yarışmalara sokmak için götürüyorlar; ”marifetli foklar” gibi teşhir edilmelerinden üzülecekleri yerde, iftihar duyuyorlar; hele bir de başarılı oldular mı, keyiflerinden yanlarına varılmıyor.

Güzel sunucuların, ünlü mankenlerin, bazı pop yıldızı ve sahne sanatçılarının, yine özel televizyonlarda, ”hayatları ve aşkları” kimseyi ilgilendirmeyecek ayrıntılarıyla anlatılıyor; kimi bırakmış da kiminle geziyormuş; esrar yerine nasıl kokaini tercih etmeye başlamış; karısını seviyormuş ama, filanca şarkıcıyla da uzatmalı bir aşk yaşıyormuş, estek köstek ! Bunlara, ekran gazeteciliğinde sansasyona çok önem atfeden bazı programların açıkladığı yolsuzlukları da eklemelisiniz; dün değil, önceki gün değil, yıllardan beri bu programlarda, üstelik ülkenin yönetimi kendisine teslim edilmiş olanların bu emanete nasıl ihanet ettiklerini seyredip duruyoruz; göz göre göre, emniyeti suiistimal etmiş olanlar, hırsızlığı sabit rüşvetciler ve bürokratlar, adaletin elinden sıyrılıyor; yabancı bankalardaki paralarıyla başka ülkelerde, -nedense özellikle Amerika’da keyif içinde yaşıyorlar.

Uzatmak gerekir mi ?
Bazı özetler aktardığım bu tablo, gündelik hayatın içinde, ortalama bir televizyon seyircisinin artık kanıksadığı bir tablodur;doğrusu ya, hiç de imrenilecek bir görüntü sayılmaz ! Şimdi sıkı durun: Türkiye’yi, bu hepimizin yakındığı duruma, kimler getirmiştir ? Lütfen bu soruya inandırıcı bir cevap verir misiniz ? Hepimiz biliyoruz ki, bu sorunun iki cevabı yoktur; Türkiye,1980 darbesinden sonra, kendisine liberal muhafazakar diyen, fakat laikliği de kimseye vermeyen Özal’cı kadrolar ve onu izleyenler tarafından bu rezilliğe itilmiştir.

Başka türlü söylersek, ülkemizin içinde yüzdüğü bayağılığın, yolsuzluğun, köşe dönücülüğün faturası, neticede laik yönetimlere çıkarılmaktadır. Çünkü bütün bu curcunayı yaşayan ve hepimize yaşatan siyasi kadrolar, aynı zamanda, laikliğin de şampiyonu geçinmektedirler. Peki böyle bir çelişkiyi, İslamcı muhafazakarların istismar etmeyeceklerini mi sanırsınız ?

Ustalıkla yaptıkları odur.

Refah’ı oy kazanmaya, acayip alafrangalık ve laiklik anlayışlarıyla, kendilerinin ittiğini o “alafranga” genç kız da, o genç kız gibi kendilerini “gelişmiş” ve “ilerici” zanneden şaşkınlar da anlamalıdırlar. Çünkü ne laiklik, kuralsız bir başıboşluk demektir, ne de alafrangalık ,her dakika gözümüze sokulan o yarı arabesk yarı lümpen sosyete !


Mayıs 1996

Attila İLHAN
( Hangi Küreselleşme Syf.162-165 )

Nereye çöküyor?

Atatürk’le ilgili bir anekdot anlatılır.
İzmir’de bir heykelini yapmışlar, kendisini de açılışa davet etmişler.
Heykelin üstündeki örtü kaldırılınca, kocaman bir gövde, limon kadar bir başla garip bir ucube çıkmış ortaya.
Atatürk kızıp “yıkın bunu” demiş.
Heykeli bir yıkmışlar, parçalanan alçıların içinden çer çöp fışkırmış.
Atatürk’ün ne kadar sinirlenmiş olabileceğini tahmin etmek zor değil.
Dün gazeteleri okurken bu heykel hikâyesini hatırladım.
Atatürk’ü bile kandırmaya çalıştıkları bu ülkede bizi daha da beter kandırıyorlar.
O zaman bir heykelle dolandırıcılığa kalkışmışlar, şimdi bunu bir “devletle” yapıyorlar.
Bu devlet neresinden bakarsanız bakın bir devlete benzemiyor.
Ve, kırılan her parçasından çöp fışkırıyor.
Zaten pek sağlam kurulamamış olduğu anlaşılan “devlet” çökmüş burada.
Her yanını çeteler sarmış.
MİT bile kendi bünyesinde kurulmuş bir birim için, “kuruluşu ve çalışması tartışmalı” diyor.
Susurluk raporu, polisin ve istihbaratın kendine ait mafya grupları bulunduğunu ve o grupları koruduklarını söylüyor.
Uyuşturucu ve silah kaçakçılığına izin veriliyor.
Anlaşılan bundan pay da alınıyor.
Devletin bu korkunç çöküşü Kürt savaşıyla başladı.
İşkencelerle, baskılarla, aşağılamalarla Kürtleri kışkırtıp dağa çıkmaya zorladıktan sonra “Kürt sorununu” çözmek için “yasa dışı” yollara başvuran devlet, bu yasa dışı yollardan geçerken kaçınılmaz olarak çürüdü.
Kendi içinde gruplar oluştu.
Bunların hepsi “vatanı koruduklarını” söyleyip kaçakçılık ve haraç işlerine bulaştılar.
Devlet, devletlikten çıktı.
Üstelik bu çeteler, inanılmaz biçimde korundu.
Cezalandırılmadı.
Yargı sistemi de lekelendi.
Hukuk ortadan kayboldu.
Ve, bu devlet hepimizin üstüne çöktü.
Türk, Kürt, Sünni, Alevi, solcu, sağcı, hepimiz bu enkazın altında kaldık.
Suça bulaşmış devlet birimleri, siyasi iktidara yapışmış bir ordu, kararları güven vermeyen hukuk sistemiyle, devlet denilen ama devletle alakası olmayan disiplinsiz bir yapı hepimizi bir korku kıskacına aldı.
Özgürleşemedik, zenginleşemedik, Avrupa’nın en fakir ulusu olarak kaldık, insanlarımızı işkencelerden kurtaramadık, kirlenmiş bir medya yarattık.
Bu enkazın altından hep birlikte nasıl çıkacağız?
Bence, bu enkazın altına nereden girdiysek oradan çıkmamız gerekiyor.
Bu çöküntüyü Kürt meselesi yarattığına göre, bizi kurtaracak olan da bu sorunun hakkaniyetli çözümüdür.
Soru şu:
Bu sorun nasıl çözülecek?
Ordu bu sorunun çözümünü istemiyor çünkü haksız bir biçimde sahip olduğu siyasi iktidarın nedeni olarak Kürt savaşını gösteriyor.
Ergenekon’un asker ve sivil uzantıları bu savaşın bitmesini istemiyor çünkü bu savaş sayesinde karanlık işlerine devam edebiliyorlar.
Politikacılar hem ordudan, hem Ergenekon’dan korkuyorlar.
Bir kısmı sadece korkmuyor, bizzat onların adamı olarak davranıyor.
Peki, çözümü nasıl bulacağız?
Devletin içinde bir bölüm insan, bu kirlenmişliği sona erdirmek istiyor, Ergenekon çetesinin bir kısmının yakalanması, birçok belgenin gün yüzüne çıkması sanırım bu isteğin işareti ama onların gücü de tek başlarına meseleyi çözmeye yetmiyor.
Bence bu işi halk çözecek.
Ama halkın çözmesi için önce hem Türklerde hem Kürtlerde biriken öfkeyi, intikam isteğini azaltmak gerekiyor.
Ben ilk hamleyi Kürtlerin yapabileceğini ve silahlı adamların Türkiye dışına çıkarılmasının önemli bir adım olacağını düşünüyorum.
Geçen gün bunu yazdıktan sonra Kürtlerden çok mail aldım, bir kısmı bunun olabileceğini söylerken, bir kısmı da “biz bunu daha önce de denedik ama olmadı, şimdi yapsak gene olmayacak, üstelik Türk medyası, ‘yenildiler, kaçtılar,’ diye yazılar yazacak” diyordu.
Olabilir, yazabilirler.
Devlet de, bu adıma hemen olumlu bir cevap vermeyebilir.
Ama savaştan bunalan, acılarla kıvranan, fakir bir halkın, hep birlikte “bitirin bu savaşı” diye haykırabileceği bir ortamın başka türlü nasıl sağlanacağını bilen var mı?
Hem bu ülkenin insanları, hem de artık güvenilir bir Türkiye isteyen dünya, devlete “bu işi çöz” dediğinde, eğer ortada bir savaş yoksa devlet ne cevap verebilecek?
Türkiye’nin sınırları içinde silahlı insanlar bulunmadığında, devletin bu savaşı uzatmak için bir mazereti kalmayacak.
Kabul etmek gerekir ki PKK bu ülkenin gündemine “Kürt meselesini” soktu ama artık bundan öte silahla yapabileceği bir şey olduğunu sanmıyorum.
Karakol baskınlarıyla, mayınlarla bu sorun çözümlenebilir mi?
Çözümlenebiliyor mu?
Bundan sonra Kürtlerin hakları ancak barışla sağlanır bence.
Barışın yolunu açmak, bazen savaşın yolunu açmaktan daha büyük bir yiğitlik gerektirir.
Üstümüze çöken bu devletin enkazının altından çıkmamız gerektiğini biliyorum, bulabildiğim tek yol da bu.
Elbette bu ülkenin en akıllı adamı ben değilim, bu sorunun nasıl çözüleceğini bilen Türk ya da Kürt biri varsa, başka bir yol biliyorsa, savaştan vazgeçmeyen yöneticileri barışa zorlayacak bir yöntem bulduysa söylesin, ben onu yayınlarım.