29 Kasım 2024 Cuma

Gençlere Empati Göstermek: Geleceği İnşa Etmek



Gençlerimize empati göstermek, onların yaşam koşullarını anlamak ve çözüm üretmekle başlar. Bugünün gençleri, bizim yaşadığımız doğal ve özgür ortamların çok uzağında, beton bloklar arasında sıkışıp kalmış durumda.


Bizler çocukken toprakla oynar, ağaçlara tırmanır, doğayla iç içe büyürdük. Doğal, katkısız ve sağlıklı gıdalarla beslenirdik. Ancak bugün gençler, genetiğiyle oynanmış gıdalara bile ekonomik kriz nedeniyle ulaşmakta zorlanıyor. Sağlıklı beslenme bir lüks haline gelmiş durumda.


Bizler örgün öğretimin sağlam temelleri üzerinde hem kaliteli eğitim alır hem de sosyalleşirdik. Şimdiki gençler ise ya imam hatip ya da açık lise gibi sınırlı seçeneklerle eğitim hayatından kopma tehlikesiyle karşı karşıya. Eğitimin niteliği ve erişilebilirliği azalırken, gençlerin sosyal bağları da zayıflıyor.


Sanat ve kültür bizim zamanımızda ulaşılabilir ve yaygındı. Konserler, tiyatrolar, sinemalar hem ucuzdu hem de hayatımızın bir parçasıydı. Bugün ise bu etkinlikler ya yasaklanmış ya da büyük şehirlerin dışına itilmiş durumda. Olsa bile ekonomik kriz nedeniyle gençler bu imkanlardan yararlanamıyor.


Gençler, yaşanmışlıklar biriktiremiyor. Hayat hikayeleri, anılar ve sosyal bağlar yerine ekranlara sıkışmış bir yaşam sürüyorlar. Laptop ve cep telefonlarına hapsolmuş bir nesil, internette gördüğü yaşamları taklit etmeye çalışırken duygusal bağlarını kaybediyor ve adeta robotlaştırılıyor.


Eğitim almış olmak bile gençler için bir çözüm değil. Üniversite mezunu gençler işsizlikle boğuşuyor. İş bulabilenler ise hak ettikleri değeri göremiyor. Sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlere katılabilecekleri merkezler ya yok ya da paralı. Gençlerin cebinde para olmadığı için bu imkanlar onlara erişilemez hale geliyor.


Gençler, ekonomik sorunlar yüzünden arkadaşlarıyla bir kafede oturup sohbet edemiyor, iki kadeh içki içip dertleşemiyor, deşarj olamıyor. İçki pahalı, kafeler pahalı, sosyal yaşam ise giderek daralıyor.


Empati yapalım: Bugün mutsuz, dünyayla bağını koparmak üzere olan bir gençlik yetişiyor. Bu gençler yarının yöneticileri, karar vericileri, liderleri olacak. Ancak bu potansiyele ulaşmaları için yaşam koşullarını iyileştirmek, onların hayata tutunmalarını sağlamak zorundayız.


Gençlere karşı empati göstermek, sadece bugünü değil geleceği de kurtarmak demektir. Onların enerjisini, hayal gücünü ve potansiyelini heba etmeyelim. Bu gençler bizim yarınımız. Onlara sahip çıkmak, geleceğimize sahip çıkmaktır.


Ozan

28 Kasım 2024 Perşembe

BANDIRMA STAT İSTİYOR

BANDIRMA STAT İSTİYOR 



Bandırma, Türkiye'nin stratejik öneme sahip liman kentlerinden biridir. İstanbul’a sadece iki saatlik mesafede, deniz otobüsü ve feribot seferleriyle bağlı olan bu kent, Tekirdağ’a düzenlenen RORO seferleriyle deniz taşımacılığında hayati bir rol üstlenmektedir. Karayolu ve demiryolu bağlantılarının yanı sıra askeri bir havaalanına sahip olan Bandırma, gelecekte sivil havacılıkta da önemli bir merkez haline gelebilir.


Sanayi, tarım, hayvancılık (Balıkçılık dahil) ve 

turizmde öne çıkan Bandırma, Türkiye ekonomisine can veren kentlerin başında gelmektedir. Balıkesir ekonomisine %48 oranında katma değer (KDV) sağlayan Bandırma, Türkiye'nin ilk 100 sanayi kuruluşuna ev sahipliği yapmaktadır. Zeytin ve zeytinyağı üretiminde lider olan kent, aynı zamanda ülkemizin tavuk, yumurta ve hayvancılık ihtiyacının %30'unu karşılayan bir merkezdir.


Dünyanın bor işleme ve mermer-granit ihtiyacını karşılayan güçlü sanayi altyapısına sahip Bandırma, lojistik avantajlarıyla da dikkat çekmektedir. Limanı, denizyolu, karayolu ve raylı sistemiyle, yalnızca bölgesel değil, ulusal kalkınmanın da dinamosudur. Bununla birlikte, Erdek gibi turizm merkezleriyle kültürel ve doğal güzelliklerini koruyarak tarihî cazibesini sürdürmektedir.



Ancak Bandırma'nın böylesine güçlü bir ekonomik ve sosyal altyapıya sahip olmasına rağmen, spor tesisleri noktasında ihmal edilmesi büyük bir eksikliktir. Bu durum, Bandırmaspor gibi bir değeri olan kentin potansiyelini gölgelemektedir.


Seyirci İstatistikleri Bandırma'nın Gücünü Ortaya Koyuyor


TFF Trendyol 1. Lig'in 12. haftasında oynanan karşılaşmalarda elde edilen seyirci verileri, Bandırma'nın sportif açıdan ne denli güçlü bir kent olduğunu açıkça göstermektedir. 166.836 nüfuslu Bandırma’da 3.921 seyirci maçlara katılmakta, bu da nüfusa oranla %2.35 gibi kayda değer bir oranı ifade etmektedir.


Bu oran, birçok büyükşehir takımını geride bırakmaktadır:


Sakaryaspor, 1.098.115 nüfuslu Sakarya’da 14.721 seyirciyle %1.34 oranında kalmıştır.


Amedspor, 1.818.133 nüfuslu Diyarbakır’da 11.816 seyirciyle %0.64 oranına sahiptir.


Ankaragücü, 5.803.482 nüfuslu Ankara’da 8.410 seyirciyle %0.15 gibi düşük bir oranla dikkat çekmektedir.



Standartlara uygun olmayan bir stadyum için bu veriler, Bandırmaspor'un büyükşehir kulüplerinden bile daha fazla taraftar desteğine sahip olduğunu gözler önüne sermektedir.


Teksüt Bandırmaspor: Süper Lig'e Yükselme Potansiyeli, Yatırımları Hak Ediyor


Bandırmaspor, yalnızca bir futbol kulübü değil, aynı zamanda kentin en önemli marka değeridir. TFF Trendyol 1. Lig'de şu an 2. sırada yer alan ve Süper Lig'e yükselme ihtimali bulunan Bandırmaspor, modern bir stadyuma sahip olmadan dahi bu başarıları elde etmektedir.



Daha önce Süper Lig play-off finali oynayan bu takım, artık modern, uluslararası standartlara uygun bir stadyumu fazlasıyla hak etmektedir. Bu başarılar, sadece Bandırma'nın değil, Türkiye'nin spor vizyonuna yakışır şekilde taçlandırılmalıdır.


Bir Soruyu Sormanın Zamanı Geldi


Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Bölgesel Amatör Lig’de mücadele eden Sinop’a 10 bin kişilik modern bir stadyum kazandırdığı günümüzde, Bandırma gibi ülke ekonomisine büyük katkılar sağlayan ve futbol kültürüyle öne çıkan bir kentin görmezden gelinmesi kabul edilemez.



O halde soruyoruz:


Türkiye'nin en dinamik futbol seyirci oranlarından birine sahip olan Bandırma, hak ettiği yatırımları ne zaman alacak?


Süper Lig'e yükselme potansiyeli taşıyan Bandırmaspor, bu başarıyı ne zaman modern bir stadyumla taçlandıracak?


Bandırma'nın hak ettiği yatırımlar yapılırsa, bundan yalnızca Bandırma değil, Türkiye kazanacaktır. Bu coğrafyanın görmezden gelinmeyeceği günler için sesimizi duyurma zamanı. #BandırmasporSTATistiyor. #BandırmaSTATistiyor


Vesselam 

Ozan Ozanca


26 Kasım 2024 Salı

YURDUM İNSANI


Türk insanının, Filozoflara verdiği Cevaplar.

Thales'e göre ise "İnsan, araştıran hayvandır. "der

Hegel'in  "İnsan, sistematik hayvandır." 

Thales'e  "İnsan, araştıran hayvandır." der, 

Konfüçyus'a göre "İnsan, öğrenen hayvandır."

Sokrates, "İnsanSofistlere, yani para kazanma amacıyla gezerek felsefe öğretenlere göre "İnsan, kazanan hayvandır."

Platona göre "İnsan, toplumsal hayvandır."

Aristo için  "İnsan, düşünen hayvandır."

Heraklitos "İnsan, tartışan hayvandır." der.

John Locke'a göre "İnsan, deneyen hayvandır."

J. Dewey için "İnsan, çıkarını düşünen hayvandır."

Kant  "İnsan, eleştiren hayvandır." der.

Descartes olaya başka bir pencereden bakar ve "İnsan, konuşan hayvandır." der.

Hegel için  "İnsan, sistematik hayvandır."

Khunn  "İnsan, teori kuran bir hayvandır." der.

Kant der ki,  " İnsan, mücadeleci bir hayvandır."

Erich Fromm'a göre  "İnsan, seven bir hayvan"

Descartes olaya başka bir pencereden bakar ve  "İnsan, konuşan hayvandır." der

Aristo ise, "İnsan, düşünen hayvandır." der

Bana göre; nsan; düşünen, araştıran ve sorgulayarak doğruları bulan, aklıyla, vicdanıyla tepkime verebilen toplumsal varlıktır..

Dünyada insanlar ya sigara içer ya da içmezler. İçenler, sigaralarını genelde bir çakmak ya da kibritle yakar. Bazıları, sigaraya bağlı hastalıklarla yaşamını kaybeder. Ancak hiçbir ülkede, bir işçinin sigarasını yakmak için 600 tonluk pres makinesinin arasından sürünerek geçip, 2450 santigrat derecelik fırına ulaşmaya çalışırken can verdiği görülmemiştir.

Türkiye hariç.

Karabük’te görülmüştür.




***

Her yerde sinekler vardır; insanlar sineklerden kurtulmak için sinek ilacı kullanır. Ama dünyada hiçbir insan, midesine kaçan sivrisineği öldürmek için ağzına Shelltox sıkarak kendi hayatına son vermemiştir.

Türkiye’de olmuştur.

İstanbul Sultanbeyli’de.





***

Dünyanın her köşesinde insanlar tıraş olmak için berbere gider. Ama hiçbir berber, müşterisini rahatlatmak adına başını sağa sola çevirdiğinde boynunu kırarak onu öldürmemiştir.

Türkiye’de öldürmüştür.

Erzurum’da.



***

Hiçbir ülkede, bir insan bankamatikten para çekerken elektrik çarpması sonucu ölmemiştir.

Ama Türkiye’de ölür.

Bozcaada’da.





***

Dünyanın hiçbir yerinde otoyolda radyodan çalan göbek havasına dayanamayarak aracını kenara çekip göbek atmaya başlayan birinin, gelen bir arabanın çarpmasıyla yaşamını yitirdiği duyulmamıştır.

Ama Türkiye’de duyulur.

Adapazarı’nda.



***

Hiçbir ülkenin boş otoyollarında, nüfus sayımı nedeniyle getirilen sokağa çıkma yasağı sırasında, bir görevli bariyerlere çarpıp can vermez.

Ama burada verir.

Gebze’de.



***

Dünyada hiçbir baba ve oğul, farklı vardiyalarda çalışırken, biri işten eve dönerken diğeri işe giderken kavşakta karşılaşmaz ve selam vermek için ellerini kaldırdıklarında çarpışıp hayatlarını kaybetmezler.

Ama Türkiye’de kaybederler.

Konya’da.



***

Hiçbir gemide, bir mühendis kazanı kontrol etmek için içeri girdiğinde, biri gelip kazanın kapağını kapatıp ardından gemiyi denize açmaz.

Ama Türkiye’de olur.

Kocaeli Dilovası’nda.





***

Hiçbir yerde, ayakkabısına kaçan taş nedeniyle ayakkabısını çıkaran bir adam, onu elektrik çarptığını sanan bir başkası tarafından kafasına kürekle vurularak öldürülmez.

Ama Türkiye’de öldürülür.

Rize’de



Ozan


25 Kasım 2024 Pazartesi

KARDEŞLİK MASALI VE GERÇEKLER: ANTİ-EMPERYALİST MÜCADELENİN ÇİZGİSİ



Kemal Kılıçdaroğlu, 22 Kasım 2024 tarihinde Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla yargılandığı mahkemede şu sözlerle savunmasını yaptı: Neden yargılandı "Başçalan" dedi, "Hırsız" dedi, " BOP başkanı" dedi... Tüm bunları genel başkanken zaten söyledi, Metropol araştırmanın sahibi kendisini ziyaret ettiğinde söylediği "Siz kazanamıyorsunuz" dediği ve bu gerçeği Hikmet Çetin ve Altan Öymen gördüğü ve "Aday olma" dediği halde israr eden Kılıçdaroğlu ne diyor; 



"68 Kuşağında Denizlere, Mahirlere ve Hüseyinlere yoldaşlık ettim. İdamlara tanıklık ettim. Daha sonraları anladım ki, sağdan ve soldan idam edilenlerin aslında aynı hedefte yürüyen kardeşler olduğunu. Düşmanlarımızın ise tek olduğunu. Aslında, bu ülkeyi bölmek ve bizleri kendilerine köle yapmak için amansızca çalışan emperyalistlerdi bizim tek düşmanımız."


Bu sözlerle, geçmişin acılarına dair bir analiz yapma çabası içinde olan Kılıçdaroğlu, "sağdan ve soldan idam edilenlerin aslında aynı hedefte yürüyen kardeşler olduğunu" söyleyerek önemli bir tespite ulaşmıştır. Ancak ardından suçluyu işaret ettiği şu sözleri ekler: "Emperyalistlerdi bizim tek düşmanımız."


Buradan Kılıçdaroğlu’na şu soruları yöneltmek gerek:

Emperyalizme hizmet edenler, 68 Kuşağı'nın Denizlerini, Mahirlerini ve Hüseyinlerini darağacına gönderenler nasıl kardeşimiz olabilir?

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, İstanbul’a demirlemiş 6. Filo’nun Amerikan askerlerini denize dökerken; aynı 6. Filo’yu namazgah yapıp kıble edinenlerle mi kardeşiz?

Bahçelievler’de 7 sosyalist genci telle boğarak öldüren ve ardından parti lideri olan Muhsin Yazıcıoğlu’nun ardıllarıyla mı kardeşiz?

Piyango Tepe katliamını yapanlarla mı? Çorum ve Maraş’ta insanları hunharca katledenlerle mi?


Hayır! Onlar emperyalizmin taşeronluğunu yapan faşistlerdir, adını net koymak gerek. Onlar, ne geçmişte ne de bugün bizim kardeşimiz olamaz. Bizler, Atatürk'ün yolundan giden anti-emperyalistleriz. Bizler, Cumhuriyet’in devrimlerini sahiplenen ve bu devrimleri daha ileriye taşıyacak olan yurtseverleriz.


Kılıçdaroğlu’nun savunması şu sözlerle devam ediyor:


"O kara günler geçtikten sonra darbeler ve idamlar sürecini çok düşündüm ve tek bir şeye inandım: Biz; sağcı, solcu, seküler, dindar, Alevi, Sünni, Türk, Kürt değiliz. Biz, dünyanın en güzel topraklarında, barış, kardeşlik, huzur ve bereket içinde yaşamak için mücadele eden ama işgalci güçlerin ve onların içimizdeki işbirlikçilerinin eliyle birbirine düşürülmüş bir milletiz. Gençlerini uyuşturucu baronlarına teslim etmiş, çocuklarının eğitim, sağlık ve beslenme ihtiyaçlarını karşılayamayan, gelişmiş dünyanın çoktan unuttuğu saçma konular yüzünden kutuplaşmış, emeklisi aç, hastası tedavi edilemeyen, sınırları korunamayan, emeği sömürülen bir toplumuz. İnsanlık onuruna yakışan bir hayattan uzaklaştırılmış, ağız dolusu gülmeyi unutmuş 85 milyon insanız ve tek milletiz."


Bu sözlerin ardından şunu sormak gerek:

Uyuşturucu baronlarının bu ülkeyi ele geçirmesine kim izin verdi? Gençliği işsizliğe, umutsuzluğa ve bağımlılığa kim sürükledi? Eğitim ve sağlığı özelleştirip paralı hale getirerek halkın temel haklarını gasp edenler kim? Sermayenin bekçiliğini yapanlar kimler?

Cevap çok net: Bunlar, emperyalizmin yerli işbirlikçisi olan dinci ve ırkçı faşistlerdir.


Sayın Kılıçdaroğlu, sapla samanı ayırmanın vakti geldi. Emperyalizmin taşeronları ile anti-emperyalistler asla aynı safta olamaz. Ya ezenin yanında yer alırsınız ya da ezilenin. Tarih boyunca faşistler hep gücün ve ezenin yanında olmuştur. O yüzden bu gerçeği kabul etmek gerek: Onlar bizim kardeşimiz değil.


Bizler, Atatürk’ün yolundan yürüyen, devrimleriyle ezilenlere ışık tutan ve emperyalizme karşı mücadele eden anti-emperyalistleriz. Bu yolu asla terk etmeyeceğiz.


Ozan


DEVLETİ YÖNETEN AKIL



Devleti Yöneten Akıl ve Toplumun Karartılan Geleceği

Devleti yöneten akıl, halkın refahını ve geleceğini önceliklendirmek yerine, toplumsal düzeni bozan ve toplumun çıkarlarına aykırı adımlar atmakta ısrar ediyor. Çocukların eğitime eşit şekilde erişimini sağlamak, daha fazla kreş açmak yerine, mevcut belediye kreşlerini kapatmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, sosyal devlet anlayışını reddetmekle kalmıyor, kadınların toplumsal hayattaki varlığını da doğrudan hedef alıyor.






Belediyelerin açtığı kreşleri kapatma isteği, yalnızca çocukları değil, aynı zamanda kadınları da evlerine hapsetme çabasının bir yansımasıdır. Siyasal İslamcı zihniyet, kadını özgür birey olarak görmek yerine, onu yalnızca anne ve eş rollerine indirgemeyi amaçlıyor. Kadınlardan "beş çocuk yapmalarını" talep eden bu akıl, kadınların eğitimde, iş hayatında, sanatta ve sosyal yaşamda aktif roller üstlenmesini hiçbir zaman istememiştir. Kadının toplumsal yaşamdan dışlanması, aslında geleceğimizin karartılması anlamına gelir.




Bugün 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Ancak bu zihniyetin 20 yıllık iktidarında tam 6 bin kadın cinayeti işlendi. Sokaklarda şiddete karşı sesini yükseltmek isteyen kadınlara meydanları kapatan, polisin sert müdahalelerini devreye sokan bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Bu akıl, Osmanlı'da kadını yok sayarak nüfus cüzdanı bile vermeyen zihniyetin bugünkü yansımasıdır. Kadını toplumsal hayattan dışlamayı amaçlayan bu yaklaşım, demokrasiye ve modern topluma duyulan inançla bağdaşmaz.



Demokrasinin Temelleri Sarsılıyor


Kadınların toplumsal yaşamdan dışlanması kadar tehlikeli bir diğer süreç de demokrasinin temel taşlarının adım adım zayıflatılmasıdır. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp yerine atanmış kayyımlar yerleştirmek, halkın iradesine açık bir müdahaledir. Bu tutum, demokratik yönetimin ruhuna aykırıdır ve halkın temsil hakkını gasp etmektir.


Şeffaflık da yönetimin temel unsurlarından biridir. Ancak, TÜİK gibi kurumlar aracılığıyla ekonomik veriler manipüle edilerek halkın gerçeklerden uzak tutulması sağlanıyor. Hukukun üstünlüğü, keyfi uygulamalarla aşındırılıyor; anayasanın koruyucusu olması gereken iktidar, yasaları kendi çıkarlarına göre eğip büküyor.


Eğitim ve Üretim Yoksullaştırılıyor


Eğitim, bir toplumun kalkınmasının en temel taşıdır. Ancak devlet, parasız ve bilimsel eğitim modelini desteklemek yerine, müfredatı tarikat ve cemaatlerin kontrolüne bırakıyor. Bu anlayış, gençlerimizi çağdaş dünya ile rekabet edemez hale getiriyor ve ülkenin geleceğini karanlığa sürüklüyor.

Milli Eğitim Bakanı böyle biri, 3-4 yaşında ki çocuklara "Kreşlerde LGBT propagandası yapılıyor" diyecek düzeyda.



Üretim ise bir ülkenin ekonomik bağımsızlığının temelidir. Ancak üretim teşvik edilmiyor, tarım ve hayvancılık yerine ithalat özendiriliyor. Yerel üretimi desteklemek yerine başka ülkelerin ürünlerine bağımlı hale gelen bir yönetim anlayışı, halkını açlık ve yoksulluğa mahkum eder. İşsizlik sorunu giderek büyürken, istihdam yaratacak projeler yerine fabrikalar kapanıyor, ağır vergi yükü altında ezilen özel sektörün nefes alması engelleniyor.


Sonuç: Kötü Akıl ve Karanlık Gelecek


Devleti yöneten akıl, her alanda derin yaralar açmış durumda. Kadınlardan gençlere, işçilerden çiftçilere kadar toplumun tüm kesimleri, bu kötü yönetimin ağır bedelini ödüyor. Ancak kötü yönetimlere boyun eğen toplumlar da bu tablonun bir parçasıdır. Uyanmak, sorgulamak ve demokratik bir dönüşüm için harekete geçmek, geleceğimizi kurtarmanın tek yoludur.


İyi Yöneten Akıl: Ekrem İmamoğlu Örneği


Kötü yönetimin karanlığını, halkın yanında duran ve toplumun refahını önceleyen bir anlayışla aydınlatmak mümkündür. Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul'da kadının özgürleşmesi ve sosyal politikalar adına attığı adımlar, iyi yönetimin neler başarabileceğinin somut örnekleridir:


105 yeni kreş açıldı.


Anneler, AnneKart ile İstanbul'u çocuklarıyla özgürce geziyor.


Kadın Hizmet Destek Merkezleri ve Bölgesel İstihdam Ofisleri kuruldu.


Ücretsiz HPV aşısı desteği başlatıldı.


"Kızlar Okusun Diye" projesiyle 10.000 kız çocuğuna eğitim desteği verildi.



İyi yönetim, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, geleceği bilim ve akıl ışığında inşa eden yönetimdir. Demokrasiye ve kadın haklarına inanan, halkın refahını her şeyin üzerinde tutan bir akılla karanlıktan çıkabiliriz.


Ozan

22 Kasım 2024 Cuma

İnsanlık, Bilim ve Çiftdüşün Paradoksu: Muazzez İlmiye Çığ Sorunsalı



Nazilerin, özellikle tıp alanındaki çalışmaları insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kabul edilir. Tıpta ilerleme adı altında yapılan deneylerin en ünlülerinden biri, Auschwitz'deki Josef Mengele’nin gerçekleştirdiği korkunç deneylerdir. Benzer şekilde Werner Fischer'in Sachsenhausen'de gerçekleştirdiği deneylerde farklı “ırkların” bulaşıcı hastalıklara tepkilerini ölçme çabası, bilime katkı sağlamak kisvesi altında büyük insan hakları ihlallerine sahne olmuştur.


Mengele ve Fischer gibi isimler, Nazi Almanya’sına ve onun faşist ideolojisine hizmet eden figürlerdi. Bu deneyler, bilime katkı sağlamak amacıyla değil, faşist rejimin "üstün ırk" saplantısına dayalı politikalarını desteklemek için yapılmıştı. Ancak bir bireyin bilim ya da başka bir alandaki başarısı, eğer insan haklarını çiğniyorsa, bu başarı insan olma erdemini gölgeler. Zorla yapılan her deney, ister doğrudan ister dolaylı destekle gerçekleşsin, evrensel bir insanlık suçudur. İşkence, hiçbir koşulda mazur görülemez.


Bir insanın mesleki alandaki başarısı, onun insani değerlerini garanti etmez. İyi bir tarihçi, iyi bir Sümerolog ya da iyi bir doktor olmak, o kişinin etik bir birey olduğunu göstermez. Bu bağlamda, Muazzez İlmiye Çığ’ın akademik başarılarının ötesinde, insanlık değerleri açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.


1980'li yıllarda cezaevlerindeki devrimciler üzerinde yapılan insanlık dışı deneyler, bu tartışmayı daha da derinleştiriyor. HZİ Nöropsikiyatri Vakfı’nın yönetim kurulu başkanı olarak Muazzez İlmiye Çığ’ın, bu süreçteki sorumluluğu göz ardı edilmemelidir. Kardeşi Dr. Turan İtil’in tutukluları kobay olarak kullandığını itiraf ettiği, bu deneylere Ayhan Songar gibi isimlerin de katıldığı bilinen bir gerçektir. HZİ Vakfı’nın, devrimcilerin mücadelesi sonucunda kapatılması, tarihsel bir hesaplaşma olarak değerlendirilebilir. Ancak bu suçların sorumluluğu, tabela indirildiğinde sona ermez; bakidir.


Bu noktada, Muazzez İlmiye Çığ’ın ölümünün ardından, sol, sosyalist ve devrimci çevrelerden ona sahip çıkanların tutumu, George Orwell'in 1984 romanındaki "çiftdüşün" kavramını akıllara getiriyor. Çiftdüşün, bireyin aynı anda birbiriyle çelişen iki inancı kabul etmesini gerektirir: Bir gerçeğin doğru olduğunu bilmek, ama aynı zamanda onun yanlış olduğunu da kabul etmek. Bu durum, bireyin zihinsel tutarlılığını zayıflatır ve iktidarın propagandasına boyun eğmeyi kolaylaştırır.



Kendilerini sol, sosyalist ya da devrimci olarak tanımlayan bireylerin önceliği, her şeyden önce insan onurunu, eşit ve adil bir yaşamı savunmak olmalıdır. Ancak, feodal alışkanlıklardan kurtulamayan bir anlayış, bu değerlerin yerini alabiliyor. Örneğin, cinayet işleyen ve kadınlara şiddet uygulayan Yılmaz Güney’i idol olarak benimseyip eleştiriye kapatan bir zihin yapısı, aslında içinde faşizmin izlerini taşır. Bu tür yaklaşımlar, insanlık onuruna ve adalet ilkesine aykırıdır.


Sonuç olarak, toplumsal hafızanın yeniden inşa edilmesi ve değerlerimizin sorgulanması bir zorunluluktur. İdeolojik aidiyetlerimiz, insan olma erdeminin önüne geçmemelidir. İnsan haklarını ve etik değerleri savunmak, birey ya da toplulukların geçmişteki başarılarına değil, gelecekteki tutarlılıklarına bağlıdır.

Ozan

21 Kasım 2024

21 Kasım 2024 Perşembe

ATATÜRK'ÜN YOLUNDAN SAPMA: İNÖNÜ DÖNEMİNDE DEVRİMLERDEN TAVİZ





İnönü Dönemi ve Eleştiriler: Atatürk'ün Mirası ve Laiklik

İnönü’nün Devrimlere Yaklaşımı

Atatürk’ün vefatından sonra başlayan İsmet İnönü dönemi, Türk siyasal ve toplumsal hayatında radikal değişimlere sahne olmuştur. İnönü’nün liderliğinde izlenen politikalar, devrimlerin sürdürülebilirliği konusunda tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu dönemde alınan kararlar, yalnızca dönemin şartlarına değil, aynı zamanda devrimlerin ruhuna da aykırı olarak yorumlanmıştır. İşte, bu çerçevede dönemin önemli tanıklarının ve tarihçilerin eleştirileri, bu değişimlerin mahiyetine ışık tutmaktadır.


Laiklik İlkesi ve Din Politikası, Fakihe Öymen’in Eleştirileri

Fakihe Öymen, dönemin tanıklarından biri olarak İnönü’nün, Atatürk devrimlerine olan yaklaşımını sert bir dille eleştiriyor. Öymen’in ifadeleri, yalnızca bireysel bir eleştiri değil, aynı zamanda dönemin devrim karşıtı eğilimlerine dikkat çeken bir uyarıdır:

“... İnönü bütün hareketlerinde Atatürk’ün üstünlüğünü silmek için elinden gelen gayreti sarf etti...”

Bu sözler, İnönü’nün devrimlere yaklaşımındaki stratejik değişimin en açık göstergelerinden biridir.

İlk kadın milletvekillerinden Fakihe Öymen’in konuyla ilgili olarak, döneme ve dönemin Cumhurbaşkanı İnönü’ye eleştirileri oldukça serttir; “... İnönü bütün hareketlerinde Atatürk’ün üstünlüğünü silmek için elinden gelen gayreti sarf etti. Bunu genel bir fikir olarak söyleyebilirim. Atatürk’ün yolunda yürümüş olsaydı, her şey başka türlü olacaktı. Atatürk öldükten sonra birçok dostumuz var ki İsmet Paşa zamanında oruç tutmaya, namaz kılmaya başladılar. Kusurumuz, laikliği memlekete yayamamaktır. Onun için ben şahsen, İnönü’nün Anıtkabire defnedilmesini bile istemedim.”(1)


Prof. Hikmet Bayur'un Görüşleri

İnönü dönemi, laiklik ilkesinin korunmasında ciddi zafiyetler göstermiştir. Fakihe Öymen, Hikmet Bayur ve Falih Rıfkı Atay gibi dönemin önemli isimleri, bu zafiyetlerin yalnızca laiklik ilkesine zarar vermediğini, aynı zamanda Cumhuriyet’in ideolojik temelini zedelediğini vurgulamışlardır. Hikmet Bayur’un şu ifadeleri, bu ödünlerin ne kadar sistematik olduğunu gösteriyor:

“... her mahallede bir kuran kursu açılmış. Bunlar yoktu eskiden...”

Bu bağlamda, din eğitimine yönelik adımların, devrimci eğitim anlayışına ters düştüğü açıktır.

Prof.Hikmet Bayur’un bu konuyla ilgili olarak aktardıkları, ödünlerin verilmesinin 1940’lı yılların başlarına kadar gittiğini gösteriyor. Hikmet Bayur şunları söylüyor: “Atatürk öldükten sonra biz seçim bölgelerimize gittik. Bir müddet sonra, galiba yeni seçimlerden sonra baktım her mahallede bir kuran kursu açılmış. Bunlar yoktu eskiden. İnönü Cumhurbaşkanı ve Recep Peker de İçişleri Bakanı ki, Recep Peker de bu softaların şiddetli aleyhindeydi. Gittim Ankara’ya, Recep Peker’e dedim ki, Ne hâl bu? Ne yapayım dedi, emir en büyük yerden geliyor. Yani İnönü din düşmanlığı yapmadı, dincilik yapıyor. Daha sonra İlahiyat Fakültesini açtı. Sonra İmam Hatip okulları açtı. İmam Hatip okullarına Fıkıh dersi koydurdu. Fıkıh dersine hiç lüzum yok. Çünkü fıkıh demek şeriattan doğma yani Kuran’dan ve peygamberin davranışlarından çıkarılan hükümlere göre yapılmış kanunlar demektir.”(2)


Falih Rıfkı Atay'ın Görüşleri

Falih Rıfkı Atay’ın görüşleri de benzer niteliktedir. Bilindiği gibi Atay, Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuş ve Cumhuriyet’in hemen tüm dönemlerini yaşamış bir insandır. “Atatürkçülük Nedir?” adlı kitabında şunları yazıyor: “Atatürk öldükten sonra CHP merkezi ve Çankaya çevresini, Atatürk’ün yaptıklarına daha o sağ iken inanmamış olanlar sarmıştı. Kurultaylarda pek nüfuzlu kimselerden Kemalizm ve lâisizm deyimlerinin tüzükten çıkarılması istenmişti. (1953 Kurultayında Kemalizm CHP programından çıkarılmış yerine Atatürk Yolu diye bir kavram getirilmiştir)...”(3)

Falih Rıfkı bir başka kitabı, Bayrak’ta konuyla ilgili olarak şunları yazar: “Atatürk’ün CHP’ye bıraktığı gerçek miras devrimleri idi. Bu devrimlerin iki esas temeli, laisizm ve eğitim birliği, CHP idaresi devrinde temelinden sarsılmıştır. CHP İmam-Hatip okullarına fıkıh dersi koymakla eğitim birliğini yıkmıştır. O vakitten beri CHP Atatürk’ün değil İnönü’nün partisidir.”(4)


Batıya Bütünleşme ve Dış Politika

İnönü’nün dış politikadaki tercihi, Kemalist dış politikadan ciddi bir kopuşu temsil etmektedir. Atatürk’ün bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerine dayalı dış politikası yerine, Batı blokuna yakınlaşma stratejisi benimsenmiştir. 1939 yılında imzalanan Üçlü İttifak Anlaşması, bu kopuşun somut bir örneğidir. Bu anlaşma, Sovyetlerle ilişkilerin bozulmasına ve Türkiye’nin bağımsız dış politikasının sorgulanmasına yol açmıştır. İnönü’nün şu ifadeleri, bu tercihin bilinçli olduğunu göstermektedir:

“... Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıydım.”

Bu sözler, İnönü’nün tam bağımsızlık idealinden ne denli uzaklaştığını ortaya koymaktadır.


Amerikan'cı İnönü 

Görüşler arasındaki niteliksel karşıtlık, dünya görüşlerine dayanan yapısal bir ayrım mı, yoksa zaman içinde yeni koşulların neden olduğu düşünce değişikliği miydi? Bu sorunun yanıtını, İsmet İnönü’nün, Mustafa Kemal’e 1919 yılında, henüz İstanbul’dayken yazdığı mektupta aramak gerekir; “Bütün memleketi parçalamadan ülkeyi bir Amerikan denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir”.(5)


Devrimcilik ve Laiklik ilkelerine bağlılıkları tartışma konusu olan bir küme CHP milletvekili 1946 ve 1950 seçimlerinde, DP’nin en güçlü yanının; “halkın dini hislerini okşamak” ve “milli ahlaka uygun hareket etmek” olduğunu ileri sürerek, bu silahların artık kendileri tarafından kullanılacağını açıkladılar.

Bu anlayış en üstten en alta dek hemen tüm CHP örgütlerini sardı. Devlet okullarında din dersleri okutulması için yasa çıkaran CHP hükümeti, ödün sınırını, Ticani Tarikatı'yla işbirliği yapmaya dek götürdü.

Verilen ödünler zaman zaman Celal Bayar’ı bile rahatsız ediyordu. Seçimler öncesinde iki parti başkanı bir araya gelerek parti çalışmalarında din sömürücülüğü yapılmaması konusunda anlaşmıştı. Ancak, bu anlaşma hiçbir zaman yaşama geçmemişti. Örneğin, Celal Bayar Bursa’da yaptığı bir seçim konuşmasında, ağırlığı laikliği savunan görüşlere vermiş ve bu yüzden Sebilürreşad adlı şeriatçı bir dergi tarafından dinsizlikle suçlanmıştı. CHP bu dergiden binlerce satın alarak, tüm Türkiye’ye dağıtmıştı. Celal Bayar konuyu İnönü’ye ilettiğinde aldığı yanıt; “Ne yapalım bizim arkadaşlar senin bir zaafından istifade etmişler” olmuştur.(6)


Batıyla Bütünleşme

Atatürk’ün ölümünden yalnızca altı ay sonra Türkiye 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Sovyetler Birliği’nde büyük rahatsızlık yaratan bu deklarasyonlar, 19 Ekim 1939 tarihinde İngiltere, Fransa ve Türkiye arasındaki Üçlü İttifak Anlaşması durumuna getirildi. Anlaşmanın yapıldığı günlerde Almanya, İngiltere ve Fransa ile savaş halindeydi ve bu anlaşma, Hitler’in Türkiye’yi işgal planı içine almasına neden olmuştu.

Antlaşmadan sonra, Sovyetler Birliği ile ilişkiler bozulmuş, Almanya’nın tepkisi çekilmiş ve hemen hiçbir şey kazanılmamıştı. Ancak çok önemli bir şey yitirilmişti. On beş yıl boyunca uygulanan, sınır komşuları dahil dünyanın tüm ülkelerine güven veren, bağımsız ve bağlantısız Kemalist dış politikadan vazgeçilmiş ve yeniden “Batıya bağlanma” sürecine girilmişti; Atatürk’ün ölümüne dek yaptığı uyarılar ve bıraktığı vasiyet yerine getirilmemişti.

Üçlü ittifak anlaşmasıyla yapılan iş, açık ve anlaşılır biçimde; tam bağımsızlıkta ödünsüzlük, kendi gücüne dayanma ve Batı'yla eşit ilişkiler temeline dayanan Atatürkçü dış politikadan uzaklaşmaydı. Oysa bunlar Türk Devrimi’nin özünü oluşturuyordu.

Batıya bağlanma eğilimi, İnönü için hata değil, bilinçli bir seçimdi. Bu gerçek, daha sonraki uygulama ve açıklamalarla açık olarak ortaya çıkacaktı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği ile sorun yaşandığı günlerde Amerikalı bir gazeteciye şunları söylemişti: “Eğer Rusya gelip de aradaki anlaşmazlıklara olumlu biçimde çözme teklifinde bulunsa bile ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıydım.”(7)


İsmet İnönü, Türkiye’nin yalnızca siyasette değil ekonomide de “Amerika’yla el ele gitmesi taraftarıydı”. Bu “taraftarlığını”, Cumhurbaşkanı seçildikten 4,5 ay sonra göstermişti.


Türkiye Cumhuriyeti Devleti yabancı bir ülkeye imtiyaz tanıyan ilk anlaşmayı 1 Nisan 1939 günü yaptı. 5 Mayıs 1939 günü yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, Türkiye ABD’ye “Gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer tüm konularda en ziyade müsaadeye mazhar ülke statüsü” tanıdı. Ayrıca, ABD sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlandı. (8) ABD’ye , ticaret başta olmak üzere “tüm konularda” imtiyazlar tanıyan 1 Nisan 1939 anlaşması imzalandığında, Atatürk’ün bu tür anlaşmaları imzalayan Bekir Sami’yi görevden alışından 18 yıl, ölümünden ise yalnızca 140 gün geçmişti.

1 Nisan 1939 Ticari İmtiyaz Anlaşması, 12 Mayıs–23 Haziran 1939 Deklarasyonları ve 19 Ekim 1939 “Üçlü İttifak Anlaşması”, yaşamını bu tür anlaşmalara karşı savaşıma adamış olan Mustafa Kemal’in ölümünden sonraki bir yıl içinde yapılmıştı. Bu bir yıl içersinde Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayan ve 20 yıl önce Türkiye’yi işgal eden Batılılara, ekonomik siyasi ödünler veriliyor ve bu ödünlere dayalı anlaşmalar yapılıyordu.

İsmet İnönü “Üçlü İttifak Anlaşmasının” yapıldığı günlerde kendisiyle görüşen Daily Telegraf gazetesi bildirmenine (muhabirine) şunları söyleyecektir: “İngiliz milletine Türk milletinin muhabbetli selamlarını bildirmenizi rica ederim. Türkiye Cumhuriyeti ile ittifakı İngiliz milletinin samimiyetle karşıladığını görmek bizi çok sevindirmiştir. Bu ittifakı ilham eden siyasete samimi yardımından dolayı bilhassa İngiliz matbuatına müteşekkirim. İttifaka karşı samimi olduğu kadar da üstlendiği yükümlülükleri yerine getirme azminde olan Türk milletinde, İngiliz milleti sadık bir müttefik bulacaktır.”(9)

İsmet İnönü, İngilizler için yaptığı açıklamanın bir benzerini beş yıl sonra Amerikalılar için yapacaktır. ABD ile yapılan “yardım” anlaşması nedeniyle yaptığı radyo konuşmasında şunları söyleyecektir: “Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin ülkemiz ve ulusumuz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı (yardım anlaşmasını) her Türk candan alkışlamalıdır.”(10)

Amerikan donanmasının Missouri Zırhlısı, 5 Nisan 1946 günü İstanbul’a geldiğinde büyük törenlerle karşılanmıştı. O günlerde TBMM’de  inanılmaz konuşmalar yapılıyordu. Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Türkiye’nin ABD’ye olan 4,5 milyon dolarlık borcunu ödemesi üzerine yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Hepimiz inanıyoruz ki Amerika Birleşik Devletleri’ne bu parayı vermekle borcumuzun yalnız maddi kısmını ödüyoruz. ABD’ye bir de manevi borcumuz var ki onu da özgürlük, eşitlik, bağımsızlık ve insanlık davalarında Amerika’nın bulunduğu saflarda bulunmak suretiyle ödeyeceğiz.”(11)

Aynı günlerde CHP Bursa milletvekili M. Baha Pars, TBMM’de şunları söylüyordu: “Bugün bu büyük milletin, Amerika’nın, insanlığa yaptığı yardımı hatırlayıp teşekkür ederken, peygamber gibi temiz ve kusursuz Roosevelt’i ve onun halefi olan kıymetli devlet ve millet adamı Truman’ı hürmetle selamlarım.”(12)


İsmet İnönü dönemi, Atatürk devrimlerinin korunması ve geliştirilmesi bağlamında ciddi zafiyetler barındırmıştır. Dış politikada Batı’ya bağımlılık, iç politikada laiklikten ödün verme ve din sömürüsüne dayalı bir siyasi anlayış, bu dönemin belirleyici unsurları olmuştur. Tanıklıklar ve belgeler, bu değişimlerin yalnızca dönemin koşullarına değil, aynı zamanda İnönü’nün bilinçli tercihlerine dayandığını göstermektedir. Bu tercihler, yalnızca Cumhuriyet’in temel ilkelerine zarar vermekle kalmamış, aynı zamanda Türk siyasetinde ideolojik kırılmalara yol açmıştır.



DİPNOTLAR

1- “Tarihe Tanıklık Edenler” Arı İnan, Çağdaş Yay., 1957, sf.373

2-  a.g.e. sf.336

3-  “Atatürkçülük Nedir ?” Falih Rıfkı Atay Bates Yay., sf.44-45

4- “Bayrak” Falih Rıfkı Atay Bates Yay., sf.121

5- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 3.Cilt, sf 1696

6- “Politikada 45 Yıl” Y.Kadri Karaosmanoğlu, İletişim Yay., sf.192-195

7-  “Çok Partili Hayata Geçiş” Prof. Taner Timur, İletişim Yayınları.

8- Ulus Gaz.10.05.1939, ak. Hikmet Bila “CHP 1919–1999” Doğan Kit.2.Baskı, sf.89

9- “İkinci Adam” Ş.Süreyya Aydemir, Remzi Kit., 4.Baskı 1979, 2.Cilt, sf.125–126

10- “Bitmeyen Oyun” Metin Aydoğan, Umay Yay., 37. Baskı 2005, sf.206

11- “CHP 1919 – 1999” Hikmet Bila, Doğan Kitapçılık, sf.118

12- a.g.e. sf.118


21.11.2024] 

Ozan Ozanca


17 Kasım 2024 Pazar

Atatürk’ün Cumhuriyet ve Laiklik Tercihinin Nedenleri




Atatürk’ün cumhuriyet, laiklik, sosyal ve demokratik ilkeler üzerine bir devlet kurma kararının temelinde birkaç önemli sebep yatıyordu:

Bir yanda, Karabekir'in önderliğinde, "Misakı Milliye sınırları içinde doğmayanların vekil veya cumhurbaşkanı olamayacağına" dair anayasa çalışmaları yapmaya çabalayan ittihatçılar... Atatürk'ün kurduğu meclise girmemesi için uğraş veren bu gruplar, bir yandan Enver Paşa'nın Kafkasya'daki etkisiyle, diğer yandan içerideki uzantılarıyla mücadele içindeydi.

Diğer yanda, çıkar peşinde koşan köy ağaları ve cahil, eğitimsiz bir toplum... Dinci yobazların her yeri sardığı, ümmet zihniyetinden birey olma bilincine erişememiş geniş kitleler... Anadolu, sanayi, tarım ve hayvancılık gibi üretim kanallarından mahrum, fakirliğe terk edilmiş haldeydi. Fabrikalar yoktu, üretim yoktu; kalkınma için gerekli tüm altyapı eksikti.

Emperyalizme karşı savaş kazanılmıştı, ancak bu zaferi özümseyecek bir halk ve bilinç yoktu. Zaman hızla akıyordu ve dünya sahnesinde milliyetçilikten daha tehlikeli bir rüzgar; faşizm güçlenerek yükselmekteydi. Tüm bu olumsuzluklara ve sınırlı zamana rağmen, bir Cumhuriyet kurulacaktı. Atatürk’ün liderliğindeki bu destansı mücadelede, sadece 15 yıl gibi kısacık bir ömrü kalmıştı ve bu yılların son beşini ağır bir hastalıkla geçirdi.

Bunca engel ve zorluk karşısında, daha ne yapsın?

Atatürk’ün cumhuriyet, laiklik, sosyal ve demokratik ilkeler üzerine bir devlet kurma kararının temelinde birkaç önemli sebep yatıyordu:


1. Osmanlı İmparatorluğu'nun Çöküşü ve Saltanatın Yetersizliği: Osmanlı İmparatorluğu, mutlak monarşi ve teokratik yönetim sistemi altında yüzyıllar boyunca hüküm sürdü, ancak bu yapı modernleşen dünyada geride kaldı. Atatürk, Osmanlı’nın özellikle son dönemlerinde yaşadığı çöküşün temel sebeplerinden birinin bu sistemin çağın gereklerine uygun olmaması olduğunu gördü. Cumhuriyet, halkın iradesine dayanan ve modernleşmeyi mümkün kılan bir yönetim biçimiydi.


2. Ulusal Egemenlik İlkesi: Atatürk, ulusun egemenliğinin kaynağının halkın iradesi olduğunu savunuyordu. Saltanatın sürdürülmesi, egemenliğin belli bir hanedanın elinde kalması anlamına gelecekti ve bu durum halkın karar süreçlerine katılımını engelliyordu. Atatürk, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini benimseyerek demokratik bir yapı oluşturdu.


3. Laiklik ve Sosyal İlerleme: Atatürk, devlet yönetiminin dini kurallardan bağımsız olmasının modernleşme ve sosyal ilerleme için şart olduğunu düşündü. Laiklik, bilimi ve akılcılığı öne çıkararak toplumun eğitimden hukuka kadar her alanda çağdaşlaşmasını sağladı. Dini otoritenin devlet işlerinden ayrılması, bireysel özgürlüklerin korunmasını ve farklı inanç gruplarının barış içinde yaşamasını kolaylaştırdı.


4. Batı Dünyasındaki Gelişmeler ve Faşizmin Yükselişi: Atatürk, faşizmin ve totaliter rejimlerin yükselişe geçtiği bir dönemde, Türkiye’yi bu akımların etkisinden korumayı amaçladı. Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sında görülen milliyetçilik ve diktatörlük eğilimleri yerine, Türkiye’yi toplumsal uzlaşı ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir sisteme yönlendirdi.


5. Bağımsızlık ve Tam Bağımsızlık Fikri: Atatürk, emperyalizme karşı verdiği Kurtuluş Savaşı’nın ardından, bağımsızlığın yalnızca askeri zaferle değil, ekonomik ve politik özerklikle de sağlanabileceğine inanıyordu. ABD’nin veya herhangi bir gücün uydusu olmak, bağımsızlığın zedelenmesi demekti. Bu nedenle, bağımsızlıkla paralel yürüyen bir cumhuriyet sistemi ve halk iradesine dayalı bir yönetim oluşturdu.


Atatürk'ün vizyonu, modern, ulusal egemenliğe dayalı, akıl ve bilim rehberliğinde ilerleyen bir toplum yaratmak üzerine kurulu bir ideolojiye dayanıyordu. Bu ideoloji, uzun vadede Türkiye'nin bağımsızlığını ve modernleşmesini güvence altına almayı hedefledi.

Ozan