22 Kasım 2024 Cuma

İnsanlık, Bilim ve Çiftdüşün Paradoksu: Muazzez İlmiye Çığ Sorunsalı



Nazilerin, özellikle tıp alanındaki çalışmaları insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kabul edilir. Tıpta ilerleme adı altında yapılan deneylerin en ünlülerinden biri, Auschwitz'deki Josef Mengele’nin gerçekleştirdiği korkunç deneylerdir. Benzer şekilde Werner Fischer'in Sachsenhausen'de gerçekleştirdiği deneylerde farklı “ırkların” bulaşıcı hastalıklara tepkilerini ölçme çabası, bilime katkı sağlamak kisvesi altında büyük insan hakları ihlallerine sahne olmuştur.


Mengele ve Fischer gibi isimler, Nazi Almanya’sına ve onun faşist ideolojisine hizmet eden figürlerdi. Bu deneyler, bilime katkı sağlamak amacıyla değil, faşist rejimin "üstün ırk" saplantısına dayalı politikalarını desteklemek için yapılmıştı. Ancak bir bireyin bilim ya da başka bir alandaki başarısı, eğer insan haklarını çiğniyorsa, bu başarı insan olma erdemini gölgeler. Zorla yapılan her deney, ister doğrudan ister dolaylı destekle gerçekleşsin, evrensel bir insanlık suçudur. İşkence, hiçbir koşulda mazur görülemez.


Bir insanın mesleki alandaki başarısı, onun insani değerlerini garanti etmez. İyi bir tarihçi, iyi bir Sümerolog ya da iyi bir doktor olmak, o kişinin etik bir birey olduğunu göstermez. Bu bağlamda, Muazzez İlmiye Çığ’ın akademik başarılarının ötesinde, insanlık değerleri açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir.


1980'li yıllarda cezaevlerindeki devrimciler üzerinde yapılan insanlık dışı deneyler, bu tartışmayı daha da derinleştiriyor. HZİ Nöropsikiyatri Vakfı’nın yönetim kurulu başkanı olarak Muazzez İlmiye Çığ’ın, bu süreçteki sorumluluğu göz ardı edilmemelidir. Kardeşi Dr. Turan İtil’in tutukluları kobay olarak kullandığını itiraf ettiği, bu deneylere Ayhan Songar gibi isimlerin de katıldığı bilinen bir gerçektir. HZİ Vakfı’nın, devrimcilerin mücadelesi sonucunda kapatılması, tarihsel bir hesaplaşma olarak değerlendirilebilir. Ancak bu suçların sorumluluğu, tabela indirildiğinde sona ermez; bakidir.


Bu noktada, Muazzez İlmiye Çığ’ın ölümünün ardından, sol, sosyalist ve devrimci çevrelerden ona sahip çıkanların tutumu, George Orwell'in 1984 romanındaki "çiftdüşün" kavramını akıllara getiriyor. Çiftdüşün, bireyin aynı anda birbiriyle çelişen iki inancı kabul etmesini gerektirir: Bir gerçeğin doğru olduğunu bilmek, ama aynı zamanda onun yanlış olduğunu da kabul etmek. Bu durum, bireyin zihinsel tutarlılığını zayıflatır ve iktidarın propagandasına boyun eğmeyi kolaylaştırır.



Kendilerini sol, sosyalist ya da devrimci olarak tanımlayan bireylerin önceliği, her şeyden önce insan onurunu, eşit ve adil bir yaşamı savunmak olmalıdır. Ancak, feodal alışkanlıklardan kurtulamayan bir anlayış, bu değerlerin yerini alabiliyor. Örneğin, cinayet işleyen ve kadınlara şiddet uygulayan Yılmaz Güney’i idol olarak benimseyip eleştiriye kapatan bir zihin yapısı, aslında içinde faşizmin izlerini taşır. Bu tür yaklaşımlar, insanlık onuruna ve adalet ilkesine aykırıdır.


Sonuç olarak, toplumsal hafızanın yeniden inşa edilmesi ve değerlerimizin sorgulanması bir zorunluluktur. İdeolojik aidiyetlerimiz, insan olma erdeminin önüne geçmemelidir. İnsan haklarını ve etik değerleri savunmak, birey ya da toplulukların geçmişteki başarılarına değil, gelecekteki tutarlılıklarına bağlıdır.

Ozan

21 Kasım 2024

Hiç yorum yok: