29 Kasım 2025 Cumartesi

KILIÇDAROĞLU VE GERÇEKLERİN YÜRÜYÜŞÜ

 KILIÇDAROĞLU VE GERÇEKLERİN YÜRÜYÜŞÜ





Kemal Kılıçdaroğlu, 2017’de Ankara’dan İstanbul’a uzanan 450 kilometrelik yürüyüşünü “Hak, hukuk, adalet” sloganıyla yaptı. O gün, milyonların vicdanına dokunmuş, toplumsal muhalefetin ruhunu canlandırmıştı. Fakat aradan geçen yıllar, o yürüyüşün gerçek anlamını giderek daha fazla tartışılır hale getiriyor.

Bugün geldiğimiz noktada, aynı Kılıçdaroğlu’nun derin bir sessizliğe gömülmesi dikkat çekici. Beş bin polisle kuşatılan CHP İstanbul İl Başkanlığı’na kayyım olarak Gürsel Tekin atanırken tek bir söz söylemedi. Yıllarca genel başkanlığını yaptığı partiye kayyım müdahalesi yapılmasına, dahası 15 Eylül’de alınacak bir mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı’na kayyım atanması ihtimaline karşı bile en küçük bir itirazda bulunmadı.

Şimdi sormak gerekiyor:

Kılıçdaroğlu gerçekten adalet için mi yürüdü, yoksa o yürüyüş iktidarın ihtiyaçlarına göre kurgulanmış konjonktürel bir manevra mıydı?
Eğer bir siyasetçi, adalet adına yüzbinleri peşinden sürükledikten yıllar sonra kendi partisine yapılan açık bir darbe niteliğindeki kayyım atamasında bile susuyorsa, o yürüyüşün samimiyeti elbette tartışmaya açılır.

Kılıçdaroğlu’nun bu tutumu, ister istemez daha derin bir soruyu gündeme getiriyor:
CHP’nin içine, kritik anlarda halkın öfkesini soğutmak, iktidarın sıkıştığı yerde gazını almak için yerleştirilmiş bir “proje siyasetçi” miydi?

Bugün Türkiye siyasetinde karşımıza çıkan çıplak gerçekler şunlardır:


MHP, milliyetçi bir parti olmaktan çıkmış, iktidarın stepnesine dönüşmüştür.

AKP, halkın değil, emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden bir yapıya evrilmiştir.

CHP içinde ise, kritik dönemeçlerde halkın mücadelesini felç eden Truva atları vardır.



Kılıçdaroğlu’nun yürüdüğü yolların gerçek amacı ile bugünkü suskunluğu, Türkiye’de muhalefetin nasıl kuşatıldığını bütün berraklığıyla ortaya koyuyor.

Asıl sorulması gereken şudur:
O yollar gerçekten adalet için mi yüründü, yoksa halkın enerjisini sisteme yedeklemenin bir aracı mıydı?



Video 1

Masumiyet Karinesi ve Kime Hizmet Edildiği Meselesi

Hukuk der ki:
“Bir suçu işlediği iddia edilen kişi, suçluluğu kanıtlanmadıkça masumdur.”

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve diğer belediye yöneticilerinin iddianamesi yeni hazırlanmışken, dava günü dahi belli değilken, çıkıp video çekerek bu insanları suçlayanlara ne demeli?
Bu aceleciliğin, bu hedef göstermenin kime nasıl bir faydası vardır?

Bu tavır, hukukun değil; siyasetin, hatta daha net söylemek gerekirse iktidarın ihtiyaçlarının bir yansımasıdır.



Görünen Artık Saklanamıyor

Kılıçdaroğlu ile birlikte hareket edenlerin, AKP’nin iktidarının sürmesi için yıllardır nasıl bir rol oynadığı bir bir ortaya dökülüyor.

Dün “adalet” diye yürüyenler, bugün adaletsizliğe gölge etmiyor; tam tersine ona kalkan oluyor.

Geçmişin İşaretleri Bugünün Gerçeklerini Anlatıyor

Bugün yaşananların işaret fişekleri aslında yıllar önce yakılmıştı.

Kılıçdaroğlu daha önce ne yapmıştı?

“Türbanı biz çözeriz” diyerek devlet dairelerinden okullara, üniversitelerden askeri karargâhlara kadar uzanan tüm kamusal alanın kapılarını açtı; laikliğin son dayanak noktalarını kendi eliyle zayıflattı.

“Laiklik tehlikededir diyemem”, “Tarikat ve cemaatlere saygılıyım” sözleri, Cumhuriyet ilkesinin fiilen askıya alınmasının zeminini hazırladı.
Parti Meclisi üyesi ve yakın çalışma arkadaşı Bülent Kuşoğlu’nun “Tekke ve zaviyeler üretim yerleriydi” ifadeleri, yüz yıllık modernleşme kazanımlarını hedef aldı.
Üstüne bir de Şeyh Sait’e “saygılarını sunarak” Cumhuriyete başkaldıranların meşrulaştırılmasına taş koydu.

Bu da yetmedi…
70 yıldır Türkiye’yi sağ siyaset yönetirken, tüm sorumluluğu CHP’ye yükleyip “Helalleşeceğiz” diyerek sağın günahlarını gönüllü olarak sırtlandı.

2023 seçimlerinde İmamoğlu ve Mansur Yavaş tüm anketlerde açık ara öndeyken, buna rağmen kendisini aday yaparak kazanılacak seçimi heba etti.
Partiyi “Sokağa çıkarsak kaos çıkar” söylemiyle salonlara hapseden, mücadeleyi ekranlara ve açıklamalara indirgeyen bir çizgi oluşturdu.

Ve sonuç…
Kılıçdaroğlu döneminde halkta karşılığı sınırlı kalan CHP, Özgür Özel’in genel başkanlığıyla birlikte yıllardır aşılamayan %25'lik cam tavanı kırarak %40'lara yükseldi.
Yerel seçimlerde Türkiye nüfusunun %60’ının yaşadığı, ekonominin %80’inin üretildiği büyükşehirler, şehirler ve ilçeler CHP’ye geçti. Parti Cumhuriyet tarihindeki en geniş yerel yönetim zaferlerinden birini kazandı.

Bu tablo, bugün yaşananların ani bir kırılma değil; yıllarca biriken siyasi tercihler zincirinin doğal sonucu olduğunu gösteriyor.

Gizlenenler Artık Gizlenemiyor

Kılıçdaroğlu’nun neden Gürsel Tekin’le birlikte ısrarla İBB’ye aday yapılmak istendiğini öğrendik.
Uğur Dündar moderatörlüğünde çıkarıldığı programlarda neden parlatıldığını öğrendik.

Geçersiz 2 milyon 500 bin oya neden itiraz edilmediğini öğrendik.
Ekmeleddin İhsanoğlu gibi siyasal İslamcı bir figürün neden CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olduğunu öğrendik.
Dokunulmazlıkların kaldırılmasına verilen desteğin, Selahattin Demirtaş’ın bugün hâlâ hapiste oluşuyla nasıl ilişkili olduğunu öğrendik.

Gerici partilerle yapılan ittifaklarla, CHP kontenjanından Meclis’e taşınan 40 vekilin neyi hedeflediğini de öğrendik.

Ve bugün…
Genel başkanlık seçimini kaybedince, AKP’nin yandaş medyasına gidip
“PKK kurucusu Abdullah Öcalan’la İmralı’da neden CHP görüşmedi?” diye sorup,
iddianamesi yeni yazılan İmamoğlu ve belediye yöneticilerini hedef göstermenin kime hizmet ettiğini de öğrendik.


                                                        Video 2




Bir Yürüyüşün Çöküşü

Dün meydanlarda “Hak, hukuk, adalet!” diye yürüyenler, bugün adaletsizliğin üzerine şemsiye tutuyor.
Bir zamanlar savundukları ilkelerin tam karşısında saf tutarak…

Sözün özü:
Gerçekler, er ya da geç, kendi yürüyüşünü yapar.
Ve o yürüyüş başladığında, kimlerin hangi yolda durduğu bütün çıplaklığıyla görünür.

29 Kasım 2025
Ozan





17 Kasım 2025 Pazartesi

FEODAL SEYİT RIZA'YI SAVUNAN SÖZDE SOSYALİST VE SOSYAL DEMOKRATLAR





SGDF (Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu) denen yapı, kendisini sosyalist olarak tanıtıyor.



Peki siz nasıl bir “sosyalistsiniz”?

Sosyalizm;
• Feodaliteye karşıdır,
• Halkı maraba eden derebeylerine karşıdır,
• Dinci gericiliğe karşıdır,
• Dinin toplumsal hegemonik baskısına kökten karşıdır.

Siz ise kalkmış, feodal dincileri; din adına kafa kesenleri; halkı Ortaçağ’ın karanlığına mahkûm eden yapıları savunuyorsunuz!

Marks sizi görse, düşüncesinin ruhunu katledenlere sövgüden kitap doldururdu.
Lenin sizi görse, çekici kapıp kapıdan kovardı!

CHP'nin Bursa milletvekili Orhan Sarıbal'da, genç Cumhuriyete isyan eden feodaliteyi övmekten geri durmuyor.




Tarihsel Gercçek: O Meşhur Dersim Sözü Uydurmadır

Dersim hadisesinde idam öncesi Seyit Rıza’ya atfedilen
“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim…”
diye başlayan ve sosyal medyada “efsanevi söz” diye dolaşan cümle tamamen uydurmadır. Kime söylemiş "Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu" çingene cellatlara mı söylemiş?

İdamı bizzat gören İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında geçen bölüm şudur:

İhsan Sabri Çağlayangil’in Anılarından

"Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz, dedi.

Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben Fındık Hafız asılırken Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum.

Fındık Hafız'ın idamı bitti. Seyit Rıza'yı meydana çıkardık.

Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti.

-Evladı Kerbelayıh. Bı hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinaycı-tir, dedi.

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yü-rüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi.

Oğlu yaşında bir subayı öldürecek kadar katı yürekli olan bir insanın bu mukadder akıbetine acımak zor. Ama ihtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım.

Asabım çok bozuldu. Emniyet Müdürü'ne 'Ben üşüdüm otele gidiyorum' dedim.

Seyit Rıza asılırken ilerden oğlunun da sesi geliyordu:

-Kulun kölen olam. Sığırtmacın olam. Gençliğime acıyın, öl-dürmeyin beni!"



İşte olayın gerçek tanığının anlattığı budur.
Ne romantik bir manifesto var, ne de sonradan üretilmiş o süslü, tarih dışı söz.


Feodal Ağa'nın Osmanlı’daki Sicili de Aynı

Seyit Rıza’nın sadece Cumhuriyetle değil, Osmanlı ile de çatışması vardır.
1912’de gıyaben idama mahkûm edilmiş; daha sonra affedilmiştir.

Bu da Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde 8 Aralık 1912 tarihli belgeyle sabittir:


“Dersim’in Yukarı Abbasan Aşireti reisi olup gıyaben idam cezasına mahkûm olan Seyid Rıza’nın hukuk-i şahsiye davası baki olmak üzere affına karar verilmiştir.”


Yani bugün bazı çevrelerin çizdiği gibi “masum bir halk önderi” değil; bölgesini feodal düzenle yöneten, devlet otoritesini reddeden bir aşiret reisidir.


Genç Cumhuriyet Ne Yapacaktı?

Henüz 15 yaşına bile girmemiş bir Cumhuriyet;
aşiret hukukunu devlet hukukunun önüne mi koyacaktı?
Feodal toprak ağasının isyanına göz mü yumacaktı?
Devlet otoritesini tanımayan silahlı başkaldırıyı görmezden mi gelecekti?

Her devletin yapacağı neyse, Cumhuriyet de onu yaptı.

“Dersim” Bir Şehir Değil, Bölge Adıdır

Bugün sıkça dile getirilen “Tunceli = Dersim” denklemi yanlıştır.
Tarihsel olarak Dersim, Elazığ’ı da içine alan geniş bir bölgenin adıdır.
Yani şehir değil, bir coğrafyanın adıdır.

Ozan
15 Kasım 2025



DEVLETİN ÇÖKÜŞÜ, YÖNETENLERİN AHLAKIYLA BAŞLARİ HALKIN SUSKUNLUĞUYLA TAMAMLANIR

Devletin çöküşü, yönetenlerin ahlakıyla başlar; halkın suskunluğuyla tamamlanır.

Platon




Ahlaksız yönetici ve suskun halk. İkisi bir araya geldiğinde çöküş kaçınılmaz olur.

Yönetici erdemsiz olduğunda ilk bozulma tepede başlar.

Çünkü ahlak, yukarıdan aşağıya doğru örnek olur; bir toplumun adaleti, hakkaniyeti, düzeni, liderin karakteriyle şekillenir.

Ahlaksız bir yönetici, gücü kişisel çıkarına çevirir, adaleti keyfine göre kullanır, yasayı kendine uydurur.

Böyle bir düzende kurallar işlemeyi bırakır, liyakat yok olur, dürüst olan ezilir, hile yapan ödüllendirilir. Bu, çöküşün ilk kıvılcımıdır.

Ama sözün asıl vurgusu burada bitmez.

Çünkü bir ülkeyi yalnızca kötü yönetici yıkmaz. Asıl yıkımı tamamlayan şey halkın suskunluğudur.

Suskunluk; korkudan, umursamazlıktan, çıkar ortaklığından veya "bana dokunmayan yılan" anlayışından doğar. İnsanlar yanlış gördüğü halde ses çıkarmazsa, kötülük kök salar.

Zamanla kötülük “normalleşir". Ardından toplumda hem vicdan hem de cesaret erir.

Bu söz bize şu gerçeği hatırlatır:

Bir devletin kaderi sadece yönetenlerin değil, yönetilenlerin de karakteriyle çizilir.


Adalet, sadece yargının işi değil; hakkı savunmak, en az yöneten kadar halkın sorumluluğudur.

Çürümeyi durduran da, çürümeyi hızlandıran da toplumun tepkisidir.

Sonuç olarak bu söz, hem zirveyi hem tabanı uyaran bir çağrıdır:

"Erdemli lider istemek için önce erdemli bir halk olmak gerekir; kötülüğe karşı susmak, kötülüğün ortağı olmaktır.”
Alıntı




8 Kasım 2025 Cumartesi

CHP–SOSYALİST SOL GÜÇ BİRLİĞİ : V. Bölüm – Yeni Sosyal Cumhuriyet Manifestosu

 V. Bölüm – Yeni Sosyal Cumhuriyet Manifestosu



1. Tarihsel An: Bir Dönemin Sonu, Yeni Bir Başlangıç

Türkiye, yüz yıl önce Cumhuriyet’le özgürleşti;
bugün yeniden köleleşmenin eşiğinde.

Bir avuç sermayedar, halkın alın terini sömürüyor.
Din, cehaletin değil, siyasetin aracına dönüştü.
Cumhuriyet’in laik ve kamusal kazanımları tasfiye ediliyor.
Milyonlar, barınmadan beslenmeye, eğitimden sağlığa kadar
hayatta kalmak için mücadele veriyor.

Artık bu düzenin kendini reforme etme gücü kalmamıştır.
O halde görev açıktır:
Cumhuriyet’i yeniden kurmak — ama bu kez sosyal temelleriyle birlikte.

2. Cumhuriyet Yeniden Kurulacaksa, Halkın Ellerinde Kurulacaktır

Bugünün görevi, yalnız rejimi savunmak değil,
rejimi halkın lehine yeniden tanımlamaktır.

Bizim Cumhuriyet anlayışımız,
yalnız devletin değil toplumun özgürleşmesidir.
Artık ne vesayet altındaki bir bürokratik cumhuriyet,
ne de sermayenin denetiminde bir “sivil diktatörlük” yeterlidir.

Biz, Halkçı Cumhuriyet diyoruz:
Emeğin, aklın, adaletin ve özgürlüğün cumhuriyeti.

3. Yeni Sosyal Cumhuriyet’in Dört Sütunu

1. Kamuculuk – Emeğin Üstünlüğü
Toplumun zenginliği birkaç kişinin servetine değil,
herkesin üretken emeğine dayanacaktır.
Kamu hizmetleri özelleştirilmeyecek,
enerji, eğitim, sağlık, barınma gibi alanlar
piyasanın değil toplumun denetimine geçecektir.

Kamu, yeniden halkın eline verilecektir.
Devlet değil, toplum kamucu olacaktır.

2. Laiklik – Özgürlüğün Teminatı


Laiklik, yalnız din karşıtlığı değil,
insanın vicdan özgürlüğünün güvencesidir.
Diyanet, cemaat ve tarikat egemenliğine son verilecek;
her yurttaşın inancı, inançsızlığı kadar saygı görecektir.

Devletin dini olmaz; devletin adaleti, bilimi ve eşitliği olur.

3. Eşit Yurttaşlık – Cumhuriyet’in Kalbi

Kadınla erkeğin, işçiyle patronun,
Türk’le Kürt’ün, Aleviyle Sünnî’nin,
inananla inanmayanın aynı hakka sahip olduğu
gerçek bir sivil eşitlik düzeni kurulacaktır.

Bu topraklarda kimse, kimliğinden ya da yoksulluğundan ötürü ikinci sınıf yurttaş olmayacaktır.

4. Katılımcı Demokrasi – Halkın Kendi Kaderini Yönetmesi

Sandık tek başına demokrasi değildir.
Halk, yalnız seçmen değil,
karar alma süreçlerinin öznesi olacaktır.

Yerel meclisler, işçi konseyleri, kooperatifler, halk evleri —yani halkın doğrudan katıldığı yeni kurumlar, Cumhuriyet’in omurgası haline gelecektir.

4. Sosyalist Sol ve CHP: Tarihsel İki Damar, Ortak Bir Görev

CHP’nin laik, kamucu, halkçı damarını; sosyalist solun sınıf temelli devrimci bilinciyle buluşturmanın zamanı geldi.

Bu iki damar birleştiğinde, ne eski Cumhuriyet’in seçkinci modernizmi ne de bugünkü rejimin dinci gericiliği kalacaktır.
Ortaya çıkacak olan şey, emekçi halkın kendi Cumhuriyetidir.

Bu birlik, bir seçim ittifakı değil,bir toplumsal yeniden doğuş projesidir.

5. Mücadele Çağrısı

Artık susma çağı bitmiştir.
Bir halkın yeniden ayağa kalkma zamanıdır.
İşçisiyle, köylüsüyle, genciyle, kadınıyla, laikliği, emeği, adaleti ve bilimi savunan herkesle, bu ülkenin vicdanını, onurunu, umudunu kaybetmeyenlerle birlikte...

Yeni Sosyal Cumhuriyet’in inşasına çağırıyoruz.
Bu çağrı, yalnız bir siyaset projesi değil; bir vicdanın uyanışıdır.

6. Son Söz: Gelecek Halkındır
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, ancak halkın ellerinde yeniden anlam bulabilir.

Biz diyoruz ki:
“Cumhuriyet halkla tamamlanacak,
Sosyalizm halkla doğacaktır.”

Ve o gün geldiğinde, bu ülkenin sokaklarında, meydanlarında, fabrikalarında, tarlalarında
tek bir söz yankılanacak:

Ekmek, Onur ve Özgürlük!
Ozan 
08. Kasım 2025

CHP–SOSYALİST SOL GÜÇ BİRLİĞİ : IV. Bölüm – Stratejik Yol Haritası: Toplumsal Blok Nasıl Kurulur?

 IV. Bölüm – Stratejik Yol Haritası: Toplumsal Blok Nasıl Kurulur?



1. Yeni Dönemin Nesnel Temelleri

Bugün Türkiye toplumu, tarihinin en derin sınıfsal ve siyasal krizlerinden birinden geçmektedir.

Ekonomik kriz: Üretim daralması, yoksullaşma, işsiz gençlik ordusu, barınma ve gıda krizi.

Siyasal kriz: Yargı bağımsızlığının yok olması, kuvvetler ayrılığının çökmesi, keyfi otoriterlik.

Kültürel kriz: Laik yaşamın kuşatılması, dinin siyasallaşması, cehaletin meşrulaşması.

Ekolojik kriz: Sermaye birikimi uğruna doğanın talanı.

Bu dört krizin ortak kaynağı neoliberal-otoriter rejimdir.
Dolayısıyla çözüm, yalnız iktidar değişimi değil,
toplumsal üretim ve iktidar ilişkilerinin yeniden kurulmasıdır.

Bu durum, sol için tarihsel bir fırsattır:
Halkın büyük çoğunluğu, artık “güvenceli yaşam” talebini din, kimlik, parti aidiyetinin önüne koymaktadır.

2. Toplumsal Blok Kavramı (Gramsci Perspektifinden)

Gramsci’ye göre bir devrim, yalnız ekonomik güç dengesiyle değil,
kültürel ve siyasal rıza üretimi ile gerçekleşir.
Buna “tarihsel blok” denir —
yani üretim ilişkileriyle ideolojik üstyapının uyumlu hale geldiği bir bütünlük.

Bugün Türkiye’de yeni bir tarihsel blok inşası,
CHP’nin temsil ettiği laik modern yurttaşlık idealiyle,
sosyalist solun savunduğu emekçi kamuculuk bilincinin birleşmesine bağlıdır.

Bu birliktelik, yalnız ittifak değil,
yeni bir hegemonya projesi olmalıdır.

3. Ortak Mücadelenin Üç Ekseni

A. Ekonomik-Sınıfsal Eksen: Emek Bloku

CHP’nin “sosyal devlet” söylemi,
sosyalist solun “sınıf temelli yeniden bölüşüm” anlayışıyla buluşmalıdır.

Somut adımlar:

Kamu hizmetlerinin (enerji, sağlık, eğitim, ulaşım) yeniden kamulaştırılması,
Asgari ücretin yaşanabilir ücret haline getirilmesi,
Sendikal örgütlenmenin anayasal güvence altına alınması,
Kooperatifçilik ve yerel üretim ağlarının desteklenmesi.

Bu program, hem CHP’nin kentli orta sınıf seçmenine hem de solun emekçi tabanına hitap eder.

B. Demokratik-Egemenlik Eksen: Laik Cumhuriyetin Yeniden Tesisi

Sosyalist sol ile CHP, otoriter İslamcı rejime karşı laiklik ve hukuk devletini temel birleştirici zemin yapabilir.

Somut adımlar:

Dinin kamusal alandan değil, devlet mekanizmalarından tamamen ayrılması,
Diyanet’in kaldırılarak inanç özgürlüğü temelinde yeni bir model kurulması,
Kuvvetler ayrılığının yeniden tesisi,
Sivil toplum, üniversiteler ve basının özerkliği.

Bu eksen, “laiklik–özgürlük” dengesini yeniden kurar.
Ne Kemalist otoriterlik ne liberal kimlik siyaseti;
halk egemenliğine dayalı laik yurttaşlık.

C. Kültürel-Hegemonik Eksen: Yeni Halkçı Aydınlanma

Bugün Türkiye’de solun asıl zayıflığı,
kültürel hegemonya alanındadır.
Halk, yaşam biçimi ve değerler düzeyinde sağın ideolojik tahakkümü altındadır.

Bu durum ancak kültürel karşı-hegemonya ile aşılabilir:

Halkın dilinde yeni bir “emek etiği” ve “kamusal ahlak” üretmek,

Sanat, medya, edebiyat, dijital alanlarda halkçı kültür üretimini teşvik etmek,
Yerel dayanışma ağları ve halk evleriyle yeni bir kamusal alan yaratmak,
Din–emek ilişkisini yeniden yorumlayan bir “özgürlükçü halk dini” söylemini tartışmaya açmak.

Bu, Gramsci’nin “organik aydınlar” dediği yeni kadroların doğuşunu sağlar:
halkın içinden gelen, halkın dilinde konuşan devrimci aydınlar.

4. Örgütlenme Stratejisi: Bloktan Harekete

Yeni blokun örgütlenmesi, yalnız seçim ittifaklarına değil,
taban hareketlerine dayanmalıdır.

Somut öneriler:

“Halkçı Belediyecilik Platformu”: CHP’li belediyelerde solun katılımıyla kamucu projeler üretilmeli.
“Emek Forumu”: Sendikalar, meslek odaları, sosyalist partiler ve CHP içi emekçi kanat bir araya gelmeli.
“Yeni Halk Evleri Ağı”: Kültür, dayanışma, eğitim merkezleri — 21. yüzyılın kamusal mektepleri.
“Gençlik Dayanışma Meclisleri”: İşsiz ve yoksul gençlerin kendi sorunlarını dile getirebildiği taban örgütlenmeleri.

Bu yapılar, CHP’nin bürokratik kadrolarını halkla,
sosyalist solun devrimci kadrolarını ise toplumla buluşturur.

5. İttifaktan Fazlası: Ortak Bir Ülke Tasavvuru

Sonuçta mesele, “kim kiminle ittifak yapacak?” sorusunun ötesindedir.
Gerçek soru şudur:
Nasıl bir Türkiye istiyoruz?

Bu soruya hem CHP’nin hem sosyalist solun verebileceği ortak yanıt,
“Eşit yurttaşlık, kamucu refah ve özgür toplum” olmalıdır.

Bunun adı, klasik anlamda bir sosyal demokrasi değil; emek temelli halkçı cumhuriyet projesidir.
Yani:

Sermayenin değil halkın egemenliği,
Bürokratik vesayetin değil katılımcı demokrasinin cumhuriyeti,
Laikliğin, eşitliğin ve üretim

Ozan

08 Kasım 2025

CHP–SOSYALİST SOL GÜÇ BİRLİĞİ : III. Bölüm – Yeni Kamuculuk ve Halkçı Cumhuriyet: Ortaklaşmanın Teorisi

 III. Bölüm – Yeni Kamuculuk ve Halkçı Cumhuriyet: Ortaklaşmanın Teorisi



1. Devletçilikten Kamuculuğa: Tarihsel Bir Ayrım


Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında benimsenen devletçilik, kapitalist kalkınmanın ulusal bir biçimiydi;devlet, sermaye birikiminin “kurucu” aktörüydü.Bu modelin amacı, toplumsal adalet değil, ulusal burjuvaziyi yaratmak ve Batı’yla rekabet edebilmekti.

CHP’nin klasik devletçiliği, 1930’larda ilerici bir karakter taşımakla birlikte,
sınıfsal olarak burjuva modernleşmesinin kamusal yüzüydü.

Oysa sosyalist kamuculuk, devletin sınıf karakterini dönüştürmeyi, kamu mülkiyetini halkın doğrudan yararına işletmeyi hedefler. Yani mesele sadece “devletin üretmesi” değil, üretimin kimin için ve hangi amaçla yapıldığıdır.

Bu yüzden yeni dönemde, CHP’nin “kamucu” söylemini yeniden inşa etmesi için, sosyalist solun teorik birikimiyle buluşması zorunludur.Bu buluşma, “devlet eliyle adalet”ten, “toplum eliyle adalet”e geçiştir.

2. Yeni Kamuculuk: Üretim, Planlama ve Demokrasi

Kapitalizmin 21. yüzyıldaki en temel krizi, kâr için üretim ile yaşam için üretim arasındaki çelişkidir. Türkiye gibi yarı-periferik ülkelerde bu çelişki, barınma, gıda, enerji, sağlık ve eğitim gibi temel alanlarda açık biçimde görülür.

Yeni kamuculuk, bu alanları piyasa mantığından çıkarıp toplumsal planlamaya tabi kılmayı savunur. Bu, klasik devletçiliğin bürokratik yapısını değil,
demokratik planlamayı esas alır. Yani üretim süreci, yerel kooperatiflerden sendikalara, meslek odalarından yerel yönetimlere kadar halkın doğrudan denetimine açılır. 
Kamuculuk artık “devletin mülkiyeti” değil,toplumun kolektif yönetimidir.

3. Halkçı Cumhuriyet: Sosyalist Sol ile CHP’nin Kesişim Noktası

CHP tarihsel olarak “cumhuriyetin kurucu partisi”dir; sosyalist sol ise “cumhuriyetin demokratikleştirici gücü”dür. ki damar arasındaki fark, aslında tarihsel bir işbölümüdür: biri devleti kurdu, diğeri halkı uyandırmak istedi.

Bugün Türkiye, bu iki damar arasında yeni bir senteze ihtiyaç duymaktadır:
ne otoriter modernizm, ne kimlik liberalizmi. Bunun adı, Halkçı Cumhuriyettir.

Halkçı Cumhuriyet, üç temel üzerine kurulmalıdır:

Sınıf Eşitliği: Her yurttaşın gelir, mülkiyet ve emek hakkı bakımından eşit olduğu bir ekonomik düzen.

Laiklik ve Özgürlük: Dinin siyasetten, sermayenin devletten ayrıldığı; bireyin inanç ve ifade özgürlüğünün güvenceye alındığı bir rejim.

Kolektif Demokrasi: Yalnız sandık değil, üretimden mahalle meclislerine kadar doğrudan katılımın olduğu bir demokratik örgütlenme.

Bu model, ne klasik CHP’nin bürokratik cumhuriyetçiliği ne de 1970’lerin dogmatik solculuğudur.
Bu, sınıf temelli demokratik halk cumhuriyeti anlayışıdır.

4. Ortaklaşma Dinamikleri: CHP ve Sosyalist Sol Nerede Buluşabilir?

Bu iki hattın ortaklaştığı somut eksenler şunlardır:

Alan

CHP’nin tarihsel pozisyonu
Sosyalist solun yaklaşımı
Olası ortak zemin

Ekonomi
Devletçilik / karma ekonomi
Kamuculuk / planlı ekonomi
Kamu yararına üretim, kooperatifçilik

Demokrasi
Parlamenter sistem
Katılımcı halk demokrasisi
Demokratik cumhuriyet

Laiklik
Kurucu ilke
Özgürleşme aracı
Emek eksenli laik yurttaşlık

Sosyal adalet
Sosyal devlet vurgusu
Sınıf mücadelesi
Güvenceli emek ve yeniden bölüşüm

Dış politika
Ulusal egemenlik
Anti-emperyalizm
Bağımsız, barışçı dış politika

Görüldüğü gibi, teorik olarak bu iki gelenek, sınıf bilinci ve kamuculukta kesişebilir. Sorun, bu ortaklığı “seçim ittifakı” düzeyinde değil, toplumsal hegemonya projesi düzeyinde kurabilmektir.

5. Hegemonya ve Kültürel Yeniden İnşa

Gramsci’nin kavramıyla söylersek:
Bugün Türkiye’de egemen blok (İslamcı–milliyetçi sermaye ittifakı),
halkın kültürel rızasını din, kimlik ve sadaka düzeni üzerinden örgütlemektedir.

Solun buna karşılık kurması gereken hegemonya, **üretimden kültüre kadar bütün alanlarda “halkın kendi kaderini yönetme iradesi”**dir.

CHP’nin laik aydınlanmacı mirası, sosyalist solun sınıfsal adalet talebiyle birleştiğinde, bu hegemonya yeniden inşa edilebilir.

Yeni Halkçı Cumhuriyet, yalnızca “bir rejim değişikliği” değil,
toplumun bilinç değişimidir. Bu bilinç, “devlet için halk”tan “halk için devlet”e geçişi temsil eder.

6. Sonuç: Yeni Bir Tarihsel Blok Mümkün mü?


Evet.
Eğer sosyalist sol, CHP’nin reformist damarıyla sınıf temelli bir demokratik program etrafında birleşebilirse, Türkiye’de “üçüncü bir yol” açılabilir:
Ne neoliberal kimlik siyaseti, ne otoriter muhafazakâr
lık —emek merkezli, laik, kamucu bir halk cumhuriyeti.

Bu blok, yalnız seçim kazanmak için değil, emeğin, bilimin ve özgürlüğün yeni tarihini yazmak için var olmalıdır.

“Yeni Cumhuriyet, ne eskisinin restorasyonu ne de bugünkü rejimin makyajıdır.
O, halkın kendi emeğiyle kuracağı kamusal özgürlük düzenidir.”

Ozan

08 Kasım 2025

CHP–SOSYALİST SOL GÜÇ BİRLİĞİ : II. Bölüm – Sosyalist Solun Halkla Kopuşu: Aydınlanma, Sınıf ve Kimlik

 II. Bölüm – Sosyalist Solun Halkla Kopuşu: Aydınlanma, Sınıf ve Kimlik



1. Türkiye Sosyalizminin Tarihsel Kaynakları

Türkiye’de sosyalist düşünce, Osmanlı’nın çözülüş döneminde filizlenmeye başlayan modernleşme ve eşitlik arayışının radikal kanadıdır.
1908 Jön Türk devriminden itibaren, işçi sınıfının ilk nüveleriyle birlikte bir “toplumsal adalet bilinci” doğmuştur.
Ancak bu bilinç, Batı Avrupa’daki gibi bir endüstriyel proletarya üzerine değil,
büyük ölçüde aydın-bürokrat kökenli bir eleştirel akıl üzerine kurulmuştur.

Bu nedenle Türkiye sosyalizmi, en başından itibaren bir aydın hareketi niteliği taşımış; emeğin gündelik yaşam pratiklerinden çok, devlet ve ideoloji eleştirisi etrafında şekillenmiştir.

1920’de kurulan TKP (Türkiye Komünist Partisi), halkın değil, daha çok devrimci aydın zümrenin partisi olmuştur. Partinin illegal varlığı, onu toplumsal tabandan kopuk bir “yeraltı entelektüalizmi”ne dönüştürmüştür.
Bu tarihsel kök, Türkiye sosyalizminin temel kaderini belirlemiştir: sınıfsal teori ile halk pratiği arasındaki mesafe.

2. Devletin Baskı Mekanizması ve Anti-Komünizm Geleneği

Cumhuriyet rejimi, kuruluşundan itibaren sosyalizmi “bölücülük” ve “anarşi” ile özdeşleştirmiştir. Solun her denemesi, devletin baskı aygıtıyla ezilmiştir.
1940’larda TKP kadroları zindanlarda çürütülmüş, 1950’lerde sendikal hareketler “komünizm tehlikesi” bahanesiyle bastırılmış, 1970’lerde devrimci gençlik hareketi silahlı bastırmayla ortadan kaldırılmıştır.

Bu sistematik baskı, yalnız fiziksel değil, ideolojik bir kopuş da yaratmıştır:
Sosyalizm, halkın gözünde “yabancı”, “Batıcı”, “dinsiz” bir ideoloji olarak kodlanmıştır. Bu, solun toplumsal meşruiyetini kıran en derin yapısal bariyerdir.

3. Halktan Kopuş: Aydınlanmacı Elitizm

Türkiye sosyalistleri tarih boyunca haklı olarak bilimsel aklı, laikliği ve eleştirel düşünceyi savundular.
Fakat bu aydınlanmacı çizgi, zaman zaman halkın kültürel ve dinsel dünyasına tepeden bakan bir rasyonalizm biçimini aldı.
Sınıf mücadelesi, “cehaletle savaş”a indirgenince, halkın gündelik direniş biçimleri küçümsendi; halk, “bilinçsiz kitle” olarak görüldü.

Bu durum, Gramsci’nin “aydınların halktan kopuşu” dediği hegemonyanın kırılma halidir. Gramsci’ye göre devrimci hareket, halkın kültürünü küçümseyerek değil, onu dönüştürerek hegemonya kurar.

Türkiye’de sol, bu kültürel hegemonya savaşını kazanamadı;  çünkü halkın dilini değil, kendi entelektüel dilini konuştu.

4. 1980 Sonrası: Kimlik Siyaseti ve Sınıfsal Dağılma

12 Eylül darbesi, sosyalist hareketin örgütsel bütünlüğünü parçaladı.
Devlet baskısı, neoliberal dönüşüm ve postmodern ideoloji,
solu sınıf ekseninden kimlik eksenine itti.
1990’lardan itibaren solun gündemi, emek mücadelesinden çok kimlik, kültür, çevre, cinsiyet gibi parçalara ayrıldı. Bu talepler meşrudur; ancak sınıfsal bağdan koparıldığında, sosyalist hareketin bütüncül anti-kapitalist hattı zayıfladı. Solun örgütleri kampüslerde, STK’larda, metropollerde sıkışırken, taşra halkı ve yoksul emekçiler İslamcı-milliyetçi hegemonyaya teslim edildi.
Sonuç: halk, dine ve kimliğe sarıldı; sol ise kendi kimliğini kaybetti.

5. Yeni Halk Bilinci İhtiyacı

Bugün Türkiye toplumunda sınıfsal gerilim yeniden yüzeye çıkıyor:
Milyonlarca işçi, genç, kadın, çiftçi yaşamın temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Bu öfke, artık ideolojik bir boşlukta dolaşıyor.
İşte bu boşluğu doldurmak, sosyalist solun tarihsel fırsatıdır.

Yeni dönemde solun görevi, ne “devletçi modernizme” geri dönmek ne de “kimlik liberalizmine” sapmaktır. Görev, halkın yaşam dünyasını sınıfsal bilinçle yeniden kurmaktır. Yani laiklik, eşit yurttaşlık ve kamuculuğu,
“halkın gündelik deneyimi”nin diliyle yeniden inşa etmek.

Bu yeni bilincin üç sütunu:
Ekmek: Ekonomik adalet, güvenceli emek, planlı ekonomi.
Onur: Eşit yurttaşlık, özgürlük, laiklik, insan hakları.
Kardeşlik: Sınıf dayanışması, kimliklerin değil insanların eşitliği.

6. CHP–Sosyalist Sol Ekseninde Halkın Yeniden Özneleşmesi

Sosyalist sol, eğer gerçekten halkçı bir güç olmak istiyorsa,
CHP tabanındaki laik, yurtsever, ama sınıfsal bilinci eksik milyonlarla buluşmak zorundadır.
Çünkü bu kesim, Türkiye’nin en geniş potansiyel emekçi blokudur.
Bu buluşma, ne ideolojik teslimiyet ne de seçim ittifakı düzeyinde olmalıdır.
Asıl mesele, halkın yeniden özneleşmesidir —
yani devletin, cemaatin, sermayenin dışında kendi kaderine karar verebilme bilincidir.
Bu bilinç, ancak sınıf temelli bir halkçı aydınlanmayla doğabilir.
“Solun görevi halkı eğitmek değil, halkla birlikte öğrenmektir.
Çünkü halkın deneyimi, tarihin en büyük öğretmenidir.”

Ozan

08 Kasım 2025

CHP–SOSYALİST SOL GÜÇ BİRLİĞİ : I. Bölüm – CHP’nin Sınıfsal Tarihi:

YAZI DİZİSİ: CHP–SOSYALİST SOL GÜÇ BİRLİĞİ 



Yeni Bir Halkçı Cumhuriyetin Teorik Temelleri 
DİZİ PLANI 

I. Bölüm – CHP’nin Sınıfsal Tarihi: 

Devlet Sınıfından Halkçılığa Cumhuriyet’in kuruluşunda burjuva devrimi ve sınıfsal sınırları “Devlet sınıfı” olgusu ve modernleşme ideolojisi 1960’lardan itibaren “ortanın solu” ve halkçı yöneliş 1980 sonrası neoliberal dönüşüm ve CHP’nin kimlik krizi Günümüzde CHP’nin sınıfsal çelişkisi: sermaye ile halk arasında sıkışma 

 II. Bölüm – Sosyalist Solun Halkla Kopuşu: Aydınlanma, Sınıf ve Kimlik Türkiye solunun tarihsel kaynakları (TKP, TİP, 68, 78 kuşakları) Devlet baskısı ve anti-komünizm geleneği Halk sınıflarıyla bağ kuramama ve şehirli entel sol eleştirisi Kimlik siyaseti tuzağı: sınıf ekseninden uzaklaşma Yeni halk bilinci ihtiyacı: laik, emekçi, eşit yurttaşlık zemininde sol 

 III. Bölüm – Yeni Kamuculuk ve Halkçı Cumhuriyet: Ortaklaşmanın Teorisi CHP’nin devletçilik mirası ile sosyalist solun kamuculuk fikri Planlı ekonomi, toplumsal mülkiyet ve demokratik yönetim modeli Eşit yurttaşlık ve laikliğin sınıfsal anlamı Emperyalizme karşı bağımsızlıkçı yönelim Ortak strateji: emek, laiklik, demokrasi temelinde yeni halkçı cumhuriyet (Bu bölümde teorik dil korunmuş, Gramsci, Poulantzas, Marx ve Türkiye modernleşme literatürüyle uyumlu kavramsal zemin kullanılmıştır.) 


I. Bölüm – CHP’nin Sınıfsal Tarihi: Devlet Sınıfından Halkçılığa 

1. Cumhuriyet’in Sınıfsal Doğuşu Cumhuriyet devrimi, tarihsel olarak burjuva modernleşmesinin bir biçimiydi. Ancak Türkiye burjuvazisi Batı’daki gibi organik bir üretici sınıf olarak doğmadı; devletin içinde biçimlendi. Bu nedenle Cumhuriyet’in kurucu gücü, “devlet burjuvazisi” veya bürokratik sınıf olarak adlandırılabilir. Bu sınıf, feodal kalıntıları tasfiye ederek modern bir ulus-devlet yarattı; fakat aynı zamanda halkın siyasal özneleşmesini sınırladı. Yani Cumhuriyet, “halka rağmen halk için” kuruldu. Bu durum, CHP’nin tarihsel kimliğinde temel bir çelişki olarak kalmıştır: modernleşmenin öncüsü ama halklaşmanın engeli. 


2. Devlet Sınıfı ve Halkın Dışlanması 1930’lu yıllarda ekonomik model “devletçilik” olarak tanımlansa da, bu devletçilik halkın değil, sermayenin ve bürokrasinin denetimindeydi. Kamu işletmeleri halkın değil, devletin çıkarlarını koruyan bir ekonomik merkez haline geldi. Poulantzas’ın ifadesiyle, Türkiye’de devlet, sınıflar üstü bir kurum değil, sınıf egemenliğinin yoğunlaşmış biçimidir. Bu nedenle CHP’nin “halkçılığı” uzun süre sembolik kaldı; halkın değil, devletin kendi meşruiyetini halk adına üretmesiydi. 


3. 1960’lar: Ortanın Solu ve Sınıfsal Farkındalık 1960 darbesi sonrası Türkiye’de kapitalizm sanayileşme evresine geçti. Bu dönemde işçi sınıfı örgütlenmeye başladı, sendikalar yükseldi, sol düşünce kitleselleşti. Bu yeni toplumsal dinamik, CHP’yi de dönüştürdü. Ecevit’in “ortanın solu” söylemi, bu tarihsel basıncın ürünüdür. Ecevit, halkçılığı “emekten yana devletçilik” olarak yorumladı. Bu, CHP’nin tarihinde ilk kez devlet sınıfından emekçi sınıfa yönelişin teorik kıvılcımıydı. Fakat bu yönelim tam bir sınıfsal dönüşüme varamadı; çünkü CHP hâlâ devlet aygıtına gömülü bir parti olarak kalıyordu. Bu nedenle, halkın hareketi yükseldiğinde, CHP onun öncüsü değil, çoğu kez dengeleyicisi rolünde kaldı. 


4. 1980 Sonrası: Neoliberal Restorasyon ve CHP’nin Çöküşü 12 Eylül darbesi, yalnız solun değil, CHP’nin de ideolojik altını oydu. Devlet yeniden yapılandırıldı; kamu sektörü tasfiye edilirken, devletçilik yerine neoliberal piyasa devleti kuruldu. CHP, bu dönüşüme karşı kamucu refleks geliştiremedi; merkez liberal çizgiye sürüklendi. 1990’lardan itibaren CHP’nin sınıfsal kimliği muğlaklaştı: Bir yandan kentli orta sınıfların laik hassasiyetine yaslanıyor, öte yandan sermaye çevreleriyle bağını koparmıyordu. Sonuçta CHP, laik modernliğin kültürel savunucusu haline gelirken, ekonomik düzlemde neoliberalizme uyum sağladı. 


5. Bugün: Sınıfsal Çatışmanın Eşiğinde CHP Bugün CHP, tarihindeki en büyük ikilemle yüz yüze: Bir yanda emekçi halkın yeniden doğan öfkesi, diğer yanda CHP içindeki sermaye sınıfının vesayeti. Bu çelişkiyi çözmenin tek yolu, partinin tarihsel rolünü yeniden tanımlamasıdır: Devletin değil, halkın sol kanadı olmak. Yani halkçı bir cumhuriyetin yeniden inşasında sınıfsal saflığı yeniden kazanmak. Bu dönüşüm, sosyalist sol ile stratejik ortaklık olmadan gerçekleşemez. Çünkü sosyalist sol, CHP’nin eksik bıraktığı “halk öznesini” tamamlayacak tarihsel güçtür. “CHP’nin kurtuluşu, halkın kurtuluşuyla mümkündür; halkın kurtuluşu da, sosyalist bilincin yeniden yükselişiyle.”

Ozan
08 Kasım 2025

7 Kasım 2025 Cuma

YOZLAŞMANIN EKONOMİ POLİTİĞİ: Ruhun Çürümesi, Sermayenin Zaferi

 Yozlaşmanın Ekonomi Politiği: Ruhun Çürümesi, Sermayenin Zaferi



Milyonlarca insan bedenen, ruhen, fikren ve ahlaken çürüyor da hiç kimse bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş ya da herkes bu yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki. Ama bu böyle mi olmalıdır?
Grigory Petrov’un sözleri, sanki günümüz Türkiye’sini ve yaşayan insanlarını özetliyor gibi...

"Ama bu böyle mi olmalıdır?" sorunun cevabı, bireyin değil, sistemin derinliklerinde saklıdır.

Çünkü insanın ruhen ve fikren çürümesi, Marks’ın deyişiyle, “insanın kendi emeğinden yabancılaşmasının” sonucudur. Kapitalist üretim ilişkileri içinde insan, kendi emeğini bir meta haline getirdiğinde, kendisini de o meta zincirine bağlar. Bu zincir, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir tutsaklıktır.

Bugün toplumun yaşadığı yozlaşma, bireylerin ahlaki zaafından çok, kapitalist düzenin ahlak üretme biçiminden kaynaklanıyor. Sermaye, sadece malları değil, değerleri de piyasaya sürer; vicdanı da ticarileştirir. Rekabet kültürü, dayanışmayı öldürür; kazanç arzusu, merhameti siler. İnsan, insanın kurdu olur. Ve toplum, bu kurdun dişleri arasında paramparça olurken, herkes “normalleşme” sanrısı içinde yaşar.

Kapitalizm, üretim araçlarını olduğu kadar insan ruhunu da özelleştirmiştir. Artık beden sermayenin işgücü, zihin reklamın hedef kitlesi, ruh ise tüketime teşvik aracıdır. İnsan kendi benliğini metalaştırdıkça, değerler dünyası da pazar mantığına boyun eğer.
Böylece,
“iyi”  kârlı olan,
“doğru”  güçlü olan,
“güzel”  satılan şey haline gelir.
Bu, çürümenin ideolojik meşrulaşmasıdır.

Marks, “Dini, halkın afyonu” olarak tanımlarken sadece metafizik bir eleştiri yapmıyordu. O, egemen sınıfların halkın sefaletini görünmez kılmak için ideolojik aygıtları nasıl kullandığını anlatıyordu. Bugün o aygıtlar yalnızca din değil; medya, reklam, popüler kültür ve kimlik siyasetidir. Her biri, bireyi düşünmekten, sorgulamaktan, örgütlenmekten alıkoyar.
Ve kitleler, sefaletin içinde, “özgürlük yanılsaması” ile yaşarlar.

Bu nedenle çürüme yalnızca ahlaki değil, sınıfsal bir meseledir.
Ahlakın çöküşü, sömürü düzeninin bir sonucudur. Yoksullaşan halk, emeği değersizleştirilen işçi, umudu çalınan genç, inancıyla kandırılan kitle... Bunların hepsi aynı düzenin kurbanıdır. Kapitalizm, insanın insana yabancılaşmasını sürdürdükçe, toplumun vicdanı yeniden doğamaz.

O halde çözüm, bireysel ahlak çağrılarında değil, üretim ilişkilerinin devrimci dönüşümündedir. Gerçek ahlaki diriliş, ekonomik sömürü zincirlerinin kırılmasıyla mümkündür. Çünkü Marks’ın söylediği gibi, “insanı insan yapan şey, toplumsal ilişkilerinin toplamıdır.”
O ilişkiler yeniden kurulduğunda, insanın ruhu da yeniden insanlaşacaktır.

Ozan
07 Kasım 2025


MAMDANİ'NİN BAŞARISI NEDEN ÖNEMLİDİR




 Müslümanım, Demokrat Bir Sosyalistim” Sözü Türkiye’de Söylenseydi

New York Belediye başkanı seçilen Mamdani,
“Müslümanım. Demokrat bir sosyalistim. Bunlar için özür dilemeyeceğim.” dedi.
Bu cümle ABD’de özgürlükçü, eşitlikçi ve direnişçi bir kimliğin manifestosu gibiydi.
Ama aynı cümle Türkiye’de söylenseydi, anlamı bütünüyle değişirdi.
Batı’da bu söz: bir kimlik savunusudur.
Mamdani, Müslüman kimliğini teolojik değil, sosyolojik bir zeminde ifade ediyor.
ABD’de “Müslüman” olmak, inançtan önce ırkçılığa ve dışlanmaya maruz kalmış bir kimliktir.
Dolayısıyla onun “Müslümanım” sözü, “Ben ötekileştirildim ama susmayacağım” anlamına gelir.
“Demokrat bir sosyalistim” derken de, bu dışlanmış kimlikleri sınıfsal eşitlik ve kamusal adalet ekseninde birleştirmeye çalışır.
Yani Mamdani, İslam’ı siyasal bir ideoloji olarak değil,
beyaz üstüncülüğe, İslamofobiye ve kapitalizmin ayrımcı düzenine karşı kimliksel bir direnç olarak dillendirir.
Türkiye’de bu söz: bir ideolojik bulanıklığa dönüşür.
Bizim coğrafyamızda “Müslümanım” demek, kimlik değil, hüküm beyanıdır.
Burada İslam, azınlık kimliği değil, siyasal meşruiyetin referansı haline gelmiştir.
Dolayısıyla “Müslüman sosyalistim” dendiğinde, mesele ırkçılığa değil, laikliğe ve sınıf siyasetine dokunur.
Türkiye’de bir siyasetçinin bu üç sıfatı yan yana kullanması “Müslüman, demokrat, sosyalist”
çoğu zaman dindar çoğunluğa göz kırpan bir popülizme dönüşür.
Çünkü burada “Müslüman”lık; sömürülenin değil, sömürüyü meşrulaştıran egemen kültürün parçasıdır.
“Demokrat”lık; halkın öz iradesi değil, çoğunluğun kutsandığı sandık rejimi anlamına gelir.
Ve “sosyalizm” de çoğu kez bir vicdan süsü olarak kalır, üretim ilişkilerine dokunmaz.
Üç kelimenin üç farklı egemenliği
“Müslümanım” derken ilahi egemenliği,
“Demokratım” derken halk egemenliğini,
“Sosyalistim” derken emek egemenliğini savunursunuz.
Ama bu üçü, aynı siyasal zeminde birbirini dışlar.
Ya Tanrı belirler, ya halk belirler, ya da sınıf belirler.
Hepsini bir potada eritmeye çalışmak, inançla siyaseti uzlaştırmak değil, siyaseti inançla bulanıklaştırmaktır.
Mamdani’nin cümlesi ABD’de ilericidir, Türkiye’de tutarsız.
Batı’da bu söz, ötekiliğe karşı özgüvenin ifadesidir.
Türkiye’de ise, dini hassasiyetleri okşayarak solculuğu nötralize eden bir stratejiye dönüşür.
Çünkü burada kimlik, baskıdan değil, iktidardan türemektedir.
Bu yüzden, Mamdani’nin “özür dilemem” çıkışı ABD’de devrimci bir onur beyanıyken,
Türkiye’de aynı cümle, ideolojik bir muğlaklık, hatta politik samimiyetsizlik olarak yankılanırdı.
Batı’da Müslüman olmak “mazlum kimliktir.”
Türkiye’de Müslüman olmak “makbul kimliktir.”
Birincisi direnç üretir, ikincisi rıza üretir.
İşte bu yüzden, Mamdani’nin cümlesi Türkiye’de değil, ancak Batı’da solcu bir anlam kazanabilir.
Mamdani'nin başarısı neden önemlidir.
Mamdani’nin, kapitalizmin beşiği ve küresel finansın merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, üstelik sistemin ideolojik vitrini sayılabilecek New York gibi bir metropolde siyasal başarı kazanması, yalnızca kişisel bir zafer değildir. Bu durum, kapitalizmin kendi merkezinde tarihsel bir meydan okumayla karşı karşıya kalması anlamına gelir.
Mamdani’nin temsil ettiği çizgi; piyasa dogmalarının, bireyci rekabet ahlakının ve kimlikleri metalaştıran neoliberal siyaset biçimlerinin ötesine geçen yeni bir toplumsal tahayyülün ifadesidir.
Dolayısıyla onun başarısı, sadece bir seçim sonucundan ibaret değildir; sistemin ideolojik hegemonyasında bir gedik açılması, başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair kolektif bilincin güçlenmesi anlamına gelir.
Bu bağlamda, Mamdani’nin yükselişi, kapitalizmin kalbinde yankılanan evrensel bir sorgulamanın yani insan onuruna, eşitliğe ve adalete dayalı bir toplumsal düzen arayışının simgesidir.
Ozan
07 Kasım 2025