30 Ocak 2025 Perşembe

ÖZGÜR ÖZEL'İN HATA YAPMA LÜKSÜ YOK

 Hukuksuzluğa Teslimiyetin Resmi



Esenyurt Belediye Başkanı tutuklu, Beşiktaş Belediye Başkanı görevden alındı ve hapsedildi. Ekrem İmamoğlu’na karşı yargı kumpasları alenen sahneleniyor. İmamoğlu’nun davalarına müdahale eden bir mahkeme bilirkişisini haber yapan beş gazeteci gözaltına alındı. Sanatçıların menajeri Ayşe Barım, 12 yıl önce gerçekleşen Gezi Parkı olayları gerekçe gösterilerek tutuklandı. Halkın iradesi yok sayılarak birçok belediyeye kayyım atandı, seçim sandığında verilen oylar gasp edildi.


Bütün bunlar olurken CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez’e “hayırlı olsun” ziyaretinde bulunuyor.



“Ne var bunda, ziyaret edemez mi?” diye soranlar çıkacaktır elbette.


Evet, ziyaret edebilir. Ancak ziyaret ettiği makam, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Can Atalay için verdiği hak ihlali kararını tanımayan, anayasal düzeni hiçe sayan, hukuku keyfi biçimde eğip büken bir yapının başında bulunuyor. Yargıtay 3. Dairesi, AYM’nin bağlayıcı kararını yok sayarak Can Atalay’ın haklarını teslim etmedi, hukuk yerine siyasi sadakati önceledi.


Yeni seçilen Yargıtay Başkanı, bu hukuksuzluğu düzeltme şansına sahipti ama yapmadı. Bu da demektir ki hukuksuzluk devam edecek, Anayasa çiğnenmeye devam edilecek.


Bütün bunlar olurken Özgür Özel’in Yargıtay Başkanı’nı ziyaret etmesi ne anlama geliyor? Bu düzeni onaylamak, kurulu hukuksuz sistemi meşrulaştırmak anlamına gelmiyor mu?


Hukuksuzluğa karşı mücadele ettiğini iddia eden bir lider, adaletin çiğnendiği bir ortamda yargıyı ziyaret etmek yerine halkın yanında olmalı değil miydi?


Bu ziyaret, mücadele değil, teslimiyettir.

Ozan 

29 Ocak 2025

29 Ocak 2025 Çarşamba

İNSANIN KULLANDIĞI İLK ALET BAŞKA BİR İNSANDIR (AYŞE BARIM GERÇEĞİ)



Hakan Günday, "Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır..." der.


Bu cümlenin en somut örneklerinden biri, dizi oyuncularının menajeri Ayşe Barım’dır. Televizyonda tutuklandığı anın haberini izlediğimde, gözüm ister istemez mahkeme salonuna takıldı. O gün, ünlenmesine, servet edinmesine katkı sağladığı insanlar nerede mi? Hiçbiri orada değildi. O bomboş salonda, bir zamanlar el üstünde tuttuğu isimlerden eser yoktu. Onu alkışlayanlar, onun sayesinde kazanç sağlayanlar, onunla yan yana görünmek için can atanlar bir anda kaybolmuştu.


Bu tabloyu anlatmak için çok sevdiğim bir söz değil ama, "Eti senin, kemiği benim" tam da bu durumu tanımlıyor. O mahkemede Ayşe Barım'ı yalnız bırakan o isimler, ona açıkça şunu söylediler: Biz işimizi gördük, gerisi bizi ilgilendirmez.




Amin Maalouf, Ortadoğu insanını anlatırken ne güzel söylemiş:


"Her şeye üzülen ama, hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar."


Tam da böyle işte. Gözyaşı bol, vefa yok.

Ozan

28 Ocak 2025 Salı

KİMDE NEY EKSİKSE ONU ARAR ÖNE ÇIKARIR



Kimin neye ihtiyacı varsa, neyi eksikse, en çok onu arar ve öne çıkartır.

Bu gerçeği en güzel Aziz Nesin anlatmıştır. Ona soyadını sorduklarında şöyle yanıtlar:

"1934 yılında soyadı kanunu çıktı. Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı.

Dünyanın en cimrileri 'Eliaçık', dünyanın en korkakları 'Yürekli', dünyanın en tembelleri 'Çalışkan' soyadlarını aldılar.

Ben ise kendime 'Nesin' soyadını aldım."


Bugün de güç, mevki, makam ve para peşinde olan ancak geçmişinden rahatsızlık duyanlar, eksikliklerini örtmek için "milliyetçiliği" ya da "dinciliği" satın aldılar ve bunu kendi çıkarları için kullanmaya devam ediyorlar.


Bunun en somut örneği, milliyetçilik iddiasını siyasetinin merkezine koyan Milliyetçi Hareket Partisi'nde (MHP) görülüyor.

Bu ülkenin 45 yıldır en büyük sorunlarından biri olan "Kürt Sorunu", yaklaşık 50 bin insanın yaşamına mal olmuştur. Bir yanda Türk milliyetçiliğiyle kendini tanımlayan MHP, diğer yanda Kürt milliyetçiliği adına Kürt özerk yönetimini hedefleyen Abdullah Öcalan ve PKK.

İki taraf da birbirinin varlığından beslenerek hem kendilerini güçlendirdi hem de daha radikal hale geldi.


Türk milliyetçiliğini savunanlar, şehit cenazelerini manipüle ederek bayrak, vatan ve millet kavramları üzerinden kendilerini meşrulaştırmaya çalıştı. Kürt milliyetçiliğini savunanlar ise gerilla dedikleri insanların cenazeleri üzerinden Kürt halkının haklarını savunma iddiasını yükseltti.


Bu döngüde milliyetçiliğin her iki taraf için de bir araç olduğu açıktır. Oysa Türkiye'nin toplumsal sorunlarını çözmek, ne bu taraflı söylemlerle ne de manipülasyonlarla mümkündür. Türkiye'nin tercihlerini, Avrupa'nın ya da başka ülkelerin tarihsel süreçlerine bakarak öngörmek de doğru değildir.


1920'lerde Avrupa'da faşizm yükselirken Türkiye, laik, sosyal, demokratik bir Cumhuriyet kurdu.

1960'larda ve 70'lerde Avrupa'da sol yükselirken Türkiye'de sağ partiler hâkim oldu.

Bugün ise Avrupa ve Amerika'da milliyetçi ve sağ partiler yükselirken, Türkiye'deki milliyetçi ve sağ partiler zayıflıyor.


MHP ve PKK gibi yapılar, bu durumun farkında. Coğrafyanın dengeleri değişti; Suriye'nin kuzeyinde ABD destekli bir Kürt devleti kuruldu. Artık Türkiye'de bir Kürt devleti ya da özerk yönetim ihtiyacı kalmadı. Bu yüzden bugün Türk ve Kürt milliyetçiliği kendi varlığını sürdürebilmek için işbirliği yapar hale geldi.


Peki, Türk milliyetçiliğini savunanlar bu süreçte ne yaptı?


Siyasal İslamcılar ülkeyi ganimet görüp  kara bulutlar gibi üstüne çökerken, açıkça işbirliği yaparak sahte milliyetçiler de  suça ortak oldu.


Okullarda okunan Andımız kaldırıldı, sustular.


T.C. tabelaları söküldü, sustular.


"Milliyetçiliği ayaklar altına aldık" denildi, sustular.


Tank Palet Fabrikası satıldı, Cumhuriyet'in kurduğu fabrikalar peşkeş çekildi, sustular.


Ege'deki adalar işgal edildi, sustular.


Ormanlar imara açıldı, dereler HES projeleriyle kurutuldu, dağlar madencilerin talanına uğradı, sustular.


Bu liste uzar gider... Ama bu tablo açıkça gösteriyor ki, milliyetçilik adı altında kan ve gözyaşından beslenen sahte milliyetçilerin maskeleri düşmüştür.

Gerçek milliyetçilik, bu ülkenin değerlerini korumak, halkına sahip çıkmak, adaleti, özgürlüğü ve eşitliği savunmaktır. Gerisi sadece göstermeliktir.


Ozan

SİYASETİN PİYONU ÜMİT ÖZDAĞ



Ümit Özdağ’ın çıkışlarını ve söylemlerini analiz ederken, onun siyasi ve toplumsal dinamiklerdeki rolünü daha derinlemesine sorgulamak gerekiyor. Sözcü gazetesinin haberine göre Özdağ, "Herkes benim Abdullah Öcalan için rehin alındığımı biliyor." açıklamasını yapmış. Ancak bu açıklamanın ardında başka bir gerçeklik yatıyor olabilir.


Ümit Özdağ, daha önce kendi demeçlerinde, devlet adına PKK’nın Avrupa kanadıyla görüştüğünü söyleyen bir figürdür. Bu açıklamalar, onun devlet mekanizması içindeki konumuna dair ipuçları verirken, Özdağ’ın halen bu mekanizmanın bir parçası olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Nitekim geçmişte Kaşif Kozinoğlu gibi devlet adına çalışan ve sırlarıyla öne çıkan isimlerin başına gelenler, Özdağ’ın da bir tür endişe içinde olduğunu gösteriyor. Özellikle tutuklama ihtimaline karşı avukatına verdiği notlar, bunun bir teyidi niteliğinde.


Özdağ’ın siyasi hamleleri de dikkat çekici. 14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde Sinan Oğan’ı siyasi arenaya sürmesi, stratejik bir operasyonun parçası gibi görünüyor. Bu hamle, milliyetçi seçmenin manipüle edilmesi ve muhalefetin bölünmesi amacını taşıyor olabilir. Dahası, sığınmacılara karşı geliştirdiği “Türkiye’yi terk etsinler” politikasının dışında herhangi bir vizyonu ya da politik çözüm önerisi var mı? Gençlerin eğitimi, barınması, beslenmesi, istihdamı, spor alanları ve kültürel etkinliklere dair somut bir programı, projesi veya söylemi var mı? Yok. Ancak gençlerden ilgi görmesi, bu boşlukları gizlemeye yetiyor gibi görünüyor.


Peki, Ümit Özdağ hangi kaynaklarla parti kurdu ve teşkilatlandı? Genel merkezi, il, ilçe ve belde teşkilatlarının giderleri, yurtiçi gezileri hangi parayla karşılanıyor? Bu soruların yanıtları hâlâ karanlıkta. Üstelik yandaş medyanın Özdağ’ı parlatma çabalarını anlamak mümkün, ancak Tele1, Halk TV ve Sözcü TV gibi muhalif kanalların ona 7/24 güzelleme yapması büyük bir soru işareti yaratıyor. Bu durum, Özdağ’ın müesses nizamın bir aracı olarak kullanıldığı yönündeki şüpheleri artırıyor.


Ümit Özdağ ve onun siyasi rolü üzerine yapılan analizlerde, yalnızca açıklamaları değil, aynı zamanda Türkiye siyasetindeki daha geniş planların bir parçası olup olmadığı da dikkatle ele alınmalıdır. Özdağ’ın yalnızca bir aktör değil, daha büyük bir stratejinin taşlarını döşeyen bir figür olduğu iddiası giderek daha fazla gündeme gelmektedir. Bu strateji, muhalefeti bölmek ve iktidarın devamını sağlamak üzerine kurulu gibi görünmektedir.


Son dönemde yaşanan olaylar, bu stratejinin parçalarını gözler önüne seriyor. Önce Esenyurt Belediye Başkanı gözaltına alınıp tutuklandı, ardından Beşiktaş Belediye Başkanı görevden alınıp tutuklandı. Buradaki mesaj nettir: “CHP’li belediye başkanlarına da dokunulabilir.” Bu hamleler, halkı yavaş yavaş bu duruma alıştırma amacı taşırken, esas hedefin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olduğu açıkça görülmektedir.


İmamoğlu’na peş peşe açılan soruşturmaların amacı, bir suç yaratıp onu hapishaneye göndermek ve böylece Erdoğan’ın en büyük rakibini saf dışı bırakmaktır. İmamoğlu’nun geniş halk desteği ve kazanma olasılığı yüksek bir aday olması, iktidar için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle, onun siyaset sahnesinden çekilmesi ya da itibarsızlaştırılması bir öncelik haline gelmiştir.


Ancak bu planın başarısız olması durumunda devreye sokulacak ikinci bir senaryo olduğu da iddia ediliyor. İşte burada Ümit Özdağ gibi figürlerin görevi daha da önem kazanmaktadır. Özdağ’ın temel görevi, tıpkı Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek gibi, mevcut düzenin devamlılığını sağlamaktır. Ekrem İmamoğlu’nun adaylığının gündeme gelmesi durumunda, Özdağ’ın mağduriyet algısını artırarak milliyetçi oyları çekmesi ve Mansur Yavaş’ı öne çıkaracak bir strateji izlemesi beklenebilir.


Bu noktada, muhalefetin milliyetçi oylar üzerinden bölünmesi, Erdoğan’ın zaferini garantilemek için planlanmış bir hamle olabilir. Muhalefet içerisindeki bu tür iç oyunlar, halkın birleşik bir alternatif görmesini engellemekte ve düzenin devamını sağlamaktadır. Mansur Yavaş’ın, AKP’nin bu tuzağına düşmesi durumunda, Kılıçdaroğlu’nun yaşadığı yenilgi gibi bir sonla karşılaşması kuvvetle muhtemeldir.


Burada kritik bir nokta da Mansur Yavaş’ın duruşudur. Yavaş, AKP’nin bu tuzağına düşerse, Kılıçdaroğlu’nun yaşadığı yenilgiyi tekrarlayabilir. Muhalefet içerisindeki bu oyunlar, toplumun beklentilerini boşa çıkaracak ve Erdoğan rejimini güçlendirecektir.


Ümit Özdağ’ın politik figürü ve hamleleri, sadece görünen yüzüyle değil, arka plandaki ilişkileri ve stratejileriyle de incelenmelidir. Aksi takdirde, toplum bir kez daha bölünmüş muhalefetin yarattığı hayal kırıklığını yaşamak zorunda kalacaktır.

Unutulmasın ki, hiç bir faşist sorumluluk almaz, en basit örnek, Sovyetler Birliği Berlin'e girdiğinde savaşı kaybettiğini anlayan Hitler'in "Beni onlar seçti" sözleridir.


Ozan

25 Ocak 2025 Cumartesi

Devlet Kapitalizmi: Kendi Halkını Sömüren AKP Hükümeti

 


Dış siyasette "müstemleke" (sömürge),

iç siyasette "kapitalist" (kendi halkını sömüren) bir hükümet rejimiyle karşı karşıyayız.

Vergi umanı  Ozan Bingöl'un  çok güzel bir cümlesi var “Parayı Lidyalılar, vergiyi Sümerler, verginin vergisini de Türkler bulmuştur” tamda söylediği gibi.

Ozan Bingöl'le devam edelim,

"Bu ülkede son 23 yılda ortalama dolar kuruyla 3 trilyon 57 milyar 613 milyon dolar vergi toplamıştır. Bu kadar vergi ödeyip;

-Tekrar köprüye, yola para ödüyorsak,

-Muayene katkı payı ödüyorsak,

-Orantısız harçlara boğuluyorsak,

-Devlet okulunda okuyan çocuğumuz için temizlik malzemesi alıyor, aile birliğine bağış yapmak zorunda kalıyorsak,

-Ve hala o ülkede açlığı, yokluğu, yoksulluğu konuşuyorsak,

O zaman vergilerimiz nerede??" diye soruyor ve ekliyor.


"Bu ülkenin gerçek vergi rekortmeni;

-Maaşı daha eline geçmeden kaynağında vergisi kesilen,

-20 dal sigaranın 17 dalını vergi olarak ödeyen,

-İçtiği rakının %75'i vergi olan,

-Bir araba kendine iki araba Devlete alan,

-Cep telefonuna 4 ayrı vergi veren,

-İşsizlik maaşından damga vergisi tahsil edilen,

-Mutfak tüpüne ÖTV, tuvalet kağıdına %20 KDV ödeyen vatandaşlardır." devam ediyor.


"Bu gelirle bile yoksulluk sınırını geçemiyorsunuz!  İçinde bulunduğumuz yıl aylık BRÜT 100.000 lira, yıllık toplam BRÜT 1.200.000 lira maaş alan bekar bir çalışanın yılın sonunda eline geçecek net tutar 814.011 liradır. Aylık ortalama net 67.834 lira. Oysa 2024 sonu itibarıyla Türk-İş'e göre yoksulluk sınırı 68.675 liradır. Brüt ve net arasındaki (1.200.000€-814.011も) 385.989 liralık fark ise bu çalışandan yıl boyunca kesilecek olan gelir vergisi, damga vergisi, işçi SGK primleridir. Yani bu çalışan brüt 4 maaşını Hazineye bırakmaktadır."

AKP hükümeti, devlet kapitalizmini yani halkı sömürmeyi seçiyor.


D evlet hastanelerinde muayene katkı payı 2 liradan 20 liraya, şehir, eğitim araştırma ve tıp fakültesi hastanelerinde ise 7 liradan 45 liraya yükselmiştir. Bu artışlarınDış  oranı bile toplumdaki ekonomik yükün adaletsizce dağıtıldığını açıkça ortaya koyuyor. Üstelik bu düzenleme, geçen hafta aldığınız hizmetleri bile kapsayacak şekilde, 15 Ocak’tan itibaren yürürlüğe girmiştir. Yani geçmişe dönük olarak da zamlı ödeme yapmanız isteniyor.


Böylesine yüksek oranlı zamların, halkın alım gücünün düştüğü bir dönemde devreye sokulması, adeta bir ekonomik zulüm politikasıdır:


%30 zam yapılan Asgari ücretli, devlet hastanesine muayene olmaya gitse  %1000 zam yapılan katkı payı ödeyecek.


 %11 zam yapılan Emekli, şehir hastanesi muayene olmaya gitse %650 zam yapılan katkı payı ödeyecek.


Bu tablo, yönetimin önceliklerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Halkın temel sağlık hakkını dahi ticari bir meta haline getiren bu anlayış, sosyal devlet ilkesine aykırıdır. Sağlık, bireylerin en temel hakkıdır; parası olanın değil, herkesin erişmesi gereken bir hizmettir. Ancak bu sistem, halkı daha da borçlandıran ve daha da yoksullaştıran bir düzene hizmet etmektedir.


Liyakatlı insanlar istifa eder, Liyakatsız insanlar iftara atar.


Amin Maalouf, Ortadoğu insanını şöyle tanımlar:

"Her şeye üzülen fakat hiçbir şey yapmayan insanlar."


Sorun; Hızla Ortadoğu'ya benzetmeye çalışan  Tek adam rejimi, Liyakatsız kadrolar ve Sorumlu olup sorumsuzluk almayan yönetim.



Eski Türkiye'de çok iyi değildi ancak devletin bir ciddiyeti, ekonomik, sosyal, kültürel, eğitim, sağlık politikaları vardı ve hedefi doğrultusunda hareket ederdi.Yanlış yada hatalı bir şey yapıldığında bakanlar, milletvekili, bürokratlar hatta hükümet istifa ederdi. Şimdi ki Türkiye'de ise istifa yok görevde kalmak için iftira var.

11 ilde deprem oldu, 55 binin üzerinde insan öldü, depremde yıkılan binalara imar affı veren çevre ve şehircilik bakanlığı  ancak ne bakan nede bürokratlarından istifa eden kimse yok.

İliç'te maden sahasında toprak kayması sonucu 7 vatandaşımız öldü, maden ruhsatını veren enerji ve tabii kaynaklar bakanlığı, ancak ne bakan nede  bürokratlarından  kimse istifa etmiyor.

Yenidoğan bebekler ölüyor, öldürülüyor sağlık bakanı yada bürokratları istifa etmiyor.

Tren kazası oluyor ulaştırma bakanı yada bürokratları istifa etmiyor.

Kur'an kurslarında çocuklara tecavüz ediliyor. Aile ve sosyal güvenlik bakanı istifa yerine bir kereden bir şey olmaz diye aymazlık yapabiliyor.

Devletin 128 milyar doları yok ediliyor, ne merkez bankası, ne ekomiden sorumlu biri açıklama yapma gereğini duymuyor nede istifa eden bir kişi.

Turizm bölgesinde otelde yangın çıktı ve 78 insan öldü, Turizm Bakanı yada bürokratları istifa etmiyor.

Deprem oluyor, otel, orman yanıyor, dereler taşıp sel oluyor, çocuklara tecavüz ediliyor, Tren kazası, yeni doğan bebekler öldürülüyor ve onlarca insan ölüyor bir kişi sorumlu olmuyor, ekonomik kriz çıkıyor bir kişi sorumlu tutulamaz mı? Görevden alınmaz mı? Mahkemede yargılanamaz mı?  Ama olmuyor...



Adalet olmazsa, Yapay gündemler olur.


Neden oldukları ekonomik krizi, "Kürt açılımı" adı altında yarattıkları yapay gündemle örtbas etmeye çalışıyorlar. 

Kürt açılımını ise Esenyurt Belediye Başkanı'nı gözaltına alarak dikkatlerden kaçırıyorlar. 

Asgari ücret ve emekli maaşı zammındaki yetersizliği, Beşiktaş Belediye Başkanı'nı görevden alarak unutturmaya çabalıyorlar. 

Beşiktaş Belediye Başkanı'nın görevden alınmasını, bu kez Ümit Özdağ'ı gözaltına alarak gölgede bırakıyorlar. 

Bolu Kartalkaya'daki yangını ise sanatçı organizatörü Ayşe Barım'ı gözaltına alarak gündemden düşürüyorlar. 


Liyakatsız kadrolarla yönetilen bu ülke için Sakallı Celal'in söylediği hemen aklımıza geliyor.

"Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir!”



Sürekli değişen bu yapay gündemlerle gerçek sorunların üzerini örtmeye çalışsalar da toplum artık bu manipülasyonlara karşı çarşıda pazarda düşen alım gücü nedeniyle giderek daha bilinçli hale geliyor.

Bu adaletsizliğin karşısında susmamalı, haklarımızı savunmaya devam etmeliyiz.

Ozan 




22 Ocak 2025 Çarşamba

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR AMA ÖYLE Mİ?

 Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir, Ama Gerçekten Öyle mi?



"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir," deriz. Ancak bu söylemi tekrar ederken, ne kadar derinlikli düşünüyoruz? Millet dediğimiz; emekli, emekçi, asgari ücretli, memur, esnaf, yani toplumun çoğunluğunu oluşturan bireyler değil midir? Bu soruya hepimiz tereddütsüz "evet" diyebiliriz. Ancak, gerçeklik bu kadar net ve berrak mı? Bu ifadeyi daha derinlemesine sorgulamak, bir zorunluluk haline gelmiyor mu?


Yaşadığım yer olan Bandırma’dan birkaç isimle durumu somutlaştıralım: Mehmet Tüm, Namık Havutça, Ahmet Akın, Tolga Tosun, Dursun Mirza. Bu kişiler gerçekten milletin kendisi mi? Görünürde öyle. Ama detaylara inince, işler o kadar da basit değil. Bahsettiğim isimler, bir ya da birden fazla dönem milletvekilliği ya da belediye başkanlığı yapmış insanlar. Peki, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine bağlı kalındığında, bu kişilerin sürekli aynı koltuklara aday olmalarını nasıl yorumlamalıyız? Kendilerini milletin üstünde bir yerde mi görüyorlar? Yoksa bu sürekli tekrar eden döngü, halkın iradesinin aslında nasıl manipüle edildiğinin bir göstergesi mi?


Bu kişilerin ne gibi niteliklere sahip olduğunu sorgulamak gerekiyor. Örneğin, insanlığa bir çığır açtıracak bir buluşları mı var? Ya da bilimsel ya da kültürel bir devrim mi gerçekleştirdiler? Eğer öyle bir şey olsaydı, bunu ulusal medyada görmemiz gerekirdi. Ancak hepimiz biliyoruz ki, böyle bir durum söz konusu değil.


Daha önce milletvekilliği veya belediye başkanlığı yapmış bu kişilerin işçi, çiftçi, emekli, memur ya da esnaf adına ciddi bir yasa teklifi, önerge veya etkili bir söylemle halkın karşısına çıktığını gördünüz mü? Ben görmedim. Halkın ihtiyaçlarını ve beklentilerini savunmak yerine kişisel kariyerlerini ve siyasi pozisyonlarını ön planda tuttukları çok açık. Bu durumda, halk adına mücadele etmek yerine koltuk mücadelesi veren bu isimleri yeniden seçmek, demokrasiye mi hizmet eder, yoksa bir kısır döngüyü sürdürmekten mi öteye geçemez?


Bu isimlerden Tolga Tosun ve Ahmet Akın hariç, diğerleri yaşı altmışın üzerinde. Gençliğin sorunlarına, umutlarına ve çözümlerine empati yapabilecek durumda olduklarını düşünmek gerçekçi mi? Kadın sorunlarına gelince, kadınların kendi haklarını savunmak için seslerini duyurmasına bile izin verilmediği bir yapıda, bu kişilerin kadınların mücadelesine katkı sunmasını beklemek hayalcilik olmaz mı? Bandırma gibi bir sanayi kentinde, yukarıda adını andığım kişileri patronların masalarında görebilirsiniz. Ama fabrikalarda, limanlarda işçilerin yanında durduklarına ya da onların haklarını savunduklarına şahit oldunuz mu? İşte burada gerçek, tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.


Görünüşe göre, bu isimlerin en büyük "özellikleri" maddi imkânlara sahip olmaları. Çünkü seçim süreçleri büyük maddi kaynaklar gerektiriyor. Ancak, milletin vekili olmak için yalnızca paraya sahip olmak yeterli midir? Halkın vekili olmak, halkın içinden gelen, onların dertlerini anlayan ve çözüm üretebilen insanlar olmayı gerektirmez mi? İşte bu sorular, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesini yeniden düşünmemiz için anahtar niteliğinde.


Sonuç olarak, halk olarak bizlerin hem seçim süreçlerindeki seçeneklerden hem de seçtiklerimizden sorumlu olduğumuzu unutmamalıyız. Bugün yaşanan İslamofaşizm ortamında, emeklilerin, emekçilerin, kadınların, çiftçilerin, memurların ve esnafların haklarını savunmak adına bir şey yapmamış bu isimlerin, önümüzdeki seçimlerde yeniden aday olarak karşımıza çıkması halinde, oy vermeyeceğimi şimdiden beyan ediyorum. Çünkü egemenlik, gerçekten milletinse, bu döngüyü kırmak da bizim elimizde.


Ozan

21 Ocak 2025 Salı

ACI ve YALAN BU ÜLKENİN YAZGISI MI?

ACI ve YALAN BU ÜLKENİN YAZGISI MI?



Bolu Kartalkaya’da çıkan yangında 66 yurttaşımızı yitirdiğimiz otelin, 2007 yılında  Bolu Belediyesi tarafından yangın yeterlik belgesi aldığı ve Turizm Bakanlığı’nın 18 yıldır bu konuda herhangi bir denetim yapmadığı gerçeği büyük bir ihmali ortaya koyuyor. Bu otelin, Turizm Bakanlığı’nın sorumluluğu altında düzenli denetlenmesi gerekirken, yangın yeterlik belgesinin yenilenmemesi, yıllar boyunca nasıl bir denetimsizlik içinde olunduğunu göstermektedir.


"Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, söz konusu otelin ruhsatının 1997 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verildiğini belirterek, bölgenin Milli Parklar içerisinde kalması nedeniyle belediye olarak yetkilerinin bulunmadığını açıkladı. Otel 2007 yılında AKP döneminde itfaiye raporu almış, 2007 yılından bugüne Bolu Belediyesi, bu otele rapor vermemiştir."

Otel 2007 yılında AKP döneminde itfaiye raporu almış, 2007 yılından bugüne Bolu Belediyesi, bu otele rapor vermemiştir.

Yangında 66 yurttaşımız hayatını kaybetmiş, 51 yurttaşımız ise yaralanmıştır. Böylesine trajik bir olayda, Turizm Bakanlığı’nın halka doğruları anlatmak yerine, tüm sorumluluğu Bolu Belediye Başkanlığı’na yüklemeye çalışması, utanmazca bir algı yaratma çabasından başka bir şey değildir. Üstelik, 2007 yılında Bolu Belediyesi AKP yönetimindeydi ve o dönemde yangın yeterlik belgesi düzenlenmiş, ancak sonrasında bu belge hiçbir şekilde yenilenmemiştir. CHP, Bolu Belediyesi’ni 2019 yılından bu yana yönetmektedir ve bu durum, yangın yeterlik belgesinin yıllardır ihmal edilmesinde bakanlık düzeyindeki denetim eksikliğini gözler önüne sermektedir.



Bir bakanın halkı aldatıcı beyanlarda bulunması ve yalan söylemesi, Türkiye’nin kimler tarafından, nasıl bir yönetim anlayışıyla yönetildiğini açıkça göstermektedir. Halkın can güvenliğini sağlamakla yükümlü bir kurumun, ihmalkârlığını ve sorumluluğunu gizlemek için iftira atması ve vicdansızca algı yaratması asla kabul edilemez. Bu olay, Türkiye’nin yönetim anlayışındaki derin sorunların bir yansımasıdır.

Normal bir ülkede halkı ve kurumları açıkça yalan söylemek suretiyle yanıltan bakan, anında istifa eder ve mahkemelerde yargılanır.


Ozan

AHLAKSIZ TOPLUMUN GELECEĞİ OLMAZ

AHLAKSIZTOPLUMUN GELECEĞİ OLMAZ



Sağcının kıblesi çıkarıdır.

Bugün çıkarı uğruna AKP karşıtlarının oylarını toplayıp sonra o oyları AKP’ye pazarlayanlar, profesyonel bir dolandırıcılıkla siyaset yapıyor. Kürşat Zorlu'nun sergilediği bu davranış, halkın iradesine ihanet değil de nedir? 

Bu tür kişiler milletvekili seçilebilir, ancak halk bir dahaki seçimde tepkisini gösterir ve bu dolandırıcılara sandıkta dersini verir.

Bugün ekonomik krizin pençesindeyiz, hayat pahalı, geçim zor. Yarın bir seçim olur, AKP hükümeti gider, yerine gelen hükümet ekonomik politikaları düzeltir, halkın nefes almasını sağlar.

Bugün eğitim sistemimiz yozlaşmış, niteliği düşmüş olabilir. Yarın reformlarla bu bozuk düzen onarılır, eksik kalan nesillerin açıkları tamamlanır.

Bugün hukukun üstünlüğü ilkesi ayaklar altına alınmış olabilir. Yarın hukuk yeniden tarafsız ve bağımsız bir yapıya kavuşturulur, adalet herkes için eşit işler.


Ancak…

Bugün yaşanan ahlaksızlıkları yarın nasıl onaracağız?

Bugün vicdanını çıkar uğruna yitirenlerin yerine ne koyacağız?

Bencil, nobran ve empatiden yoksun zihinlerle nasıl bir gelecek kuracağız?

İnsan eliyle yapılan sistemsel hataları düzeltmek mümkündür, ancak metalaşmış insan ruhunu nasıl onaracağız?

Kendi çıkarı uğruna her şeyi mubah gören bir zihniyetten sağlıklı bir toplum yaratmak mümkün mü?

Bu bozuk düzenin içinde büyüyen çocukların geleceğini kurtarabiliriz belki, ama kalpleri körleşmiş anne-babalara ne söyleyeceğiz?

Ben bugün bu notları düşerken Bol Kartalkaya'da yangın merdiveni olmayan Gran Kartal isimli otelde çıkan yangında  tam 79 insanımız öldü, o otele ruhsat veren turizm firması olan birinin bakan yapılan  Turizm Bakanlığına mı  kızayım, ölenlere mi üzüleyim yoksa otel yanarken  kayak yapmayı düşünen insanımsı varlıklara mı kızayım...

Tek cümle: Para hırsı için merdiven yapmayan otel sahibi, ruhsat veren Turizm Bakanlığı, facia yaşanırken kayak yapmayı vicdanına sığdırabilen insanımsı varlıklar canınız cehenneme, Lan 79 insan öldü tam 79 insan....



Toplumu düzeltmek için ekonomik, eğitimsel ve hukuki reformlar şarttır, ama esas mesele insanı insan yapan değerleri yeniden inşa edebilmektir. Bugünün en büyük sorunu, bu topraklarda vicdanın ve ahlakın erozyona uğramış olmasıdır. Bu zedelenmiş değerleri onarmadan, başka hiçbir şeyi gerçekten düzeltmemiz mümkün değildir.

                                          Süte su katan ahlaksız sütçü

Ozan

19 Ocak 2025 Pazar

OSMANLI'DAN MİRAS CEHALET



George Bernard Shaw’un “Demokrasi, hak ettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eden bir sistemdir” sözü, toplumun ahlak düzeyi ile siyasi yapı arasındaki doğrudan ilişkiyi gözler önüne serer. Bir toplum, ne kadar ahlaklı, bilinçli ve eğitimli ise, o toplumun siyasetçileri de aynı oranda ahlaklı ve liyakat sahibi olur. Ahlaki değerlere sıkı sıkıya bağlı bir toplum, yozlaşmış bir siyasetçiye izin vermez; onu hızla dışlar ve etkisiz hale getirir. Çünkü toplumu var eden değerler, bireylerin ahlak ve erdem temelinde yükselmesiyle güçlenir.


Eğitim, bu sürecin temel taşıdır. Bir toplumun kendisine yaptığı en büyük yatırım, çağdaş, bilimsel ve rasyonel bir eğitim sistemidir. Eğitim, yalnızca bireysel gelişimi değil, aynı zamanda toplumsal ahlakın, bilinç düzeyinin ve eleştirel düşüncenin de anahtarıdır. Eğitimin yeterli düzeyde olmadığı toplumlarda, bireylerin özgür iradesi yok olur; bu boşluğu dogmatizm, cehalet ve toplumsal çöküş doldurur.


Tarihten ibret almak gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu bu gerçeğin acı bir örneğidir. Bilimden 300 yıl, matbaadan 170 yıl uzak kalan Osmanlı, bu geri kalmışlığını bilinçli bir tercihle devam ettirdi. Osmanlı yöneticileri, aydınlanmanın ve bilimin yaygınlaşmasının kendi iktidarlarını tehdit edeceğini biliyordu. Halkın bilgisiz kalması, dini manipülasyonlarla kontrol edilmesini kolaylaştırıyordu. Bu yüzden rasyonel aklı ve bilimsel düşünceyi baskıladılar, Arap Yarımadası’ndan halifelik makamını getirerek dini otoriteyi mutlaklaştırdılar. Bu çabalar sonucunda, Osmanlı toplumu yalnızca bilimsel ve teknolojik olarak değil, ahlaki ve entelektüel açıdan da çöküşe sürüklendi.



Eğitimsiz bir toplum, ne özgürlük ne de toplumsal dönüşüm mücadelesi verebilir. Osmanlı tarihindeki isyanlar, toplumsal bilinçten değil, çaresizlik ve bireysel çıkar çatışmalarından doğmuştur. Örneğin, Patrona Halil İsyanı bu çarpıcı gerçekliği gösterir. Lale Devri’nin ihtişamlı günlerini sona erdiren bu isyanın lideri Patrona Halil, kısa süreliğine halkın gözünde bir kahraman olmuş, ancak okuma yazma bilmediği için kendi ölüm fermanını cebinde taşıdığının farkına bile varamamıştır. Bu trajik olay, eğitimsizliğin bir halkı nasıl felç ettiğinin somut bir kanıtıdır.


Osmanlı’nın siyasi çöküşünün bir diğer örneği ise Sultan II. Abdülhamid’in verdiği sözleri tutmayarak özgürlükleri kısıtlamasıdır. Halkı tebaa olarak gören bir zihniyet, yalnızca kendi iktidarını sürdürmeyi amaçladı. Ancak ordu içindeki eğitimli subayların baskısıyla 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmek zorunda kalındı. Bu olay, Osmanlı’nın ahlaki ve entelektüel yozlaşmasının bir başka yansımasıdır.


Bu enkazdan doğan Türkiye Cumhuriyeti ise Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde cehaletle savaşarak modern bir ulus yaratmayı hedefledi. Köy Enstitüleri gibi projelerle eğitim, toplumun her kademesine yayıldı; fabrikalar kurularak ekonomik kalkınma sağlandı; sanat, kültür ve bilim alanlarında çağdaşlaşma adımları atıldı. Ancak Atatürk’ün erken ölümü, bu devrimlerin sürdürülebilirliğini engelledi. Köy Enstitüleri’nin kapatılması, eğitimsizliğin bir kez daha toplumu kontrol etmek için kullanılan bir silah haline geldiğini gösterir.


Osmanlı’dan günümüze bakıldığında, Atatürk dönemi dışında hep karşı devrimcilerin kazandığı ve halkı eğitimsiz bırakmayı tercih ettikleri görülür. Devleti yönetenler, biat kültürünü benimseyen asker, polis, yargıç ve savcılarla, halkın iradesini bastırmayı alışkanlık haline getirmiştir. Abdülhamid’in istibdat geleneği devam etmiş; anayasal düzenler, halkı değil devleti korumak üzerine inşa edilmiştir. Bu durum, demokratik ve özgür bir toplum yaratma mücadelesini sekteye uğratmıştır.



Tarih bize şunu öğretir: Eğitim ve bilimden uzaklaşan toplumlar, ne ahlaki ne de demokratik bir düzen inşa edebilir. Bu nedenle, Mustafa Kemal Atatürk’ün izinde bilim ve eğitimin rehberliğinde bir gelecek kurmak, yalnızca geçmişin hatalarını telafi etmek için değil, aynı zamanda insanlık onuruna yakışan bir yaşamı mümkün kılmak için zorunludur. Gelecek, ancak rasyonel akıl, bilim ve ahlaki değerlerle inşa edilebilir.

Ozan 

19 Ocak 2025

18 Ocak 2025 Cumartesi

KONFORMİST PARTİ VE ÖRGÜTLERİ



Her zaman "konformist" olmakla eleştirdiğim CHP ve örgütleri, yine pasif bir tutum sergileyerek Esenyurt Belediye Başkanı'na sahip çıkamadı. Oysaki bu saldırının devamının geleceği ve asıl hedefin Ekrem İmamoğlu olduğu biliniyordu. Bizzat kendi söylemleri de bu doğrultudaydı. Ardından, CHP'nin seçimlerde kazandığı bir başka belediye olan Beşiktaş'ın belediye başkanı sabaha karşı evinden gözaltına alındı ve tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bu olaylar, planlı bir operasyonun parçalarıydı ve CHP bunun farkında olmasına rağmen gereken kararlı ve etkili tepkiyi ortaya koyamadı.


CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Erdoğan'ı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek'i sert sözlerle eleştiriyorlar, fakat yalnızca eleştiriyle sınırlı kalmak çözüm getirmez. Eleştiriler, halkın gözünde güçlü bir mücadeleye dönüşmediği sürece etkisiz kalır.


Görünen o ki, CHP’nin olaylara karşı hazır bir A, B, C eylem planı bulunmuyor. Oysa ki CHP’nin yapması gereken tek ve net bir eylem planı vardı ve hâlâ bunu hayata geçirmek mümkün:

İstanbul’dan başlayarak, Saray’a güçlü bir mesaj verilmesi gerekiyordu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel liderliğinde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, ilçe belediye başkanları ve parti örgütleriyle birlikte bir "Demokrasi ve Adalet Yürüyüşü"  adı altında demokratik bir yürüyüş başlatılmalıydı. Bu yürüyüş, İstanbul’dan Ankara’ya kadar, her geçilen noktada CHP örgütleri, belediye başkanları ve halka yayılan bir katılım ve destekle büyüyerek sürdürülmeliydi. Bu, yalnızca bir siyasi çıkış değil, aynı zamanda halkın demokrasi mücadelesine doğrudan çağrı niteliğinde bir seferberlik olabilir. Ankara'da tüm muhalefetin bulunduğu büyük bir mitinge dönüştürüp, derhal seçim ısrarı etkili olabilir.


Bugün gelinen noktada, hâlâ bu tür bir kararlı duruş mümkün ve gereklidir. Geçmişte Adalet Yürüyüşü ile güçlü bir etki yaratan CHP, benzer bir iradeyi yeniden ortaya koymalı, pasif söylemlerden sıyrılarak halkın güvenini yeniden kazanacak bir eylem çizgisi benimsemelidir. Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi ortamda, kararsızlık ve eylemsizlik değil, cesaret ve örgütlü bir mücadele halkın beklentisidir.



Şunu açıkça söyleyeyim:

Bu sessizliğin ve tepkisizliğin sonunda hedefin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olduğu açık. İmamoğlu'nun görevden alınması, artık tek bir kişinin belirlediği seçimlerin devreye gireceği, alternatiflerin yok edildiği bir rejimin daha da kökleşmesi anlamına gelir.


Modası geçmiş, göstermelik protesto yöntemlerini, komik elektrik aç-kapa eylemlerini ya da sembolik "kırmızı kart" hareketlerini bir kenara bırakın. Ciddiyetsiz yöntemlerle mücadele edilemez. Eğer gerçekten partinize, belediye başkanlarınıza inanıyorsanız, onların arkasında durun, sahip çıkın.


Konformist, edilgen tavırdan vazgeçtiğinizde halkın size olan güveni artacak ve sizin dolduramadığınız boşluğu halk dolduracaktır. Ama önce siz ayağa kalkmalısınız.


Ozan

15 Ocak 2025

17 Ocak 2025 Cuma

TÜRKİYE'NİN KURUCU PARTİSİNİN SAĞA SAVRULMASI

 Türkiye’nin Kurucu Partisinin Sağa Savrulması




Türkiye’nin kurucusu ve daha sonra kendini ortanın solu olduğunu ilan eden bugün sol diye bilinen en büyük partisi CHP dir. Atatürk'ün ölümü olan 10 Kasım 1938’den itibaren CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu parti olarak kalmıyor, adeta karşı devrim hamlesine dönüşüyor.

CHP, daha iktidardayken, Türk Devrimi’nin en büyük atılımı Köy Enstitülerini  kapatmâ kararı alıyor.
DP iktidarında, "Arapça ezan yasağının kaldırılması" kanun tasarısına karşı CHP  lehde oy veriyor. Hatta kanun tasarısı TBMM’nde görüşülürken meclis başkanının ‘’kanun aleyhine’’ konuşmak üzere CHP temsilcisini kürsüye davet ettiğinde CHP temsilcisi ‘’kanun aleyhinde değil, kanun hakkında konuşacağı’’ itirazını yapıyor.
İnönü'den sonra Ecevit, 12 Eylül’den sonra sol’da bir ‘’bilen’’ olacağına bir ‘’bölen’’ haline geliyor. Sol’un kalesi olan Ankara ve İstanbul’un yerel yönetimlerini İslamcı ve gerici yönetimlere ayrı aday çıkartarak teslim ediyor. Hem de bu ikramı 1994 ve 1999 yerel seçimleri olmak üzere iki farklı seçimlerde yapıyor. Aynı Ecevit Fetullah Gülen dinci çetesine göz kırparak elemanlarını TBMM'de milletvekili yapıyor. Ecevit o kadar hayal aleminde yaşıyor ki, Türkiye sosyolojisini görmezden gelerek "Köy - Kent" adlı bir projeyle köy okullarında okuyan öğrencileri taşımalı olarak kentlere taşıyarak köyleri imamlara teslim etmesi sonucu köylüleri daha muhafazakar hale getirilecek sonuca neden oldu.

Ecevit sonrası CHP genel başkanı olan  hizipçinin başı olarak bilinen Deniz Baykal, CHP'yi toparlayacağına hizipçi kişiliği ile daha da dağıtıyor. Kişisel hırs ve öngörüsüz  kararları neticesinde siyasal yasaklı olan Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasete girebilmesi ve TBMM'de bulunması için kişiye özgü yasalar değiştirilerek  önü açılıyor. Baykal sekreteri ile ilişkisine ait kasetin yayınlanmasıyla istifa etmek zorunda kaldı. Yerine genel başkan olarak partide varlığı bilinmezken AKP genel başkan yardımcısı ile Ankara büyükşehir belediye başkanı olan Melih Gökçek'le TV'de Uğur Dündar'ın moderatörlüğünde yaptığı tartışma programıyla patlatılan bürokrat kökenli  Kemal Kılıçdaroğlu partinin başına getiriliyor.

Kılıçdaroğlu’nun yönetiminde CHP, geçmişte olduğu gibi sağ politikalara sahip çıkarak, AKP’nin açık, gizli, kapalı, alenen, mahcup ve romantik destekçisi oluyor.

AKP'nin  12 Eylül darbesini yargılayacağız diye kandırdığı “Yetmez ama ‘Evet’çi” liberal solcular tarafındanda desteklenen 12 Eylül 2010 günü yapılan halkoylamasında CHP  çıkıp bunlar yargılama yapamaz, o zaman demokratik anayasa yapalım diye söylemde bulunmadığı için etkisiz ve yetersiz kalıyor.

2010 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın Kuran kursları ve pansiyonlarla ilgili  ‘’hukuka uygunluk ve denetim’’ görevi elinden alınıyor.  2012 yılında
çıkartılan bir  yasa ile kuran kurslarının etki alanı genişletiyor ve denetimsiz bırakılıyor. Türkiye'nin altı oyulurken CHP, bütün bu yasa değişikliklerine sessiz ve tepkisiz kalıyor.

AKP hükümetinin genel başkanı ve Başbakan olarak görev yaparken 2014 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimine görevden ayrılmadan ve iktidarın tüm imkanlarını kullanarak seçimlere katılmasına yeterli itirazda bulunmayıp aday olarakta siyasal İslamcı ve ülkeyi yıllar önce terkedip Mısır  El Ezhel üniversitesinde ders veren Ekmeleddin İhsanoğlu gibi birini CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı yapılması tam bir ideolojisizlik,
öngörüsüzlük,  basiretsizlik ve beceriksizlik olarak tarihe geçti.


7 Haziran 2015  tarihinde yapılan seçimde AKP çoğunluğu yitirdi ve hükümet kuramıyordu. O dönemde çetin bir şekilde muhalefet yapamadı. Bunun neticesinde AKP  iktidarı bırakmadı ve ülkeyi 1 Kasım’da tekrar seçime götürme kararı aldı. 7 Haziran - 1 Kasım arasında ülke kaosa sürüklendi bombalar, çatışmalar nedeniyle onlarca insan hayatını kaybetti ve CHP tıpış tıpış uyuyarak seçimlerin yapılmasını bekledi.

2016 yılı Mayıs ayında  Anayasa değişikliği gündeme geldiğinde Kılıçdaroğlu; “Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen ‘evet’ diyeceğiz” açıklamasıyla hakkında fezleke düzenlenmiş olan milletvekillerinin  ‘’dokunulmazlığı kaldırılarak"  milletvekilleri TBMM'den alınarak hapishaneye gönderildi, bunun için de CHP'li milletvekilleri de vardı. Yani öngörüsüz bir yönetim sergileyerek kendi ayaklarına pranga vuruyordu.

15 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe kalkışması oldu, Atatürk'ü kastederek iki ayyaş diyen AKP İlk defa parti binasına Atatürk posterleri asıyordu sonrasında Yenikapı'da miting yapmaya karar verdi ve CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nu davet etti ve daveti kabul ederek gitti. Oysaki iktidara geldiğinden darbe kalkışması yaptığı zamana kadar Fetöyle işbirliği içinde olan AKP iktidarı olduğunu meydanlarda söylemedi tıpış tıpış Yenikapı mitingine gitti. 20 Temmuz’daki AKP iktidarı kendi sivil darbesini yaparak OHAL ilan etti.CHP sessiz kalarak figüran olarak kaldı.

"OHAL"in verdiği yetkilerle oluşturulan baskı uygulamaları yaşandığı koşullarda 16 Nisan 2017 tarihinde dayatılan halk oylaması sonucunda “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırılan ve parlamenter demokrasiyi bitiren ve ucube bir rejimi yürürlüğe girdi.CHP yine figüran rolünü oynuyor.


Parlamenter sistemin ruhuna okunurken yerine getirilen dünyada olmayan, hiç denenmemiş başkanlık sisteminin getirildiği  2017 yılında yapılan referandumda YSK,  oy sayımı devam ederken ‘’mühürsüz pusula ve zarfların da sayılması’’nın kararını aldığında Kılıçdaroğlu  ‘’şaibeli'' olarak niteliyerek, seyretmeye devam ediyordu.‘’YSK, bu yasa dışı, bu kanunsuz kararını kaldırana kadar seçimi meşru saymıyoruz!’’ demesi beklenen Kılıçdaroğlu, tepkisiz kalması nedeniyle Erdoğan  "Atı alan Üsküdar'ı geçti" deyip gayrimeşru yapılan seçimi meşrulaştırmış oldu.

Kılıçdaroğlu'na Anayasa mahkemesine git diyor, Güvenmiyorum,
Ysk'ya itiraz et, Güvenmiyorum.
Sokaklara çık, miting yap, halka anlat diyor, Çatışma istemiyorum diyor
Boykot seçeneğini kullan, Demokrasiye inanıyorum
Meclisten çekilin, Meclisin işlevi önemli...
Sonunda halk haklı olarak şöyle dedi.
Zıkkımın kökü der Anadolu insanı
YSK’ya güvenmiyorsak seçimin sonucuna nasıl güveneceğiz?







Milletvekili dokunulmazlığına katkı sunan CHP ve lideri Kılıçdaroğlu, CHP'nin milletvekili hapishaneye konulunca "Adalet yürüyüşü" adında yürüyüşünü 15 Haziran 2017'de Ankara Güvenpark'ta başlayan  420 kilometrelik yolu 25 günde yürüyerek 9 Temmuz 2017'de Maltepe meydanında yapılan mitingle İstanbul'da sonlanıyor.  İktidar karşıtı  daha büyük bir toplumsal muhalefeti harekete geçirecek diye halk beklenti içindeyken, Kılıçdaroğlu, halkın öfkesinin gazının alınması eylemi yapmış oluyor.



Nisan 2018 tarihinde  ‘’Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’’  oylandığında, TBMM’nde alınan OHAL’in üç ay daha uzatılması ile 24 Haziran 2018’deki erken seçim kararının aynı gün alınması karşısındaki CHP’nin tepkisizliği AKP' nın oyun kurmasını kolaylaştırmaktır. Milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldığından muhalif parti HDP'nin eş başkanları, milletvekilleri hapishanede, belediye başkalarının yerine kayyım atanmış ve başkanlar hapis edilmiş bir ortamda şaibeli YSK’nın aynı kadrosu ile yasalara aykırı olarak seçime gidiliyor olmasına itiraz bile etmiyor.


Ülke bu şartlarda iken 24 Haziran 2018 yılında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken  ‘’Gel bakalım buraya Muharrem’’ çıkışıyla Muharrem İnce cumhurbaşkanı adayı olarak belirlendi. Seçim boyunca CHP'de bilgi gelmiyor, daha sandıklar sayılırken Muharrem İnce'nin Fox TV spikerine attıği ‘’adam kazandı’’ mesajı ile halk yine yanıltıdı. CHP ölüm sessizliğine büründü.


Ülkeyi kısa bir zaman süreci hariç 1950 yılından beri Sağ iktidarlar yönetiyorken, Kılıçdaroğlu ve CHP'si şapkadan tavşan çıkardı. Tavşanın adı  "Helalleşme’’ ve CHP’nin kendisini inkâr etmesidir. Sağ siyasetin 70 yıllık iktidarının hatalarının bedelini helalşerek CHP üstlendiğini beyan ediyor. Zaten kullanılan terminoloji ve bu terminolojiyi anlayacak kitle bellidir, sağcı seçmenlere selam, CHP'ye oy veren sol ve sosyal demokrat seçmen kitlesine daha önce Ekmeleddin İhsanoğlu'na oy isterken söylediği "Tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz" sözleri. Helalleşme söylemine karşı çıkanlara ise  "1930'ların CHP'si değiliz" diyen Kılıçdaroğlu tarafından açıkça CHP’nin kendisini inkâr etmiş oluyordu.


AKP ve MHP' nın oluşturduğu Cumhur ittifakı Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı ‘’Diyanet Akademisi’’ kurulmasını istiyor ancak TBMM'de oyları yetmiyor. DP iktidarının, Türkçe okunan ezanı arapça okunması için verdiği destekte olduğu gibi  22 CHP’li vekil bu yasa değişikliği için olumlu oy kullanarak ‘’Diyanet Akademisi’’nin yasalaşmasını sağlıyarak, sanki karşı devrimci duruş sergiliyor.



 “Tekke ve zaviyeleri kaldıran kanun kadük oldu” diyor Ağustos 2022 tarihinde CHP PM Üyesi Turan Aydoğan katıldığı bir TV programında aynen bunları söyleyebiliyor. Tekke ve zaviyeler neden kaldırıldığını ya bilmiyor yada biliyorsa Atatürk devrimlerine karşı olan gericilerin yanında durup karşı devrimci tavrını alıyor demektir.

*

Gericilerin kullandığı iki argüman vardır. Biri 28 Şubat diğeri başörtülü bacılarımız edebiyatını mağduriyet olmuş gibi yıllarca üstünde tepindiler. Gericilerin kullandığı bu mağduriyet edebiyatına Kılıçdaroğlu kayıtsız kalamazdı 2022 yılı Kasım  ilk imzacısı oldu.

AKP hemen kamuda başörtüsü serbestisinin kanuni güvenceye kavuşturulması ile ilgili kanun teklifi TBMM Başkanlığı’na sundu ve kabul edilerek hakim, savcı, polis, asker kadınlar CHP sayesinde başörtüsüne kavuştu. Böylelikle karşı devrimciler yine kazanımda bulunmuş oldu.





Daha önce iki defa cumhurbaşkanlığı yapmış olan biri  üçüncü defa aday olamayacağı  mevcut Anayasada yazılı iken  ‘’mağduriyet yaratmayacağız’’ diyerek üçüncü defa cumhurbaşkanlığı seçimine  katılmasının önünü açarak bizzat anayasa ihlaline neden oluyor. CHP ve lideri bilerek ve isteyerek anayasanın  ihlaini teşvik ve suskun durarak geçmişte yürüyüş yaptığı "Adalet Yürüyüşü" nü bile boşa çıkardı.


Seçimlerde CHP milletvekili adayları önseçimle belirlenmiyor, aksine genel başkana biat eden, her dediğini kabul eden insanlardan altı, yedi, sekiz dönem milletvekili seçildi. Her seçim öncesi sandıklara sahibiz, digital sistemimiz mükemmel derler ancak bütün bu seçimlerde CHP, seçim sandıklarını korumayı, oylarına da sahip çıkmayı bir türlü öğrenip de beceremiyor.


Kılıçdaroğlu, 2023 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP dışında beş muhalefet partisiyle  ‘’Altılı Masa" adı altında ‘’Millet İttifakı’’ ittifak kurdular ve güçlendirilmiş parlamenter sistemine döneceğini vurgulayarak seçimlere hazırlanıyorke masadaki küçük partilerle CHP’yi bir tutarak masada söz sahibi yaptı.Meral Akşener'e güvenilmez olduğunu bir türlü göremediler, teyidini seçime sayılı günler kala Akşener’in, Kılıçdaroğlu için ‘’Kazanamayacak aday’’ vurgusuyla masayı devirip sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri dönmesi oyunuyla gördüler ancak geç kalınmış oldu. 2017 Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanlığı seçimi için iki turlu bir seçim sistemi ve %51’lik salt çoğunluk şartı getirmiştir. CHP’nin adayı zaten her halükârda ikinci tura kalması bekleniyordu, zaten seçmenleri doğal bir ittifaka itiyordu. İkinci turda ise ‘’doğru bir söylemle’’ seçimler kazanılabilirdi.


Bu süreçte; ülkenin kaost düzeninden ve tek adam rejiminden kurtulması için  pazarlık masalarına, protokol imzalara gerek yoktu.  Bakanlık, makam, mevki, koltuk pazarlıkları hiç de etik, ahlaki, ilkeli ve dürüst değildi ancak yapıldı. Saadet partisi, gelecek partisi, demokrat parti ve deva partisi dahil gerici partilere CHP listelerinden 39 milletvekili verdi, oysaki TİP, SOL PARTİ ve TKP'ye aynı milletvekilliği verilseydi bugün TBMM'de çok farklı olurdu. Atatürk'ün ölümü üzerine sağ siyaseti kurguladılar ve her zaman karşı devrimcilere tavizler verilirken bu ülkenin gerçek yurtseverleri sol, sosyalistlerden uzak duruldu.



CHP’nin 38. Olağan Kurultayı 05 Kasım 2023 tarihinde sonuçlanıyor. Partinin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun yerine.Genel Başkanlık seçiminin ikinci turunda Özgür Özel, CHP’nin sekizinci genel başkanı olarak seçiliyor.


CHP, 31 Mart 2024 tarihindeki yerel seçimlere Özgür Özel’in genel başkanlığı altında ilk defa girdi.1977'deki genel seçimden sonra ilk kez birinci parti konumuna yükseldi. AKP ise yarışı ikinci sırada tamamladı ve yaklaşık 22 yıllık iktidarında ilk kez seçim yenilgisi aldı.CHP, bu seçimlerde 14 büyükşehir, 314 ilçe ve 60 belde belediyesini kazanıyor. AKP ise  AKP; 12 büyükşehir, 346 ilçe belediye başkanlığını kazandı.


Özgür Özel'in genel başkanı olarak CHP yerel seçimlerde birinci parti olarak başarılı olmuştur.


Unutulmamalıdır ki, 31 Mart yerel seçimlerinde halk, AKP hükümetinden yorulduğu ve başka bir alternatif bulamadığı için oyunu CHP'ye vermiştir. Bu tercih, AKP’ye duyulan büyük bir tepkinin ürünüdür ve halk, CHP’den bu tepkiyi somut bir mücadeleye dönüştürmesini beklemiştir. Ancak ne yazık ki CHP, bu beklentiyi karşılamak bir yana, AKP’nin politikalarıyla mücadele etmek yerine, “normalleşme” adı altında AKP düzenine yaklaşmaya başlamıştır. Halk fakirlikle boğuşurken, devlet ekonomik krizin pençesindeyken, ayakta durmakta zorlanan AKP hükümetiyle uzlaşma arayışına girmek, halkın CHP’ye duyduğu güveni büyük ölçüde sarsmıştır.


CHP'nin bu zafiyetleri, halkın güvenini zedelemiş, partinin oylarının gerilemesine yol açmıştır. Örneğin, altyapısı olmayan absürt bir elektrik kesme-açma eylemi veya “Saat 15.00’te çok önemli bir açıklama yapacağım” diyerek halkta büyük bir beklenti oluşturup ardından çocukça bir söylemle “Kırmızı kart göstereceğiz” demek, halkın umutlarını tamamen tüketmiştir. CHP’nin kendi hatalarıyla halkın hayal kırıklığını büyütmesi, yalnızca AKP'nin elini güçlendirmektedir.


Bugün gelinen noktada, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve ondan önceki genel başkanlar halka güven verememiştir. İstanbul Esenyurt Belediye Başkanı görevden alınıp hapse atıldığında ve yerine kayyum atandığında halk eyleme çağrılmış, ancak yeterli tepki ve destek gösterilmemiştir. Aynı güvensizlik bugün de devam etmektedir. İstanbul Beşiktaş Belediye Başkanı gözaltına alınmış olmasına rağmen, halk hâlâ sessizdir. Bu, CHP’nin halkta oluşturduğu güvensizliğin en açık göstergelerinden biridir.


Halk, CHP’ye 31 Mart’ta bir şans tanıdı, ancak aynı halk CHP’nin bu zafiyetlerine karşı da “kırmızı kart” göstermeye hazırlanıyor. Bu durum asla göz ardı edilmemeli ve CHP, halkın verdiği mesajı ciddiyetle değerlendirmelidir de,  CHP ve lideri bundan sonra sıkı ve sert muhalefet yapacağız diyor ancak soru şu: Bugüne kadar neden yapmadın, kim elini tuttu yada seni kimler engelledi..


CHP, topluma önderlik edecek, kitleleri peşinden sürükleyecek lider  siyasetçi çıkaramamasının bedelini ödüyor. Nedenleri arasında önemlisi sol kollektif akılla, işbirliği ile hareket ederken, sağ siyaset bireyselciliği öne çıkar. CHP, 1938 yılından bugüne sağ siyasetle hemhal olduğu için bireyselcilik on plana çıkıyor. O nedenle bir lider çıkaramıyor, İnönü - Ecevit'le, Ecevit - Baykal'la, Baykal - Kılıçdaroğlu, Kılıçdaroğlu - Özgür Özel'le kavgası olmuş ve CHP'nin genel başkanlığa yeterli görmüyor.  Kaldı ki  yeterlide olmuyor, yeterli gelseydi ülkenin kurucu partisi 70 yıldan beri iktidar olamıyor. İktidara gelebilmek için halka güven verecek eylem ve söylemlerin olacak, ayrıca da örgütlü partililerle halk desteği sağlanarak faşizmin, gericiliğin ve karanlığın saldırılarına karşı destek kazanılması gerekiyor.Böylesi bir halk desteği için ise böylesi bir halkı ateşleyecek lidere ihtiyaç bulunuyor.

Ozan