30 Eylül 2008 Salı

Erdoğan Rejimi DeğiştirmektenDeğil Krizi Göremediği İçin Yargılanacak!

“Sayın başbakanın gelecekte tarih önünde eleştirilip, yargı önünde yargılanıp mahkum olacağı tek şey, önümüzdeki dönemin iktisadi krizin gerekçelerini görmemiş ve anlamamış olmasıdır. Tarih bunu yazacaktır. Tarih rejimi değiştirmeye çalışıyor diye yazmayacaktır."

İşte Erhan Göksel'in Milli Gazete'deki röportajının ilgili Bölümü...

“Sayın başbakanın gelecekte tarih önünde eleştirilip, yargı önünde yargılanıp mahkum olacağı tek şey, önümüzdeki dönemin iktisadi krizin gerekçelerini görmemiş ve anlamamış olmasıdır. Tarih bunu yazacaktır. Tarih rejimi değiştirmeye çalışıyor diye yazmayacaktır. Türkiye cumhuriyeti devletinin ipotek altına sokulması AKP döneminde olmuştur. Bunda bu ülkeye borç veren küresel sermayenin yüzde 60’ının Yahudi sermayesi olduğunu özellikle hatırlatıyorum. Müesses nizamla çatışan AKP iktidarı, kendini korumak için özellikle kapatma davası süreciyle müesses nizamın büyük hatalarıyla, kurtuluşu küresel sermayeye sarılmakta bulmuştur. Türkiye, AKP’nin kapatılmayacağını yabancı tefecilerden öğrendi. Türkiye’de AKP’nin lobisini yapanlar yabancı tefeciler oldu. Neden AKP’yi çok sevdikleri için mi? Hayır. AKP kendilerine hizmet ettiği için. Aynı şekilde kapatma davasından sonra Türkiye dış politikada İsrail ile tam bir uyum ve paralellik içinde hareket ediyor”

Kapitalizmde Lağım Patladı…

CUMHURİYET, EROL MANİSALI

Ve Amerika’nın vahşi kapitalizmi 2008’debumdiye patladı. Son 80 yılın en büyük ekonomik kriziortaya çıktı. Neden patladı? Rivayetler muhtelif;

- Mali piyasalar denetimsiz bir biçimde şişirildiler, dengeler bozuldu. Kim şişirdi, nasıl şişirdi, neden şişirdigibi soruların yanıtları da farklı.

- Kimileri Bush yönetiminin, Amerikan vahşi kapitalizmini biraz fazla kamçılayarak beygiri daha da vahşileştirdiğini, bunun krize neden olduğunu söyledi.

Kısacası, kabahat sistemde değil yönetimdegörüşünü savundular.

- Bazıları ise piyasanın kendi haline bırakılamayacağını, sürekli kamu müdahalelerinin gerektiğini, bu yapılmadığı için olayın patlak verdiğini öne sürdüler.

Sistem özünde hatalı değil, gözden geçirilmesi gerekirdemeye getiriyorlar.

Bunların hepsinde biraz doğruluk payı bulunabilir ama.. bana göre en önemli neden sistemin özünde(kendisinde) yatıyor. Vahşi kapitalizm kendi normal işleyişinde, krizin nedenlerini de birlikte üretiyor. İşlerken, sorunları da beraberinde getiriyor. Krizler, vahşi kapitalizmin vazgeçilmez gıdası, yemeği oluyor.

- Aynen ABD’nin soğuk savaş döneminde komünizm tehdidini üreterek, saldıracak bir düşman yaratması gibi.

- Ya da El Kaideleri, diğer radikal İslamı önce yaratıp sonra da ona saldırması gibi.

- Kapitalist düzen,içeride veya dışarıdasorun yaratarak ayakta kalabiliyor.

Kapitalist piyasaların zamanla, kendi kurallarını kendisi belirleyen ve dayatan bir bozuk düzen oluşturmaları esas oluyor.

Aynen bilim kurgu filmlerinde,gelişmiş bilgisayarların bağımsız hareket etmeye başlamaları (düşünmeleri) gibi, kapitalist piyasalar da kendi ürettikleri koşulları dayatıyorlar.

Yönetmen Stanley Kubrick’in 2001, A Space Odysseybaşyapıtında, uzay gemisinin kendi isteklerini dayatması gibi. Amerikan emlak krizindeki şişme buna benziyor. Şişme ya da ur, kapitalist piyasanınişleyişinden kaynaklananbir sonuçtur. Kapitalist piyasalar, Frankenştayn filmlerinde olduğu gibi, sistemin kendisi tarafından üretilmektedir (Halit Refiğ’in kulakları çınlasın!).

Önlem yolları yok mu?

Kapitalist piyasa özünde iyidir, yeter ki müdahale edilmeli, gerekli önlemler alınmalıgörüşünü savunanlar, teknik ve işlevsel anlamdahaklı olabilirler.

Ancak vahşi kapitalizmin kendi içinde ürettiği bu zehrin ya da zararlı (ur)un birilerine transfer edilerek sistemin devamı gerekiyor. Sistem bu şekilde çalıştığı zamançalıştıranlaraçısından en az zararla, iş kapatılabilecektir.

Ama bir sorunun yanıtını vermek gerek; kapitalist piyasaların ürettiği bu zararlı atıklar kime yedirilecek? Bedeli kime ödetilecek?

Batı kapitalizmi bunu, dışarıya ödetmek içinelinden geleni yapar, ama bu bedel içeriye de yansır. Ateş hem düştüğü yeri yakar hem de küresel olarak dev yangınlar çıkartır. 1930’ların piyasa krizinde ve bugünkü bunalımda, kontrolsüz çıkan yangın ya da balonun patlaması, hem içeriye hem de dışarıya fatura edilmektedir.

Ancak en kötü durumda olanlar, Batı kapitalizminin dışında olup, zaten sistemin kaybeden tarafında bulunan ekonomilerdir.

Kapitalist piyasaların sömürmekte olduğu bu ülkeler krizlerin de bedelini ayrıca ödemek zorunda kalıyorlar.

Avrupa’nın kapitalist piyasaları (ve ülkeleri) 18. yüzyılla birlikte kurdukları küresel kapitalist piyasalar aracılığı ile, kaynakları ve piyasaları, kendi iktisadi refahları doğrultusunda kullanageldiler.20. yüzyılda ABD onlara katıldı. Arada, piyasa krizleri bulunmasına karşın, Batı’nın kapitalist piyasalar düzeni, küresel sömürü sayesinde ayakta kaldı. Batı, refahını bu yolla yükseltti.

AB ve ABD, ‘müdahalecidir’

AB ve ABD iktisadi olarak piyasalarına müdahale ederler.

- Nükleer enerji, petrol, doğalgaz, elektrik üretim ve dağıtım yollarına, fiyatlarına doğrudan ve dolaylı müdahale vardır. Devlet ve özel sektör işbirliği içindedir.

- ABD ve AB tarım sektörlerine olağanüstü bir destek ve müdahalevardır.

Birkaç küçük örnek; Dünya Bankası verilerine göre ABD sadece mısır üreticisine 1996-2006 arasında 50 milyar dolar doğrudan destek verdi; AB bütçesinin çok önemli bir bölümü, tarım sektörüne destek ve yönlendirme için kullanılmaktadır”.

İmalat sanayiinde çok yoğun denetimler, yönlendirmeler uygulanır. Ancak, ABD ve AB’de, mali piyasalardaki akışkanlığıngetirmiş olduğu olanaklar piyasalara müdahale ve denetimi sınırlamıştır.

Görülüyor ki ABD ve AB kapitalist piyasalarında, müdahalelere rağmen sistemin ürettiği krizler önlenememektedir.Batı kapitalizmi, bu sistem sayesinde refahını yükseltti”. Ancak aynı bozuk düzen, “işlevsel olarak yarattığı krizlerle bu refahın bedelini de ortaya çıkarmaktadır.

Kapitalist piyasalar bütün denetim ve müdahalelere karşın, ürettikleri büyük bedeli bir balyoz gibi uluslararası ekonominin üzerine indirmektedirler.

Bu kimi zaman Irak’ta olduğu gibi 1.5 milyon insanın kanları ile beslenerek ayakta tutulur, bazen de kendisinin üzerinde durduğu dev şirketlerin bir bölümünü yok ederek yoluna devam eder.

Kapitalizmin kuramcısı Schumpeter’e göre sistemin ödettiği bu bedel, kendini yenilemesi ve ayakta kalması için gereklidir.

Kapitalist piyasa düzeninin en önemli gıdası, insanın kendisidir. Bugün gelir paylaşımının korkunç derecedeki bozukluğunu göz önüne aldığımız zaman sistemin kimin yararına çalıştığı daha iyi anlaşılır.

www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali

Gölgeler Toplumu

gün gelir her şeyini yitirir insan
en sonra da gölgesini
ama şu kara kalabalık
Daha ölmeden yitirmiş gölgesini...
Bundan bile kötüsü var,
İşte yaşadığımız bu dönem,
Yitirmiş insanlarını gölgeler
Olmayan insanların gölgeleri var...
Üstelik bilmiyorlar insan olduklarını,
İnsanlarını yitirmişlerde haberleri yok,
Dolaşıyor yerlerde gölgeler,
Hemde insan sanıyorlar kendilerini...

Aziz Nesin

Du bakalı nolcak...(ANLAYANA)

Du bakalı nolcak...


Boğaziçi'nin Karadeniz Boğazına yakın Anadolu yakasında,denizkıyısı üstünde bir çayevi...O çay evinin hemen bütün müşterileri,hep o semtin insanları olduklarından ve oraya sık sık geldiklerinden birbirlerini tanırlar.Çoğu da emeklidir.Emekli olunca konuşmaları doğal olarak geçim sıkıntısı,pahalılık,sürekli zamlar vb konular üstüne oluyor.
O sabah da yine her zamanki gibi önce ev dertlerinden başlayıpülkenin sorunlarından konuşmaya geçtiler.Hükümet enflasyonu yüzde otuzda tutacagına söz vermişti,oysa yüzdesekseni buldu.Yüzde seksen ,ha?Peki ne olacak?Alamanya ya, Fransa'ya,İsveç'e işçi gönderdik,yine yetmedi;taa Arabistan'lara,Avusturalyalara işçi gönderdik,yine yetmedi.Şimdi de Sovyetler Birliğine işçi gönderilecekmiş.Gitmeye istekli işçiler öyle yığılmışlar ki ,sıra kapmak için birbirlerini ezmişler.Allah allah!...Yahu,komünist Rusya ya bile işçi gönderecekler ha?Paranın komünisti,faşisti,dini imanı olur mu arkadaş,para paradır,gelsinde nereden gelirse gelsin.Ben komünistin parasını alıp cami yaptırdıktan kuran kursu açtıktan sonra bir günahı yok ki...Üstelik sevabı bile var.
Peki bunun sonu nereye varacak birader?Allah sonumuzu hayreylesin!
Efendim,memleketin bütün gelirleri,aldığımız dış borçlarn yıllık faizini ödemeye bile yetmiyormuş.Deme yahu...Amerika dan aldığımız borçlarla,salt eski borçların faizini bile zor ödüyormuşuz.Allah allah...Bu gidişin sonu nereye varır dostum?
Ayemef diye uluslararası bir kuruluş var ya hani...Evet,işte o uluslar arası para fonu mu ne...Uluslararası demek,ne demek?
Amerika demek...İşte bizim kendi memleketimizde nereye ne yapacağımıza,neyi nasıl yapacagımıza,neyin nasıl yapılacagına,fabrikamıza,yolumuza,her şeyimize,herşeyimize o karar verirmiş...Yok yahu...Bak bunu bilmiyordum...Peki böyle giderse ne olur...
Hergün,her akşam hep bu konular konuşulur...Her konuşmada aynı sözlerle şaşarlar!Yok yahu!...Allah allah!...
Çayevindeki emekliler birbirlerine hep yanıtsız kalacak aynı soruyu sorarlar:
-Peki,n'olacak böyle?Bekleyelim görelim.Bakalım,n'olacak?
-Bunun sonu nereye varır böyle?Hep merak ediyoruz.Dur bakalım,n'olacak?
O sabah yine hiç bıkıp usanmadan aynı konular konuşuldu ve çayevindeki herkes birbirine 'Dur bakalım,n'olacak?'dedi.
Gün görmüş,dönem geçirmiş,eski Tophane Askeri Sanayi Mektebi'nden yetmişe,yetmişini çok aşkın bir eski işçi emeklisi,
-Dur bakalım,n'olacak deyip duruyorsunuz da,bana bir akrabamızın başınagelenleri anımsattınız..dedi.
Başlar ona yöneldi.Akrabasının başına geleni merakla sordular.Bu ilgiyi bekleyen işçi emeklisi de olayı şöyle anlattı.
Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini,korularını,yerlerini,petrol zengini Araplara satıyordu ya...İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya,Şeyh mi Prens mi,yoksa hepsi birden mi,öyle bişey.Adı Ebul-Fatık El-Mışki.Boğaziçi nin seyrine doyum olmaz tepelerden birini satın almış.Oraya artık köşk mü,konak mı,saray mı,işte öyle bir şey yaptıracak.Derken bu Ebul Fatık,bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş.Hangi Türk kızı olduğu belli değil,yeter ki Türk kızı olsun...Elbet Arap ölçülerinde güzel de olacak.
Ebul-Fatık için satın alacağı tepeyi arayıp bulan komisyoncular,bu kez de ona kız aramaya başlamışlar.Ebul-Fatık ın aradığı kızda aradığı koşullar var:Genç olacak,kızoğlankız eline erkek eli değmemiş olacak ve gayette saf olacak.Bu zamanda İstanbul da böyle kız bulmak kolay mı?Ebul-Fatık da zaman da para da çook,ille de aradığını bulacak.Aracılar,ısmarlanan kızı araya dursunlar,Ebul-Fatık da biyandan çatpat Türkçe öğreniyor ki,evleneceği kızla 'yat,kalk,uzan,dön' falan filan gibi kendisine gerekli olan bikaç söz konuşabilsin.
Ebul-Fatık a çok kız göstermişler.Arap hinoğluhin,öyle her kızı da beğenmiyor.Süt beyaz tenli,lahmacun bedenli,kalçaları enli bir lokum olacak.Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş.İşte biz Ebul-Fatık'ı bu ilişkiyle tanıdık.Çünkü,Ebul-Fatık ın ayılıp bayılarak beğendiği kız,bizim hanımın uzaak bir akrabasının kızı...Kız tam da Ebul-Fatık ın istediği gibi,onyedi yaşında,kurankursunda yetişmiş,akça pakça,yandan çarklı kalçalar...Saflığına gelince,aptaldan bir parmak yukarıda saf...Ebul Fatık ı da bir görseniz,korkudan dudağınız uçuklar.Kızın babasından yaşlı.İnsan kılığındaki bu çirkinlik anıtını görenbiri öyle şaşmış ki,iki elini gökyüzüne kaldırıp 'Hey kurban olduğum allah,sen nelere kaadir değilsin..'diye şaşkınlığını belirtmişÜstelik memleketinde üçmü,beşmi-kesin sayısı saptanamadı-karısı olduğundan bu kızı hükümet nikahıyla değil,imam nikahıyla alacak.Her neyse efendim,bu Ebul-Fatık,kızla evlendi.
Saf kız,çok yoksul bir ailenin çocuğu olduğundan,evlenip de o lükse,o görkeme kavuşunca çok mutlu oldu.Kocasının adı Ebul,Fatık el-Mışkı çok uzun olduğundan,kızın ailesi ana kısaca Fıtık amca diyor.Hem de Fatık Bey deyince,Arabın adı azbuçuk Türkçeleşmiş oluyor.Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var,kızın tersine cin mi cin.O,Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı.Fıtık Amca aşağı,Fıtık Amca yukarı...
Biz de hanımla iki kez evlerine gittik.Boğazın tepesindeki o köşk yapılana dek,Nişantaşı nda lüks daire satınalmış,daireyi de kızın üstüne yapmış.Biz Fıtık Amca yı orada tanıdık.
Gel zaman git zaman...Bundan sonra olanları bana hanım anlattı.O da ,Fıtık amcanın genç karısından duymuş.Çünkü kadın olup biteniher önüne gelene anlatıyormuş.
Fıtık Amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşafla geziyor.Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan,gencecik karısının kadın akrabalarıyla bile sık görüşmesini istemiyor.İyi ama,Fıtık Amcanın evde olmadığı zamanlar kızın canı sıkılıyor.Kıskanç Amca,biryandan da karısını eve hapseden koca izlenimi vermek istemiyor çevresine.Karısına güvenen bir koca görünümünde...İşte bu yüzden,kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için,çok uzaklara gitmemek koşuluyla,sokağa çıkabileceğini söylüyor.Genç kadın buna çok seviniyor,ama sokakta ne yapsun tek başına?Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor.Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor.Karar vermek kolay değil.Gitme dese,karısına baskı yapmış olacak.Git demeye de içi elvermiyor.Birlikte gitmeleri hiç uygun değil.Sonun da şöyle diyor:
-Avet...Müsade var...Velakin avvalden ben görecek,bilahara sen...
Fıtık Amca,o dolaylardaki sinamalarda oynanan bütün flimleri seyredip 'Hazreti Ömer in Adaleti'adlı yerli flimi görebileceğini söylüyor.Necmiye...Genç kadının adı.Gidiyor sinemaya...Fıtık Amcanın içi pırpır...Ertesi akşam eve dönüyor.Oh,şükür Necmiye evde.
-Necmiyaa?
-Efendim.
-Ne yaptın ben yokken?
Necmiye yanayakıla anlatmaya girişiyor!
-Ah,sorma...
Nasıl sormasın,meraktan çatlıyor.
-Neoldu Necmiya?
--Öyle bir şey geldi ki başıma,şaştım şaştım kaldım.
-Ne geldi başına?
Necmiya saf saf anlatıyor!
-Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
-Şok güzel.
-Çıktım sokağa
-Avet?
-Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
-Bir harif?
-Evet...Ben gidiyorum,o da yanımda gidiyor.Ben gidiyorum o da gidiyor.Dur bakalım,ne olacak,niye merak ettim.
Fıtık Amca çok bozulur ama,karısına belli etmemeye çalışarak o da şaşmış görünür!
-Allah allah..Banda şok merak ettim.Dur bakalım n'olecak?
-Ben gidiyorum,o gidiyor...Böööyle yanımda.Dibimden ayrılmıyor.Dur bakalım n'olacak diyorum içimden...
-Fasuphanellah...Dur bakalım n'alecak?
-Bileti alıyorum o senin dediğin sinemaya girdim,adam da girmez mi?
Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:
-Ve minelgaraip...Dur bakalı n'olecak?Sonra?
-Sonra ben oturdum.O da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
-Hayret!Du bakalı n'olecak?
-Işıklar söndü,flim başladı.
-Eeee anlat Necmiyaa?
-O herif elini bacağıma atmaz mı?
-Ne diyorsun,velacaip...
-Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı?Aaa!Şaştım kaldım...
-Ne yapacak?
--Bilmem bende onu merak ediyorum ya...Dur bakalım,n'olacak diye bekliyorum.
-Vallahi ban da merak ettim yahu...Dur bakalım,n'olecak diye bekliyorum.
-Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı.Doğrusu çok merak ettim.Sen olsan merak etmez misin?
Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama,karısı o denli saf ki,kızsa ,hiç yakışık almayacağı için o da karısına uyup soruyor!
-Nacmiya,du bakalı n'olecak?
-Sonra 'Hareti Ömer in Adaleti' BİTİ.Lambalar yandı.Ben kalktım,o da kalkmaz mı?
-Sonra-harih da?
-Evet
-Velacaip ve minelgarip...Du balalı n'olecak?
-Çıktım sinemadan,o da çıktı.Ben yürüyorum,o da yanımda yürüyor.
-Aman Necmiya,vallahi şok merak ettim.Du bakalı n'olecak?
-Ben de merak ediyorum.Ben köşeyi saptım.
-Harif da saptı mı?
-Saptı.
-Anlat şabuk Nacmiya,şok meraklı.
-Bizim aapartmanın kapısından girdim,herif de girdi.Dur bakalım,n'olecak diye merak içindeyim.
Fıtık Amca ter içinde...
-Sonra?
-Bizim kata çıktım,herif de çıktı.
-Vay harif vay!...
-Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım,girdim içeri,o da girmez mi?
-Harif da yallah içeeri?
-Evet
-Du bakalı n'olecak...Aman anlat şabuk Nacmiya...
-Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum.O da soyunmaz mı?
-Ne diyorsun Nacmiyaa...Du bakalı n'olecak?
-Soyununca yatağa girdim.Olur şey değil,o da benimle yatağa girmez mi?
Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:
-Ayvaaaaah!Du bakalı n'olecak?
-Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
--Aman Nacmiyaa,vallahi meraktan şatlayacak ban...Söyle şabuk,ne oldu Nacmiya?
-Hiiç canım...Bir şey değilmiş,ben de boşu boşuna merak etmişim.
-Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.
-Yok yahu...Peki,ne oldu Nacmiyaa?Ne yaptı?
-Aynen senin her gece yaptığını...
Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi?Karısı o denli saf ki, başına kötü bir şeyin geldiğinden bile haberi yok ki...Döğse olmaz.Kovsa olmaz.
Erkekliğe toz kondurmamak ,yiğitliğe krem sürdürmemek için Fıtık Amca şöyle der:
-Amaaaaan Nacmiya,ban da muhim bişey zannediyordum.Du bakalı n'olecak diye boşuna merak etmişim.Velakin hiç möhim değil.
Olayı anlatan yaşlı işçi emekçisi,
-İşte böyle arkadaşlar,diye sözü bağladı,bütün bu olup biteni kadın saf saf her önüne gelene anlatıyormuş.Bizim hanımda kendisinden duymuş.
Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi,-Yahi,hiç anlayamadım,dedi,sen şimdi bu olayı ne diye anlattın?Kel mana?
İşçi emeklisi,
-Hergün burada laflayıp laflayıp da sonunda 'Dur bakalım,n'olacak?'diye merak edip soruyorsunuz ya,işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım.
Çayevindekilerden bir kahkaha koptuu.
İşçi emeklisi ekledi:
-Velakin hiç mühim değil.

AZİZ NESİN

LA FONTAINE'İN YAZAMADIĞI MASAL(ANLAYANA)

LA FONTAINE'İN YAZAMADIĞI MASAL


Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı.

Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.
En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.

Sansar,

- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım... diyordu.



Tilki de,

- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın... diyordu.
Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz...
Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,
- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.
Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,
- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.

Sansar,

- Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış...
Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,
- Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,
- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.

Tilki,

- İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.
Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.
Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.
- Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim...
- Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?
- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:
- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!
- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!

- Bizim en zekimiz öküüüüz!

Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:
- Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru...
Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.

Eşek de,

- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.
Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:
- Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki... Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..

Katır da şöyle demekteydi:

- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.
At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:
- Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!
Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,
- Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.

At üsteledi:

- Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.
At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,
- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.
Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,
- Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,
- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya... diyerek,
çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.
Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.
Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,
- Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi... diyordu.
Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,
- Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,
- Tazı da senin gibi düşünüyor... dedi.
Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.
En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.
Gel zaman, git zaman... En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin...
Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,
- Öküz bile ondan yakışıklıdır... diyordu.
Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş... Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.
Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:
- Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,
- Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.
- Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna... Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.
Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,
- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım... dedi.

Öküz,

- Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.

- Hayır, hayır... İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta...
Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.
Gel zaman, git zaman... Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman... En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,

- Ben kendimi bile koruyamam... demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.
Gel zaman, git zaman... En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.
Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.

Gel zaman, git zaman... En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,
- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek... Memelerim de yok. Manda,
- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.
Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,
- Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim... dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,
- İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,
- Ne sütü yahu, işiyorum... dedi. İnek de ona,
- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş... dedi.
Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.
- En yağlı süt, öküz sütü!
- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.
- Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!
Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.
Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.
Gel zaman, git zaman... Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,
- Ya o, ya ben!... diyordu.

Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine "Ya o, ya ben!" diyen kaplan,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse... Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,
- Ne o, ne ben! demeye başladı.
Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda... Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,
- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bişey demiyordu.
Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.

Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:

"Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur."



AZİZ NESİN

29 Eylül 2008 Pazartesi

YENİ BİR DÜNYA'YA DOĞRU;KAPİTALİZMİN SONU

ABD'de büyük şok!
ABD'de Kongre'nin alt kanadı Temsilciler
Meclisi, Başkan George W. Bush ve 2 büyük
partinin yöneticilerinin bütün uyarılarına karşın
700 milyar dolarlık finans sektörünü kurtarma
paketini az farkla da olsa reddetti.
Yapılan oylamada paket 205'e karşı
228 oyla reddedildi.

Demokrat Parti milletvekillerinin çoğunluğu olumlu
oy kullanırken Cumhuriyetçi Parti'li milletvekillerinin
çoğunluğu ise pakete karşı oy verdi.Başkan Bush,
paketin geçmemesinin ekonomiye felaket etkisi
yapabileceğini söylemişti. Bush'un uyarılarına karşın Temsilciler Meclisi'ndeki Cumhuriyetçi muhafazakarlar
"bir çeşit sosyalizm" olarak adlandırdıkları pakete
karşı çıkmayıson anda da sürdürdü.
TEMSİLCİLER MECLİSİ YENİDEN TOPLANACAK
KURTARMA PLANI YENİDEN MASAYA YATIRILIYOR

29.09.2008 23:38
ABD'de 'Kurtarma Planı'nın 205 evete
karşı 228 hayır oyuyla reddedilmesi
dünya piyasalarını karıştırdı.
Borsalarda son 20 yılın en hızlı düşüşü yaşanırken, Bush yönetimi olağanüstü toplandı.
Kararın ardından yaşanangeliymelera daha fazla
kayıtsız kalamayan ABD Hükümeti'nin baskısıyla
Temsilciler Meclis'i Perşembe günü yeniden toplanma
kararı aldı. Paketin reddedilmesinde büyük rol
oynayan ABD Başkan adayı Obama,
"Bu paketteeksiklikler vardı. Bizim için öncelik
Amerika Birleşik Devletleri halkıdır.Paket üzerinde
daha çalışacağız" dedi

Dünya borsaları şokta
ABD borsaları son 20 yılın en hızlı düşüşün kaydetti.
Brezilya borsası yüzde 13 düşüş kaydetti.
Banka hisselerinde kayıp yüzde 80'lere ulaştı

29.09.2008 23:12
ABD'de yardım paketinin reddedilmesi
ile zaten diken üzerinde olan borsalar
deyim yerindeyse çöktü. Wall Street
yüzde 4 düşüşle tarihinin en kötü
günlerinden birini yaşarken, S&P 500 endeksi
yüzde 7.2 ile 1987 yılında bu yana en büyük düşüşünü
kaydetti. Nasdaq % 8 ekside. Brezilya Borsası Bovespa
44 bin 772 puana kadar gerileyerek yüzde 13.61 gibi
rekor oranda düşüş kaydetti.
Dünyanın en büyük borsalarından hisselerin işlem
gördüğü MSCI World Indeks ise yüzde 38 yıllık
tarihinin en sert düşüşünü yaptı ve yüzde 5.9 geriledi.
Brezilya Borsası yüzde 13 gibi rekor oranda düşüş
kaydetti.
BANKA HİSSELERİ ÇÖKTÜ
Dow Jones kapanışa doğru günün en düşük
seviyelerinde. Citigroup´a
devredilen Wachovia % 81 kayıpla işlem görüyor.
Sıradaki banka konumuna % 60 düşüşle National
City geçmiş gözüküyor. Hisseler 1,6 dolarda.
Bu hisselerin ardından en çok kayıp Avrupa
bankalarında. RBS % 32 , Barclays ve UBS % 23
ekside. Morgan Stanley % 17 ile izliyor. Morrgan
Stanley´in Apple´ın hedef fiyatını düşürmesi % 20
düşüş getirdi. Google % 10 kayıpla 2 yıl aradan
sonra 400 doların altına indi..


Wachovia, Citibank'a devredildi
ABD'nin en büyük bankalarından biri olan
Wachovia krize daha fazla dayanamadı

29.09.2008 22:52
Citigroup, Wachovia´nın bankacılık
faaliyetlerini devralacak. Anlaşma
FDIC´in (TMSF) baskısıyla gerçekleşti.
Başkan Bush ve Hazine´nin
gözetiminde yapılan anlaşmayla Mevduatların
güvence altında olduğu açıklandı. Seansöncesi
Wachovia hisseleri % 80´den fazla düşerek 2
doların altına indi.
National City Bank hisseleri % 50, RBS % 25,
UBS % 15 aşağıda. Morgan
Stanley % 21 hissesini Mitsubishi UFJ´ye 9 milyar
dolara sattı. Almanya´nın 2. büyük gayrimenkul
kredi bankası Hypo, devletin ve bazı bankaların
sağladığı 35 milyar euro krediyle kurtarıldı.
Ancak hisseleri % 75 düştü.
TÜRKİYE'YE YANSIMALARI
Yabancılar likidite arayışında!
Bankacılık sisteminin önemli bir kısmı yabancılaşan
Türkiye yeni bir riskle karşı karşıya! Türk halkının
mevduatın yurtdışına transfer edilmesinden
endişe duyuluyor.

29.09.2008 16:57

Finans krizi kapımıza dayandı!!!


Türk bankaları dev finansal kurumları finanse ediyor!

Ve kısa bir süre öncesine kadar Türkiye ekonomisi

için ihtiyaç olarak gösterilen yabancı bankalar

şimdi büyük bir risk unsuru olarak görülüyor.

Kısa bir süre önce ‘bankacılık sisteminin

yabancılaşması büyük risk, kriz döneminde

kaçıp giderler’ şeklinde yapılan uyarılar

gerçek mi oluyor?

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in

yaptığı açıklamaya göre Türkiye’deki bankacılık

sisteminin yüzde 42.7’si yabancılara ait. Ve bankalar

Ağustos sonu itibarıyla toplam 850 milyar dolarlık

varlık yönetiyor.

123 MİLYAR DOLAR YABANCILARIN KONTROLÜNDE

5 Eylül itibarıyla Türk halkının bankalardaki tasarruf

miktarı 288 milyar dolara ulaştı. Yani bunun 123 milyar

dolarını yabancılar kontrol ediyor. Bu paraları

yurtdışına transfer etseler kimsenin ruhu bile

duymayacak!!!

Fortis örneğinde olduğu gibi bankaların merkez ofisindeki sıkıntılara Türkiye’deki iştiraki kayıtsız kalabilir mi?

Asıl daha önemlisi merkezdeki sıkıntı Türk halkının

mevduatıyla finanse edilmek istense bunu kim

engelleyebilir? Bu yüzden giderek yayılan ve kontrol

edilemeyen kriz Türkiye için de önemli bir risk taşıyor.

YENİ BİR KRİZE GİRERİZ

Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner

bugünkü Milliyet gazetesindeki köşesinde bu

konuya dikkat çekiyor ve uyarıyor: “Hem ABD

hem de Avrupa Merkez Bankaları, piyasalara para

verirken, bizim Merkez Bankamız hala Hükümet’le

tartışıp, “enflasyon düşmedikçe para veremeyiz” diyor.

Bu kafayla ve piyasaya para vermemekte direndikçe,

yeni bir ekonomik krize gireriz.”

ELLERİNDEKİ FONLARI YURTDIŞINA GÖNDERECEKLER

Törüner, finans kulislerinde kulaktan kulağa

fısıldanan söylentileri sesli olarak dile getiriyor:

“Türkiye’de de banka satın almış olan yabancı

bankalar, likidite krizine girmeye başladı. Dışbank’ı

alan Fortis Bank’ı buna örnek verebiliriz. Bu durum,

yabancı bankaların Türkiye kardeş bankaları ve

şubelerini de etkileyecek. Türkiye’deki yabancı

bankalar, ana bankalarını kurtarabilmek için,

ülkemizde her türlü uygun olmayan işleme girecekler.

Ellerindeki bütün fonları bir biçimde, ana

bankalarına gönderecekler. Belki de, parayı

dolaştırarak ana bankalarını fonlayacaklar.

“Fiduciary (kimlik saklanarak)” işlemlerle, kredi

vermiş gibi görünüp, ana bankalarını kollamak

zorunda kalacaklar. Sevgili BDDK’nın bir gün bile

geçirmeden ve bayram, seyran demeden, yabancı

bankaları kontrol altına almaları ve yabancı ülke

limitlerini günü gününe kontrol etmesi gerekiyor.

Sevgili Merkez Bankası da günlük işlemlerden aldığı

izlenimleri derhal Sevgili BDDK’ya bildirmeli.”

Türkiye için asıl risk: Güvenirlik
Ana merkezinde sıkıntı olan bir bankanın
Türkiye'deki iştirakinden mevduat kaçışı olmaz mı?

29.09.2008 17:24

Finans kurumlarının denetimi

konusunda uzman isimlerden Sermaye

Piyasası Kurulu (SPK) eski Başkanı Ali İhsan

Karacan ise Türkiye’de banka alan yabancıların

mali sıkıntı içine girmesini önemli bir risk olarak

gösteriyor.
Karacan, bankaların yurtdışına kaynak aktarmalarının

yasal olarak mümkün olmadığının altını çiziyor

ve ekliyor:
“Aktiflerin bir yerden başka bir yere aktarılması

söz konusu olamaz.”
Asıl riskin dışarı kaynak aktarmaktan ziyade

‘güvenirlik’ sorunu olacağını belirten Karacan,

şöyle konuştu: “Ana merkezinde sıkıntı olan bir

bankanın Türkiye’deki iştirakinden mevduat

kaçışı olmaz mı? Olabilir. Bence asıl risk bu! Ve

BDDK ve Merkez Bankası (MB) bu riski takip etmeli.”

'BİR GÜNDE ALIP GÖTÜRMESİ MÜMKÜN DEĞİL'

Bilançonun ancak sınırlı bir kısmının yurtdışına transfer edilebileceğini belirten Karacan, bunların da tahvil ya da banka mevduatı olduğunu söyledi. Karacan, “Banka

kaynakları içerisinde munzam karşılık, dispobilite ve

krediler var. Bunları bir günde alıp götürmeniz

mümkün değil. Ayrıca 11 milyar euro gibi önemli bir

rakamdan bahsediliyor ki, bu rakamı Türkiye’deki

iştiraklerin finanse etmesi zor. Kaldı ki, yurtdışında

sıkıntıda olan bankalar kısa vadeli kredi talep etmiyor. Sermaye ve sermaye benzeri finansman yöntemlerini

tercih ediyorlar, aksi halde ayakta kalmaları zor”

diye konuştu.

Yabancı bankalar kredilerini durdurdu
Yabancı bankalarla ilgili dile getirilen sakınca,
şimdi kendisini gösteriyor. Türk sanayisini besleyen
tüm para muslukları kapatıldı!!!

29.09.2008 16:59

Dünya piyasalarındaki kriz adım

adım Türkiye’ye geliyor. Henüz

tam olarak hissedilmedi ancak Türkiye’de banka

alan yabancıların çektiği likidite sıkıntısı bunun

öncü göstergesi olarak değerlendiriliyor. Bankacılık

sistemini yüzde 42.7’sini kontrol eden yabancı

bankalar, Türk halkının da 288 milyar dolarlık

mevdatının 123 milyar dolarlık kısmını yönetiyor.

Bankaların asli görevi halktan topladığı mevduatı

finans sistemine aktarması. Ancak yabancı

bankalar daha krizin ayak seslerini duyar

duymaz, Türkiye’deki tüm kredileri durdurdu!

Ama mevduat kabul etmeye devam ediyorlar.

BİR HAFTADIR KREDİ VERMİYORLAR

Global krize Türkiye penceresinden bakan Merkez

Bankası eski Başkanı Yaman Törüner, bugün

Milliyet gazetesindeki köşesinde önemi bir tespitte

bulunuyor: “Çoğunluğuna yabancıların sahip

oldukları Türk bankaları, Türk iş alemine verdikleri

kredileri, geçen haftadan itibaren durdurdular.

Bu durum, yabancı bankaların Türkiye’den mevduat

toplamaya devam edeceklerini; fakat, Türkiye’ye

kredi vermeyeceklerini gösteriyor. İşte, daha önceleri,

yabancı bankalarla ilgili dile getirdiğimiz sakınca,

şimdi kendisini gösteriyor. Yani, Türk insanının

mevduatı, yabancılara gidecek. Türk iş alemine

kredi verilmeyecek. Yabancı banka iflas ederse,

Türk kardeş bankası da iflas etmiş olacak.”

FABRİKALAR KAPANACAK,

İŞSİZ SAYISI ARTACAK

Türk halkının sanayi sektörünü fonlamak için

bankalara yatırdığı kaynaklar bloke bir şekilde

bekliyor. Bu da endişeleri artıyor. Bu durumun

ne kadar süreceği ise tam olarak bilinmiyor!
Böyle devam etmesi halinde yılın ikinci çey

reğinde yüzde 1.9 büyümesine rağmen bir

önceki döneme oranla önemli ölçüde daralan

Türkiye ekonomisi için büyük bir sıkıntı anlamına

geliyor.
Yani fabrikalar kapanacak, insanlar işsiz kalacak!
Türkiye ekonomisinin kalkınmasına büyük katkı

sağlayacağı öne sürülen bankalar kredi musluklarını açmazlarsa Türkiye ekonomisini zor günlerin

beklediği vurgulanıyor.

TMSF yabancıları devralabilecek mi?
Türkiye'de banka alan yabancıların iflası halinde sahipleri mahkemeye verilebilecek mi? O bankalardaki mevduat da tamamen ödenecek mi?

29.09.2008 17:14

Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner, bugünkü köşe yazısında önemi bir tespitte bulunuyor: “Bakalım, Sevgili TMSF, onları da devralabilecek mi? Onların sahiplerini de mahkemeye verebilecek mi? O bankalardaki mevduatı da tamamen ödeyebilecek mi? Yoksa, gücü sadece Türklere mi yetecek? Göreceğiz...”Bu konu son günlerinde finans kulislerinde de sıkça tartışılıyor. 5020 sayılı Kanun’u baz alarak Türk hakim ortakların tüm varlıklarına el koyan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF), Türkiye’de banka alan yabancıların sıkıntıya girmesi ya da iflas etmesi halinde sadece ülkemizdeki varkılarına el koyacağı belirtiliyor. Bu durumda da yabancı ayrıcalıklı bir konuma geliyor.
Banka batıran bir Türk sermayederdan faizinin faizi tahsil edilerken, olası sıkıntı halinde kaynaklarını yurtdışına tranfer eden bankaların sadece Türkiye’deki varlıklarına el konulacak.

AYAYDIN: "TÜRKİYE İÇİN RİSK, TMSF BANKAYA EL KOYAMAZ"

Türkiye’de yatırımı olan yabancı bankaların buradaki kaynaklarıyla yurtdışındaki merkezlerini finanse edebileceğini belirten Prof. Aydın Ayaydın, “Bunu engelleyecek bir kanun yok. Türkiye’deki banka Türk halkından elde ettiği mevduatı ülke dışındaki muhaber bankaya transfer edebilir” diye konuştu. BDKK’nın şu anda sistemi denetlediğini de sözlerine ekleyen Ayaydın, kaynakların yurtdışına aktarılmasından sonra bankanın batması halinde ise TMSF’nin sadece Türkiye’deki bankayı ve yöneticilerini sorumlu tutacağını vurguladı.








DEVLETİN MALI DENİZ YEMEYEN DOMUZ!

DEVLETİN MALI DENİZ YEMEYEN DOMUZ!



Benim o tartışmadan aklımda kalan en önemli şey “çift fatura” konusu oldu. Tartışmanın sonunda DMM Fırat’ın kurucusu, ortağı ve yöneticisi olduğu şirketin çift fatura kullandığını itiraf etmesi konuyu bitiren olaydı. Velev ki o şirketten ayrılmış olsa bile (kaldı ki işin orası da oldukça karışık!) bu bir şeyi değiştirmezdi. İddialar bizzat Fırat tarafından doğrulanmıştı.

İhracatta çift fatura kullanmak devletten haksız teşvik ve vergi iadesi almak demektir ve yasalarımıza göre suçtur.

Ama ertesi gün gazetelere baktım, Yılmaz Özdil gibi birkaç yazar dışında bu olaydan söz eden yok.

Neden mi?

Çünkü bu memlekette devlete kazık atmak kimse tarafından suç sayılmıyor. Medya da dahil, toplum artık bu suçu neredeyse kanıksamış ve aldırmıyor.

Bizler, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözünün atasözü kabul edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Ve Başbakanların “benim memurum işini bilir” dediği bir ülkede.

Gazeteler, sayaç mührünü sökerek veya kaçak hat çekerek yapılan elektrik hırsızlığı, su hırsızlığı gibi suçlara ilişkin dosyaların sayısının 100 bine dayandığını yazıyor. Bu rakam sadece adliyeye intikal etmiş olanı. Aslında kaçak elektrik kullananların sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Kimse fakir fukara edebiyatı yapmasın. Güneydoğu’da en büyük zenginlerin, ağaların, şeyhlerin, aşiret reislerinin kaçak elektrik kullandığını herkes biliyor.

Elektriğe bir yılda %64 zam yapıldı. Bu zammı, elektrik faturasını bir gün bile geciktirmeden ödeyen namuslu vatandaşa yüklediler. Yani, kaçak elektrik kullananların tükettiğini de bizler ödüyoruz. Sonra da medyamız, kaçak elektrik kullanan birini beraat ettiren bir hakimi alkışlıyor. Bakın görün, yerel seçimlerden hemen önce, aynen gecekondu affı gibi, kaçak elektrik kullananlara da af çıkarılmasını yaşayacağız.

Bu kitle, DMM Fırat tipi politikacıların potansiyel oy deposudur. Çift fatura olayını, “aferin adama, devlete nasıl da kazık atmış” diyerek izlemiş olanlardır. Zaten o da bunu bildiği için, tartışmanın sonunda o iğrenç yellenme fıkrasını anlatarak düzeyini taçlandırdı!

Son söz: Bu tartışma bize siyasetin ne kadar kirlendiğini ve toplumun da bu kirlenmeye nasıl alıştırılmaya çalışıldığını gösterdi. Şu işe bakın; politikacılar öylesine suça batmış bir durumdalar ki, bir hesap uzmanı o politikanın parlayan yıldızı olabiliyor!

Doğan Yurdakul

Odatv.com

’Ak’ mı, ’Kara’ mı, belli olacak!

rturan@hurriyet.com.tr

’Ak’ mı, ’Kara’ mı, belli olacak!


ERGENEKON soruşturması, Deniz Feneri dolandırıcılığı filan derken belediye seçimlerine 6 ay kaldı. Bu arada kamuoyu araştırmaları da başladı tabii...

Bazı yayın organlarında AKP’nin oylarının yüzde 50’nin üzerinde olduğu iddia ediliyor.

Acaba gerçekten öyle mi? Son haftaları şöyle bir gözden geçirelim...

Anayasa Mahkemesi AKP’nin, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğunu ilan etti.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin 1 milyon dolarlık rüşvet skandalı partiyi karıştırdı. Şaban Dişli partiden değil, tepkileri azaltmak için sadece yönetimden istifa etti. Fakat hálá AKP’nin şerefli bir üyesi ve şerefli bir milletvekili!

* * *

Almanya’daki Deniz Feneri e.V. davasında mahkûm olanların
gerçekte birer maşa oldukları, bütün talimatları Türkiye’den aldıkları açıklandı.

Ekonomi karmakarışık... Büyüme durakladı, borçlar artı, işsizlik salgın hastalık gibi!

Amerika’da patlayan ekonomik fırtınanın Türkiye’yi etkilememesi mümkün değil.

Enflasyon tırmanışta... Terör kan akıtmaya, can yakmaya devam ediyor.

İşçi, memur ağlıyor, esnaf kepenk kapatıyor, çiftçi perişan! Zamlar zıpkın gibi saplanıyor!

Geçenlerdeki protesto mitinglerinden birinde şöyle bir pankart vardı:

"Senin çocuğuna gemicik,

Benim çocuğuma 65 yaş.

Vekile gezi kıyağı,

Asile AKP kazığı,

YÖK Başkanı’na yüzde 30,

Emekli vatandaşa yüzde 2.

Benim Tanrım ’Adil ol’ diyor.

Ya seninki?"

* * *

Buna rağmen AKP tırmanışta ha? Gerçekten öyleyse helal olsun!

Demek ki mazoşist (acı çekmekten hoşlanan) bir toplumuz! AKP’yi kutlamak gerek! Bu işin püf noktasını yakalamış demek ki... İyi de, tarafsız kuruluşların anketleri öyle demiyor...

Mesela, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mezun ve Mensupları Vakfı’nın yaptığı son ankette büyük bölüm kararsız. Yüzde 11.5 ise "Hiç oy kullanmayacağım" diyor. "Bugün seçim olsa kimi tercih ederdiniz?" sorusuna verilen cevapların oranları şöyle:

Kararsızlar.....% 28.4

AKP.......% 25.1

CHP......% 19

MHP.......% 5.6

Diğer bütün partiler ise küçük oranlarla toplam yüzde 10 oy alıyor.

* * *

Dini duyguları istismar ederek gurbetçilerden "41 milyon Euro"luk yardım parası toplayan ve bunun 37 milyonunu amaç dışı kullanan 3 sahtekárı dolandırıcılık suçundan hapse mahkûm eden Alman yargısının "Bunlar Türkiye’den aldıkları talimatları yerine getirmişlerdir. Bu sadece dolandırıcılık değil, inanç özgürlüğüne ve demokrasiye karşı da bir suçtur" diyerek gerçek suçluların adlarını vermesi bütün Türkiye’yi ayağa kaldırmalı ve derhal zanlıların yakalarına yapışılmalıydı. Oysa ortada laftan başka bir şey yok.

Şu gerçektir: Yolsuzluğa, hortuma arka çıkan, kendi ayağına kurşun sıkmış olur.

AKP "Ak" mı, "Kara" mı bu olayda iyice belli olacak.

Ergenekon soruşturmasında "Ucu nereye kadar varırsa gidilecek. Ben Ergenekon davasının savcısıyım" diyen Başbakan şimdi aynı şeyleri Deniz Feneri yolsuzluğu için de söyleyebiliyor mu? "Ucu nerede kadar varırsa gidilecek" diyebiliyor mu?

28 Eylül 2008 Pazar

HERKES HAKETTİĞİ ŞEKİLDE YÖNETİLİR !!!!

Vezirler huzura çıkmıslar:
- Padisahım, hazinede para kalmadı.Yeni vergilere ihtiyacımız var,
diyerekten...
- Padisah, kavugunun altından kafasını kasımıs,
- Eeee! Ne vergisi koyalım?, demis...
- Köprülere adam koyalım, geçenden bir akçe alsınlar!
Padisah,
- Tamam, demis.
Aradan bir süre geçtikten sonra sormus vezirlerine:
- Tepki var mı?
- Hiç bir tepki yok!
- Iyi o zaman köprünün diğer tarafına adam koyun, çıkandan da
bir akçe alsın! Aradan bir süre geçmis, Padisah:
- Var mı şikayet?
- Yok! Halkının tepkisizligine kızan Padisah, gürlemis:
- Köprülerin ortasına da adam koyun, gelip geçeni becersin
Aradan birkaç gün geçmis, halktan bir tepkinin olmamasına içerleyen
Padisah, çagırmıs vezirlerini,
-Halkı dinleyelim hele bir, demis. Gitmisler köye, Padisah sormus:
- Var mı sikayet? Ses yok. Padişah tekrar :
-Var mı sikayet? Şikayeti olan söylesin diye gürleyince arkalardan cılız
bir ses duyulmus:
-Padisahım, o köprünün ortasındaki adam var ya!..
- Eeee!, demis Padisah bir umutla...
- Aksamları çok kalabalık oluyor, sıra uzuyor, eve geç kalıyoz, bir adam
daha koysanız...

'Bal tutan parmağını yalar’ ülkesi

Ayşe Hür - 28.09.2008

Selam verdim rüşvet değil diye almadı’, ‘devletin malı deniz yemeyen domuz’, ‘domuzdan bir kıl koparmak kardır’, ‘ye kürküm ye’, ‘su akarken küpünü dolduracaksın’, ‘bal tutan parmağını yalar’, ‘benim memurum işini bilir’ gibi özdeyişlerle büyümüş kuşaklarız. Sadece 1980 sonrasında olanları hatırlayalım: Yüce Divan’da ve mahkemede rüşvet ve görevi kötüye kullanmaktan mahkum olan bakanlar, ‘Lockheed Skandalı’, ‘Karayolları Yolsuzluğu’, ‘İLKSAN Yolsuzluğu’, Türkbank, İstanbul Bankası ve Hisarbank yolsuzlukları ve sayısız ‘hayali ihracat’...İş adamı Selim Edes'in, Turgut Özal'ın prenslerinden Emlak Bankası Genel Müdürü Engin Civan'a bankayla ilgili bir arazi alışverişi dolayısıyla verdiği 3.5 milyon Dolar rüşveti geri istediğinde Engin Civan’ın kendisine “makbuzun falan var mı, muhasebeciyi çağıralım” demesi üzerine tarihe geçen “rüşvetin belgesi mi olur p.....k!” cevabı ile sembolize olan süreç 2001’de kokuşmuş sistem tarafından tam 65 milyar dolarımızı hortumlandığının ortaya çıkmasıyla sonlanmıştı.


AKP’NİN DOSYASI . 2002’den beri güya rüşvet ve yolsuzlukla mücadele konusunda iddialı olan bir parti tarafından yönetiliyoruz. Ama, Cumhurbaşkanı Gül’ün dokunulmazlık sayesinde yargılanamadığı ama Necmettin Erbakan’ın mahkûm olduğu ‘Kayıp Trilyon Davası’, Tapu ve Kadastro Genel Müdürü Mehmet Zeki Atlı’nın ve Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafiz Özak’ın tapu sicil müdürlüklerindeki rüşvet iddiaları üzerine ‘vatandaşın ev alırken mutlu olup da memura verdiği 15-20 milyon liranın rüşvet değil bahşiş olduğunu’ söylemeleri, ‘Ofer’, ‘Ali Dibo’, ‘Çalık’ muammaları, belediyelerdeki imar yolsuzlukları, AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin 1 milyon dolarlık ‘iş takibi’, Almanya’daki Deniz Feneri yolsuzluğuna AKP’nin tepkisi hayal kırıklığı yaratıyor. Yolsuzlukla demokrasi ters orantılıdır diyenler haklı görünüyor. Televizyonda AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat ile CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun pek ‘medeni’ tartışmasını izlerken, arka plandaki sayısız ‘medeniyetsizlikleri’ düşünürken buldum kendimi ve aşağıdaki yazıyı yazdım. (Sayfayı bağladıktan sonra, gazetelerde Ankara’nın Çankaya İlçesi’nin CHP’li Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz’a ait olduğu iddia edilen bir telefon dinlemesinin utanç verici dökümleri boy gösterdi. Bakalım arkası nasıl gelecek?)


KADİM SUÇLARDAN . Halen İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan bir Sümer tableti rüşvetin ilk belgesi sayılabilir. Sümerolog Veysel Donbaz’ın çözdüğü “Sümer okul günleri” adlı tablette okulun başarısız bir öğrencisinin ailesinin öğretmeni evlerine davet edip yedirip içirmesi v türlü hediyeler vermesi anlatılıyor. Tabletin devamında, bu ağırlamanın sonucunu okuyoruz: Başarısız çocuk birden sınıfın en başarılı öğrencisi olmakla kalmıyor, ardından sınıf başkanı bile seçiliyor.


2.300 yıl öncesine ait bir Çin metninde, yolsuzluğun 40 yolu sayılmış. Belgeye göre, rüşveti önlemek için memurlara verilen ‘yang-lien’ adlı ek ödeme yapılıyormuş, ama sonucun ne olduğu yazılı değil belgede.


“Nasıl dilin ucundaki balı veya zehri tatmamak mümkün değilse, devlete hizmet edenlerin de kralın hâsılatının en azından küçük bir parçasını yiyip bitirmemesi mümkün değildir. Nasıl sudaki bir balığın su içip içmediğini tespit edemezsek, devlete hizmet edenlerin de kendileri için para alıp almadıklarını tespit edemeyiz.” Bu satırlar da Hint hukukunun temel kaynaklarından sayılan MÖ 400’lü yıllarda yazılmış Arthasastra’dan alınma.


Eski Yunan’da yaşamış ünlü filozof Platon “devlet memurları hiçbir hediye almadan hizmet etmelidirler. Buna uymayanlar yargı kararlarıyla cezalandırıldığında cenaze merasimi yapılmadan gömülmelidirler” derken, herhalde yolsuzluğun ne boyutlara ulaşabileceğini tahmin etmemiş.


‘İHTİYAÇ İPİ’ . Rüşvet kelimesinin kökeni, Arapça kuş yavrusunun, kendisini beslemeye gelen annesine boynunu uzatması anlamına gelen reşâ fiili. Aynı kökten gelen rişâ ise, kuyudan su çıkarmaya yarayan kovanın ipi demek. Rüşvet vermenin kuyuya kova sarkıtmaya benzetilmesine bakılırsa, rüşvet ‘ihtiyaç ipi’ anlamına geliyor.


İslam hukukunun ilk ve temel kaynağı olan Kur’an’da rüşvet konusunda kesin hükümler yoktur. Sadece, Bakara Suresi’nin 188. ayetinde Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarının bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere vermeyin” der. Bu ifade bazı çevirilere ‘Hâkimlere rüşvet vermeyin’ şeklinde geçmiştir ki bu yanıltıcıdır. Eksikliği fark eden fıkıh uzmanları çareyi Hazreti Muhammed’in rüşvet ile ilgili hadislerine dikkat çekmekte bulurlar ki, bunların en ünlüsü “rüşvet verene de, alana da, ikisi arasında vasıta olanlara da Allah lanet eylesin” ve “rüşvetten gelişen her cesede en layık şey ateştir” hadisleridir. Ancak ne söz konusu ayette, ne de hadislerde rüşvetin cezası belirtilmemiştir.


Bazı fıkıh uzmanları, rüşvet failine malî ceza verilebileceğini savunurlar. Bazılarına göre görevden uzaklaştırma cezası verilmelidir. Bazıları uzaklaştırılmayı gerektiren bir suç işleyen memura, ayrıca kırk sopa vurulmasını, bazıları kırbaç veya sürgün cezası verilebileceğini ileri sürerler. Ama ortada kesin bir ceza olmadığı için, rüşvet devam eder gider.


HEDİYE MÜBAHTIR . Rüşvetin can yoldaşı ‘hediye’ ise, Arapça’da toplamak, bir araya getirmek, birbirine katmak, biriktirmek anlamlarına gelir. İslam dinine göre hediye almak ve vermek teşvik edilen ve hoş karşılanan bir şeydir. Peygamberin “Hediyeleşin ki birbirinizi daha çok sevin” “Hediyeleşin çünkü hediye göğüsteki kini giderir” gibi hadisleri buna dayanak gösterilir.


Peygamberin bu hadislerine rağmen Hazreti Ömer, halifeliği esnasında hediye kabul etmemiş, kabul etmek zorunda kaldığında ise onu devlet hazinesine vermiştir. Kendisine bu konuda sorulan soruyu ise “ O (verilen şey), Allah Resulü için hediyedir, bizim için ise rüşvettir. Çünkü insanlar, Allah Resulünün nübüvvet makamına hürmeten hediye verirlerdi; bize ise ancak işgal ettiğimiz makamdan dolayı hediye vermektedirler” diye cevaplamıştır. Bugün Maliki ve Şafii hukukçulara göre, devlet yöneticileri eğer hediye alırsa emrinde çalışanlar da ona uyarak hediye almaya başlarlar ki, bu rüşvet kapısının aralanması anlamına gelir. Bu yoruma rağmen, Hanefi hukukçuların çoğu, hediyenin değerinde veya miktarındaki bu artışın, kişinin malındaki veya kazancındaki artışla paralellik göstermesi halinde verilen hediyeyi hukuka uygun görürler ve Hazreti Ömer’in kemiklerini sızlatırlar!


ÇANDARLI’YLA BİSMİLLAH . Gelelim İslam hukukunun nasıl uygulandığına. Neşrî Tarihi’nde, Osmanlı Devleti’nin ikinci sultanı Orhan Bey zamanında (1326-1360) askeri teşkilatın ilk adımı sayılan ‘yaya’ (piyade) sınıfı kurulurken Padişah hizmetinde olalum deyü çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar. Beni yaz didiler...” denir. Sözü edilen kadı, Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil Paşa’dır.


Lütfi Paşa, Asafname adlı eserinde Yıldırım (I) Bayezid (1389-1402) döneminde rüşvetin adalet teşkilatına kadar girdiğini anlatır. Özellikle kadılar rüşvet almakta işi öyle ileri götürmüşlerdir ki, devlet katında tedbirler almak lazım gelmiştir.


Kanuni Sultan (I) Süleyman devrinin (1512-1566) son yıllarında rüşvet artık devletin bütün mekanizmalarına hâkim olmuştur. Tarihçi Abdurrahman Şeref Efendi, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’nın bir sefer dönüşü Kanuni’ye ‘omuzlarına değerli kumaşlar yüklenmiş 2 bin esir, omuzlarına birer kese akçe asılmış 200 esir, ellerindeki gümüş tepsilerde altın keseleri taşıyan 100 esir, ellerindeki altın tepsiler içinde inci ve mercan tespihler, gerdanlıklar, altın kadehler ve sair nefis eşya bulunan 200 esir’ hediye ettiğini anlatır.


‘İKBAL BİTİ’ RÜSTEM PAŞA . Kanuni’nin damadı Rüstem Paşa, ‘Kehle-i ikbal’ (İkbal Biti) lakabı ile anılırdı ki, bu lakap ‘ballı adamın üzerinde bit çıksa işe yarar’ anlamına gelen bir beyitten ilham alınarak türetilmişti. Söz konusu beyit ise, Rüstem Paşa’yı çekemeyenlerin kendisi için ‘cüzamlı’ dedikodularını çıkardığı bir dönemde paşanın üzerinde bit çıkması üzerine kaleme alınmıştı. İnanışa göre cüzamlının üzerinde bit çıkmazdı. Bit olduğuna göre, ya paşa cüzamlı değildi, ya da dedikodulardan bir bit sayesinde kurtulacak kadar ‘ballı’ idi!


Tarihçi Peçevi’nin tarihçi Ali’den aktardığına göre III. Murat (1574-1595) rüşvet alan ilk padişahtır. III. Murat’ın vezirlerinden Şemsi Paşa, ataları Kızıl Ahmetli ailesinin öcünü almak için bir bahane bulup, padişaha 40 bin altın rüşvet verdiği gibi, bu tarihten sonra padişaha verilen dilekçeleri yüklü rüşvetler karşılığında almaya ve aldığı rüşvetlerin bir bölümünü de padişaha vermeye, böylece bir komisyoncu gibi çalışmaya başlamıştı.


1620’de II. Osman’a sunulan yazarı bilinmeyen Kitab-ı Müstetab, 1631’de I. İbrahim’e sunulan Koçi Bey Risalesi ve Katip Çelebi’nin 1652/1653’te sunduğu’Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar’ risalesi ve Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın 1714-1717 arasında yazdığı tahmin edilen "Nesâyih ül-vüzerâ v’el-ümerâ veya Kitab-ı Güldeste" (Devlet Adamlarına Öğütler) bakılırsa, ekonomik ve sosyal gerilemeye bağlı olarak 17. yüzyıldan itibaren rüşvet iyice kurumsallaşmıştı. Hatta rüşvet listesinin başına padişah, arkasına sadrazamın adı yazılır olmuştu.


VALLAHİ DE BİLLAHİ DE . 1839 tarihli Tanzimat Fermanı uyarınca 1840 yılında Ceza Kanunnamesi yürürlüğe girdi. Bu kanunnamenin beşinci faslında rüşvet suçu geniş şekilde düzenlenmişti. 1849 yılında bütün memurlara rüşvet almayacaklarına ilişkin yemin etme usulü getirildi. İstanbul’da başta padişah olmak üzere bütün yüksek memurlar Kuran’a el basarak yemin ettiler. Taşrada görevli memurlar da bu yemini halkın gözü önünde yaptılar. 1855 yılında yürürlüğe giren 30 maddelik bir nizamname ile sırasıyla rüşvet, devlet malını çalmak, rüşvet sayılan ve sayılmayan hediyeler ve bunları alma kuralları düzenlendi. 1858’de Fransız Ceza Kanunu’ndan yararlanılarak eski ceza kanunun ilgili maddelerinde bazı düzeltmeler yapılarak rüşvet suçu ağırlaştırıldı, ama rüşveti önlemek mümkün olmadı.


Gazeteci Ali Suavi, 1875 yılında, Simav’da Nahiye Müdürü’nün odasında kimsesiz ve yoksul bir köylü kadının ninesinden kalmış 20 kuruş değerindeki toprak tencere, keser sapı gibi bir takım eşyanın bir köylüsü tarafından el konulduğundan şikayet etmesi üzerine, Nahiye Müdürü’nün kendisinden ‘şikayetleri yazma parası’ adıyla istediği 60 kuruşu temin etmek için, Nahiye Müdürü tarafından oğlunu esnaftan birine yıllığı kırk kuruşa besleme olarak vermesini ve peşin ödenen 20 kuruşu Nahiye Müdürü’ne getirmesini nefretle anlatmıştır.


‘ERMENİ FIRTINASI’ . Birinci Dünya Savaşı sırasındaki yolsuzlukları, Beyoğlu’nun balozlarında, müzikhollerinde ve restoranlarında su gibi para harcayan savaş zenginlerini hızlıca geçelim. Osmanlı Devleti rüşvetle başa çıkamadan yerini Cumhuriyet’e bıraktığı için rüşvet suçu daha hafif olmak kaydıyla yeni döneme de aktarılmıştı. İlk rüşvet olayının gazetelere yansıması için çok beklemek gerekmedi. 1924 yılı Nisan ayından patlak veren ve basının ‘Ermeni Fırtınası’ adını taktığı olayın esasını İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verdiği emirle üç Ermeni ile daha önce ‘vatan haini’ ilan edilerek sınır dışı edilen bir Rum’un rüşvet vererek Türkiye’ye dönmeyi ve mallarını ‘emval-i metruke’ (terkedilmiş mal) sayılmaktan kurtarması oluşturuyordu.


Hükümet rüşvet iddialarına cevap vermek yerine konuyu hükümete güven meselesi yaptı. Güven oylamasında hükümete 80 milletvekili güvenoyu, 20 kişi güvensizlik oyu verdi. Geri kalanı da rey vermemek için savuşmuştu. Ancak gazetelerin ısrarı üzerine tahkikat açılmasına mecbur olundu. Soruşturma sürerken İç İşleri Bakanı Ferit (Tek) Bey eski Şer’iye Vekili (Adalet Bakanı) Mustafa Fevzi Efendi’nin ricası üzerine, söz konusu izni verdiğini açıkladı.


Ferit Bey’in, daha Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde Nafıa Nazırı (Bayındırlık Bakanı) iken Milli Mücadele aleyhine çektiği bir telgraf gazetelere sızdırılması üzerine Ferit Bey istifa etmek zorunda kaldı. Yerine Recep (Peker) Bey İçişleri Bakanı oldu. Sonuçta olaylara karıştığı iddia edilen 11 küçük memur azledildi. Yolsuzluklarda rolü olan milletvekilleri ve diğer nüfuzlu kişiler ise heyetin yetkisi dışında sayılmış, bunlar hakkında Ankara’ya gizli bir dosya gönderilmişti. Basının baskısı üzerine bu gizli rapor, 23 Temmuz 1924 tarihli gazetelerde yayınlandı. Raporda, söz konusu kişilerden Sebuhyan’ın kendisinden istenen 200 bin lira rüşveti vermediği için olay patlak verdiği anlatılıyordu. Ama olay hükümetten kurban verilmeden apar topar kapatıldı. (Ayrıntılı bilgi: Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, Pera Yayıncılık ve Turizm A.Ş. c. II, s. 932-952)


‘HAVUZ-YAVUZ OLAYI’ . Ardından Birinci Dünya Savaşı’nın baş kahramanlarından Yavuz zırhlısının onarımı için inşa edilen havuzla ilgili skandal patlak verdi. Mayıs 1924’ten Ağustos 1927’ye kadar uzayan havuz inşaatı sırasında yaşanan yolsuzluklar, bu da yetmezmiş gibi Yavuz’un havuza indirilirken kırılması üzerine Yavuz’un tamiri bir başka şirkete verilmiş, bu şirkette de İhsan Bey’in 20 yıllık arkadaşı Hakkı Bey’in ortaklığının olduğu ortaya çıkmıştı. Dahası, tamir bir türlü başlayamamıştı, çünkü sigorta şirketleri bir önceki havuz kırılması olayından dolayı sigorta birimlerini beş kat arttırmışlardı ve bunu Bakanlığın ödemesini istiyorlardı.


Olaylar bir hükümet değişikliğine rastlamıştı. Bakanlar Kurulu 1 Kasım 1927’de istifa edecekti. İsmet İnönü Bahriye Nazırlığı’nın kaldırılacağını söylemişti. Bu haberler ortada iken İhsan Bey 30 Ekim’de apar topar yeni bir anlaşma yaptı. Bunu duyan İnönü çılgına döndü. Konuyu Mustafa Kemal’e açtı. 24 Aralık 1927’de yeni kurulan İnönü hükümetinin ilk işi, İhsan Bey hakkında meclis soruşturması açılmasını istemek oldu. Meclis İhsan Bey’in dokunulmazlığını kaldırdı ve Yüce Divan’a gönderdi. Dava 16 Nisan 1928’de sonuçlandı. Mahkeme Eski Bahriye Vekili İhsan Bey’i ‘fesat karıştırmak suretiyle rüşvete teşebbüs ettiğinden’ iki sene ağır hapis cezasına çarptırdı. Sanıklardan Sapancalı Hakkı Bey bir yıl, Nazım ve Dr. Fikret beyler dörder ay hapis ve yüzer lira ağır para cezası aldılar. Bunca skandaldan sonra, Mustafa Kemal’in 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında İhsan Bey’e ‘Eryavuz’ soyadını vermesi ise güya, İhsan Bey’i ‘arlandırmak’ (terbiye etmek) içindi! (Ayrıntılı bilgi: Mehmet Altun, “Havuz-Yavuz olayı”, Toplumsal Tarih, S.110, Şubat 2003, s.36-39)


ESKİ DEFTERLER . İkinci olay yaşanırken, un ve zahire fiyatlarının yükselmesini önlemek için Ticaret Bakanlığı emrine verilen 500 bin liranın harcanmasında usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle Ticaret Bakanı Ali Cenani Bey hakkında Meclis bünyesinde bir soruşturma komisyonu oluşturulmuştu. 14 Nisan 1928’de dokunulmazlığı kaldırılarak Divân-ı Âli’ye (Yüce Divan) sevk edilen Ali Cenani Bey, 1 ay hapis ve ortaya çıkan zarar olan 170 bin lirayı tazmin etme cezasına çarptırıldı.


1929 yılında, Sultan Reşad döneminde kurulan Ahmet Muhtar Paşa hükümetinde Bahriye Nazırı olan Mahmut Muhtar Paşa (Katırcıoğlu), 1911 yılında Anadolu Demiryolu Kumpanyası ile ilgili bir işte, Times Iron Works fabrikasına verilen 20 bin İngiliz lirası yüzünden Divân-ı Âli’ye verildi. Araya giren Trablusgarp ve Balkan savaşları, onu takip eden Milli Mücadele yılları dolayısıyla olay unutuldu sanılırken, Dünya Büyük Buhranı dolayısıyla kasası boşalan Cumhuriyet yönetimi eski defterleri açmış ve eski bakanın yakasına yapışmıştı. Dava sonunda, hazinenin zararı olan 22.411 altının, yüzde beş iskonto ile Mahmut Muhtar Paşa’dan tahsil edilmesine karar verildi.


Tek Parti döneminde bürokratik elit, devletçi politikaların nimetlerinden yararlanarak, kendine rant sağlamayı ihmal etmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında alıp başını giden karaborsacılık, karne yolsuzlukları, 1947’de Marshall Yardımları ile başlayan ithal malları tahsislerindeki yolsuzluklar, bakır, kalay, lastik yolsuzlukları yüzünden Gümrük ve Tekel Bakanı Suat Hayri Ürgüplü ve bakanlığın pek çok memurları yargılandı ama Ürgüplü beraat ederken, memurlar ufak tefek cezalarla kurtuldular. Cumhuriyet’in bu ilk çeyreğindeki yolsuzlukların arkasında ‘devlet eliyle ferdi zengin etmek’ politikaları yatıyordu.


1950-1960’LAR . 1950’ler ise ‘bürokratik devleti yıkarak yerine liberal devleti kurduğunu’ iddia eden DP ile kamu yönetimi bürokrasisi arasındaki savaşla geçti. DP’nin ilk işi yeni kurulan ve daha sonra kamu maliyesine büyük yük olacak Kamu İktisadi Teşekkülleri’ne (KİT) adamlarını yerleştirmek burada çalışan memurlara daha yüksek ücret vermek ve ücretli yurt dışı gezilerine göndermek oldu. Ama 1960 darbesinden sonraki Yassıada yargılamalarında Milli Birlik Komitesi (MBK) ‘köpek’, ‘bebek’ ve ‘don’ suçlamalarından öteye gidemedi.


1960 darbesinden sonraki dönemin ilk rüşvet davası 1961 yılında MBK hükümeti bakanlarından Ticaret Bakanı Mehmet Baydur’un İngiltere’de bir firmaya arpa satışı sırasında yolsuzluk yaptığı iddiasıyla yargılandı ama sonunda suçsuz olduğu ortaya çıktı. 1963’te DDY Genel Müdürlüğü’nce alınacak dizel lokomotifler için açılan ihalede yolsuzluk iddialarını soruşturmak için Meclis’te kurulan Tahkikat Komisyonu’nun Millet Partili üyesi Memduh Erdemir, yolsuzluk iddialarıyla ilgili bir şey bulunamadığını söyleyince, yolsuzluğu ortaya çıkarmaya fazlaca kafayı takmış olan parti başkanı Osman Bölükbaşı, intihara teşebbüs etmiş, son anda kurtarılmıştı. Elbette Bölükbaşı’nın bu dramatik tepkisi bazılarına pek garip görünmüştü!


HAYALİ İHRACATIN İCADI . Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e çok yakın bir isim olan eski DP’li Mıgırdıç Şellefyan’ın 1962’de Gaziantep Havaalanı ihalesini aldıktan sonra batması ve teneke yolsuzluğu bugünkülerin yanında çocuk oyunu kalıyordu ama Şellefyan’ın Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’le birlikte 1975’te mobilya diye sunta ihraç ederek o günün parasıyla 25 milyon lira vergi iadesi almaları Türkiye’yi hala yakasını kurtaramadığı ‘hayali ihracat’ belasıyla tanıştırdı. Sivil kesim yapar da asker kesimi durur mu? Elbette durmadı.


LOCKHEED SKANDALI . Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) 1974-1975 yıllarında Aeritalia şirketinden Lockheed-Martin lisansıyla üretilen 40 adet uçak satın almıştı.1976’da, Lockheed-Martin’in yeminli denetçisi, ABD Senatosu’na verdiği ifadede, şirketin uçak satabilmek için Hollanda, Japonya, İtalya ve Türkiye’de askeri yetkililere 1971-1975 yılları arasında toplam 24 milyon dolar rüşvet verdiğini söylediğinde hem TBMM, hem de Genelkurmay Başkanlığı, iddiaları araştırmak için birer komisyon kurmak zorunda kaldı. Soruşturma sırasında, Aeritalia’nın Eylül 1975’te deprem felaketine uğrayan Lice’de bir okul yaptırması için Hava Kuvvetleri Komutanı Emin Alpkaya’ya 30 bin dolar verdiği ortaya çıkınca kıyamet koptu. Alpkaya, ‘konudan Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’ın haberi vardı” dedi ama Genelkurmay Başkanı bunu reddetti. Sonuçta, komisyonun raporu üzerine, Lockheed’in Türkiye Temsilcisi Altay Kolektif Şirketi’nin sahibi Nezih Dural, rüşvet verme suçundan tutuklandı. Cumhurbaşkanı Korutürk ve Başbakan Demirel aralarında anlaşarak Emin Alpkaya’yı 5 Mart 1976’da istifaya zorladılar. 7 Nisan’da açılan dava, jet hızıyla yürütüldü ve 30 Nisan’da Alpkaya’nın beraatı ile sonuçlandı. Genelkurmay Başkanı Semih Sancar kararı temyiz ettiyse de, Askeri Yargıtay beraat kararını onayladı.


Bir genel, bir ara seçimden sonra hükümetler ve ordu komuta kademesi değişti. Lockheed Skandalı’yla ilgili soruşturmalar, 12 Eylül 1980 darbesinden önceki son hükümetin Başbakanı Demirel tarafından şu sözlerle kapatıldı: “Bence Lockheed bir muammadır. Üzerinde çok uğraşılmış, bir şey çıkarılamamıştır. Kişi suçu ispatlanmadıkça suçsuzdur, ispatlarlarsa ben de üstüne varırım. Biz üstümüze düşeni yaptık. Çok iyi yaptık..."


Halbuki TBMM Susurluk Komisyonu Raporu’nun genel değerlendirme bölümündeki şu ifadeler üzeri örtülen pisliğin anahtar niteliğine işaret ediyordu: "Bütün dünyada yankılar uyandıran uluslararası rüşvet ve yolsuzlukların önemli bir örneği olan Lockheed olayı ülkemizi de yakından ilgilendirmiştir. Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 1976 yılında Meclis Araştırma Komisyonu kurulmuştur. 15 ay çalışma neticesinde 524 sayı ile 278 sayfalık bir rapor hazırlanmıştır. Bu rapor bugün tartıştığımız gerçekleri yıllar önce görmemizi sağlayabilirdi. O nedenle raporun yeniden gün ışığına getirilmesi uygun olacaktır." Tahmin edileceği gibi kimse komisyonun bu tavsiyesine kulak asmadı. (Aktaran Mehmet Altan, “Lockheed olayı örtbas edildi”, 24 Ağustos 2002, Radikal)


TAHSİN ŞAHİNKAYA . 12 Kasım 2001 tarihli Hürriyet’teki bir haber olayı tekrar gündeme getirdi. Haberde, emekli büyükelçi Yalım Eralp “O tarihte [1981] Washington’da Büyükelçilik Müsteşarı olarak görev yapıyordum. ABD’liler Kongre’de bana, ‘Sizinkiler olayı kasten manipüle edip, rüşvetle F-16 yerine öbür uçak F-18’i almaya gayret ediyorlar’ demeye getirdiler... Aynı bilgi, Büyükelçi Şükrü Elekdağ’a da verildi. Şükrü Bey’le, bunu Ankara’ya bildirmeli ama nasıl yapacağız diye düşündük. Şifreyle göndermeyi önerdi; ‘9 tane basılır, birçok kimse okur’ dedim. Bilgilerde falanca askerî kişilerin otelde buluşmaları, rüşvet aldıkları gibi ayrıntılar da vardı. Öyle bir tarif yapılıyordu ki, zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya sonucu çıkıyordu...” diyordu ama elbette Şükrü Elekdağ bu iddiayı reddettiği gibi, 12 Eylül’ün darbecilerini yargılamayı yasaklayan anayasa maddesi yüzünden malum şüphelilerin üstüne gidilemedi....


1980 sonrasındaki ‘neo-liberal’ dönemin yolsuzluk ve rüşvet hikayeleri Kanuni dönemini aratmadı. Son yaşadıklarımız ise, yasalardaki yeni düzenlemelere, AB kriterlerine, uluslar arası denetime rağmen, bir arpa boyu yol gitmediğimizi gösteriyor.


Özet Kaynakça: Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Rüşvet, İnkilab Kitabevi, İstanbul 1985; Ahmet Gökçen, Tanzimat Dönemi Osmanlı Ceza Kanunları ve Bu Kanunlardaki Ceza Müeyyideleri, İstanbul 1989; Kemal Daşçıoğlu, Osmanlı Döneminde Rüşvet ve Sahtekârlık Suçları ve Bunlara Verilen Cezalar Üzerine Bazı Belgeler’’, Sayıştay Dergisi, 2005, Ekim-Aralık, S: 59, s.119-124.