TÜRKİYE’DE SINIFSAL SİYASETİN ÖNÜNDEKİ KİMLİK ENGELİ
Mezhepsel ve Etnik Politikaların Sınıf Mücadelesi Üzerindeki Etkisi
Kimliğin Gölgesinde Kaybolan Eşitlik
Bugün Türkiye’de sol, sosyalist ya da demokrat kimliğiyle var olduğunu iddia eden partiler, sınıf temelli bir mücadele hattı kuramadıkları için toplumsal karşılık bulamıyor.
Çünkü kimlikler, hak arayışının değil, iktidar mühendisliğinin malzemesine dönüşmüş durumda.
Kimliğin öne çıktığı yerde sınıf bilinci geri çekiliyor; laiklik, halkçılık ve eşit yurttaşlık, temsil kotası ve sembolik jestlere indirgeniyor.
Artık sormak gerekiyor:
Bir Alevi’nin hakkı, bir işçinin hakkından daha mı ayrıcalıklı olmalı?
Ya da bir Kürt burjuvasının talebi, yoksul Kürt köylüsünün emeğini görünmez kılmalı mı?
Çünkü kimlikler tartışıldıkça, sınıflar susuyor.
Türkiye’de solun, özellikle de CHP’nin toplum nezdinde inandırıcılığını kaybetmesinin temel nedeni, kimlik siyasetleri karşısındaki tutarsız ve popülist konumudur.
Sol, yıllardır emek-sermaye çelişkisini siyasetin merkezine yerleştirmek yerine, etnik (Kürt) ve mezhepsel (Alevi) talepler karşısında tavizkâr, belirsiz ve günü kurtarmaya dönük politikalar üretmektedir. Bu da geniş halk kesimlerinde güven erozyonuna yol açmıştır.
Bu durumun kökleri, yalnızca bugünkü partilerin stratejilerinde değil, Türkiye’nin modernleşme serüveninde yatıyor.
Osmanlı’da din, mezhep ve etnisite siyasetin belirleyici unsurlarıydı. Sünni İslam, devlet ideolojisinin temel taşı haline gelmiş; eğitimden kültüre kadar toplumsal hayat bu eksende biçimlendirilmişti.
Cumhuriyet, laiklik yönünde önemli bir kırılma yarattı ama 12 Eylül darbesiyle birlikte zorunlu din dersleri getirilerek yeniden Sünni merkezli ideolojik bir toplum mühendisliği devreye sokuldu.
Ardından gelen Özal dönemi, bu yapıyı neoliberal ekonomiyle birleştirerek daha derin bir dönüşüm yarattı.
“Toprak işleyenin, su kullananın” diyen Ecevit’in DSP’si bile, köy okullarını kapatıp taşımalı eğitimi yaygınlaştırarak köyleri imamların insafına bıraktı. Böylece kırsal kesimde laik kamusal alan sessizce tasfiye edildi.
Bu ortamda AKP, neredeyse dikensiz bir gül bahçesinde iktidara yürüdü.
Sonuç?
Toplumsal eşitsizlikler görünmez hale geldi. Siyasetin ana ekseni artık emek-sermaye çelişkisi değil, mezhep ve etnik kimlik çatışmaları oldu.
Teorik Arka Plan: Hegemonyanın Kimlik Maskesi
Marksizm, toplumsal çatışmanın kaynağını üretim araçlarının mülkiyetinde; yani sınıf ilişkilerinde görür.
Weber, toplumsal konumun sadece ekonomik değil, statü ve kimlikle de belirlendiğini söyler.
Gramsci ise egemen sınıfların çıkarlarını “ulusal çıkar” gibi sunarak rıza ürettiğini anlatır.
Türkiye’de kimlik siyaseti tam da bu noktada devreye giriyor:
Egemen sınıflar, kimlik temsillerini “demokratikleşme” kisvesi altında kullanarak, sınıfsal eşitsizlikleri görünmez kılıyor.
Mezhepten Kimliğe, Kimlikten Sınıf Körlüğüne
Aleviler tarih boyunca dışlanmış, baskı görmüş, katliamlara uğramıştır. Bu tarihsel deneyim, siyasette mezhep temelli dayanışma refleksi oluşturmuştur.
Ancak günümüzde bu refleks, çoğu zaman sınıfsal bilinci zayıflatan bir unsura dönüşmüştür.
Bir işçi-Alevi ile bir sermaye sahibi-Alevi arasındaki uçurum, “mezhepsel birlik” söylemiyle kapatılmakta; bu da kimliğin sınıfın önüne geçmesine neden olmaktadır.
CHP içindeki Alevi örgütlenmeleri de zaman zaman liyakat yerine kimlik kotası anlayışını güçlendirmektedir.
Oysa laiklik, yalnızca Alevilerin değil, tüm yurttaşların ortak mücadelesi olmalıdır.
Laiklik bir mezhebin imtiyazı değil, eşit yurttaşlığın teminatıdır.
Etnik Taleplerin Gölgesinde Unutulan Sınıf Gerçeği
Kürt siyaseti de uzun süredir etnik kimlik merkezli bir hat üzerinden ilerliyor.
Doğu ve Güneydoğu’da büyük toprak sahipleriyle yoksul köylüler arasındaki eşitsizlik, “etnik birlik” söylemiyle örtülüyor.
Kürt burjuvazisi, kimlik taleplerini kendi sınıfsal çıkarlarını meşrulaştırmanın aracı haline getiriyor.
Türkiye’nin batısında ciddi bir Kürt sermaye birikimi olmasına rağmen, hâlâ tek tip “mağdur Kürt kimliği” siyasette baskın tutuluyor.
Kürt çocuklarının "Türkçe dilini" ilkokula başlamasıyla öğrendiği, Kürt kurslarının kurulduğu ancak Kürt çocuklarının ulusal dil olmadığı için mesleki eğitim için İngilizce öğrenme gerçeğiyle, “Ana dilde eğitim” elbette tartışılabilir bir demokratik meseledir; ancak Kürtlerin hangi temel haklardan mahrum kaldığı sorusu, çoğu zaman net bir yanıt bulamıyor.
Bu da kimlik siyasetinin, sınıf gerçekliğini perdeleyen sınırlarını açıkça gösteriyor.
Egemenlerin Yeni Oyuncağı : Kimlik Siyaseti
Başlangıçta haklı gerekçelere dayanan kimlik siyasetleri, bugün iktidarların en etkili manipülasyon aracına dönüşmüş durumda.
Emekçilerin birliğini parçalayarak toplumu yatay olarak bölüyor, sınıf temelli mücadelenin önünü kapatıyor.
Bahçeli’nin “Cumhurbaşkanlığı sisteminde bir Kürt ve bir Alevi yardımcı olmalıdır” sözleri, kimliklerin nasıl siyasal mühendislikte kullanıldığını net biçimde ortaya koyuyor.
İşçi sınıfı, mezhep ve etnisite ekseninde bölünmüş durumda; emek-sermaye mücadelesi kimlik çatışmalarının gölgesinde kaybolmuş.
Çıkış Yolu: Sınıf Bilinci ve Eşit Yurttaşlık
Türkiye’nin çıkış yolu, kimlikleri yok saymakta değil, onları sınıf mücadelesinin önüne geçirmemekte yatıyor.
Gerçek “eşit yurttaşlık”, kimlik temsiline değil, sınıfsal adaletin sağlanmasına dayanmalıdır.
Siyasetin merkezine yeniden emek-sermaye çelişkisini yerleştirmeden ne laiklik, ne demokrasi, ne de özgürlük inşa edilebilir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, kimliklerle bölünmüş bir toplum değil; sınıf bilinciyle birleşmiş, laik ve demokratik bir cumhuriyet idealidir.
Ozan
27 Ağustos 2025
***
1. Türkiye’nin doğusundaki birçok Kürt çocuğu, ilkokula başlayana kadar Türkçeyi tam olarak öğrenemiyor. Türkçe konuşmayı ve yazmayı ancak okulda öğreniyorlar. Ancak bu, bir mağduriyet hikâyesinden ziyade sosyolojik bir gerçekliktir. Bandırma Devlet Hastanesi’nde görüştüğüm Kürt gençleri, “anadilde eğitim” gibi bir talep içinde olmadıklarını açıkça ifade ettiler. En temel gerekçeleri ise son derece rasyonel: Batıya göç ettiklerinde, toplumsal hayata ve iş yaşamına katılabilmek için Türkçeyi etkin biçimde konuşmak zorunda olduklarını biliyorlar. Yani mesele, “yasak” değil; “entegrasyon ve iletişim” kaygısıdır.
2. Bugün, birçok belediyede, özellikle de muhalefetin yönettiği bazı kentlerde, belediye binalarında Kürtçe tabelalar asılı duruyor. Bu da devletin ya da yerel yönetimlerin Kürtçeyi yasaklayan bir tutum içinde olmadığını, tersine kültürel çeşitliliğe sembolik düzeyde alan tanıdığını gösteriyor.
3. Ayrıca, Kürtçe konuşmak Türkiye’nin hiçbir yerinde yasak değildir. TRT Kürdî, 24 saat Kürtçe yayın yapan bir devlet kanalı olarak spor müsabakalarından belgesellere kadar geniş bir içerik sunuyor. Yani dilsel görünürlük, geçmişin aksine artık kamusal bir gerçekliktir.
4. Asıl mesele, dil ya da tabela değil, ekonomik geri kalmışlıktır. Bugün batıya yatırım yapan büyük Kürt sermayesi, doğduğu topraklara yatırım yapmaya yönelmelidir. Eğer ekonomik gelişme ve istihdam artarsa, kimlik tartışmalarının da önemli ölçüde anlamını yitireceği açıktır.
5. Öte yandan, Türkiye’nin ortak problemi etnik ya da mezhepsel değil, sınıfsaldır. KPSS’den yüksek puan alan Türk, Kürt, Çerkes ya da Arap fark etmiyor; torpili olmayan hiçbir genç kamuya giremiyor. Yani adaletsizlik, kimliğe göre değil; sınıfsal ayrıcalıklara göre şekilleniyor.
O halde asıl sorulması gereken soru şu:
Gerçek eşitsizlik kimlikte mi, yoksa gelir, fırsat ve liyakat dağılımında mı?
Bakın, Hatay’da depremden bu yana hâlâ insanlar konteynerlerde yaşıyor. Temiz su, yiyecek, elektrik, kanalizasyon ve eğitim gibi en temel ihtiyaçlarda büyük sıkıntılar devam ediyor. Üstelik Hatay halkının önemli bir kısmı Arapça konuşuyor. Ama hiçbirinin “anadilde eğitim” talebi yok. Çünkü mesele dil değil, insanca yaşama koşulları.
Türkiye’nin çözmesi gereken sorun, etnik değil; sınıfsal, ekonomik ve yönetsel adaletsizliktir.
Kimlik tartışmaları, bu gerçek adaletsizliği perdelemekten başka bir işe yaramıyor.
Ozan
13 Ekim 2025



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder