29 Aralık 2008 Pazartesi

Hiçbirimizin fark etmediği bir sarsıntı mı oluyor?

Atılgan Bayar

Hiçbirimizin fark etmediği bir sarsıntı mı oluyor?

atilgan.bayar@aksam.com.tr


Kenan Evren Anayasası’na yüzde 92 oranında oy vermiş ve ardından demokratik seçimlere gitmiştik.

Kimsenin şans vermediği Turgut Özal’ı Başbakan seçtik.

Hiçbirimizin fark etmediği bir sarsıntı

olmuştu...

* * *


Bedrettin Dalan, İstanbul semalarının tek yıldızıydı...

Haliç gözleri kadar mavi olmuş...

Tarlabaşı Bulvarı Kızıl Deniz’in yarılışı gibi yarılmıştı...

Seçime gittik; kimsenin adını o güne kadar duymadığı, yüzünü o güne kadar görmediği Nurettin Sözen’in Belediye Başkanlığı ile uyandık.

O gün dedim ki kendi kendime; yine hiçbirimizin fark etmediği bir sarsıntı oldu...

* * *


Tayyip Erdoğan hapse düştü...

Liderleri hapisteyken hızla partileşiyorlardı... Adları “Yenilikçiler” idi...

O zaman çalıştığım Hürriyet Gazetesi’ni haklarında bir yazı dizisi kaleme alabilmek için ne kadar zor ikna ettiğimi tahmin bile edemezsiniz...

Seçimden, mutlak bir zafer ile çıktılar.

Sanırım, o sırada hiçbirimizin fark etmediği bir sarsıntı daha olmuştu...

* * *


E-Muhtıra bir yandan...

Sokak gösterileri öte yandan sıkıştırıyordu...

Askerin değil ama, birilerinin ‘Demokles’in Kılıcı’ gibi salladığı darbe tehdidi başlarının tam üzerindeydi...

AK Parti oy oranını yüzde 47’ye çıkarttı!

O sırada da, hiçbirimizin fark etmediği bir sarsıntı olmuştu...

* * *


Zannederim, Türk seçmeni bir süredir üslup değiştirdi.

Siyasal değişimler, artık; sokak gösterilerinde, işçi eylemlerinde, öğrenci hareketlerinde, mitinglerde görünmüyor.

Yaklaşık 30 yıldır... Yani 12 Eylül’den beri, ortam ne kadar anti-demokratikleşirse, siyasal değişimler o kadar radikal gerçekleşiyor...

Ama sokaklarda değil... Miting alanlarında değil... Seçmenin içinde... Sessizce...

* * *


Şimdi tahmin ediyorum ki, seçmen yüzde 47 oranında oy verdiği partinin Melih Gökçek’i aday gösterip göstermemekteki tereddütünü izliyor...

Ve, sanırım henüz hiçbirimizin fark etmediği bir sarsıntı daha oluyor.

* * *


Merak ediyorum, sosyologlar ne iş yapar?

Aynı Allah’ın evlatları değiliz

Serdar Akinan

Aynı Allah’ın evlatları değiliz



İsrail tam bir katliam yaptı.

İnsanlık bu katliamı izlerken İsrail insanları değil insanlığımızı öldürüyor.

Böylesi bir şiddete kim nasıl dayanabilir?

Gazze’den gelen fotoğraflara iyi bakın.

O karelerde insanlığın bilgiyle, teknolojiyle, siyasetle, akılla, vicdanla inşa etmeye çalıştığı ne varsa onun paramparça olmasıdır.

İnsanlığın çöküşüdür.

İsrail 2009 yılına muhteşem bir açılış yapıyor.

Pek kıymetli, “Müslüman”, büyük kurtarıcı, “zenci” Obama’ya anlamlı bir selam çakıyor.

İslam dünyasının petro dolar zengini Araplar, yağlı kıçlarınızı kaldırın da vanaları kapatın... Hadi...

İmkansız değil mi?

Daha Dubai’de inşa edecek çok proje var...Trilyon dolarlar orada dururken iki Müslüman çocuk ölmüş... Kime ne?

Ismarlanacak süper yatlar, beslenecek nadir atmacalar, kaçırılmayacak ziyafetler var...

Arap dünyası saldırıyı kınamışmış...

Gazze’deki fotoğrafa bakıp hâlâ iştahla yemek yiyen Araplarla aynı dinden olabilir miyiz?

Bizler, bu katliama sessiz kalamayız.

Kalmamalıyız.

İsrail, insanlığa kafa tutarken Allah’ın ipi nerede? Sarılalım...

Ama, önce bulalım o ipi...

Yüreklerimize asılı o ipi yakalamak vicdanımızı yoklamakla mümkün...

Yataklarında öldürülen masum sivillerin Arap veya Yahudi olması neyi değiştirir...

4 yaşında bir kız çocuğu katledildiğinde saf olunacak tek taraf vardır.

Bizler aynı Allah’ın evlatları olamayız.

“Müslümanım” diye ikiyüzlü petrodolarcı “Arap”larla aynı safta duramayacağım...

Onlar İslamsa ben değilim.

Bunların “Selamün Aleyküm”lerine , “ve aleykümüsselam” denebilir mi?

O bombaların tetiklerine basan Yahudilerle aynı insanlığı paylaşmıyorum.

Bu manyak katillerle konuşulacak bir şey olabilir mi?

Verin Mescid-ül Aksa’yı... Yıksınlar... İnşa etsinler ne edeceklerse... Bu kan dursun...

Saf olunacak yer insanlığını yoklayan ve bulabilenlerin yanıdır.

Dinlerin, siyasetlerin, ülkelerin ve milletlerin yanı değil...

28 Aralık 2008 Pazar

2009 falı...

Yılmaz ÖZDİL - Hürriyet
yozdil@hurriyet.com.tr

2009 falı...
Takunya burcu:

Sosyal demokrat kovalarla anlaşamaz. Dönek burcu insanını sever. Yakın çevresinin koyun burcundan olmasına özen gösterir. Yükselen burçtur. Uçar yani... "Astrolog uçmaz, mürit uçurur" lafı, bunlardan çıkmıştır. Uğurlu günü cuma, uğurlu sayısı çalınan sandık sayısı... 2008’de Jüpiter’in etkisi altına girdiler, 2009’da Uranüs’ün teğet geçmesi için dua edecekler. Aşk hayatları, Noel Baba’nın yılbaşında getireceği IMF viagrasına bağlı.

*

Liboş burcu:

Burç tutmazlar. Bi bakarsın laik burcundan, bi bakarsın takunya burcundan... İşlerine hangi burç geliyorsa, o burçtan olurlar. Postal burcunu bile yalamışlıkları vardır. 2009 gelmiş, 2229 gelmiş, onlar için fark etmez; daima pozitif bir yapıya sahiptirler. Suratlarına tükür... Yarabbi şükür, bahar yağmurları başladı, diye sevinirler. Yeni yılda hangi burcun maskesini takacakları, Brüksel rasathanesinden gelecek verilere bağlı.

*

Entel burcu:

"Herkes malı götürdü, kimi Nobel kaptı, kimi gemi aldı, ben babayı aldım" duygusu içerisindesiniz. Burcunuz bi türlü yükselemiyor birader... Üstelik, herkes sizin denyo burcundan olduğunuzu düşünüyor. Dolayısıyla, kendinizi kusurlu, kabahatli, süt dökmüş kedi gibi hissediyorsunuz. 2009’da bu duygusal travmadan kurtulacaksınız. Ondan özür dileyeceksiniz, bundan özür dileyeceksiniz, burcunuz yükselmese bile, kıçınız göğe erecek.

*

Kalantor burcu:

Düzen değişse bile, düzülenin aynı kalmasına dikkat ederler. Köprüden geçene kadar ayı burcuna, dayı burcu demeyi severler. 2009’un yükselecek burcuna 4-5 sene önceden yatırım yapmışlardır mutlaka, kırpıp kıpıp, "Bak bu çok yükselecek" diye borsada salağın birine kakalarlar. Aynı zamanda, toplumsal sorumluluk hissederler, toplumu uyarırlar. Bi tanesi yılbaşı için reklam yaptı mesela: "Kriz kışınıza kaçmasın!"

*

Gariban burcu:

Nereye çekersen oraya giden, uyumlu bir mizaca sahiptir. Bu yaradılışı nedeniyle "iki koyun güdemeyen siyasetçiyi" sevmez. Donunu al, kömür ver, alkışlar. Hayatı boyunca Mars’ın etkisi altındadır... Habire 2 Mars 1 ters olmasına rağmen, "bu defa kesin şeş attığını" düşünür. E haliyle, her sene olduğu gibi, önümüzdeki sene de başına gelecekler var.

Başbakan'ın 10 parmağında 13 meslek


Başbakan en son "Ekonomik kriz psikolojiktir" teşhisini koyması "psikolog" ya da "psikiyatrist" olmasından çok, kendisini daha önce "ülkenin doktoru" ilan etmesine bağlandı.

Ancak “doktorluk” kendisinin başbakanlık dışındaki tek ikinci mesleği değil. Bilinen, bilinmeyen ve kendisinin açıklamalarıyla üstlendiği daha pek çok mesleği var. Şöyle sıralayabiliriz:
İMAM: İmam Hatip lisesi mezunu olduğu için zaten bu ehliyete sahip. Ayrıca “Ben İstanbul’un imamıyım” demişti.
FUTBOLCU: İETTSPOR’da kadrolu top koşturduğu (santrafor) futbolcu,
YEREL YÖNETİCİ: İstanbul Belediye Başkanlığı yaptığı için,
MUHASEBECİ: Bir fabrikada muhasebe müdürlüğü yaptığı için,
DİSTRİBÜTÖR: Şirket kurup (Başbakanlığı sırasında da) Ülker'in bayiliğini yaptığı için,
İŞÇİ: “Ben işçiyim, işçilikten gelme birisiyim” şeklindeki sözleri itibarıyla,
SAVCI : “Evet savcıyım” (Ergenekon bağlamında) ifadesi nedeniyle,
SUCUKÇU: “Ben Kars'tan Erzurum'a karkas et (gövde eti) getirip, sucuk yapmış adamım. Sen kime anlatıyorsun?” beyanı dolayısıyla,
ÇEVRECİ: Ben çevrecinin daniskasıyım. Asıl çevreci benim.
KAPTAN: Sıkça kendisini kaptana benzettiği için,
ÇOBAN: Çeşitli konuşmalarında muhalefet lideri Deniz Baykal'a, "Sen hayatında hiç koyun güttün mü? Koyun gütmeden memleketi nasıl idare edeceksin?" sorusunu yöneltmesinden "koyun gütmeyi" bildiği sonucu çıkartıldığı için,
TÜCCAR: “Ben ticaret adamıyım, iyi pazarlık yaparım” demeci nedeniyle
Doktorluk da eklendiğinde tam tamına 13 meslek ediyor. Başbakanlığı kattığınızda 14...
Medya terbiyeciliği” ise henüz sınıflandırmaya girmiş değil.

27 Aralık 2008 Cumartesi

ELMAYLA ARMUTU AYIRT EDEMEYEN REKTÖR!..

Perşembe günü basın açıklaması düzenlemek isteyen öğrencilere kılıç ve satırlarla saldıran faşistlere Marmara Üniversitesi Rektörü Necla Pur"dan koruma geldi. Rektör Pur, saldırılara kayıtsız kalırken ilginç açıklamalarda bulundu. Saldırıyı protesto etmek için oturma eylemi düzenleyen öğrenciler, Rektör Pur"dan saldırıya ilişkin bir açıklama talep etti. İki saat beklettikten sonra görüşmeye gelen Pur, öğrencileri çıldırtacak ifadeler kullandı. Rektör Necla Pur, "Saldırıya tepki vermeniz güzel. Ama neden sadace bunlara tepki veriyorsunuz? Bir grup aydın Ermenilerden özür dilemeye çalışıyor. Onlara neden tepki vermiyorsunuz" diye konuştu. Bu açıklamaya şaşıran ... / 27 Aralık 2008 Birgün

“Çılgın İhtiyarlar”dan örnek eylem..

Kendilerine “Çılgın İhtiyarlar’’ ismini veren TEMA Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ile Sümerolog Dr. Muazzez İlmiye Çığ, ‘’ülke toprağının ve tarım alanlarının satışı’’na karşı çıkmak için protesto eylemi yaptı.


TBMM Çankaya Kapısı önüne gelen 87 yaşındaki Karaca ile 94 yaşındaki Çığ, eksi 2’lere düşen soğuğa rağmen eylemlerinden vazgeçmedi. Çılgın ihtiyarlar soğuktan korunmak için battaniyelere sarındı.

Karaca ve Çığ, ‘’Tarım alanları satılamaz’’, ‘’Şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprağını satamazsınız’’ yazılı ve ‘’Çılgın İhtiyarlar’’ imzalı dövizlerin arasında oturdu.

Akşam

İşte Böyle Olmalıydı

Ali Sirmen - Dünyada Bugün

Perşembe sabahı kalkar kalkmaz, bir gün önce televizyonda izlediğim haberi Hürriyetin manşetinde görünce içimi neşe kapladı.

Aslında olması gereken bir şey olmuştu, belki de olaylar olması gibi gelişmiş olsaydı, olayın haber değeri bile olmayacaktı. Eninde sonunda, Yeşilköyde bir sokağa, dört yıl önce ölmüş sakinlerinden iyilik ve yardımseverliğiyle maruf, Dr. Konsantin Kalangos’un adı verilmiş.

Yıllar boyunca semtin Lokman Hekimi olarak tanınan, yoksul hastalarının ilaçlarını bile kendi cebinden alan (bu tür örnekler o İstanbulda pek ender de değildi) bir hemşerimizin adının oturduğu sokağa verilmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Aileden doktor olan (dedesi Abdülaziz’in doktoru imiş) Konsantin Beyin adının oturduğu sokağa verilmesini Bakırköy Belediye Meclisi kararlaştırmış, Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen de Konstantin Beyin artık İsviçrede yaşayan yine doktor olan oğlu Prof. Dr. Akhsentios Duri Kalangos ile birlikte plakayı törenle çakmış.

Bakırköy Belediyesi ile Ateş Erzen kardeşimi kutlarım.

***

Çok uzun sürmüş, son dönemleri çok çok mihnetli geçmiş, çokuluslu imparatorluktan miras kalmış kozmopolit İstanbulda geçti çocukluğum. İskenderiye ve daha önceki yılların Selaniki ile birlikte Akdeniz kozmopolit kentlerinin incisi olan İstanbulda, imparatorluktan kalanlarla birlikte yan yana, dostça yaşadığımız günleri hasretle anarım ve bana göre, olabilecek İstanbulların en iyisi, bugünkü kalabalık, ama sakinleri arasında hemşerilik bilinci gelişmemiş, insanlarının farklılıklara tahammülü çoğulcu yapısının doğal ürünü olmayıp, ancak bigâneliği yüzünden onların farkına bile varmamanın sonucu olan bugünün kenti değil de, o günün çok renkli, çoksesli İstanbuluydu.

Bir daha yaşanmasına imkân olmayan o güzelim İstanbulu hasretle anıyorum.

Ve eğer o İstanbulda yaşıyor olsaydık bugün hâlâ, Dr. Konstantin Kalangosun adının oturduğu sokağa verilmesi haber bile olmayacaktı.

Olmadı, biz onları koruyamadık; önce Selanik kozmopolit niteliğini yitirdi, ardından İskenderiye gitti, son kale İstanbul da benim çocukluğum ile delikanlılığım arasında geçen zaman içinde renklerini yitirdi.

***

Bu olgu ulus devletin yapısının kaçınılmaz sonucu muydu, yoksa başta etkenler de mi rol oynadı tartışması, karara varılması güç, uzun bir sürece yol açar.

Ama Cumhuriyetin kurucu felsefesi ve onun temel taşlarından olan Kemalist Renancı ulus kavramı bu çoklu yapıyı yaşatmaya elverişliydi.

Ne var ki Cumhuriyetin kurucu felsefesi ile uygulamaları hep aynı doğrultuda olmadı. O yüzdendir ki yitirdiğimiz çok renkli İstanbulun gidişinde, bizim de hem halk, hem devlet olarak sorumluluğumuz bulunduğunu yadsıyamayız..

İkinci Dünya Savaşının ekonomik zorluk yıllarında savaş zenginlerine karşı çıkarıldığı ileri sürülen, ama azınlıkların tasfiyesi sürecine dönüşen Varlık Vergisi, DP döneminin en büyük günahlarından biri olan 6 -7 Eylül vandalizmi, daha sonra 1964 Kıbrıs olaylarıyla tetiklenen göçlerle, kültür zenginliği açısından yoksullaştı İstanbul.

Bakırköy Belediyesinin, hayırsever evladı Dr. Kalangosun anısına yaptığı jesti bu İstanbulun o eski İstanbula hasret dolu bir selamı olarak algılayabiliriz.

Eli öpülesi gençler

Dünkü gazetelerde, kamuoyunun yakından tanıdığı iki gencin haberi de vardı. Bunlar 92 yaşındaki Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ile 82 yaşındaki Tema Vakfı Başkanı Hayrettin Karaca idi. İkisi de Türkiyenin tarımsal, hayvansal zenginliğini koruyan tarım arazilerinin özelleştirilmesine yani satılmasına karşı, kar altında, açık havada gösteri yapıyorlardı.

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini okuduğu yıllarda onlar fizik olarak da gençtiler. Aradan geçen zaman içinde, kendilerine tevdi edilen emaneti korumayı sürdürüyorlar.

Dünkü gazetedeki fotoğraflarında nöbet başında görüntülenmişlerdi.

Gençler! Bu kıdemli gençler kaç yıldır nöbetteler. Artık biraz da nöbeti siz devir alsanız!..

asirmen@cumhuriyet.com.tr

27 Aralık 2008 - Cumhuriyet

26 Aralık 2008 Cuma

ABDULLAH GÜL NEDEN BEKİR COŞKUN’UN ‘CUMHURBAŞKANI DEĞİL?’

Hürriyet yazarı Bekir Coşkun, CHP’li Canan Arıtman’a dava açan Cumhurbaşkanı Gül’e ‘O benim Cumhurbaşkanım değil’ dedi.

Haberimize geçmeden önce, Bekir Coşkun’un dünkü köşesinde kaleme aldığı yazıyı kısaca hatırlayalım:

(…) Cumhurbaşkanı'nız, kökeni "Müslüman ve Türk" olmayan vatandaşları böylece itiverdi bir kenara.

Birisine "Ermeni" demeyi hakaret saydı...

Bu mahkeme gerektiriyor.

Suç...

(…)Elbette birisi "Ailesinde Ermeni var" deyince kızacak.

O "Müslüman ve Türk" çünkü...

Ya başka bir şeyse?..

Bu hakaret oluyor...

Küfür sanki...

Hele hele "Ailesinde Ermeni var" diyeni verir mahkemeye, sürüm sürüm süründürür...

Çünkü onun dilindeki; hoşgörü, demokrasi, insanların eşitliği, tüm inançlara saygı gerçek değildir...

Böylesine "Herkesin Cumhurbaşkanı" nasıl denilir?..

Gelelim; Bekir Coşkun’un bu konuda Cumhurbaşkanı Gül’e olan kızgınlığının nedenine.

Bekir Coşkun’un yıllarca ‘anneannesi’ diye tanıdığı kişi bir Ermeniydi. Coşkun’un gerçek anneannesi vefat ettikten sonra, dedesi tehcir edilen Ermeni kafilelerinin içinden onu alıp evlenmişti.

Coşkun, bundan 3 yıl önce, 27 Eylül 2005 tarihinde bu konuyu Ermeni Meselem…” başlıklı yazısında anlattı.

İşte Bekir Coşkun’un kaleminden Ümmühan adlı ‘anneannesinin’ öyküsü:

BENİM bir milyon Ermeni’nin ne olduğu konusuyla ilgili bilgim yok.

Benim bir tek Ermenim var.

(.....)

Annemiz öldükten sonra devlet memuru olan babam, atının arkasına beni ve kız kardeşimi alıp anneannemize götürdü. Urfa’ya yakın Tülmenin bağları içindeki o büyük evde anneannemiz bizi çok sevdi.

Çocukluk anıları silinmiş olsa bile, onun bize çok özen gösterdiğini bilirim.

Anneannemiz o büyük evdeki teyzelerime, öbür kadınlara benzemezdi.

Uzun boyu, incecik bedeni, sarı saçları, çakır gözleri vardı.

Adı Ümmühan’dı.

Bütün aile ona saygı duyar, bütün aile onu severdi. Ona danışılır, görüşü alınırdı. Özellikle sert yapılı, otoriter ve çok okumuş babamın ona duyduğu güven ve saygı dikkatimi çekerdi.

Biz büyüdük.

Büyüdükçe onun asıl anneannemiz olmadığını, anneannemizin öldüğünü, onun sonradan oraya geldiğini öğrendik.

O bir Ermeni kızıydı.

Gerçek anneannemiz öldükten sonra dedem onu Fırat Havzası içinden Suriye’ye sevk edilen (tehcir), yer yer yok olan Ermeni kafileleri içinden alıp evlenmişti.

Dedem, teyzelerim, yengelerim, kısaca herkes onu sevmiş, ailenin en büyüğü saymışlardı.

(.....)

Biraz büyüdükten ve gerçeği öğrendikten sonra anneannemizin gözlerindeki o hüznü daha iyi anlamıştım.

Dimdik duran o güzel kadının, zaman zaman niye boynunu büktüğünü, beni ve küçük kız kardeşimi severken kimi zaman niçin gözlerinin buğulandığını, yüzünde asla gizleyemediği o kırgınlığı artık görmüştüm.

*

İşte benim Ermeni meselem.

Ermenilere neler yapıldığını, bu tartışmaların artık ne anlama geldiğini, gerçeğin ne olduğunu bilemem.

Ama anneannemizi, genç bir kızken kimin yurdundan-yuvasından ayırdığını bilmek isterim.

Gizlemek zorunda kaldığı acıları, belli etmek istemediği hasreti ve belki de her gece hepimizden sakladığı gözyaşları ile onu kimin-kimlerin bir sonsuz sürgüne mahkûm ettiğinin hesabını sormak isterim.

Bir milyonu bilemem, benim bir Ermenim var.

Çok sevdiğim o hüzünlü kadın.

Benim Ermenim.

Odatv.com

VAHDETTİN’E GÖRE ATATÜRK HANGİ MİLLETTENDİ?

Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Sultan Vahdettin’in gönderdiği tezi yine medyada yer almaya başladı. Bu sözleri sadece saltanat ve hilafet özlemi çeken medya dile getirmiyor. Peki, gerçek böyle mi? Gerçeği bulmanın tek yolu var; belgeler! Gelin İngiltere Dışişleri Bakanlığı Arşivleri’ndeki bir belgeye göz atalım. Bakalım Vahdettin, ulusal mücadele için ne diyor; Atatürk’ün hangi milletten olduğunu söylüyor?

Public Record Office, Foreign Office Archives (Devlet Arşiv İdaresi, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Arşivleri) 406/45’te kayıtlı; İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’dan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord George Curzon’a gönderilen; 23 Mart 1921 tarih ve 300 numaralı belge:

“Efendim,

22 Mart tarih ve 199 numaralı telgrafıma atfen, 21 Mart’ta, Fransız ve İtalyan meslektaşım ve bendenizin, Sultan Vahdettin tarafından sırayla huzura kabul edildiğimizi bildirme şerefine nailim.

Sultan’ın benimle, daha ayrıntılı olarak görüşmeyi arzuladığını anladım. Ayağıma kadar gelen bu fırsatı, Londra Konferansı’nın sonucunu meslektaşlarımıza arz etmek suretiyle değerlendirdim ki; teklif edilen antlaşmanın (Sevr) Türkiye tarafından kabulü, bizim almamız için beklememiz gereken Sultan’ın desteğine bağlıdır.

Sultan beni iki saat onbeş dakika tuttu. Mr. Ryan bana eşlik ediyordu. Sultan yine, bir başka kişinin huzurda hazır bulunmamasını tercih etti. Maiyetinde çalışan memura kabulden önce yol verdi ve Mr. Ryan’dan tercümanlık yapmasını rica etti.

Sultan başlıca fikirlerini açıklarken umumiyetle olduğundan bile daha açık ve kesin ifadeliydi. Fakat söylediklerini tekrar ediyor ve sık sık duraksıyordu. Bu yüzden elinizdeki belge görüşmenin tam sırasını gayretinde bulunmadan, konuşulanları her boyutuyla izlemenizi sağlayacaktır.

Sultan kendisine ve mevkiine gösterilen hürmetten ötürü minnettarlığını ifade etti. Mamafih, Anadolu’da durumun malum olduğunu söyledi: ‘Bir avuç çeteci tam bir nüfuz kurmuşlar. Sayıları azdır fakat genellikle boynu bükük, mahcup ve fakir oluşlarından istifade ederek, bu zavallı millet üzerinde hakimiyet kurmuşlardır. Bunların gücü, sayıları 16 bine varan asker ve gelecekteki kişisel çıkarları için onlara omuz veren subaylardan ibarettir.’

Sultan, Bekir Sami Bey gibi bir adamın makul olduğunu ancak onu Londra’ya gönderenlerin büsbütün aşırı milliyetçi olduklarını belirtti.

Ben Londra görüşmelerinin ülkedeki iyi niyetli tüm unsurları, Sultan’ın rehberliği altında birleştirip canlandırılabilecek yeni bir yapı oluşturduğu ümidimi ifade ettim.

Sultan temelde aynı fikirde olduğunu, ancak ayrıntılar konusunda hemfikir olmadığını söyledi: Ankara liderleri, bu memlekette hiçbir dikili kazığı olmayan adamlardır; bu memleketle ne kan ne de bir başka bağları vardır. Mustafa Kemal kökeni belli olmayan Makedonyalı bir devrimcidir. Kanı herhangi bir şey, örneğin, Bulgar, Yunan veya Sırp olabilir. O daha çok bir Sırp’a benziyor.

Bekir Sami Çerkez’dir. Onların hepsi aynı; Arnavutlar, Çerkezler, Türk hariç her şey. Aralarında gerçek Türk yoktur. Gerçek Türkler özüne sadıktır ancak, kendi esirliğinin hikayesi gibi hayali yalanlarla Türkler sindirildi, aldatıldı…”

Soner Yalçın

Odatv.com

Özgürlük üstüne bir deneme

Enver

İki tür tutsaklıktan söz edeceğim size…

İlkin gönüllü olanından; acılarına, açmazlarına, üzüntülerine karşın bir yurdu sevmekten ve bir başka yerde olmak istememekten…

Tıpkı evimizi sevmemiz gibi…

Kırık, dökük, rutubetli olsa da severiz evimizi. İçinde çay demlenir, camlar buğulanır, kimi zaman kahkaha sesi taşar pencerelerden; bazen gözyaşları dökülür; yine de severiz işte…

Ana kucağıdır ev…

Yurtla evi benzetmek doğrudur. Bizi sınırlayan etik kurallar vardır, duygusal gerekçelerimiz vardır. Terk etmeyiz; edemeyiz…

Güzeldir bu bağ…

Gidilip, görülecek onca yer vardır, bilirsiniz ama gitmezsiniz. O toprak, o ev yüreğinizi çelmiştir.

Üstelik o evin bir ahengi vardır. Bir eksilse denge yiter. Bu yüzden değil midir gelin kızın ağlaması, annenin gözyaşı, babanın hüznü…

Armoni bozuldu mu, ev tatsız tuzsuz bir yer olur, adımlar geri geri gider…

Diyeceğim; bu gönüllü tutsaklık korur, yaşam sevincimizi arttırır.

Eğer yurdumuzu da evimiz gibi görüyorsak; tüm değerlerini, insanlarını da öyle severiz, kendiliğinden, zorlanmaksızın…

Edirne'den görüntüler izledim dün… Çingenelere imrendim… (Kimileri onlara roman diyor. Niye ki; Çingeneler Zamanı, diye bir film var ve ben o insanları tam da öyle oldukları için sevdim…)

Datça'dan Knidos'a giderken yol boyu yöre insanlarıyla söyleşirim. Şiveleriyle sıcaklık doğar içimde… Kırık dökük o dik, neşelendirir. Eğer değişse, sanki yaşantının dengesi bozulur…

Antakya'da gündelik dil Arap'çadır. 'Ruhum' diye sevgilerini dillendirirler. Elbet Arapça'da… Başka türlü olmaz ki!
Sade Kürtler yok bu ülkede, Ermeniler… Türlü türlüyüz… Evimizin içi böyle bizim…

Ancak bir diğerinin varlığıyla var olduğumuzu fark ettiğimiz de o ahengin anlamı yerini bulur…

Diyeceğim; biri giderse, bina çöker…

DNA'sı o zaman bozulur bu toplumun!

Bir diğer tutsaklık da dayatmacı olan elbet…

Silahla, hukukla bir arada tutmak ister kimileri sizi; olmaz!

Soluk alamazsınız o zaman…

Kimi 'Evin sahibi benim' der… Yazık…

Kan dökülür, soy sop yarışması başlar!

Artık soluk almak olanaksızdır orada…

Özgürlük üstüne düşünen biri, elde olmaksızın hangi toprağa ayak bastığına, kiminle birlikte soluk aldığına bakar.

Alıp başını gitmek bir özgürlükse, bir arada olmayı istemek de, bir başka özgürlüktür…

EnverAysever-skytürk

Rakı Sofralarında Usul Ve Adâb !. AKŞAMCILARA


AKŞAMCILARA

Hey akşamcılar,

" .....
Önce kendine gel, sonra meyhaneye
Kalender ol da gir kalenderhaneye
Bu yol kendini yenmişlerin yoludur
Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye
.....
Hepinizin bildiği gibi rakı güneş battıktan sonra, yavaş yavaş ve muhabbet eşliğinde içilir. Rakı kadehlerden küçük küçük yudumlar alınır... Bardağa konulan rakının yarısı kadar su konması uygun olur. İlk yudum ağızda biraz bekletilir, damak ve alınan nefes sayesinde akciğerlerde tadını duyabilsin. Rakı sofralarında, yaşça en büyük kişi ve dost rakı kadehini tokuşturmak için kaldırmadan rakı kadehleri masadan kalkmaması masa adabıdır.

Genellikle rakı sofrasında muhabbet ön plana çıkar ...
Kimileri bu muhabbetlere " geyik " adı verilir. Genel olarak, memleket kurtarılır, hatıralar taazelenir.
Asla sigara küllüğüne, sıkılan limon kabuğu ve zeytin çekirdeği konulmaz.
Bu masa adabındandır.

Muhabbet sonu içilen kahve fincenlerinin tabaklarında asla sigara söndürülmez.
Şerefe diyerek içmeğe başlamadan önce bir şeyler yenmelidir.
Genel olarak bu ilkler zeytin yağlılardır...
Pek çoğu riayet etmez ama, rakı kadehine buz koymak yanlıştır.


Hiç bir zaman rakı masasına avuç içiyle ya da yumrukla vurulmaz...
Genelolarak usul adab bilen gençlerin masalarda saki olması adettendir.
Rakı şişesinde kalan son rakı damlasına kadar eşit paylaştırılır.

Rakının en önemli özelliği, sizi ne zaman sarhoş edeceğini zamanında söyleyen bir içkidir.
Bu durumu farkedenlerin yanınızdakilere durumu fark ettirmeden müsaade isteyip masadan ayrılması usuldendir.

Dostlar, son bir söz rakı, balıkla birlikte olursa güzelleşir aslında,
Hele bir de balık Karadenizli olursa, deymeyin gitsin artık.
Hadi yarasın...

AKŞAMCILARDAN ( Bir Müdavim )

(M.O) KATKISI

İÇELİM ABU HAYAT NEŞE VERİR BEDENE,
ALLAH RAHMET EYLESİN İÇKİYİ İCAT EDENE,
ARTSIN EKSİLMESİN,TAŞSIN DÖKÜLMESİN,
ALLAH KİMSEYİ İÇKİSİZ MEMLETE DÜŞÜRMESİN.
AFİYET OLSUN...

Çatışma...

bcoskun@hurriyet.com.tr


Farkında olsanız da olmasanız da, için için sürüp giden bir
büyük çatışma var.

Vuruşma "selamünaleyküm" ile "merhaba" arasındadır.

"Cemaat" ile "cemiyet"in çatışmasıdır bu.

Bir yanda "vatandaş" öte yanda "ümmet" vardır.

"Hoşgörü" ile "cihat" karşı karşıyadır.

Bir yanda "sevgi", karşı tarafta "korku" yer alır.

Tüm bu olanlar iki tarafın çatışmasıdır.

"Türban" bir yanda, "toka" karşı yandadır...

"Şerbet" bir yandaysa, karşı tarafa yerleşen "rakı"dır...

Bir tarafta "sırma bıyık", öte tarafta "badem bıyık" vardır...

"Muska" ile "reçete"nin...

"Üfürük" ile "steteskop"un...

"Mest" ile "mokasen"in...

"Klozet" ile "ayaktaşı"nın...

"Cüppe" ile "ceket"in...

"Külah" ile "şapka"nın...

"Gülyağı" ile "losyon"un..

"Gazoz" ile "şerbet"in...

"Sürme" ile "rimel"in...

"Flört" ile "görücü"nün...

"Aşk" ile "muhabbet"in...

"Sevişmek" ile "halletme"nin...

"Gusül" ile "duş"un...

Bu; "prezarvatif" ile "en az üç çocuk"un karşılaşmasıdır...

Sizin için fark etmeyebilir...

"Doğu" ile "Batı"...

"Köylülük" ile "kentlilik"...

"Akıl" ile "ezber"...

"Bilim" ile "hurafe"...

"Mantık" ile "emir"...

"Okumak" ile "anlamak"...

"Görmek" ile "bakmak"...

"Fikir" ile "zikir" çatışmaktadır...

"Dün" ile "yarın"ın mücadelesidir bu...

"Geçmiş" ile "gelecek" arasındadır...

İyi bakın; bir kavganın tam ortasındayız, bu "aydınlık" ile "karanlığın" çatışmasıdır...

TÜRKİYE GERÇEĞİ...UTANMAMIZ GEREK

Ev kirası karşılığında eşimin zorlamasıyla birlikte oldum
ADANA'da, eşiyle aşk yaşayan iş arkadaşı 45 yaşındaki Coşkun Çiçek'i öldürüp, eşi 24 yaşındaki Fatma Akdöner'i de yaralayan temizlik işçisi 32 yaşındaki Bülent Akdöner, iki kez ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanmaya başladı. Olay nedeniyle sol ayağı dizden kesilen Fatma Akdöner, mahkemede eşinin kendisini ev kirası karşılığı peşkeş çektiğini iddia ederken, ikinci bebeği için “Kimden olduğunu ben de merak ediyorum” yorumu yaptı.

‘BEN DE MERAK EDİYORUM’

Fatma A. ise eşinden şikayetçi olup, “Ev kirasını ödeyemediği için beni Coşkun'a peşkeş çekti” iddiasında bulundu. Mahkeme Başkanı'nın, ikinci bebeğin kimden olduğunu sorduğu kadın, “İkinci çocuğumun kimden olduğunu ben de merak ediyorum” dedi, hakim, “Kimden olduğunu DNA testiyle ortaya çıkartırız. Doğruyu söyle” diye ısrar edince, “Kızıma hamile kalmadan önce Coşkun'la bir kez, doğduktan sonra da iki kez ilişkiye girmiştim. Ev kirası karşılığında eşimin zorlamasıyla birlikte oldum” diye cevap verdi.

Mahkeme heyeti, Fatma A.'in öldürülen Coşkun Ç. ile ikinci çocuk doğmadan önce cinsel ilişkiye girdiğini kabul etmesi nedeniyle DNA testi yapılmasına gerek olmadığına karar verip duruşmayı tanıkların dinlenmesi için erteledi.

TEHCİRİ, TEHCİRİN MİMARI TALÂT PAŞA ANLATIYOR

TEHCİRİ, TEHCİRİN MİMARI TALÂT PAŞA ANLATIYOR
Murat Bardakçı, 1915 tehcirinin en önemli ismi olan Sadrazam ve Dahiliye Nazırı Talât Paşa'nın tehcirle ilgili özel arşivini, kitap olarak yayınladı.

26.12.2008 11:23

“Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi” adını taşıyan kitapta, 1915 olayları hakkında bugüne kadar bilinenlerin tümünü değiştirecek belgeler yeralıyor.

Türkiye’de gündemin yıllardan buyana değişmez konularından biri olan ve son haftalarda giderek daha fazla tartışılan 1915 Ermeni tehciri ile ilgili olarak, tehcirin mimarı kabul edilen ve 1921’de kendisi de bir Ermeni teroristin kurşunu ile can veren Sadrazam Talât Paşa, olayların üzerinden 93 yıl geçmesinden sonra ilk kez konuştu.


1915 tehciri sırasında kaç kişinin hayatını kaybettiği konusunda yıllardan buyana devam eden tartışmalar sırasında, Türk ve Ermeni tarafları birbirinden çok farklı sayılar ileri sürmüşlerdi. Ermeni diasporası 1,5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybettiğini iddia ederken, Türk tarafı yaklaşık 300 bin kişinin tehcir edildiğini ve can kaybının çok az olduğunu söylemişti. “Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi”, can kaybı konusunda iki tarafı da şaşırtacak bilgiler veriyor.

Kitapta, 1915 tehciri ile ilgili olarak bugüne kadar bilinenleri ve söylenenleri değiştirecek gibi görünen bilgilerden bazıları, şöyle:

* Osmanlı İmparatorluğu’nda 1914 yılında 1 milyon 187 bin 818’i Gregoryen, geri kalanı da Katolik olmak üzere 1 milyon 256 bin 403 Ermeni yaşıyordu. Talât Paşa, “eksik sayım yapılmış olabileceği için, bu mikdarın 1,5 milyon civarında düşünülmesi gerektiğini” söylüyor.

* Tehcir edilen Ermeniler’in sayısı 924 bin 158 idi. Talât Paşa’nın kayıtlarına göre, tehcirin en yoğun şekilde uygulandığı şehir 141 bin 592 kişiyle Sivas, en az sayıda Ermeni’nin nakledildiği vilâyet ise 4 bin 381 kişiyle Konya idi.

* Tehcir öncesi ile sonrasındaki Ermeni nüfus arasındaki fark 972 bin 246 idi. Bu sayıya çeşitli sebeplerden dolayı hayatlarını kaybedenlerin yanısıra Osmanlı topraklarını terkederek başka memleketlere, özellikle de Rusya’ya, Güney Amerika’ya ve Avrupa ülkelerine göçedenler ile tehcire tâbi tutulan, ancak 1918 sonrasında dönmüş olanlar da dahildi.

* Birinci Dünya Savaşı yıllarında 93 bin 88 Rum, başka bölgelere nakledilmişti.

* Suriye’den Osmanlı İmparatorluğu’nun değişik yerlerine nakledilen Arap ailelerin sayısı, 701 idi.

* Tehcir sırasında 10 bin 314 Ermeni çocuğu yetim kalmış, bunların 6 bin 858’i Anadolu’daki Müslüman ailelere verilmiş ve Türk olarak büyütülmüşlerdi.

* Tehcir edilen Ermeniler’den, 41 bin 117 adet boş bina kalmıştı.

Nâzım Hikmet yine mi hain?

Mine G. Kırıkkanat
mine.gokce@wanadoo.fr
Nâzım Hikmet yine mi hain?
Tanrım siz dostlarımdan koruyun, düşmanlarımla ben başa çıkarım.” VOLTAIRE

Bu coğrafyayı korumak, elbette ki güçlenmek, dolayısıyla ülkemizi zayıflatan ve dünyada Türkiye’nin suçlandığı bir kamuoyu yaratmak için kullanılan gerekçeleri hasmın elinden almakla mümkündür.

Örneğin Ermeni diasporasının ’soykırım’ tezini, Türkiye’ye karşı kullanan ’harici bedhahlar’ın elinden nasıl alırız?

Herhalde konuyu Türkiye’de açmaya, tartışmaya kalkanı küfürle, tehditle susturup ’vatan hainliği’ve satılmışlıkla suçlayarak değil.

25 yıldır yurt dışında gazetecilik yapan ben, Ermeni diasporasının Türk nefretini bire bir göğüslemiş, soykırım tezine karşı sadece Türk basınında değil, yabancı medyalarda çoğu kez yapayalnız ve bazen canımı dişime taktığım polemiklere girdim. Fransa’da soykırım yoktur diyene ceza öngören yasanın meclisten geçtiği 12 Ekim 2006 günü, televizyon platosundan atılmak pahasına “soykırım yoktur” diye haykırdım.

Yurt dışında ünlenmek için “soykırım” satmadım. Ermeni Enstitülerinden brifing alıp, romanlarımda Türkiye’nin yaralarını sömürmedim..

Bu coğrafyanın konuyla ilgili tarihini en iyi incelemiş, en iyi bilenlerden biriyim, çünkü polemiğe girebilmem için gerekliydi.

***

1890’larda başlayan karşılıklı Osmanlı, Ermeni, Kürt (işin içinde Kürtler de vardır çünkü...) kıyımı, bir soykırım değildir.

Ama 1915 tehciriyle, suçlulara bile değil, çünkü onlar yola dökülmediler, suçsuz Ermeni halkına, çoluğa çocuğa bir Büyük Felaket yaşatılmıştır.

Türkiye’yi birbirine katan malum ‘özür’ metninde, Büyük Felaket yerine ‘soykırım’ ifadesi yer alsaydı, imzalamazdım.

Yurt dışında “soykırım” tezinden ekmek yiyenlerin bu metni niçin imzalamadıklarını kimse merak etmiyor mu?

Diyorlar ki “Büyük Felaket” jenosid, yani soykırım anlamına gelirmiş.

Yalan.

Jenosid, babası belli ender sözcüklerden biri olup 1944 yılında Polonya asıllı Amerikalı hukukçu Raphael Lemkin tarafından Yunanca ’genos’ kökünden türetilmiştir.

Oysa Ermenicede Büyük Felaket deyimi, 1915 yılından beri ve 1915 tehcirini ifade etmek için kullanılır. Diyorlar ki, şahısların özür dilemesi Türkiye’den tazminat ve toprak taleplerine davetiye çıkarırmış.

Yalan. Hem de aptalca, cahilce bir yalan.

Yurttaşların özür dilemesi devleti bağlasaydı, suç işlemesinin de devleti bağlaması gerekirdi. Avrupa hapisaneleri Türk suçlu kaynıyor, kimse işledikleri suçtan Türkiye devletini sorumlu tutmuyor.

***

Diyorlar ki özür dilemeye mahal yok, acılar ortak, acınızı paylaşıyoruz, demek yeterdi...

Yıllarca düşündüm: Ermeni diasporasını “soykırım” tezinde tecrit etmenin yolu, burada, bizimle barış içinde yaşamaktan başka dileği olmayan Ermeni yurttaşlarımıza sahip çıkmaktan geçiyor.

Gönül isterdi ki Türkiye, artık bunu anlasın.

Bir toplumsal vicdan yaratalım ki, başka Hrant Dink’ler öldürülmesin ve ırkçı katiller üretilmesin.

İsteyen acıları paylaşsın, isteyen özür dilesin, istemeyen ikisini de yapmasın. Bir kez, ilk kez demokrat olalım, ötekinin farklı seçimine saygı duyalım. Ama ne mümkün? Bir öfke, bir celal, tehdit, sansür, özür yasak! Çünkü özgür irade yasak!

Türkiye’de eğitimlinin bağnazlıkta cahilden hiç farkı olmadığını, hatta kimi gazetecilerin, okuduğunu anlamadığını, sandığını da itham etmek için kullandığını böylece anladım.

Anladım ki Nâzım Hikmet çağdaşımız olup aramızda yaşasa, Canan Arıtman tarafından dedesinin ’zaten’Polonyalı olduğu ifşa edilir, hayranı geçinen pek çok gazeteci, yazar ve okuru tarafından da yeniden ’vatan haini’ilan edilir.

Çünkü Nazım Hikmet, 1950’de hapisten çıkınca yazdığı ‘Akşam Gezintisi’ şiirinde: ‘(...)
Bakkal Karabetin ışıkları yanmış
Affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
Fakat seviyor seni çünkü sen de
Affetmedin
Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına...’ demiştir.

Ve Nâzım Hikmet’in şiirindeki bu beş satır, Türkiye’de sonuncu kez 2002 yılında Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı ve Fazıl Say, Genco Erkal, Sertap Erener’in ortak çalışması olan CD’de sansürlenmiş, sansürün adına da yapımcılar tarafından ‘kısaltma’ denilmiştir.

Tarihimizin de böyle kısaltıldığı düşünülünce, akılların neden uzamadığı meydanda.

Kendi kendini temizleyen parti

Atılgan Bayar

Kendi kendini temizleyen parti

atilgan.bayar@aksam.com.tr


CHP, hakkındaki iddiaları inceledikten sonra kendisine bağlı Çankaya Belediyesi hakkında suç duyurusunda bulundu.

Kim ne derse desin, Türk Siyaseti için bir dönüm noktasıdır.

* * *


Partinin ‘yolsuzluk savaşçısı’ Kılıçdaroğlu, dün de televizyon ekranlarında rahmetli Uğur Mumcu’nun bir sözünü hatırlattı:

‘Katilin sağcısı solcusu yoktur. Katil, katildir.’

Sonra ekledi...

‘Hırsızın sağcısı solcusu yoktur. Hırsız, hırsızdır.’

Kılıçdaroğlu, CHP’nin kendi içindeki yolsuzluklara da izin vermeyeceğinin altını çiziyordu.

Sonra, belki de hiçbirimizin doğru hatırlamadığı bir olayın ayrıntılarını anlattı...

Meşhur İSKİ Skandalı’nın ortaya çıkmasında Nurettin Sözen’in payı büyüktü!

Suç duyurusunda bulunan ve mahkemeye gidip tanıklık yapan, SHP’li belediye başkanı Nurettin Sözen’di!

Yıllardır adını yolsuzluk dönemiyle özdeşleştirdiğimiz Sözen’e ne büyük haksızlık yapmışız meğer...

Kılıçdaroğlu bu örneği vererek, sol geleneğin kendi kendisini temizleme geleneği olduğunun da altını çiziyordu.

Bütün bu gelişmeler, Kılıçdaroğlu’nun çok önemli bir misyon yüklenmekte olduğunu haber veriyor.

Mademki, ‘hırsızın sağcısı solcusu yoktur. Hırsız hırsızdır,’ diyebilmiştir...

Kılıçdaroğlu, artık, CHP’nin ‘kafa kopartmak’ta kullandığı bir ‘hafiye’ değildir.

Kılıçdaroğlu artık, CHP’ye ‘KENDİ KENDİNİ TEMİZLEYEN PARTİ’ hüviyetini kazandıracak büyük bir siyaset yapımcısıdır.

Seçmen, ‘bu yolsuzluklar, bu rüşvetler bitmeyecek mi...’ diye isyan ederken...

‘Bitmez, ama partiler kendi kendisini temizleyebilir,’ diye bir alternatif sunmuştur.

Kılıçdaroğlu kazanırken, AK Parti’nin kaybetmesine sebep olan ise bu yeni modelin hem CHP’ye hem halka sukunetle anlatılmasıdır.

PEKİ AK PARTİ’DE

HİÇ Mİ KEMAL YOK?

Var.

Nasıl sol geleneğin, servet beyanı kooperatif evi, o evde duvara asılı tablolar ve kredi borcundan müteşekkil Kemal’i var...

AK Parti’nin de, ‘beytülmal’ı kutsal bilen, servet beyanı duvarlarındaki hat levhalar ve seccadesi olan, boğazından haram lokma geçmeyen üyeleri var.

Hem de mebzul miktarda var. Belki CHP’den daha çok var...

Ancak, AK Parti yönetimi, biraz şeriatçılık suçlamaları yüzünden, biraz da ‘oyunu bilenlerle oynayalım’ endişesiyle kendi Kemal’lerini şimdiye kadar saha dışında tuttu.

Onlar şimdi, tespihlerine sarılıp, ‘ya sabır’ çekiyorlar...

AK Parti çok geç olmadan, adı yolsuzlukla anılan Belediye Başkanları’nı tekrar aday gösterip göstermemeyi tartışmayı bırakıp, yüzünü buraya, yani kendisine dönerse, belki kaybını azaltabilir.

25 Aralık 2008 Perşembe

Dr. dedi ki...

Bekir COŞKUN - Hürriyet
bcoskun@hurriyet.com.tr

Dr. dedi ki...
AYNI zamanda ekonomi doktoru olan Başbakan dün dedi ki:


Dinleyen partililer "Aman Allah’ım bu ne iftira... Hangi kendini bilmez yaptı bu terbiyesizliği?" anlamında gözlerini açıp sağa-sola baktılar.

Doktor devamla:

"Bu psikolojiktir..."

Buyrun...

Doktor dediğine göre; demek ki bir dellenmek söz konusu... Ekonomide kriz yok, ama insanlara varmış gibi geliyor...

Tıp dilinde buna şey diyorlar:

Zırzopomani...

Tabii ki doktor doğrusunu biliyordur, dedi ki:

"Bunu körükleme gayreti içinde olanları da görüyoruz..."

Dinleyenler gözleri yanında bu sefer ağızlarını da "O" biçiminde açıp "Oooo... Bu kadar da olmaz yani..." dediler.

*

Daha geçen gün "Ben ülkenin doktoruyum... Bir doktor hastanın durumu ne kadar kötü olursa olsun, durumun çok kötü, gidiyorsun demez... Henüz ölüm sinyali vermeyen hastaya kefen hazırlayan doktor gördünüz mü?.." diyerek doktorluğunu kanıtlayan doktor, bir türlü o sinyali almıyor.

Bir yatırımcı eğitimcimiz, ödemelerini yapamayınca önceki gün intihar etti... Aynı gün iflas eden bir tanınmış tekstilcimiz de kendi yaşamına son verdi...

Bence Dr. onları çağırıp görüşebilir.

"Sinyal" vermedilerse, demek ki kahve içebilirler...

*

Dr. diyor ki:

"Tüm bunlar psikolojik..."

Yani kriz yok, bize öyle geliyor. Ve Dr. tedaviyi söylüyor "kriz var" diyen dellenmişlere:

"Şimdi şu an itibariyle bunları fırsata çevirme imkánı noktasına gelmemiz lazım..."

Hımmmm...

Yani o zaman ölümcül hastaya kefen değil de, diyelim ki smokin gibi bir şey...

*

Ne yapalım?

Kriz psikolojikmiş ve dellendiğimize karar veren Dr. böyle diyor.

Aha bakın...

Bakın şu an bile...

Şu an bile bir şey oluyor, bana sanki kriz varmış gibi geliyor...

Mahallede baskı var!

25 Aralık Perşembe 2008

Önceki gece NTV’de Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın “Mahalle Baskısı” araştırmasını tartıştık.
Prof. Toprak, “Alışveriş merkezleri, toplu konutlar, otoyollarla çok gelişmiş görünen Anadolu kentlerinde moderniteyi deşince altından bunalım çıkıyor” dedi.
Bu bunalım, yayın boyunca “Neden” izleyicilerinin yolladıkları mesajlarda bir feryada dönüştü adeta...
Anadolu’nun dört bir yanında mahalle baskısına maruz kalmış izleyiciler şikâyet yağdırdılar.
Araştırmadaki bulguları doğrulayan bu mesajlardan birkaç örneği burada sizlerle paylaşmak istiyorum:
* * *
İSTANBUL - Gaziosmanpaşa Belediyesi’nde görev yapan bir memurum. Bizim belediyede 1994’ten beri her Ramazan’da yemekhane ve çay ocakları sürekli olarak kapalı tutuluyor.”
ALİAĞA - 23 Eylül 2008’de, içki ruhsatı olan Tuna Restoran’da garson bana ‘AKP’li Belediye Başkanı’nın Türk vatandaşlarına içkiyi yasakladığını, ancak yanımdaki yabancının içebileceğini’ söyledi.”
YOZGAT - Çekerek ilçesinde cumartesileri kurulan pazarda belediye hoparlöründen Kuran okunmadan satış yasaktır deniliyor. Yasağa uymayanları zabıta cezalandırıyor.”
TRABZON - Turla gittiğimiz Uzungöl’de akşam yemeğinde rakı içmek istedik, restoran sahibi ‘Sadece İsrailli müşterilere içki servisi yapıyoruz’ dedi.”
İSTANBUL - Geçen Ramazan’da oruç tutan başı açık bir arkadaşımla iki bayan olarak Gaziosmanpaşa’da iftar için bir restorana girdik. ‘Burası aile yeri. İki bayanı almıyoruz’ dediler.”
ADANA - 67 yaşındayım. Belediye otobüsüne bindim, kimse yer vermedi. Arkamdan 22 yaşlarında başörtülü hanımlar bindi. Şoför bey ‘Lütfen hanımlara yer verelim’ diye yolcuları uyardı.”
İSTANBUL - Ümraniye, Ferah Mahallesi’nde başım açık camdan bakarken bile rahatsız oluyorum. ‘Hayırlı akşamlar’ yerine ‘İyi akşamlar’ dememin bile garip kaçtığını hissediyorum. Yazın mahalleden çıkana dek gömleğimin üstüne ceket giyiyorum.”
KAYSERİ - Bir yıl öğretmenlik yaptım. Örtünmeden dışarı çıkarsanız uygunsuz kadın anlamına gelen hakaretlere ve cinsel tacize maruz kalırsınız. Sürekli komşularınız tarafından izlenirsiniz. Ramazan’da açık restoran bulamazsınız.”
BURSA - Mudanya sahilindeki balık lokantalarına belediye içki ruhsatı vermiyor. Esnaf, kola kutuları içinde içki satıyor.”
İSTANBUL - Arkadaşım Yeşildirek’te toptan iplik dükkânı açmıştı. ‘Hayırlı olsun’a gelen esnafın tamamına yakını ‘Duvara seccade asmazsan müşteri gelmez’ dedi. Arkadaşım seccade asmak zorunda kaldı.”
BURSA - Kemalpaşa’da öğretmenim. Her Ramazan oruç tutamayan bir Müslüman olarak mahalle baskısını had safhada yaşıyorum. Çalışırken taşlanacağım korkusu bile yaşadım.”
İSTANBUL - Sirkeci ve Eminönü tarafına toptan mal almaya giderken eşimi götüremiyorum. Esnaf kasten taciz edici şekilde bakıyor.”
İZMİR - Cuma öğleyin Kemeraltı’nda bir dükkâna gittik. Kapalıydı. Zili çalınca bir erkek satıcı gelip ‘Cuma öğlenleri kapalıyız’ dedi. Namaza gitmeseler de kapalı tutup cumanın bitmesini bekliyorlar. Ve burası İzmir’in merkezi...”
İSTANBUL - Ermeni arkadaşım devlet ihalelerinde iş alamadığından ismini değiştirdi ve çocuklarına Türk ismi koydu. Ermeni olan karısı da, okula giderken dayak yediklerini, üzerlerine tükürüldüğünü, alay edildiklerini anlatıyor.”
* * *
Mesajlar böyle uzayıp gidiyor.
Kendi yorumumu ve çareleri bir başka yazıya bırakayım.
“Mahalle”, daha uzun süre gündemde kalacağa benziyor.

(M.O) NOTU:

DİKKAT EDİLİRSE YUKARIDA BASKI YAPILDIĞI İDDİA EDİLEN ŞEHİRLER GENELDE BATI ŞEHİRLERİMİZ OLUP,DOĞU,G.DOĞU VE İÇANADOLUYU GÖZÖNÜNE ALIRSAK NE GİBİ BASKILARIN YOĞUNLUĞUNUN KATBEKAT OLDUĞUNU TAHMİN EDEBİLİRİZ.

Ülkücü baskısını niye tartışan yok?

Mehveş Evin

Ülkücü baskısını niye tartışan yok?

mehves.evin@aksam.com.tr


Türkiye’de farklı olmak, gerçekten de sorun! Bırakın farklı olmayı, sizin için belirlenen ‘sınırların dışında’ fikir ifade etmek bile dert...

Prof. Dr. Binnaz Toprak başkanlığında, ‘Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Muhafazakarlaştırılanlar’ araştırmasının üzerine kopan tartışmalara bakılırsa, hepimiz, diğerini bir yere ‘kutulamaya’, bir diğer deyişle ‘ötekileştirmeye’ çalışıyor...

Şahsen araştırmanın metodolojisini eleştirenler kampında yer aldım, ancak raporda anlatılanların doğruluğuna ve tespitlere dair itirazım yok. Tersine, başı açık kadınlara ‘örtünme baskısı’, Kürtlere ve Alevilere karşı ayrımcılık, gençlerin muhafazakâr çemberdeki bunalımları gibi konuların gündeme gelmesini hem gerekli hem de sağlıklı buluyorum. Burada problem, ‘amaçlı örneklem’ seçilmesinde, yani ‘laik’ diye tanımlanan kesimlere ulaşmak için kullanılan yöntemde. Laiklere ulaşmak için gittikleri her kurum ve bağlantı, neticede taraf...

Keşke farklı cinsiyet, etnik köken veya dinden olan insanların gündelik hayatta ne gibi baskılarla karşılaştığı, ayrı ayrı incelense... Baskının ne kadar yaygın olduğu, kişilerin hayatlarının ne kadarında bu sorunları yaşadığı araştırılsa... Tekrarlıyorum, böylelikle araştırmanın bilimsel kimliğinden şüphe duyulmaz, genelleme yapmak daha doğru olurdu.

REİS MASALARINA BAKIN

Evet, mevsimlerden kış, iktidardaki partinin kadrolaşma hızı baş döndürücü, muhafazakâr iklim hiçbir zaman olmadığı kadar egemen... Peki baskının tek sorumlusu onlar mı? Araştırmada gençlere giyim-kuşam konusunda baskı yapan asıl kesimin ülkücüler olduğu vurgulanırken, herkesin bu konuyu teğet geçmesi ayrıca manidar! Kimse MHP’lilerin üniversitelerde kurduğu ‘reis’ masalarını sorgulamıyor mesela. Baskının ötesinde, şiddeti dile getiren ifadeler var raporda. Peki dinlediği müzik yüzünden yatağından kaldırılıp dövülen genç, minibüse bindiğinde yer verilmeyen başı açık kadının gördüğü ilgiyi hak etmiyor mu?

Bir başka ‘kutulama’ hastalığı da araştırmayı yapan Açık Toplum Enstitüsü’yle ilgili. Okur tepkilerinden kimi yazarlara, bir Soros fobisi söz konusu... Açık Toplum ne yapsa, ‘ülkeyi bölüyor, gizli amaçları var’ gibi önyargılarla karşılanıyor. Ruşen Çakır’ın belirttiği gibi, daha önce AKP’ye hizmet ediyorlar diye topa tutulan Açık Toplum, bu defa aynı kesim tarafından kucaklanıyor! (Not: Toprak’ın son araştırmasıyla TESEV’in bağlantısı yok, düzeltirim.)

Yahu, bir durun... Komplo teorileriyle beslenmek yerine, bu araştırmaların daha sık ve daha farklı kurumlar tarafından yapılmasına destek olun. Beğenmiyorsanız, kesenin ağzını siz açıp araştırma yapın da tartışalım!



TÜRK’ÜM, MÜSLÜMANIM BAŞKASINI TANIMAM!

# Özür dileme modası yaygınlaşıyor. Son olarak Ertuğrul Günay, Alevilerden özür diledi! Sayın Arıtman’ı göreve çağırıyorum. Derhal Günay’ın ailesinin soy kütüğü çıkarılsın. Kesinlikle bir akrabası Alevi’dir!

# Cumhurbaşkanı Gül, CHP’li Arıtman’a 1 YTL’lik tazminat davası açtı... Peki o ‘Ben Türk ve Müslümanım’ vurgusuna gerek var mıydı? Fantezi bu ya: Gül, sırf tepkisini göstermek için ‘Belki de Ermeniyim, ne fark eder! Halkımı kucaklar, öperim’ deseydi ne hoş olurdu...

24 Aralık 2008 Çarşamba

Çünkü o herkesin cumhurbaşkanı değil...

Bekir COŞKUN - Hürriyet
bcoskun@hurriyet.com.tr

Çünkü o herkesin cumhurbaşkanı değil...
O benim cumhurbaşkanım değil.

Olamayacak da...

Ama benim gibi çoğunuzun da cumhurbaşkanı değil, sadece siz bunun farkında değilsiniz.

O kadar...

(.........)

Cumhurbaşkanı, ailesinde Ermeni olduğunu iddia eden muhalefet milletvekiline (ki kim için söylenirse söylensin çirkin bir iddiaydı) önce "Benim soyum Müslüman ve Türk’tür" diye yanıt verdi, sonra da bir liralık tazminat davası açtı.

Sanki küfür edildi...

Ya da ağır hakaret...

Yoksa niye dava açsın?

*

Cumhurbaşkanı’nız, kökeni "Müslüman ve Türk" olmayan vatandaşları böylece itiverdi bir kenara.

Birisine "Ermeni" demeyi hakaret saydı...

Bu mahkeme gerektiriyor.

Suç...

Bizim kimi iyi niyetli arkadaşımız "Keşke Cumhurbaşkanı CHP’li Canan Arıtman’a ’Ailemde Ermeni olsa ne çıkar’ diye yanıt verseydi" şeklinde yazılar yazsalar da...

Diyemezdi...

Çünkü derse; o cumhuriyetimizin temel ilkesi "laiklik"tir işte... Laiklik ise; devletin tüm inançlara saygısı ve tüm inançlara eşit mesafesidir.

O da bu arkadaşlarda yok...

Bakın; arşivlerdeki belgelere göre, Abdullah Gül henüz iktidara oturmadan ne diyordu:

"Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden ve en ziyade tahribatı vermiş olan sistemin ilkelerinden birisi de laiklik ilkesidir..."

*

Elbette birisi "Ailesinde Ermeni var" deyince kızacak.

O "Müslüman ve Türk" çünkü...

Ya başka bir şeyse?..

Bu hakaret oluyor...

Küfür sanki...

Hele hele "Ailesinde Ermeni var" diyeni verir mahkemeye, sürüm sürüm süründürür...

Çünkü onun dilindeki; hoşgörü, demokrasi, insanların eşitliği, tüm inançlara saygı gerçek değildir...

Böylesine "Herkesin Cumhurbaşkanı" nasıl denilir?..

Seni leylekler getirdi yavrum


yozdil@hurriyet.com.tr


Hepimiz Ermeni’yiz.

Abdullah Gül hariç.

*

"Hepimiz Ermeniyiz" diyeni...

Alkışlayacaksın.

"Birimiz Ermeni" diyene...

Küfür edeceksin.

*

İkiyüzlülük değil midir bu?

*

Basınımız desen...

Canan Arıtman’a çakan çakana.

"Ayıp" diyen var.

"Terbiyesiz" diyen var.

"Kafatasçı" diyen var.

*

Kardeşim!

Bu memlekette kaç tane Kürt var, kaç tane Laz var, kaç tane Gürcü var, tek tek sayan siz değil miydiniz? Durup dururken "Biz kimiz?" diye kim’yagerlik yapan Canan Arıtman mıydı?

*

Cumhur’un Başkanı "sülalesi"yle ilgili hassas davranacaksa illa... Cumhur’un "yedi sülalesi"ni soykırımcı ilan edenlere karşı da hassas davranması gerekmiyor muydu? Çankaya’ya bile davet edilen Orhan Pamuk’unki fikir özgürlüğüne giriyor da, Canan Arıtman’ınki niye girmiyor?

*

Bugün canhıraş şekilde "Türk" olduğunu kanıtlamaya çalışanlar, "Alt kimlik, üst kimlik filan kurcalamayı bırakın, Ne Mutlu Türk’üm Diyene prensibinde birleşelim’’ dediğimizde, "O lafı Anayasa’dan çıkarmak lazım" demiyorlar mıydı?

*

Davaya gelince...

*

İftira bumerangdır!

*

Sanki biz "taşa tapıyormuşuz" gibi, kendisini "dindar" diye lanse edenlere ses çıkarmayan Abdullah Gül... AKP’ye karşı çıkanları "siyonist, Rum tohumu, Ermeni dönmesi" diye yaftalayanlar sayesinde Köşk’e çıkan Abdullah Gül...

*

Döndü geldi, seni vurdu mu?

Vurdu.

İlahi adalettir bu.

NOEL ANADOLU'NUN BAYRAMIDIR


Hıristiyanlık, Filistin'den çıktıktan sonra, temel doktrinleri Anadolu'da şekillenmiş bir inanç sistemidir. Pagan inanışları ile benzerlikler, hatta aynılıklar arz eden bu din, temel ayrılıklarını da Anadolu'da yasamıştır.

Pagan inanışlarından Hıristiyanlığa geçiş yapmış en çarpıcı örnek; Noel (Christmas), yani İsa peygamber'in doğum günüdür…

Anadolu Frig tanrısı Attis, 25 Aralık günü, insanları kurtarmak için dünyaya gelmiştir. Attis'i bakire tanrıça Nana doğurmuştur. Attis'in doğum günü her yıl Anadolu'da bayram olarak kutlanır, şaraplar içilirdi…

İsa peygamber'i bakire Meryem Ana doğurmuş ve O da insanların kurtuluşu için dünyaya gelmiş, bu uğurda da tanrı Attis gibi öldürülmüştür.

Hıristiyanlık dünyası, M.S 336 yılında İsa peygamber'in doğum gününü 25 Aralık olarak kararlaştırıp, bu günü bayram ilan etmiştir. İsa peygamber'in doğum günü bilinmemektedir. Hıristiyanlık dünyası, Anadolu'da, İsa peygamber'in doğumundan yüzyıllar evvel bayram olarak kutlanan 25 Aralık gününü tercih edip, bu güne ``şarap gecesi`` demiştir…

Hıristiyanlık dünyası, İsa peygamber'in doğum gününü, dünyaya geliş sebebini, ölümünü tanrı Attis hikayesinden almıştır. Bu adaptasyon, Anadolu antik inanışlarının yaşandığı coğrafyalar da İsa peygamber'in tanrısallık özelliği ile kabul görmesini amaçlamaktadır. (…)

M.s 325 yılında, Hıristiyanlığın temel öğretilerini belirlemek üzere İznik'de (Nikea) toplanan ilk konsül, İsa peygamber'in tanrısallığını kabul etmiş ve bu kabul, Katolik Kilisesinin en temel doğması olmuştur.

İsa peygamber'in tanrıyla akrabalık ilişkisi, tanrısal bir öze sahip olup olmadığı , ``baba-oğul-kutsal ruh`` üçlemesinin mantıklı bir açıklama getirip getirmeyeceği… türünden konularla ve tartışmalarla kamplara ayrılan Hristiyanlık dünyası, bir daha asla fikir birliği yapamayacak, derin ayrılıklar da yaşayacaktır. Efes'te, Kadıköy'de, Tarsus'ta toplanan Konsüller de (ekumenikal-evrensel…), bu din aleminin ortak kararlarını dile getiremeyeceklerdir. Tarih, uzunca bir süre Hıristiyanlık'daki kamplaşmaları ve çatışmaları sahneleyecek, kanlı savaşlar bir birini takip edecektir. Ayrılıklar dini ya da felsefik fikir anlaşmazlıkları gibi görünse de, bu ayrılıkların temelinde; coğrafi, milli ve kültürel farklılıklardan kaynaklanan iktidar çekişmeleri vardır.

Çatışmalar, 1054 yılında Doğu ve Bati Kiliselerinin resmen ayrılığı ile de sonlanmayacaktır. Birçok Papa, fikir ayrılıklarının başladığı 5. ve 6. Yüz yıllardan başlayarak 20. Yüzyıl'a varıncaya dek; Katolik Kilisesine üye olmayanların Hıristiyan dahi olsalar günahlarından kurtulamayacaklarını, er veya geç yanacaklarını, cehennemi yaşayacaklarını bildirmiştir. (…)

Bizans İmparatorluğu döneminde Anadolu'da yüz binlerce insan, kilisenin kutsallığını ve İsa peygamber'in tanrısallığını kabul etmemesi sebebiyle katledildi. Bütün mitolojisini Anadolu inanışlarından alan Hıristiyanlık, Anadolu'daki (antik-heterodoks) `çember dişi` düşünüşlerini ölümle cezalandırmıştır. Tıpkı Osmanlı gibi. 6. yüzyılda Bizans İmparatoru'nun Heterodoks çevreler için çıkardığı ölüm fetvası ile 16. yüz yıl da Yavuz Sultan Selim'in Aleviler için ``katli vaciptir`` emri aynıdır. (…)

``Şarap gecelerini yazanlar hep cezalandırılmışlardır.``

Lena Umay

Odatv.com

23 Aralık 2008