Röportaj: Dilek Gedik /Akşam
Diyorlar ki “Baykal’a yakın adam bile bunları söylüyor”. Bu normal bir şeydir. Ahbaplıklarla, dostluklarla işimizi karıştırmamak zorundayız. Kendi oğluna gemicik alan, yumurta fabrikası kuranları eleştiriyorsak kendi yakınlarımıza karşı da aynı duyarlılığı göstermek zorundayız. Baykal tabii ki düzgün bir insan, tertemiz bir politikacı, sırtında kamburu, pası, kiri olmayan bir lider. Kalkıp da bir gazeteci bu çarşaf açılımını görmezden gelemez. Türkiye yol ayrımına geldi aslında. İki yol var önümüzde. Bütün kavganın özünde bu vardır. Biz çağdaş dünyanın yolunu mu, yoksa toplumun peşine takılıp onun istediği yarı ortaçağ yolunu mu seçeceğiz? Ortadoğu ülkesi mi olacağız, Batı ülkesi mi? Olay bu, kıyamet buradan kopuyor. Çarşaf olayının olması bu anlattıklarımın özetidir. Bir ana muhalefet partisi kara çarşafa rozet takacak mı, takmayacak mı? Takmaması lazım. Çağdaşlığı savunan bir siyasi partinin lideri kara çarşafa rozet takarsa hem bizi hem de çocukları kaybettiği anlamına gelir.
O zaman tarikatları, türbeleri, dergahları kaptırmaması lazım. Ağaca çaput bağlamayı, şeyhleri, şıhları kaptırmaması lazım, sonu gelmez.
Hayır, Baykal enteresan bir adamdır, küsünce konuşmaz. Ben de bundan çok memnunum iyi ki küstü. Zordur gazeteciliğin bu yönü. Yüz yüze bakan, dostlukları olan iki insanız. Baykal benim oğlumun nikah şahididir, sonra evimize yemeğe gelmiş, eş-dost sohbetlerinde bir arada bulunmuşuzdur. Yıllardır dostluğumuz var. 2002 seçimlerinde bana milletvekilliği teklif etmiş insandır. Ben o zaman Cunda’daydım. Kaç defa telefon açıp milletvekili olmamı istediğini söylemiştir. Böyle bir insanı eleştirmek zor bir iştir demek istiyorum. Ama yaptığımız iş gazetecilik. Yemin ettiğimiz bir mesleğimiz var. Bizim yeminimiz kürsüye çıkıp ‘vatanım, milletim üzerine ant içerim’ diye başlamaz. Biz yeminimizi mesleğe başladığımız zaman, sessizce yaparız. Bu zor bir iştir.
ERDOĞAN DA BENİM BAŞBAKANIM DEĞİL
Ben isterim Başbakan’ın uçağında olmayı. Düşünebiliyor musun ne kadar keyifli! Uçakta koltuklar dönüyormuş... Şarap bile varmış! Başbakan’ın uçağıyla uçuyorsun havada, eğleniyorsun. Bayılıyorum buna ama Başbakan beni çağırmaz.
Koşa koşa giderim (kahkahayı patlatıyor). Şaka şaka... Ne o çağırır ne de ben giderim. Şunun için gitmem: Ben “bu Cumhurbaşkanı benim Cumhurbaşkanım değil” dedim. Bu tavrım da okuyucularım tarafından kabul gördü. Ben Başbakanı da Başbakanım gibi görmüyorum. Çağdaş Türkiye’nin böyle Başbakanı olmaz.
O, nasıl “bu gazeteciler benim gazetecilerim değil” deme hakkına sahipse, benim de bu Cumhurbaşkanı ve Başbakan benim değil deme hakkım var. Biliyorsun Başbakan bu ‘çek git’ lafını önce bende uyguladı. Baktı kimsenin gittiği yok. Ondan sonra herkese demeye başladı. Demek cevap vermiş olsaydık uzun bir kervan olacaktı, bu kervanın en önünde de ben olacaktım.
Nereye gideyim ben? Aklımın köşesinden bile geçirmem.
YAZARLIĞI BIRAKMAYI DÜŞÜNDÜM
Ha başka şekilde aklımdan geçirdiğim oldu. Son zamanlarda gazeteciliği, yazarlığı bırakmayı düşündüm. Hayal kırıklıkları bazen insanı yiyip bitiriyor. İsyan, insanın özel hayatını, kendi kimliğini sardığı zaman bazen “bu toplum madem beni anlamıyor yazmıyorum ben de” deme noktasına geldim. Ama Cunda’da da sakin bir hayat yaşayamam ben. Orada balıkçılarla, denize poşetlerle çöp atanlarla, doğa cennetini betonlarla dolduranlarla da kavga edeceğim. Bu bakımdan benim tipimdeki insanlara huzur yoktur.
Benim bir avantajım bu kavgaları güler yüzle yapabilmem. Yani insanları hakaret ederek, küfür ederek, aşağılayarak eleştirmiyorum. Mizahı çok sevdiğim için bunu şakayla yapmayı seviyorum. Ama kavgamı yapıyorum sonuçta.
Açılımdan geçilmiyor ama aslında bu kapalılık. Asıl açılım insanların gözü. O gözün açılmasını bekliyorum. O göz de açılmıyor ne yazık ki. İşte ben buna kızıyorum. Bu yüzden göbeğini kaşıma, kafanı kaşı diyorum. Toplumun gözünün açılması lazım.
Aslında tek sorumlu AKP değil. Şimdiye kadar devamlı AKP’ye bindirdik. Çok açık ve net bir şey söyleyeyim; AKP, dini, imanı siyasette kullanmasaydı ve Türk toplumunu ortaçağa götürmeye çalışan tutumları olmasaydı, ben AKP ile barışık olabilirdim. Başbakan’ın uçağına da binebilirdim, Cumhurbaşkanı’nın yemeğine de gidebilirdim. Yerel seçimler konusunda en çok düşünmesi gereken Deniz Baykal’dır. Baykal’ın Çankaya’yı, İzmir’i, Antalya’yı - Antalya’yı niye diyorum orada kara şalvarı da olumlu bulduğunu söylüyor- kaybetmesi durumunda genel başkanlıktan ayrılacağını açıklaması lazım.
CİNER’DEN ÇOK İYİ TEKLİF GELDİ
Çok açık ve ilk defa söylüyorum. Çok soran oldu bu konuyu. Tabii ki teklif geldi. Hem de çok iyi şartlarla teklif geldi. Ama ben yanıt vermedim. Hürriyet’te çalışıyorum. Bir gazetede çalışırken öbür tarafla pazarlık yapmak çok hoşuma gitmeyen bir şey. Verilmiş bir kararım yok. Görüştüğüm, anlaştığım haberleri doğru değil.
Valla bilmiyorum. Muta nikahı gibi bir şey mi yapmak lazım acaba? Mesela istifa edip başka bir yerle görüşüp sonra gelip istifayı geri almak mı lazım (gülüyor); bilemiyorum. Aslında ben bu konularda çok deneyimsizim. Meslek hayatımda büyük transfer, büyük paralar hiç olmadı. Ben genelde işsiz kalınca, açıkta kalınca bir yere gittim.
Likörle şarabı ayırt bile edemem
Hiç yemesem olur. Sadece akşamları yemek yerim.
Hiç aram yoktur. “Bu adam alkolik” falan demişler bir ara. Halbuki içkiyi hiç sevmem. Ayda bir defa bir kadeh belki şarap içerim. Şarabı da hiç sevmezdim. Hürriyet’te başlayınca Ertuğrul şarapçı olduğu için geleceğimi garantilemek açısından şarap içtim. Tüm şarap markalarını, fiyatlarını falan ezberledim.
Bırak onu, onun şarap olup olmadığını anlamıyorum. Likör mü, şarap mı, votka mı onu bile ayırt edemem.
Ne yaptın babaanneee!
Serdar Turgut’un da Ertuğrul’un da yazısı çok güzeldi. Onlara bakar bakmaz doğruca aile albümüne koştum, anneannem, babaannem nerede diye? Eşim Andree “babaannen öldü” dedi. “Onu biliyorum, resmi nerede” diye sordum. Resmi buldum. İnanılmaz bir şey, gerçekten kara çarşaflı! O zaman şöyle dedim: “Ne yaptın babaanne?” Tabii ki babaannemin bikinili fotoğrafı olmazdı ama mini etekle oturmuş, hafif frikik vermiş bir fotoğrafı olabilirdi.
Buldum gerçekten fotoğrafını. Kara çarşaflı babaannem. Adı da İsmihan. Ne oldu şimdi, ben de Ertuğrul gibi ailesinde kara çarşaflı olan birisi oldum. Soru şu; zaten ben kimden yana tavır almalıyım? Babaannemi mi bağrıma basıp onun yaptığını onaylamalıyım? Yoksa babaannemin torunları var bluejean’li, cıvıl cıvıl; hangisinden yana tavır almalıyım? Hangisinin dünyasını önermeliyim, sorun bu. “O dönemde babaannem kara çarşaf takmış, ama bu çağda olmaz” mı demeliyim. Tabii ki olmaz diyorum, olay bu!
Ben ev erkeğiyim
Sabah 6’da kalkıyorum. Postal tarafından uyandırılıyorum şu sıralar. Bu görevi benim kızmayacağım evin en küçüğüne veriyorlar herhalde. Evin arkasındaki bahçeye çıkarız. Tekrar 8’e kadar uyumayı denerim ama genelde uyuyamam. Sonra Andree beni kaldırır, “kalk marangoz geldi, çatı onarılacak”; bir şey çıkar mutlaka... Ondan sonra TV’leri açar, basın özetlerini, her şeyi izler, okurum. Saat 10.30 gibi gazeteye geldiğimde bütün olup bitenleri artık kavramışımdır. Hemen yazıma başlarım. Yazı yazmam çok kolaydır, yeter ki ne yazacağıma karar vereyim.
Ben ev erkeğiyimdir. Dışarı gitmeyi sevmem. Ama haftada bazen 3-4 akşam zorunlu oluyor. Tek başıma, karım olmadan, bara gittiğim, otel lobisinde oturduğum, pastaneye gittiğim olmamıştır.
GÜNDE BİR SAAT KEMAN ÇALARIM
O da söylüyor zaten ama kadın milleti bu konuda biraz doyumsuz. Hakkı verdikçe tepene çıkmaya başlıyor. Şimdi ‘sen yazı yazarken ben de gelip bir yerde otursam olmaz mı’ diyor. O kadar da değil!
Karım, benim başıma gelenleri bana çok güzel anlatır. “Bu yazıyı yazdın da bu ondan oldu” gibi. Geceler çok hareketlidir. Gece 2’ye kadar asla uyumam. Mutlaka 1 saat keman çalarım. Marangoz atölyemde 1-2 saat tahtaları doğrarım. Ondan sonra da oturur bilgisayarın başına ev ödevimi yapmaya başlarım.
Pako uykularımı kaçırıyor
Çok (gözleri doluyor)… Bildiğin gibi değil. Geceleri rüyama giriyor. Evin içinde dolanıyorum. Gece kalkıp 4’lerde, 5’lerde çay içiyorum. Hâlâ Pako’nun tası durur, onu kaldırmadık. İnanılmaz bir duygudur. Bunu anlatması çok zor.
İki köpek vardı. İkisi de sokak köpeği. Suşi ve Çıtır. Çıtır’ın annesini öldürmüşlerdi, gelip bizim eve sığında, kaldı. Evin kızı şimdi. Ondan sonra Suşi geldi. Onun da annesinin başına bir iş gelmiş. En sonunda da Ayvalık’tan Postal geldi. Evimize yakın bir yerde anne doğurdu. Onun bütün yavrularını bir yerlere yerleştirdik. Postal’ı kimse almadı. Aptal bir köpek çünkü. Çok tembel. Çok kocaman ayakları olduğu için adını Postal koyduk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder