31 Ekim 2008 Cuma

YORUMSUZ

'Başbakan'a verin'

'Başbakan'a verin'




Kemal, Cumhurbaşkanlığı'ndan ödül alacağını duyunca ilk sözü bu oldu


Yazar Yaşar Kemal'in, 2008 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nü alacağını ilk öğrendiğinde "her türlü ödüle karşıyım" diyerek ödülün başkasına verilmesini önerdiği öğrenildi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen'in, Yaşar Kemal'le telefonla görüşerek, Türkiye Cumhuriyeti ve halkını simgeleyen bir ödül olması nedeniyle bu ödülü reddetmemesi gerektiğini söylediği, bu sözler üzerine Yaşar Kemal'in ödülü kabul ettiği kaydedildi.

HANGİ SÖZÜNE İNANALIM...(5 YIL SONRA ÇARK ETTİ)

Kendi yağımızla kavrulmasını biliriz'
Erdoğan 2003'te "IMF'i tanımazsanız dünya sizi tanımaz. Tek kuruşluk ticaret yapamazsınız" diyordu. Bugün ne değiştiyse 180 derece çark etti: " Ümüğümüzü sıktırmayız, onlara ihtiyacımız yok!"

gazetevatan.com


Devlet Bakanı Mehmet Şimşek “IMF ile görüşmelerde yol alındı” derken, Başbakan Erdoğan dün yine farklı mesajlar verdi. Erdoğan “IMF bu sıkıntılı dönemde ‘size borç vermiyorum’ derse vermeyebilir. Vermek zorunda da değil. Zaten çok da ihtiyacımız yok” diye konuştu

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Eğer IMF bize bu sıkıntılı dönemde, ’Ben sizlere borç vermiyorum’ derse vermeyebilir. Vermek zorunda da değil. Çok da ihtiyacımız yok. Bunu da özellikle söylemek isterim. Zira geçenlerde Merkez Bankası Başkanımız da bununla ilgili açıklamasını zaten yaptı. Ben de burada bunu yine özellikle ifade etmek istiyorum. Türkiye güvenli bir limandır” dedi.

‘Yatırımlar’ derse anlaşamayız

Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in stand-by anlaşmasında yol alındığı açıklamaları hatırlatılarak, “Sizin de bu konuda şartlarınızın olduğunu söylemiştiniz. Bu şartlar konusunda anlaşma sağlandı mı?” sorusu üzerine Başbakan şöyle dedi:

“IMF bu noktada karşılıklı çıkara dayalı olarak bir yaklaşım gösterecek olursa biz zaten varız. Daha önce de ifade ettiğim gibi biz IMF’ye karşı olumsuz bir tavrın içinde olan bir ülke veya bir yönetim değiliz. Ama dediğim gibi, yine orada da söyledim, bizim ümüğümüzü sıkıp da ’Yatırımları durdur, büyümeyi düşür, ondan sonra bütçende şu kadar daha bunu aşağı indir’ derse bu ’çalışma’ demektir. Biz çalışan bir ülkeyiz, çalışan bir hükümetiz, çalışan bir yönetimiz. Dolayısıyla böyle bir anlaşmaya evet diyemeyiz. Yani bu konuda bütçede bizim bazı rezervlerimiz var.”

Maliye Bakanı Unakıtan’a da gerekenleri söylediğini kaydeden Erdoğan şöyle devam etti:

“Büyümede bizim hedeflerimiz var. Bir defa ’bu hedeflerin altına düşemeyiz’dedik. Bunu da yine arkadaşlarım kendilerine ilettiler. Bunun yanında yatırımlardan bu çerçeve içerisinde zaten vazgeçemeyiz. Yatırımlarımıza da devam edeceğiz. Çünkü Türkiye büyüyen, kalkınan bir ülke. Yani sen kalkıp da ’karayolları inşaatlarını durdur’diyecek olursan, ’kusura bakma’deriz. Böyle bir şeye de mecbur değiliz. Biz kendi yağımızla kavrulmasını biliriz.”

Mevduat yetkisini krizi iyi yönetmek için aldık

BaŞbakan’In 1 hafta önce mevduata tam güvence getirilmesine karşı olduğunu açıklamasına rağmen, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen “Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun Tasarısı”na eklenen bir madde ile Bakanlar Kurulu’na 2 yıl boyunca mevduat güvencesini belirleme yetkisi verilmesi ile ilgili olarak da Erdoğan şunları söyledi: “Böyle bir yetkiyi alıyorsak, krizi ortadan kaldırmak veya krizi yönetmek için alırız. Nitekim de talep edişimizin altında yatan gerçek de budur. Bu kriz dönemini çok daha farklı çok daha olumlu istikamette yönetebilmek içindir.”

30 Ekim 2008 Perşembe

Mecelle Nedir Bilen Kaç Kişi?..

CUMHURİYET, İLHAN SELÇUK

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi…

Padişahlığa son verildi…

Ama, nasıl bir cumhuriyetti bu?..

*

İki kurum devam ediyordu…

Hilafet..

Ve Mecelle..

İkisi de laikliğe aykırıydı..

*

4 Mart 1924’te kaldırılan Halifelik konusunda çoğu kişinin bir fikri vardır; ama, Mecelle nedir?..

Mecelle, cumhuriyetin ilanından üç yıl sonra, Ekim 1926’da kaldırıldı…

Bu kararın ne demek olduğunu anlamak için önce bir demokrasideki geçerli haklardan söz etmek gerekir..

Bu haklar ikiye ayrılır:

• Medeni haklar..

• Siyasi haklar..

Medeni haklar, uygarlık hakları deyişiyle de vurgulanabilir; kişinin yaşamını sarıp sarmalayan, özgürlüklerini biçimlendiren, hayatını düzenleyen hukuk, ancak laik olursa medenisayılabilir…

*

Fransa, Medeni Kanun’a (Code Civil) devrimden sonra, 1802’de kavuşabildi…

Türkiye 1926’da Medeni Kanun’u kabul etti…

Ne demekti bu?..

*

Cumhuriyet ilan edilmişti, ama, Mecelle ahkâmı ve şeriat yasaları ülkede geçerliydi…

Osmanlıda Tanzimat” dış dünyanın zorlamasıyla kaçınılmazlaşmıştı… İslam hukuku, şeriat kuralları, Hanefi mezhebi ilkelerinin ağır bastığı Mecelle Kanunu 1868’de çıkarıldı…

1851 maddeydi…

Yine de bireyin, kişinin, tebaanın hayatını saptayan kişilik, aile, miras vb. haklar Mecelle’nin dışında bırakılmıştı…

Kadın hakları mı?..

Allah göstermesin…

*

Cumhuriyet ilan edilmişti; ama, “Medeni Hukuk”tan çok uzaktaydık…

Bir bakıma ya da ölçüde kişi, bugünkü İran ya da Kuveyt gibi şeriata bağlıydı…

4 Ekim 1926’da Meclis’te kabul edilen Medeni Kanunçağdaş, laik ve demokratik haklarla donattığı insanımızı kişilik - aile - miras - vb.alanlarda özgürlüklerine kavuşturmuş, uygarlaştırmıştır…

*

Medeni Kanun’la ya da öteki adıyla Yurttaşlar Yasasıyla, kişinin yaşamından Mecelle ve şeriat kuralları kalktı…

Bugün ülkede bir referandum yapılsa ve kadın - erkek yurttaşlara sorulsa:

- Şeriat ve Mecelle’yi istiyor musunuz?..

Hiç kimse dincilik ve İslamcılık uğruna Medeni Haklarından vazgeçemez…

Ama, ülkede dış destekli bir siyasal sahtekârlık politikası geçerlidir ve siyasal haklar bu yolda kullanılmaktadır…

Kemalizmin bu ülkede zorla geçerliliğini sürdürdüğünü ileri süren İslamcılar ve liboşlar, tarihsel sahteciliği bilisizlik üstüne inşa ediyorlar…

*

Yazımızın başında hakların ikiye ayrıldığını vurgulamıştık:

Siyasal haklar..

Medeni haklar..

Türkiye’nin sorunu nedir?..

Siyasal haklar medeni hakları yok etmek için kullanılıyor…

İrticanın bu türü, dünyada yalnız Türkiye’ye özgü…

Ne diyelim?..

Aydınlanma Devrimi kolay yaşanmıyor…

Gökçek'in borcunu millet ödeyecek (DOĞALGAZA ZAM YOLDA NECİP MİLLETİMİZ)

Gökçek'in borcunu millet ödeyecek

Belediyelerden katrilyonluk alacaklarını tahsil edemeyen BOTAŞ, doğalgaza yine zam yapmak üzere
Ankara Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere bazı belediyeler BOTAŞ'tan aldıkları gazı vatandaşa satıyor. Bedelini ise ödemiyor. Alacaklılarına diş geçiremeyen BOTAŞ da halkı yoluyor.
YÜZDE 10 GELİYOR
Petrol fiyatlarındaki düşüşe rağmen doğalgazın fiyatı düşeceğine durmadan zam yapılıyor. Ekim ayında yapılan yüzde 5'lik zammı, Kasım ayında en az yüzde 10 oranında yeni bir zam bekliyor.

29 Ekim 2008 Çarşamba

İNTERNET YASAKLARI

CUMHURİYETİMİZİN 85.YILI KUTLU OLSUN

KİM BU TAŞAKÇI FİKRİ?

KİM BU TAŞAKÇI FİKRİ?

Bir zamanlar; 12 Eylül’ün karanlık günlerinde bir polis vardı.

Adı, “Taşakçı Fikri” idi.

Bu unvanı kullandığı işkence yöntemiyle kazanmıştı. Şüpheli ya da zanlıları konuşturmak için hayalarını sıkardı.

Sol örgütleri takip eden birimde çalışırdı. Filistin askısı, elektrik, coplama vb. teknikler işe yaramadığında Taşakçı Fikri çağrılır; o da işini yapardı.

Fikri’nin işkencesine maruz kalanlar arasında “kitap yakalatanlar da” vardı.

İşkence tezgahındaki ilk soru şöyle olurdu:

“Konuş lan! Bu kitaplar sende ne arıyor? Karl Marks, senin deden mi; amcan mı lan.”

Derdini anlatabilirsen, anlat bakalım.

Kitap yakalatan ya da korsan gösteride yakalanan pek çok üniversite öğrencisi Fikri’yle tanıştı. Bunların her biri Marks’ın kitaplarını okumayı ciddiye alır, severdi.

Fikri’yle tanıştıktan sonra pek çoğunun muhtemelen çocuğu olmamıştır.

Taşakçı’ya, Laz Fikri de denilirdi.

O gün, devlette önemli görevler üstlenmiş laz kökenli bir bürokrat arkadaşımla görüşmeye gidiyorum. Aracın radyosu açık, Best FM istasyonunu dinliyorum.

Mikrofonda arkadaşım Murat Erdin var; çok sevilen “Konuşan Türkiye” programını yapıyor. Stüdyo konuğu TKP Genel Başkanı Aydemir Güler.

Komünist Manifesto’nun yazarı Karl Marks’ın kitaplarının yeniden aranılır hale geldiğini, dünyada satış patlaması yaşandığını konuşuyorlar. Malum, kapitalizmin krizi Amerika gibi devletleri bile çaresiz bırakıyor.

Erdin; “Marks haklı mı çıktı?” diye soruyor; aklıma Taşakçı Fikri geliyor: “Konuş lan, bu Marks ne diyor?”

Aydemir Güler, Marks’ın “Sermaye, bir toplumsal ilişkidir” sözünden dem vurarak bir şeyler anlatıyor.

Benim yüzümde ise bir tebessüm beliriyor. Taşakçı’ya, “Sermaye toplumsal bir ilişkidir” desen, ceplerini gösterip “Ne sermayesi lan; bugün ayın kaçı, cepte para yok” diyecekti.

Tabi siz göremeyecektiniz; çünkü gözleriniz bantlı olacaktı.

Taşakçı Fikri geçen hafta vefat etti. Daha doğrusu intihar etti.
Ahmet Erhan Çelik

Odatv.com
28 Ekim 2008
---------------------------------------------------------------------------------
ARHAVİ'Lİ LAZ FİKRİ SANADA KALMADI BU DÜNYA,HALA KÖTÜLÜKLERİNLE ANILIYORSUN .(M.O)
------------------------------------------------------------------------------------

İŞTE 12 EYLÜL'ÜN ÜNLÜ İŞKENCECİSİNİN SON GÜNLERİ

Taşakçı Fikri, işkenceli sorgu yaptığı dönemlerde, iri yarı, heybetli bir adamdı.

Ne var ki, silahını şakağına ateşlediğinde yere yığılan ufak tefek kalmış bir beden oldu.

Fikri’nin bedeni de, vicdanı da sorgulanmaktan bitkin düşmüştü.

Emekli polis Fikri, 10 gün kadar önce defnedildi. Anlatıldığına göre cenazesi çok kalabalıktı. Sessiz sedasız yapılan törene pek çok ünlü sima katıldı. Eski valiler, emniyet müdürleri, Fikri’yi yalnız bırakmadı.

Peki, Fikri neden intihar etti?

Hafta başında, “Kim bu Taşakçı Fikri” başlığı ile yayınlanan yazımız çok ilgi gördü. Yazının meseli kapitalizmin güncel kriziyle birlikte komünizmin babası Karl Marks ve kitaplarının dünyanın her yerinde yeniden popülerlik kazanmasıydı. Ama gelen tepkilerde öne çıkan unsur, Taşakçı Fikri oldu.

Marks’ın kitap satışları patladı; bu doğru. Oysa aynı kitaplar Türkiye’nin karanlık 12 Eylül günlerinde ve hemen öncesinde en tehlikeli suç aleti muamelesi görüyordu. Kitap yakalatan soluğu işkenceli sorguda alıyordu. Taşakçı Fikri de kitap yakalatanları ve o kitapları okuyanları sorgulardı.

Unvanını “komünistlerin hayalarını” sıkarak kazanmıştı.

Gençliklerini 1970’li yıllarda yaşayan pek çok insanın, O’nun işkence metodu yüzünden halen çocuk sahibi olamadığı konuşulur.

Dedim ya; meselemiz kriz nedeniyle kapitalizmin yeniden sorgulanmaya başlaması ve Marks’ın yeniden referans olmasıyla ilgiliydi. Ama Fikri’nin hikayesi hepimizi başka yerlere götürdü.

Taşakçı Fikri’ye, Laz Fikri’de denilirdi. Emeklilik günlerinde yaş alırken, “Dayı” hitabı öne çıktı.

Fikri, herkesin yanında eskilerden konuşmazdı. Konuştuğunda, “12 Eylül ve öncesi şartlarında yaptıklarım yanlış mıydı; haksız mıydım” diye sorardı.

Laz Fikri’yle ortak iki arkadaşımız var. Bu arkadaşlarımdan öğrendiğime göre Fikri’nin son yılları hep acı içinde geçti. Yaptıklarından pişmandı, geçmişini, kişiliğini sürekli sorgulardı.

Ne de olsa tezgahından yüzlerce insan geçmiş; onlara acı vermiş, itiraf almıştı.

Polislikten emekli olduğu yıllar, hastalıkları ve bitmek tükenmek bitmeyen ağrıları getirdi. Ağır şeker ve kalp hastalıklarına eklenen bel rahatsızlığı, Fikri’yi çelik korse içinde yaşamaya ve yerinden kımıldayamaz hale mahkum etti.

Arkadaşım, “Taşakçı Fikri” başlığına tepki gösterirken, arkasından konuştuğumuz kişinin bir ölü olduğunu hatırlatıp şunları söylüyor:

“Dayı, emekli olduktan sonra içkiyi, alemciliği bıraktı, namaza niyaza başladı. Allah’a çok inanan bir kişiydi ama intihar ederek hiçbir şekilde affedilmeyeceğini bildiği bir suçu işlemek zorunda kaldı.

Geçmişte yaptıklarından pişmandı, görevini yaptığını söylüyordu. Diğer taraftan komünizmle mücadele ettiğine inanır ve bundan da pişman olmadığını vurgulardı. Lisan - ı münasiple ‘Dayı sen de çok ah almış’ derdim, neden söz ettiğimi anlardı.”

Vicdanın kılıcı ne kadar keskin değil mi?

Marks’ı okuyanlar işkence görüyor. İşkenceci ise yıllar sonra intihar ederek hayatına son veriyor ve bugün Karl Marks yine okunuyor.

Taşakçı Fikri, Laz Fikri ya da Dayı Fikri; nasıl hitap ederseniz edin, O da bir insandı. Güzel bir ailesi vardı. Geçmişte insanlık dışı işler yaptı ve bugün acılarına isyan ederek intihar etti.

Hayaları sıkılırken acıya boğulan işkence mağdurları kadar, işkencecinin de mağdur olduğunu görmek acayip bir durum.

Ahmet Erhan Çelik

Odatv.com

31 Ekim 2008

CUMHURİYETİN 85.YILINDA ÜLKEMİN YÖNETİMİ !..



UĞUR MUMCU'DAN

Yolsuzluk, Şiddet, Bağımlılık (Ocak-Haziran 1976)

"Bazı ülkelerde bazı kimseler, devleti soymak için politikacı kılığına girerler. Partilerde, parlamentoda boy gösterirler. İhracat, ithalat, banka soygunu gibi işleri siyasal ilişkilerle yürütürler. Bunlar da çetedir. Çetelerin en aşağılığı da bunlardır. Bunlar, yüzlerine devlet adamı maskesi takıp, halkı soyarlar. Allah'a çok şükür, memleketimizde böyle çeteler yoktur!.. (Cumhuriyet, 22 Mart 1975, Çete...)

***

Bir toplum böyle çöker işte!..

Devletin yerini kaba kuvvet alır, susulur.

Yasanın yerini Allah alır, korkulur.

Yolsuzluklar, cinayetler birbirini izler, eller kollar bağlanıp götürülür.

Vuran vurur, öldüren öldürür ve bütün bunlardan sonra, bir çete gelir ve devleti teslim alır. (Cumhuriyet, 15 Ocak 1975, Bir Örnek...)

***

Bunlar, çoğunlukla "milli değerler" yerine, ümmet düşüncesine ağırlık veren ve uluslararası kapitalizmin görünür ve görünmez ellerine açıkça teslim olmuş insanlardır.


... Bunlar "manevi değerler"e değil, "maddi değerler"e bağlıdırlar. Şu kapkaç düzeninin menkul değerleri gibi, insan kişiliğini elden ele dolaştırıp yozlaştıranların bağlı oldukları hangi "manevi değer" olur ki bunlar bu değerlere bağlı sayılsınlar! "Kuvvayı Milliye ruhu" ile yücelen "milli ve manevi değerler", şimdi "kuvvayı ticariye ruhu" ile açık artımaya çıkıyor.

Soygunun, rüşvetin kol gezdiği ortamlarda, arabesk ümmetçilik ile faşizan ırkçılığın adı ne zamandan beri "milli ve manevi değerlere bağlılık" olmuştur? Geçin efendim, geçin!.. (Cumhuriyet, 31 Mart 1985, Milli ve Manevi...)




Türk Telekom
, Araplar’ın...


Telsim İngiliz’in...

Kuşadası Limanı İsrailli’nin...

İzmir Limanı Hong Konglu’nun...

Araç muayene
işi Alman’ın...

Başak Sigorta Fransız’ın...

İETT Garajı Dubaili’nin...

(Alıcı parayı öde
medi)

Avea Lübnanlı’nın...

Petkim, Ermeni’nin...

Rakı , Amerikalı’nın.

Finansbank Yu
nanlı’nın...

Oyakbank Hollandalı’nın...

Denizbank Belçikalı’nın...

Türkiye Finans Su
udilerin...

TEB Fransız’ın...

Cbank İsrailli’nin...

MNG Bank L
übnanlı’nın...

Dışbank Hollandalı’nın...

Şekerbank Kazak’ın...
Yapı Kredi’nin yarısı İtalyan’ın...

Turkcell’in yarısı Finli’nin, Rus’un...

Beymen’in yarısı Amerikalı’nın...

Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nın...

Garanti’nin ve Akbank’ın bir bölümü Amerikalı’nın...

Eczacıbaşı İla
ç, Çek’in...

İzocam, Fransız’ın...

TGRT (Fox) Amerikalı’nın...
Demirdöküm Alman’ın...

Döktaş Fransız’ın...

Süper FM Kanadalı’nın...

Alışveriş yaptığınız marketlerin neredeyse “tamamı” yabancıların...

Yıllık ödediğimiz 50 milyar doların “neredeyse” tamamı yabancının...


2003 başına kadar hepsi “yüzde 100’ü Türk sermayesine ait şirketlerd
i”...

Bu ülke “Bizim” deyip, duruyorsunuz söyleyin bakalım, sizin neyiniz var bu topraklarda!
BABALAR GİBİ SATANLARA KARŞI BU ÜLKE BABALAR GİBİ SAVUNULMALI

Cumhuriyetin kaçta kaçını kutlayalım?

Mine G. Kırıkkanat
mine.gokce@wanadoo.fr
Cumhuriyetin kaçta kaçını kutlayalım?
Frankfurt Kitap Fuarı’nda güya Türkiye yılı, duvara bölünmüş Türkiye haritası asılıyor.

Turizmden kültüre bakmaya vakit bulamayan Bakan Ertuğrul Günay, bölücü Roj TV’ye konuştuğunu fark etmeden, ‘önemli değil, büyütmeyelim’ mealinde demeç veriyor.

Derken bölünmüş bir Türkiye haritası da, ABD Kongresi’nde ortaya çıkıyor.

Bizim Türkiye, olmayan parayla şişirilen sanal borsaya döndü: Daha bölünmeden bölünmüşlük kaydı düşülüyor, haritası çiziliyor, yani senet düzenleniyor.

Bu senetin Türkiye’ye bir bedeli var. Ödeme zamanı var. Ödemeye zorlayacak tehdit hazır, ucu Brüksel’den gösteriliyor:

17 Kasım’da Avrupa Parlamentosu’nda ‘Dersim Soykırımının 70’inci yıldönümü’ konulu konferans düzenleniyor. Düzenleyenin adresi Almanya’da: www.dersim-wiederaufbau.de. Bana basın çağrısı gönderenin adı, Ahmet Dere. Katılımcılar birbirinden kararlı: Ayşe Hür (Taraf Gazetesi) Prof. Dr. Ronald Münch (Bremen Üniversitesi), Hilda Çobayan (Adalet ve Demokrasi için Ermeni Federasyonu Başkanı), Haydar Işık (Dersim Yapılandırma Derneği Başkanı ve yazar), Hans Branscheidt (AB Türkiye Yurttaşlık Komisyonu) Şerafettin Halis, (DTP Dersim Milletvekili) Aysel Tuğluk (DTP Diyarbakır Milletvekili), Songül Erol Abdül (Dersim Belediye Başkanı)...

Dış odaklı Ermeni lobilerinin lanse ettiği ‘soykırım’ modasına imrenip, bir de biz çakalım, demişler, o kadarı belli de, bir noktayı aydınlatamadım: Ermeniler, ‘soykırım’a uğradıkları alanı geniş tutmuşlardı. Acaba niçin Kürtler, soykırım konferansını

Dersim’le sınırladılar, diye düşündüm.

Sonra anladım: Türkiye’de 90 bin küsur Ermeni kaldığına bakan biri, Almanya’daki soykırım sonrası Yahudi nüfusuna kıyaslayarak vatan sathında soylarının tüketildiğine inanabilir. Oysa Kürtler, ‘soykırım’ savını lanse etmeden önce 15-20 milyonluk bir nüfus varlığı öne sürüyorlardı. Soykırıma uğradıklarına inandırmaları zor. Kendi ileri sürdükleri nüfus bolluğuyla ters düşmemek için ‘soykırım’ savlarını Dersim’le sınırlamak tabii ki daha akılcı!

***


Benim babam, Dersim isyanı sırasında gencecik bir irtibat subayıydı. Kürtleri çok sevmesinin temelinde de zaten bu isyanda, isyancılara karşı savaşan Kürt askerlerin kahramanlığı vardı.

Merak ediyorum, acaba Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen ‘Dersim Soykırımı’ konferansına katılan ‘genocide’ uzmanları, 1937-1938’de Kürtleri ağa kulluğundan kurtarıp yurttaş kılmak, kadınları erkeklerle eşit haklara kavuşturmak ve toprak reformu yapmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘aşiret düzeni kalsın’ diye isyan eden Kürtlere karşı savaşan Kürtleri, soykırımın neresine koyacaklar?

Çünkü soykırım tanımını bizzat oluşturan ve kökeninde yer alan Yahudi soykırımında, soykıranların yanında yer alan Yahudi’ye pek rastlanmadı. Oysa Dersim’de yalnız Kürt askerler değil, ağalık sistemi karşıtı ve yurttaş olmak isteyen Kürtler de, aşiret sisteminin yanında yer alan Kürtlerle savaştı, büyük ihtimalle de öldürdüler.

Tıpkı bugün tüm Kürtlerin PKK’lı olmadığı, kiminin bölücü terör örgütüne karşı savaştığı ve Brüksel’deki gibi bir konferansı düzenleyen temsilcilerine muhalif olduğu gibi yani.

Ama artık bütün bunları tartışmak, tartışanları mantığa, insafa, hatta dürüst düşünmeye çağırmak gereksiz.

Hüküm verilmiş. Harita çizilmiş. ABD hazırlamış. AB onaylamış. Kılıf biçilmiş.

Kefen dikilmiş. Sonuç belli: İçerden dışardan borazancılara, çığırtkanlara, tetikçilere bol bahşiş, sübvansiyon ya da komisyon da diyebilirsiniz, bölecekler Türkiye’yi. Gömecekler Cumhuriyet’i.


Brüksel’de düzmece ‘Dersim Soykırımı’ üzerine konferans düzenlenirken Türkiye’de neler oluyor? Abdullah Öcalan’a düzmece bir ‘işkence edildi’ lafıyla isyan provaları yaptırılıyor.

Şaşırmamam gerek aslında, ben bu olanların ve olacakların romanlarını yazdım: Bir Gün Gece ve Destina (*). Ancak düşündüğümden de hızlı gelişiyor tarih.

Bugün Cumhuriyet Bayramı. Nesi kutlu olsun sizce?

Hepsi mi, yarısı mı, satanı mı, satılanı mı?

Gidene mi yanalım, yoksa kalana mı?


(*) Literatür Yayıncılık, 2008.

SIRA GELDİ SANATÇILARA DİN BASKISI...(GERÇEK SANATÇILARA SAYGI)

Vaiz Neşet Ertaş’ı münafık ilan etti

29/10/2008

Halk ozanı Neşet Ertaş, konserinde “Oynayanların günahı dökülür, melek gibi olurlar” deyince Kaman vaizi Müslümanlar’dan özür dilemesini istedi

Ünlü halk ozanı Neşet Ertaş, Kaman Vaizi’nin hedefi oldu. Vaiz Rıza Korkmazgöz, “münafıklıkla” suçladığı Ertaş’tan, “Allah’a iftira ettiği için Müslümanlar’dan özür dilemesini” istedi.
Korkmazgöz, Ertaş’a 19 Ekim’de Kaman’da verdiği konserde, “Oynayanların günahlarının döküleceğini ve melekler gibi evlerine döneceklerini” söylediği gerekçesiyle sert tepki gösterdi. Korkmazgöz, ünlü halk ozanının internet sitesine şu mesajı gönderdi: “Bunu söylemek sizin haddinize değil. Sonra delilsiz konuşarak Allah’a iftira ettiniz. Siz müslüman olabilirsiniz ama fiiliniz Ebu Cehil’e ’vay’ çektirir. Acele bütün Müslümanlar için özür bekliyorum”. Korkmazgöz, Vatan’ın soruları üzerine, “Neşet Ertaş’la bu konuda yüz yüze görüşmeden açıklama yapmak istemiyorum” dedi. Vaiz Korkmazgöz’ün tepkisi karşısında şaşıran Ertaş, her konserinde şu sözleri söylemesiyle biliniyor: “Oyun havalarında ellerinizi birbirine her vurduğunuzda günahlarınız kurumuş yaprak gibi dökülürmüş. Hele bir de içinizden gelip, iki oynasanız günahkar da gelseniz, melekler gibi dönermişsiniz evinize...” RADİKAL

--------------------------------------------------------------------------------------------

BU ÜLKEDE GERÇEK ANLAMDA KAÇ TANE SANATÇIMIZ VAR.ONLARA DA BU ÜLKE SAHİP ÇIKMALI (M.O)


Korkunç çocuklar

Korkunç çocuklar

29 Ekim Çarşamba 2008

Herkes kendi evine dönüyor. Durmadan tekrar eden bir dönüş bu. Yıllardır bıktırarak tekrar eden. ‘Kürt sorunu’ sözcüklerini telaffuz edip kapılar aralayan Başbakan kepenkleri kapalı görüyor sokaklarda, öfkelenip bağırıyor. DTP’liler meydanlarda bağırıyor:
‘Sayın Öcalan...’
Herkes kendi öfke evine dönüyor. Kan akıyor. Akacak da. Daha.
Televizyonlar beyazlar giyinmiş komandoların Kuzey Irak’tan dönüşünü gösteriyor. İçlerinden biri sırtını Türkiye’ye verip Kuzey Irak’a doğru İstiklal Marşı’nı okuyor bağıra bağıra. Bir komutan sıraya dizilmiş beyaz komandolara sesleniyor:
“Sizinle gurur duyuyorum!”
Başka televizyonlar ‘Oromar’ şarkısını çalıyor. Dağlıca baskınına hazırlanan gerillaları gösteriyor başka televizyonlar. Onlarla da gurur duyan komutanları var.

24 çocuk tutuklanmış
Başbakanlık’taki Genelkurmay brifingine göre, 14 ile 18 yaş arasında değişiyormuş PKK’ya yeni katılanların yaşları. Diyarbakır’daki gösterilerden sonra 24 çocuk tutuklanmış. Tutuklanmış! Gözaltı değil. Avukatları Cihan İpek itiraz edeceklerini, çocukların tutuklanamayacağını söylüyor. Ama çocuklar cuma gününden beri tutuklu. Çoğu dayak yemiş, öyle söylüyor avukatları.
İnsan Hakları Derneği’nin yaptığı açıklamaya göre, eylemlerin ardından Şırnak, Cizre, Nusaybin’de gözaltına alınıp tutuklananların 16’sı ilköğretim öğrencisi.

Diyecek çok sözüm var
Baskınlardan sonra Şişli’de toplanan, ‘şehitlere saygı mitingi’ düzenleyen kalabalığı gösteriyor televizyon. Çoluk çocuk. İlköğretim öğrencisi çoğu. Bağırıyorlar. Kız çocukları bağırıyor:
Öldüreceğiz! Öldüreceğiz teröristleri!
Kendi doğurmadıkları çocuklar üzerinden yiğitlik eden beylere, ağalara, liderlere, komutanlara... Ah! Diyecek çok sözüm var.
İki yıl önce, mart ayında Diyarbakır’da olanları hatırlıyorum. Çocuklar panzerlere taş atıyorlardı ve sonra o çocukları kolları bacakları kırık, ben dinliyordum. Benim gibiler dinliyordu çocukların geçirdikleri işkenceleri. Şimdi daha fenasına hazırlanıyor bölge. Daha çok işkenceye ve daha çok ölüme.

Yeni çocuklar tedavüle sokulacak
İki yıl öncesinden belliydi olacaklar. Yeni bir gerilimde artık hep çocukların, giderek daha küçük çocukların ortalığa döküleceği belliydi. Göç ettirilmiş, anasız babasız bırakılmış, hayatında tek bir güzel şey bırakılmamış çocuklar bir parmak şaklatmasıyla dikilecekler panzerlerin önüne.
Kim yazacak bunları? Biz.
Kim okuyacak? Siz.
Biz ve siz okurken bunları, kahrolurken ne olacak? Yeni çocuklar tedavüle sokulacak. Herkes kendi öfke evinden konuşacak.
Diyarbakır’da, Nusaybin’de, Cizre’deki o çocuklara bakınca belki ‘küçük yüzbaşılar’ görüyor birileri. Belki Şişli’deki bağıran, ölümden söz eden çocukları görünce ‘küçük askerler’ini görüyor başkaları. Ben çocukları görüyorum. Ruhları savaşla çalınmış çocuklar. Ruhlarını kolay kolay geri koyamayacağınız çocuklar.

Duruma göre vaziyet alanlar
Derin devletle örgüt arasında, DTP ile AKP arasında, şununla bunun arasında, Barzani ile Dışişleri arasında anlaşmalar yapılır, yapılacaktır, hep öyle olur. Çatışmalar durur, başlar, sonra yeniden durur. Duruma göre herkes vaziyet alır. Herkes duruma göre kahramanca vaziyet alır. Peki bu çocuklar ne olacak? Bu çocukların yetişkin olduğu Türkiye’de hangimiz yaşayabilecek?
Ben o çocuklara bakınca çocuk görüyorum. Korkuyorum. Herkesin korkmasını istiyorum.


Çocuklara sözümüz var...

bcoskun@hurriyet.com.tr

Çocuklara sözümüz var...


BİR yabancıya sorsanız:

"Sizin cumhuriyetlerinizin içinde hiç ’dans’ var mı?.."

Şaşılaşıp öyle gider yabancı.

Oysa bizim cumhuriyetimizin içinde "şapka" da var.

Dans var...

Balo var..

Pantolon var...

Ceket var...

Bizim cumhuriyetimiz, yeryüzündeki hiçbir cumhuriyete benzemez. O, yönetim biçiminden çok, bir yaşam biçimidir.

*

Zaten dinciler cumhuriyetin yönetim biçimine çok da itiraz etmiyorlar. İşte çıkıp cumhuriyetin kalelerindeki koltuklara oturdular, ağızları kulaklarında.

Yanaklarında kıllı güller açıyor.

Onlar asıl cumhuriyetin yaşam biçimine karşılar; çağdaş insana, uygar bireye, bir Batılı gibi yaşamaya kalkanlara karşı savaştalar.


(........)

Bugün Cumhuriyet Bayramı’dır.

Dönüp bakmalısınız:

Cumhuriyet Bayramı’nın şeref localarında, cumhuriyeti temsilen yerlerini alacaklar.

Ama yanlarında cumhuriyetin getirdiği çağdaş-uygar yaşam biçimine karşıtlığın simgesi türbanlı kadınları olmayacak.

Niçin?..


*

Oysa bizim çağdaş kadınlarımız, evlerinin balkonlarına bayraklarını asıp, yollara çıkacaklar.

Medeni dünyayı çocukları-eşleri-kızları ile paylaşmak isteyen erkeklerimiz, sevdalarının elini tutup törenlere gidecekler, insanlıktan gizleyecek hiçbir şeyleri olmadan...

Bugün Cumhuriyet Bayramı...

Bizim çocuklarımıza sözümüz var...

Onlara uygarlığı, çağdaşlığı vaat ettik...

Biz yeminimizi bugün tekrarlayacağız...

Söz verdik...

Söz...

Utanmadan, pısmadan, yılmadan, sinmeden, korkmadan... Çocuklarımızı çağdaşlığın aydınlığında büyütmek için...

Onlara sözümüz var...

Ecevit’in işi bitirilince Erdoğan iktidar oldu

tturenc@hurriyet.com.tr

Ecevit’in işi bitirilince Erdoğan iktidar oldu


ECEVİT 2002’nin ocak ayında Washington’u ziyaret etti.Başkan Bush tarafından ağırlanan Ecevit’e büyük ilgi gösterildi.

Irak’a saldırmaya ve Saddam’ı ne pahasına olursa olsun devirmeye kararlı olan Bush, Ecevit’le yapacağı görüşmeye büyük önem veriyordu.

Oval Ofis’teki görüşmede "Saddam Hüseyin kötü bir adamdır" diyen Bush Ecevit’e Irak’a karşı bir harekát yapmaya kararlı olduklarını açıkladı ve şöyle dedi:

"Saddam’ın kitlesel imha silahları geliştirmesi bölge için büyük bir tehdittir. Saddam Hüseyin bu davranışlarıyla bölgede istikrarsızlığın, tehlikelerin sürmesinin en önemli kaynağıdır."

Ecevit,
Amerika’nın Irak’a saldırmasından büyük kaygı duyuyordu. Bunu bilen Bush Türk başbakanını "Kaygılarınızı, duyarlılıklarınızı çok iyi biliyorum" diye rahatlatmaya çalıştı.

Arkasından da Türkiye’den bu harekát için yardım istedi.

Amerika, İncirlik ile Mersin Limanı’nı kullanmak, Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir bölgede de üs kurmak istiyordu.

Ecevit kararlılıkla bu önerilere karşı çıktı ve bu istekleri yerine getiremeyeceklerini kesin bir dille söyledi.

Başkan Bush bundan hiç memnun olmadı.

* * *

O gece Ecevit, heyetindeki üst düzey görevlilerle küçük bir toplantı yaptı ve görüşmeyi değerlendirdi.

Görevliler Başbakan’a biraz daha esnek davranması tavsiyesinde bulundular.

Ecevit bunu kabul etmedi, Amerika’nın istediklerini ne pahasına olursa olsun yerine getiremeyeceklerini söyledi.

Başbakan’ın bu kesin tavrı üzerine kimse ısrarını sürdürmedi.

Başbakan döndükten sonra heyette bulunan üst düzey görevlilerden biri bir arkadaşına Washington gezisiyle ilgili şu ilginç değerlendirmeyi yaptı:

"Ecevit’in işi bitti. Kuzey Irak konusunda Ecevit Başkan Bush’a en ufak bir umut dahi vermedi. Bizim daha esnek olunması konusundaki önerilerimizi de kesin bir dille geri çevirdi."

* * *

Bu ziyaretten sonra Türkiye’nin siyasal yazgısı baştan aşağı değişti.

O tarihten sonra baş döndürücü siyasi gelişmeler oldu.

Washington Türkiye için çizdiği stratejiyi devreye soktu.

2001 krizinin ağır faturalarını ödeyen iktidardaki koalisyon hükümeti sallanmaya başladı.

MHP bazı siyasi gelişmeleri, kendisine dönük komplo olarak değerlendirdi ve Ecevitin "Yapmayın, bu bir siyasi intihar olur" uyarılarına rağmen erken seçime gitme kararı aldı.

Kurmaylarını toplayan Bahçeli, seçim tarihini 3 Kasım 2002 olarak açıkladı.

Ağır bir ekonomik krizin altından kalkmak için çabalayan koalisyon hükümeti ekonominin düzelmesi tamamlanmadan ve alınan önlemlerin meyveleri toplanmadan seçime gitmek zorunda kaldı.

Her şey Washington’un senaryosuna göre yürüdü ve bir yıl önce kurulan Recep Tayyip Erdoğan’ın lideri olduğu AKP tek başına iktidara getirildi.

AKP, Ecevit’in kabul etmediği Amerika’nın her isteğine "peki" dedi.

Ancak iktidar Amerika’nın Türkiye’de asker bulundurmasına, hava ve kara üslerini kullanmasına izin veren tezkereyi Milli Görüşçü milletvekillerinin muhalefetle birlikte oy kullanması üzerine Meclis’ten geçiremedi.

Amerika buna çok kızdı ve Erdoğan’la ilişkilerini soğuttu.

Telaşlanan AKP hemen ABD kuvvetlerinin Türk hava sahasını kullanmasına izin veren ikinci tezkereyi Meclis’ten geçirerek Washington’la ilişkileri yumuşattı.

Ümük

yozdil@hurriyet.com.tr

Ümük


"Her mahallede milyoner olacak!"

Böyle başladı kalkınma serüveni...

Çiklet bile bir milyon oldu.

İlk hayalimiz gerçekleşti!

*

"100 bin tank, 100 bin uçak üreteceğiz" dedi biri... Baktı ki, 100 bin uçak kolay ama, 100 bin pilot yok! Pes etmedi, Siyonistlere inat, "adil düzen"e geçeceğimizi söyledi. Bi alkış, bi tezahürat.

"Düzen" değişti.

"Düzülenler" pek beğendi.

*

Sonra?

Bako.

Kastelli.

"Bir koyup üç almak"tan bile söz edildi... Ne koyuyoz, ne alıyoz filan derken, rahmetli Sabancı bilançoyu vermişti:

"Aldığımız üçün biri!"

*

Derken...

"İki anahtar" dedi biri.

Çıktı salladı kürsüden...

Ev anahtarı, biri.

Otomobil anahtarı, diğeri.

Netice?

İki aNAHtar!

*

"Böyyük Türkiye"de öylesine bolluk dönemleri yaşandı ki, bir deri bir kemik millete pantolon bol gelmeye başladı... E hazır pantolonlar bollanmışken, daha fit görünürüz, "kemer sıkalım" dendi.

*

Gel zaman, git zaman...

Anadolu’da aslan kaplan...

Jet-Pa.

Yimpaş.

Kombassan.

Hamdolsun, Kazan-Kazan!

*

Ve, şimdi neyi tartışıyoruz kalkınma serüvenimizde? Ümüğümüzü sıktıracak mıyız, sıktırmayacak mıyız? Kemer kesmiyor artık çünkü... Sıra gırtlağa geldi.

*

Ha gayret ahali.

Kulağımızın arkasıdır...

Bi sonraki 29 Ekim’in vaadi!

CUMHURİYETİN 85.YILINDA ÜLKEMİN HALLERİ

Çanlar Türkiye için çalıyor

29/10/2008

Dünya Bankası: Genç nufusun sadece yüzde 30'u istihdam ediliyor. Gençlerin yüzde 40'ı ne okula gidiyor ve çalışıyor. Özellikle iyi eğitimli genç kadınların durumu bir önceki nesilden kötü

ANKARA - Türkiye’de genç nüfusun sadece yaklaşık yüzde 30’unun istihdam edildiği, genç katılım ve istihdam oranlarının AB ortalamalarının oldukça altında olduğu ve gençlerin faal olmama oranlarının "endişe kaynağı" olduğu bildirildi.

Dünya Bankası İnsani Kalkınma Sektörünün hazırladığı "Türkiye’nin Gelecek Nesillerine Yatırım Yapmak, Okuldan İşe Geçiş ve Türkiye’nin Kalkınması" konulu raporda, Türkiye’de genç nüfusun istihdam sürecinde yaşadığı zorluklara ve çözüm önerilerine yer verildi. Türkiye’nin bugünkü büyük genç nüfusunun sunduğu potansiyel faydalardan yararlanabilmek için gençlerine yatırım yapmak zorunda olduğu vurgulanan raporda, "potansiyel faydalar oldukça büyük olmakla birlikte eğer günümüzdeki büyük genç nüfus grubu yarının iş gücü piyasasında ve toplumda yerini bulamazsa, riskler de oldukça büyük olacaktır. Bu demografik profilin potansiyel dezavantajı da oldukça önemlidir. Eğer Türkiye’nin gençleri çalışma dünyasına iyi hazırlanmazsa ve iş gücü piyasası da bu gençler için daha fazla iş yaratmazsa, büyük genç nüfus grubu sosyal ve ekonomik baskı ve gerilim kaynağı haline gelecektir" denildi.

ÖNEMLİ ZORLUKLAR VAR

Gençlerin rekabet ortamının zorlu ve standartların yüksek olduğu açık bir ekonomide yerlerini bulmalarının önemine işaret edilen raporda, "Eğer Türkiye Avrupa’daki ve OECD içerisindeki daha yüksek gelirli ülkelere yakınlaşma doğrultusunda yoluna devam etmek istiyorsa, ekonomik stratejisini düşük maliyetler üzerine dayandıramaz" şeklinde görüş bildirildi. Raporda, ülkenin bilgi, beceri ve yenilik noktasında rekabet etmesi için açık bir iş gücü piyasasının gerekliliği vurgulanarak, Türkiye’de pek çok gencin iş gücü piyasasına girerken önemli zorluklarla karşılaştığı ifade edildi.

GENÇLERİN YÜZDE 40’I NE OKULA GİDİYOR NE ÇALIŞIYOR

Türkiye’nin 15 ve 24 yaş arası olarak tanımlanan genç nüfusunun sadece yaklaşık yüzde 30’unun istihdam edildiğine dikkat çekilen raporda, bu nüfus grubundaki işsizlik oranının ulusal oranın iki katından daha fazla olduğu kaydedildi. Türkiye’nin genç katılım ve istihdam oranlarının da AB ortalamalarının oldukça altında olduğuna işaret edilen raporda, gençlerin faal olmama oranlarının da "endişe kaynağı" olduğu ifade edildi.

Gençlerin yaklaşık yüzde 40’ının "ne okula gittiği ne de çalıştığı" belirtilen raporda, özellikle genç kadınların da oldukça düşük bir istihdam oranına sahip olduğu belirtildi. 2006 yılında bu oranın sadece yüzde 20 olduğu belirtilen raporda, Türkiye’deki iyi eğitimli kadınların iş gücüne katılımlarının bir önceki nesil ile karşılaştırıldığında daha az olduğu kaydedildi.

EĞİTİMDE İYİLEŞMELER VAR AMA YETERLİ DEĞİL

Eğitim durumunda iyileşmeler sağlanmış olmakla birlikte, Türkiye’nin daha fazla edinim sağlamak için yapması gereken çok şey bulunduğu vurgulanan raporda, şöyle denildi: "Eğitim kalitesi de önemli bir husustur. Türkiye’deki en iyi öğrenciler beceri seviyeleri bakımından başka ülkelerdeki öğrenciler ile rekabet edebilecek düzeyde olmasına rağmen, yeterlilikler, cinsiyet, bölgeye, aile gelirine ve okul türünü göre önemli değişiklikler göstermektedir. Genel olarak hem eğitim durumu hem de eğitimin kalitesi bakımından, Türkiye’nin eğitim sistemi, alt orta gelir düzeyindeki ülkelerin seviyesindedir ve biraz daha altındadır, ancak çoğu AB ve OECD ülkesinin standartlarının çok gerisindedir."

Gelecek için daha iyi istihdam hedeflerinin, tüm gençleri okuldan sonra iyi bir iş sahibi olabilmelerini sağlayacak becerilerle donatacak eğitim reformlarını gerektirdiğinin altı çizilen raporda, iş gücü piyasasındaki hareketsizliğin de gençler için bir engel teşkil ettiği, özellikle iyi işler olmak üzere işlerin mevcudiyetinin son yıllarda sınırlı düzeyde olduğu belirtildi.

İSTİHDAM ORANI TÜM AB ÜLKELERİNİN GERİSİNDE

Türkiye’de 2002-2006 yılları orasında GSYİH yıllık yüzde 7,5 oranında büyürken, istihdam artışının yıllık ortalama yüzde 1,1 düzeyinde kaldığına işaret edilen raporda, "Türkiye’nin 2006 yılındaki yüzde 46’lık istihdam oranı tüm AB ülkelerinin gerisindedir ve yüzde 70’lik Lizbon standardının da çok altındadır. Türkiye’deki iş açığının bir başka yönü de mevcut bir çok işin kalitesinin çok düşük olmasıdır. Tüm istihdamın yaklaşık yarısı kayıt dışı sektördedir" denildi.

Korumayı işler üzerinden, işçiler üzerine kaydıracak olan iş gücü piyasası politika reformlarının, gençlerin iyi işlere erişimini artırmada önemli bir adım olacağı ifade edilen raporda, beceri eksikliklerine ve sınırlı yeni iş olanaklarına ek olarak, gençlerin bilgi eksikliğinin de okuldan işe geçiş sürecinde bir sorun olarak görüldüğü kaydedildi.

SOSYAL GÜVENLİK PRİMLERİNİN DÜŞÜRÜLMESİ

Raporda, düşük ücretli iş gücü için sosyal güvenlik primlerinin düşürülmesinin, kayıtlı sektörde gençlerin işe alınmasını teşvik edeceğine işaret edilerek, düşük ücretli iş gücü üzerindeki vergi yükünün Türkiye’de oldukça ağır olduğu ve bu durumun işverenler için işe alım konusunda caydırıcı bir etki yarattığı belirtildi.

Dünya Bankası tarafından gerçekleştirilen simülasyonların, sosyal güvenlik primlerinin düşürülmesinin çok önemli mali etkilere yol açmadan, gençlik istihdamı üzerinde önemli etkilere sahip olabileceğini gösterdiği anlatılan raporda, "örneğin bu tahminlere göre, 30 yaş altı çalışanların sosyal güvenlik primlerinin iş veren paylarında 7 puanlık bir azaltma ilave 70 bin kayıtlı yeni iş yaratacaktır. Bu rakam bu yaş grubu için kayıtlı istihdamda yüzde 2’lik bir artış anlamına gelmektedir"denildi.

GELECEK NESİLLERE YATIRIM YAPILMALI

Raporda, özetle şu görüşlere yer verildi: "Türkiye kalkınma yolunda önemli bir dönemeçtedir. Demografik bir geçiş sürecinde ve oldukça rekabetçi bir ortamda bulunan Türkiye için gelecek nesillere yatırım yapmak bu neslin gelişimi ve ülkenin kalkınmasına yapılacak katkılar üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Eğitim sisteminin güçlendirilmesi ve iş gücü piyasasının işleyişinin geliştirilmesi reform gündeminin temelini oluşturmaktadır. Ayrıca gençlerin önündeki fırsatları genişletmeyi, daha bilgilendirilmiş bir şekilde karar verme olanaklarını artırmayı ve fırsatları kaçırmamaları halinde onlara ikinci bir şans vermeyi hedefleyen politikalar, gençlerin okuldan işe geçiş sürecini kolaylaştıracak ve Türkiye’nin büyümesine ve yoksulluğun azaltılmasına bir an evvel katkı sağlamalarını sağlayacaktır." (aa)



ADALETSİZ,ADALET (ADALETİNİ ARAYAN ÜLKEM)

Üzmez'e tartışmalı tahliye

14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla yargılanan 76 yaşındaki Vakit Gazetesi Yazarı Htseyin Üzmez, Adli Tıp Kurumu'nun ''Çocuğun beden ve ruh sağlığının bozulmadığı'' yönendeki raporu doğrultusunda tahliye edildi. Rapor adli Tıp uzmanları ve psikiyatrların tepkisini çekti.

Uzmanlar tepkili

Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez (76) davasında tutulan İstanbul Adli Tıp Kurumu Raporu; bilim dünyasını şaşkına çevirdi. Adli tıp uzmanı Prof. Dr. Şevki Sözen, Raporun yeterince sağlıklı tutulduğunu düşünmediğini” belirtirken, Prof. Dr. Özcan Köknel de “Bu anlayışın, mağdurun ömür boyu işkenceye mahkum etmek anlamına geldiğini” söyledi.
Prof. Köknel, Türkiye’de halihazırda yaygın olan “duygusal ve cinsel işlevsel bozuklukların” bu tür raporlarla toplumun her kademesinde artarak yaygınlaşacağı uyarısında bulundu. Vakit yazarı Üzmez’in ilişkiye girdiği 14 yaşındaki B.Ç’nin ruhsal ve bedensel sağlığının bozulmamasının “mümkün olmadığını” ifade eden İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Sözen ise “Bugüne kadar bana gelen 15 yaş altı tecavüz vakalarında duygusal ve bedensel sağlığın bozulmadığına ilişkin bir rapor tutmadım. Üzmez davası raporunun sonucunu duyunca hayli şaşırdım ve ‘keşke üzerinde daha titizlikle durulmuş olsaydı’ diye düşündüm” dedi. Ruh Sağlığı Platformu tarafından yapılan açıklamada da, “Cinsel istismar ve tecavüz, mağdurlarının yalnızca bedenini, yalnızca namusunu değil ruhsal yapısını da zedeler. Üstelik beden iyileşir, ama cinsel istismarın ruhsal yapı üzerindeki etkisi ciddiye alınıp tedavi edilmezse yaşam boyu sürecek bir yara açılmış ve kişi bu yarayla kendi haline bırakılmış demektir ” denildi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/

TÜRKİYE'NİN HALLERİ...

Veli Küçük'e Azerbaycan ve Irak yasağı
Ergenekon tutuklusu Veli Küçük'ün emekli olduktan sonraki faaliyetleri hakkında çarpıcı açıklamalar...


MİT Kontraterör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Veli Küçük'ün emekli olduktan sonra MİT, Dışişleri ve askeri yetkililer tarafından Azerbaycan ve K.Irak'taki faaliyetleri nedeniyle ikaz edildiğini söyleyen Eymür, "Hatta korumaları alındı. Lojmandan çıkarıldı. Ben de kendisini uyardım" dedi.

İstediklerini öldürüyorlardı

Küçük'ün, Cem Ersever öldürüldüğünde "Beni de öldürebilirler" diye bir korku dönemi yaşadığını ifade eden Eymür, "Ama öyle söylemesi de gerekmiş olabilir" şeklinde konuştu. Eymür, Abdullah Çatlı'nın MİT'e çalıştığını aynı zamanda uyuşturucu işi içinde olduğunu da söyledi.

Bu grubun kontrolleri dışında olduğunu ifade eden Eymür, "İstedikleri kişiyi öldürebiliyorlardı" dedi. Ergenekon adını ilk kez 2001’de internette bulduğunu anlatan Eymür, Ergenekon davası ile Deniz Feneri davasının da gizli servis operasyonu olduğunu iddia etti.
http://www.bugun.com.tr/haber_detay.asp?haberID=44609

28 Ekim 2008 Salı

CUMHURİYETİMİZİN 85.YILI KUTLU OLSUN

Ekonominin ümüklüsü...

bcoskun@hurriyet.com.tr

Ekonominin ümüklüsü...
BEN size söyleyeyim:

Başbakan; iyi bir atlı spor binicisi, iyi bir hızlı tren makinisti, iyi bir şiir okuyucusudur.


Aynı zamanda; iyi bir aile planlamacısı, iyi bir Mercedes camı test uzmanı, iyi bir anayasa hukukçusu, iyi bir demokrat, iyi bir gemi küçültme tasarımcısıdır.

Artı; iyi bir yabancı dil hatibi, iyi bir tesettür tasarımcısı, iyi bir
hortum tesisatçısıdır...

*

Ve iyi bir ekonomist...

İşte; IMF ile yeni bir anlaşma aşamasında "Ümüğümü sıkmazlarla anlaşırız" demesi karşısında, IMF heyetindekiler Türkçe-İngilizce sözlüklere koşmuşlardır.

Bakmışlardır "ümük" ne?..

Hani "kemer", "yorgan" gibi kavramları Türkler ekonomiye soktuklarına göre, sormuşlardır:

"Bu ümük, cari açık, bütçe, arz-talep gibi bir şey mi?.."

*

Başbakan
’ın böyle şart-şurt koşması, sadece yerel seçimler öncesi daha bol miktarda (ailelere nakdi yardım gibi, çocuk paraları gibi, kömür gibi, zamların ertelenmesi gibi) avanta dağıtmasına izin verilmesi için...

IMF bu tür avantalara, savurmalara hep karşı çıkmıştı.

Oysa aynı zamanda iyi bir ekonomist olan Başbakan biliyor ki; bu millete beleş bir şeyler vererek, avanta dağıtarak sittin sene orada öyle oturmak olası.

Yerel seçimlere şurda az kaldı.

Sıkılmamış ümük lazım.

IMF’den izin istiyor.

O kadar...

*

Yoksa altı yıldır tümüyle Türk ekonomisini IMF’nin yönetimine bırakan bir iktidar, şimdi neden IMF’yi istememeye başlasın?..

Bir Başbakan’ın, uluslararası bir ekonomik kuruluşa "ümüğünün sıkılmaması" şartını koşması bile, Türk ekonomisinin ümüğünün elin-álemin elinde kaldığının itirafı değilse ne?

Bence telaşlanmayın.

Yakında IMF ile arka solanlarda imzayı basıp, sorunsuz uzlaştıklarını göreceksiniz.

Ümük uzatarak.

Aynı zamanda iyi bir devlet adamıdır çünkü...