29 October 2011
KURAN’DA İNANÇ KONULARI
Allah’ın varlığı, birliği,
merhameti, sonsuz kudreti, ahireti yaratması gibi en temel konularda Kuran’ın
anlattığı dinle, bilinen büyük mezhepler ters düşmemişlerdir. İslam’ın bu en
temel noktalarındaki ortak inanç, tüm olumsuzlukların yanında çok güzel bir
noktadır. (Bazı çok sapkın, çok az taraftar bulmuş, örneğin Hz. Ali’yi
ilahlaştırmış veya şeyhinin içine Allah’ın girdiğini iddia etmiş sapkın
mezhepleri saymıyoruz.) Fakat “Allah’ın tek hüküm koyucu olduğu” konusunda,
Kuran’ın anlattığı dinle mezhepler arasında büyük bir fark vardır. Kuran’a göre tek
hüküm koyucu Allah’tır. Allah’ın hükümlerinin toplandığı Kuran, Allah’ın
dininin bütününü oluşturur. Mezhepler ise önce Peygamber’i Allah’ın yanında din
oluşturucu gibi göstermişler, daha sonra sahabeleri, daha sonra mezheplerinin
imamlarını, daha sonra ise kimi şeyhleri ve sözde din alimlerini dinin kaynağı
olarak göstermişlerdir. Haramlarda, farzlarda, sevaplarda bu kaynaklara atıflar
yaparak Kuran dışında bir din oluşturmuşlardır. Bu tablo, uygulamalar açısından
bir sorun oluşturduğu kadar inanç açısından da bir sorun oluşturmaktadır. Kimi
mezhep imamlarının kanaati (içtihat) ile vardığı bir sonuç; farz veya haram
ilan edilmekte ve bu karar, Allah’ın kitabından çıkan bir farza veya harama
denk tutulmaktadır. Yani mezhep imamları, evrensel dini hükümler koyma
hususunda, Allah ile aynı seviyeye konmaktadır ki bu, inanç açısından da
sakıncalıdır. Örneğin Allah domuz eti yemeyi, zinayı, adam öldürmeyi
Kuran ile haram kılar; mezhep imamları ise kendi kanaatleri ve hadis yorumları
sonucu midye yemeyi, heykel yapmayı, erkeklerin altın takmasını da haram ilan
etmişlerdir. (Bu hükümlerin bir kısmı “hadis” kaynakları kullanılarak
verilmiştir, fakat bu hadisleri yorumlayan, onay veren yine mezhep
imamlarıdır.) Dinimizde Allah’ın tekelinde olan haram kılma yetkisi, böylece
başkalarıyla paylaştırılmıştır. Allah dışında herhangi bir insanın (her kim
olursa olsun) kanaatinin, içtihadının evrensel dini hükümlerle eşitlenmesi
sonucunu veren bu bakış açısı da onarılmalı, bu bakış açısının sahipleri tövbe
etmelidirler.
İnanç konularındaki en büyük
sorunlardan biri “Kuran yaratılmış mıdır, yoksa Kuran daima var mıydı?”
sorusunun tartışılması sırasında görülmüştür. Bu sorunun tartışılması sırasında
Kuran’ın yaratılmış (mahluk) olduğunu söyleyen bir grupla, Kuran’ın
yaratılmamış olduğunu söyleyen bir grup oluşmuş ve her iki grup da birbirini
kafirlikle itham etmişlerdir. Karşı grubun dinsiz olup öldürülmesi gerektiğine
dair izahlar ve tartışmalar ile rezalet devam etmiştir. Kuran hakkındaki bu
tartışma İslam tarihinin en büyük kavgalarından, çatışmalarından birisi
olmuştur. En büyük mezhep olan ve dört mezhebi de kaplayan Sunnilik’te Kuran’ın
yaratılmamış olduğu sonucuna varılmıştır. Buna Mutezileler ve Şiiler şiddetle
karşı çıkmışlardır. İlginçtir ki dinin tek kaynağı olan Kuran’ı, dinin yüzlerce
kaynağından birine çeviren, “Bir keçi ayetleri yedi” deyip Kuran’ı nesh ettiren
(hükmünü iptal ettiren) Ehli Sünnet’te, diğer yandan Allah’a mahsus olan “ezeli
olma, başlangıçsız olma” gibi sıfatları Kuran’a verilmiş, bu mezhepin
savunucuları hatalı yaklaşımlarını bu noktada da göstermişlerdir.
İnançla ilgili konularda, dine
ilaveler yaparak Allah’ın tam dinini tamamlamaya kalkanlar, gereksiz konularda
gereksiz izahlar yapmışlardır. Kuran Allah’ın bağışlayıcı olduğunu, merhamet
sahibi olduğunu söyler. Allah’ın merhameti, bağışlayıcılığı gibi sıfatlarının
Allah ile beraber her zaman mı var olduğu, yoksa bu sıfatların sonradan mı
oluştuğu bahsedilen gereksiz tartışmalara örnektir.
Aslında bu şekilde bir tartışmaya
gerek yoktur ve Kuran’da olmayan bu husustaki felsefi yaklaşımlarını, dinin en
temel inançları arasına sokmaya kalkanlar, bizce hata etmişlerdir. Eğer gerekse
idi, Allah bu konularda gerekli izahları yapardı. Gereksiz izahların örnekleri
“kader” konusunda da görülür. Tahminimiz bu izahların da temelinde; zamanı
yaratan Allah’ı, adeta zamana bağımlıymış gibi düşünüp, “kader” konusunu ve
diğer birçok konuyu öyle çözmeye çalışmak yatmaktadır. Kuran’ın açıklamadığı
konularda kendi görüşünü, “evrensel dini hakikatler” olarak sunmanın sonucu bu
konuda da hüsran olmuştur.
Hadislerde geçen, Allah’ın
kudretini eksik gösterecek izahlar da mezhepler açısından sorun teşkil
etmiştir. Neyse ki mezhepler bu izahları çeşitli yorumlarla, çekiştirmelerle yok
etmişlerdir. Bu mezheplere uyan halkın büyük bir kesiminin ise bu hadislerden
haberi bile yoktur. Buhari’de geçen “Allah’ın parmağının soğukluğunu
Peygamber’in sırtında hissettiği” hadisi ile “Allah’ın baldırını açıp cenneti
aydınlattığı” hadisi bunlara örnektir. En doğru hadis kitabı denilen kitapta
geçen bu hadisler ve diğer hadis kitaplarındaki benzerleri, Kuran’ın anlattığı
din ile çelişmekte ve inanç açısından önemli sorunlara yol açmakta; Turan
Dursun ve İlhan Arsel gibi din düşmanlarına malzeme oluşturmaktadırlar.
Kuran’da yer almayan “kabir
azabı”nın dine sokulması, Kuran dışındaki “Cennet ve Cehennem tasvirleri”nin
dinin bir parçası kabul edilmesi de ahiret inancı açısından sapmadır. Bazıları,
Kuran’ın
yüzlerce ayetinde ahiret hayatı anlatılmasına karşın, bir kez bile
bahsedilmemesine rağmen kabirde sorgunun, azabın ve ödüllerin olacağını dine
sokmuşlardır.
Üstelik ahiretle ilgili anlatımlarda; ölümden sonra doğrudan ahiret hayatının
başlatılması ve dünyada çok az kalındığının zannedilmesiyle ilgili ifadeler;
kabirde sorgu, azap veya mükaafat olduğu izahlarıyla çelişmektedir. Buna karşın
kabirde bir hayat olduğunu iddia edenler, 40-Mümin Suresi 45 ve 46. ayetlerde
belirtilen Firavun kavminin “sabah akşam” ateşe sunulmasından, ahirette “akşam”
olmadığını, kısaca bu ayetlerin “kabir hayatı”nı desteklediğini söylemişlerdir.
Oysa bu ayette kabir hayatından bir bahis olmadığı gibi, ahiret hayatından
bahsedildiği açık olan 19-Meryem Suresi 62. ayette de ahirette rızıkların
“sabah akşam” verildiği vurgulanır. Zamanın izafiliğiyle ilgili durumu
anlayamayanların, erken ölenlerin binlerce yıl beklemesini anlayamamaları
neticesinde kabirle ilgili uydurmaları ürettikleri kanaatindeyiz.
Kuran ile Ehli Sünnetin ve
Şiiliğin; cennetin, cehennemin varlığı ve buradaki nimetlerin tükenmezliği
konusunda bir ayrılığı yoktur, bu sevindirici bir durumdur. Fakat Kuran dışı
ahiret anlatımlarını ve kabir azabı hikayelerini de çöpe atmak ve Kuran’la
doğruyu bulmak zorundayız. Çünkü gördüğümüz gibi ne zaman insanlar, Kuran’da anlatılan
dine, yani Allah’ın dinine, kendi görüşlerinin ürünü olan mezheplerle ve
hadislerle ilaveler yapmaya kalkışmışlarsa, sonu hep felaket olmuştur.
KURAN’DAKİ NAMAZ VE ÜMMETİN
SÜNNETİ
Kuran’daki namazın anlaşılması
Kuran temelli bir İslamiyet açısından büyük bir öneme sahiptir. Kuran’a dayalı
bir dini anlayışın yüzlerce konuda daha tutarlı, daha mantıklı ve daha yaşanır
olduğunu görüp mezhepçi anlayışı kurtarmak isteyen birçok kişi, kurtuluşunu
namaz konusuyla ilgili bir çıkışta aramaktadır (Sanki bu konu, diğer hususları
hasır altı edebilirmiş gibi). Kuran’ı dinin kaynağı olarak yetersiz gören bir
mezhepçi yaklaşımı benimseyenler; “Sırf Kuran’dan dini anlarsak, namazı nasıl
kılacağız? Namazı sırf Kuran’a bakarak kılamayız. Demek ki Kuran dışı kaynaklar
lazım…” diyerek mezheplerini kurtarmaya çalışmaktadırlar. Mezhepçilerin bu
yaklaşım tarzı bile dini anlamadıklarının bir delilidir. Yapılması gereken,
dinin kaynağını belirleyerek; dini ona göre anlamak ve uygulamaktır. Dinin
kaynağı belli olduktan sonra dinin kaynağını önümüze alıp namazı, orucu, ahlakı
ve din adına her şeyi bu kaynaktan anlamamız gerekir. Yani namaz da dinin
kaynağından anlaşılacaktır. Dinin kaynağı, kafada önceden belirlenmiş fikirlere
göre, örneğin namaz fikrine göre belirlenmeyecektir. Kuran ile namaz adına
bilinenler arasında fark varsa; çözüm dinin kaynağını değiştirmek değil, namaz
adına bildiklerimizi düzeltmektir.
Yanlış anlamalara sebep olmamak
için bazı hususları belirtmekte büyük fayda görüyoruz. Bu düzeltmede, eğer
mevcut uygulamalarda namazların kılınmasında düzeni sağlayan, ümmetin toplu
ibadetlerine kolaylık getiren yaklaşımlar varsa veya belli vakitte kılınması
bir mecburiyet olmamasına rağmen ümmetin daha çok Allah’ı anması gibi Kurani
bir ideale hizmet eden ibadetler varsa; “ümmetimizin bu sünnetleri”ni
muhafazada elbette fayda vardır. Örneğin imamın namaza “Allahuekber” diye
ellerini kaldırarak sesli başlamasını gören namaza başlandığını anlar ve ona
göre hareket eder; namazlarda bu düzen getirici unsurun faydalarını gözlemleyebiliriz.
Hz. Ömer döneminden sonra bugünkü formda (20 rekat olarak) kılınmaya başlandığı
söylenen teravih namazları, Ramazan’da Allah’ın daha çok anılması gibi Kurani
bir ideale hizmet eder. (Teravih namazının farz olduğu iddia edilmemiştir ama
biz Kuran’da olmamasına rağmen farz olduğu iddia edilen namazlar için de
teravih namazı için düşündüğümüzün aynısını düşündüğümüzü belirtmeliyiz.)
Bunların Kuran’ın evrensel hükümleri arasında olmadığının farkında olmak, bu
tip uygulamaları terk etme özgürlüğünün olduğunu bilmek önemlidir; fakat düzene
veya Allah’ın çok anılmasına yarayan İslam coğrafyasında yaygınlaşmış bu
tarzdaki “ümmetin sünnetleri”ni değiştirmeye kalkmak bize göre abesle
iştigaldir.
Diğer yandan “ümmetin
sünnetleri”ni Kuran’ın eksik olduğu iddiası için delil olarak kullanmaya
çalışmak da büyük bir hatadır. Bize göre sadece Kuran’da geçenlerin namazın
evrensel, evrenin sonuna dek geçerli hükümleri olduğuna dair yöntem
benimsenmeden namazın farzlarıyla farz olmayanını ayırt eden kesin bir yöntem ortaya
konamaz, zaten konamamıştır da. Bu yüzdendir ki birbirlerine yakın
metodolojiler benimsemiş mezhepler arasında bile namazların farzlarının ne
olduğu gibi konularda önemli farklar vardır. Örneğin kimi mezhep Fatiha okumayı
farz görürken diğeri görmez. Burada önemli olan husus Peygamber’in Fatiha’yı
okuyup okumaması değildir; elbette namazda Fatiha okunabilir, fakat bunun her
rekat için mecburi olup olmaması farklı bir şeydir. Peygamberimiz’in Kuran’a
aykırı bir davranışı veya izahı hadislerle aktarılıyorsa bu hadislerin uydurma
olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat Fatiha okumak gibi “Kuran’a uygun”
bir eylemden “dinin mecburiyeti” gibi bir sonuç çıkartılırsa bu da hatalıdır.
“Kuran’a uygun olma” veya “yararlı olma” ile “mecburi olma” tamamen ayrı olan,
karıştırılmaması gerekli kategorilerdir. Kuran’da, Peygamberimiz’le beraber
aynı dönemde yaşayan Müslümanlar’ın kendilerine farz olmayan ibadetlere katılıp
Allah’ı andıklarını görüyoruz. 73-Müzemmil Suresi 20. ayette, Müslümanlar’dan
bir grubun Peygamber’le gece kalkıp ibadet ettikleri anlatılır; bu ibadet farz
olsa tüm Müslümanlar katılırdı. Sonuçta Peygamberimiz’in döneminde ve
sonrasında Müslümanlar, özellikle namaz gibi topluca yapılan ibadetler için
belli düzenlemeler oluşturmuşlar, farz olan namazlar dışında Allah’ı anmak için
fazladan da namazlar kılmışlardır. Bize göre bu durumu yorumlayan hadisçi
mezhepler, sadece Kuran’la farzların çıkacağı ilkesini benimsemediklerinden,
gönüllü kimi uygulamaları farzlarla karıştırmışlardır. Sonuçta bu sorunun
çözümü de Kuran’a gitmektedir. Bugün yapılması gereken dinimizin namazla ilgili
evrensel uygulamalarını Kuran’dan anlamak, Kuran’da geçmeyip faydalı olan
“ümmetin sünnetleri”ni farzlaştırmadan devam ettirmek ve Kuran’ın ifadelerine
ve ruhuna aykırı uygulamalardan dinimizi kurtarmaktır.
Dinin tek kaynağı olan Kuran’ı
elimize aldığımızda, Kuran’ın namaz adına gerekli tüm bilgileri içerdiğini
görürüz. Kuran’da en detaylı şekilde anlatılan ibadet namazdır. Fakat bu,
günümüzde namaz adına anlatılan her detayın Kuran’da geçtiği manasına gelmez.
Mezheplerin teferruatlaştırıcı zihniyeti her konuya olduğu gibi namaza da elini
atmış ve Kuran’da, yani dinde, olmayan teferruatlar “farz” veya “vacip” gibi
başlıklarla mecburi hale çevrilmiş ve namazla ilgili kimi esneklikler yok
edilmiştir. “Secdede dirseklerin yere değmemesi gerektiği” iddiası gibi kimi
hususlar ise “sünnet” başlığı altında dinselleştirilmiş ve düzen için gerekenin
dışında bir şekilcilik de oluşmuştur.
Kuran’da geçmeyen hususların
farzlaştırılması yanlıştır, fakat bunlar yapılırsa namaz olmaz diye
düşünmemeliyiz. Örneğin ileride göreceğimiz gibi namazda illaki Fatiha
Suresi’ni okumak farz değildir. Fakat Kuran’ın ilk suresi olan Fatiha’yı
namazda okumak tabi ki güzeldir. Yani namazda şunu yapmak “farz değildir” diye
belirtmek, o hususa karşı olmak değildir. Sadece Kuran’da geçmeyen bir
mecburiyetin farzlaştırılması yanlıştır. Yukarıdaki örneğimizi düşünürsek
yanlış, Fatiha Suresi’ni okumak değil; Fatiha Suresi’nin her ayağa kalkışta
okunmasının “farz” olduğunu söylemektir. Kitabımızın bu bölümünü ve diğer
bölümlerini okurken lütfen “Bu husus Kuran’ın anlattığı namazda yoktur” diye
belirttiğimiz hususlarda bu inceliğe dikkat edin. Kuran’da geçen namaz,
hazırlık aşaması olan abdest ve boy abdestinden (gusül) başlayarak şöyledir:
ABDEST VE BOY ABDESTİ (GUSÜL)
Kuran’da
abdest, sadece ve sadece namazın bir şartı olarak anlatılır. Ayrıca camiye
girerken, Kuran okurken veya namaz dışındaki herhangi bir ibadet için abdestin
ve de boy abdestinin (gusül) alınması dini bir mecburiyet değildir. Kuran’da abdest ve boy abdesti
birazdan vereceğimiz iki ayette geçer. Bu iki ayet dışında Kuran’da abdest ve
boy abdesti ile ilgili hiçbir ayet yoktur. Yani abdest ve boy abdestinin ne
yapmamız için gerektiği, ne zaman gerektiği, su olmazsa ne yapılacağı sadece bu
iki ayetten anlaşılacaktır:
Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda, yıkayınız:
yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; sıvazlayınız: başınızı ve aşık
kemiklerine kadar ayaklarınızı. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Eğer hasta veya
yolculukta iseniz veya biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da
su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi
sıvazlayın. Allah size zorluk çıkarmak istemez. Allah sizi temizlemek ve
üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki; şükredersiniz.(5-Maide Suresi 6)
Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye
kadar, cünüp iken de -yolculuk hali müstesna- yıkanıncaya (gusül edinceye, boy
abdesti alıncaya) kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız,
biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz
bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah
affedici, bağışlayıcıdır.(4-Nisa
Suresi 43)
Şimdi sorularımızı sorup bu iki ayete
göre cevap verelim:
1) Abdest ve Boy Abdesti Niçin
Lazımdır?
Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki;
abdest de, boy abdesti de sadece namaz için lazımdır. 5-Maide Suresi 6. ayetin
başında abdestin namaz için alınması gerektiği söylenir. 4-Nisa Suresi 43. ayette
de cünüp olanın yıkanmadan namaz kılamayacağı anlatılır.
2) Abdest Ne Zaman Alınır?
İki ayetin de son kısımlarına
dikkat ederseniz, bize suyun gerekli olup da suyu bulamadığımız hallerde ne
yapmamız gerektiği açıklanır. Suyun bize gerekli olduğunun açıklandığı hal ile
abdesti neyin bozduğu da açıklanmıştır. Burada “tuvaletten gelmiş” diye
çevirdiğimiz ifade bize abdestin “tuvaletten” gelince alınması gerektiğini
göstermektedir. “Tuvalet” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça’sı “gait”tir.
Arapça bu kelime “çukur yer” anlamında olup, “tuvalet, ayak yolu” kelimelerine
karşılık gelmektedir. Yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması
gerekmektedir. Bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, ne kanın akması, ne
deve eti yenmesi abdesti bozmaz. Ayetten abdesti neyin bozduğu açıkça
anlaşılmaktadır. Kişiler “tuvalette, ayak yolunda”, çukur olan yere ne
yapıyorsa abdesti o bozar.
3) Boy Abdesti (Gusül) Ne Zaman
Alınır?
“Abdest”in nasıl alınacağı
Kuran’da tarif edilmektedir, fakat kelime olarak “abdest” Farsça’dan Türkçe’ye
geçmiştir. “Boy abdesti” ifadesiyle kastedilen ise Kuran’da geçen “cünüp”
olunca gerekli olan yıkanmadır. “Gusül” zaten Arapça “yıkanma” demek olduğu
için “boy abdesti” yerine Türkçe “gusül” veya “gusül abdesti” diyenler
olmuştur. Suyun gerekli olduğu diğer halin iki ayette de “kadınlara dokunma”
olduğu söylenir. Arapça’da da Türkçe’deki gibi deyimler vardır. Türkçe’de
“kadınlarla beraber olma” ifadesi “cinsel ilişkiye girme” anlamında kullanılır.
“Kadınlara dokunma” ifadesi Arapça’da “cinsel ilişki” anlamına gelen bir
deyimdir; Kuran boyunca bu deyimin kullanımına bakılırsa da bu anlaşılacaktır.
Yani boy abdesti kadınlarla cinsel
beraberlikten sonra alınır. Zaten cünüp olunduğunda boy abdesti alındığını
söylemiştik. Cünüplük, “cenb” kökünden türemiştir. Bu kelimenin kökünde
“yakında olma, beraberlik” manaları vardır. Buna göre “cenabet” terimi
beraberliğin en ileri seviyesi olan birleşmenin sonucuna ad olmuştur. Ayetin
içinden boy abdestinin ne zaman alınması gerektiğine dair vardığımız sonucu
“cünüp” kelimesinin manası da doğrulamaktadır. Cinsel bir birleşme dışında,
kimi hallerde boy abdesti almanın farz, vacip (farzla sünnet arası, farza yakın
uygulama) veya sünnet olması da Kuran’da yoktur. İsteyen istediği zaman, rahat
ettiği zaman boy abdesti alır, fakat Kuran’dan çıkmayan bir hüküm; farz, vacip,
sünnet veya herhangi başka bir başlıkla kimseye yüklenemez.
5-Maide Suresi 101. ayette “açıklanmayan
her şeyin affedildiği” söylenmektedir. Bu yüzden, “Kuran’da açıklanmayan her
hususta serbest olduğumuz” unutulmamalı, hiç kimse bu açıklanmayanlara ilave
bir cevap aramamalıdır.
4) Abdest Nasıl Alınır?
5-Maide Suresi 6. ayetin başında
abdesti nasıl almamız gerektiği anlatılır. Bu anlatımda “yıkayın” fiilinin
ardından “yüz ve dirseklere kadar elleri” ifadesi geçer, “sıvazlayın” fiilinin
ardından da “baş ve aşık kemiklerine kadar ayakları” ifadesi geçer. (Aşık
kemikleri, ayak bileğinin iki tarafındaki çıkıntılı kemiklerdir.) Biri size
“yıkayın: banyoyu ve mutfağı, silin: salonu ve antreyi” derse ne anlarsınız,
antrenin yıkanması gerektiğini mi yoksa silinmesi gerektiğini mi? Herkes
antrenin silinmesi gerektiğini anlar. Fakat Sunni mezheplerden olanların
birçoğu ne hikmetse “sıvazlayın” fiilinden sonra geçen “ayaklar”ın; sıvanması
yerine “yıkanması” gerektiğini savunmuşlardır. (Hanbeli mezhebinde, hem
“sıvazlama”nın hem de “yıkanma”nın mümkün olduğu ifade edilmiştir.) O zaman
“ayak” kelimesi neden “yıkayın” fiilinden sonra geçmemektedir? Ayette,
“yukarıdan aşağı ne yapılması gerektiğinin söylendiğini, sıvazlamanın ara izah
olduğunu ve bir tek başın sıvazlanması gerektiğini” söylemek de mümkün
değildir. Çünkü ayette; önce yüz ve ellerden bahsediliyor, sonra başa çıkılıp,
sonra aşağı ayaklara iniliyor. Bu yüzden ayakları aşık kemiklerine kadar sıvazlamayı
“yıkayın” fiiline göndermenin hiçbir mantığı yoktur. “Ayakları yıkama
mecburiyeti” uydurma hadislerle desteklenmeye çalışılmıştır.
Oysa Şiiler’deki birçok hadise
göre ayaklar elle sıvazlanır. Amacımız hadisleri hadislerle çürütmek değil,
fakat Kuran’ı yeterli görmeyenlerin hadiste bile keyfi davrandıklarını
göstermektir.
Süleyman Ateş birçok sahabenin de
ayaklarını sıvazlamayla yetindiğini belirttikten sonra ayetin Arapça’sından
anlaşılanı şöyle açıklar: “Yüce Allah, abdestte vücudun iki temel uzvunun
yıkanmasını emretmiştir ki; bunlar yüz ve kollardır. İki uç uzvun da
sıvazlanmasını emretmiştir ki; bunlar da baş ve ayaklardır. Yıkayınız fiilinden
sonra iki tümleç getirmiştir. Bunlar yüz ve ellerdir. Demek ki yüz ve eller
yıkanacaktır. Sıvazlayınız fiilinden sonra da iki tümleç getirmiştir, bunlar da
baş ile ayaklardır. Demek ki bunlar da sıvazlanacak uzuvlardır. Ayette bu
manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır. Kuran-ı Kerim’de her
kelime birbiriyle son derece uyumlu ve mütenasiptir. Şimdi yıkayınız fiilinden
sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl tek bir uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki
eli) gösteriyorsa, sıvazlayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten de
birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir.”
(Süleyman Ateş, Kuran Ansiklopedisi, 1. cilt, Abdest bahsi).
Kısacası abdestte yüz ve dirseklere kadar
eller yıkanır, baş ve aşık kemiklerine kadar ayaklar sıvazlanır, bunların
haricinde bir şey gerekmez. İsteyen ağzını ve burnunu çalkalar, üç parmakla
ensesini sıvazlar, ayaklarını topuklarıyla birlikte yıkar, her uzvunu yıkayışta
Arapça dualar okur. Fakat bunları yapan bilsin ki bunlar abdestin
mecburiyetleri değildir. Abdesti Allah, Kuran’da açıklamıştır ve bunlar
Kuran’daki açıklamalarda yoktur.
5) Boy Abdesti Nasıl Alınır?
Boy abdestinin cünüp iken alınması
gerektiğini daha önce söylemiştik. Cünüpken ne yapmamız gerektiği iki kelime
ile anlatılır. 5-Maide Suresi’nde “tahare” kelimesi “temizlenmek”, 4-Nisa
Suresi’ndeki “gasale” fiili “yıkanmak” demektir. Boy abdesti için “Şuradan
şuraya kadar yıkanın, ağzınızı ve burnunuzu üçer kez çalkalayın, toplu iğne
başı kadar kuru yer bırakmayın, sağ omzunuzdan başlayarak üçer kez su dökün”
şeklinde ifadeler geçmez. Böyle sınırlamalar olmadığından “gasale” kelimesinden
sadece “yıkanmak” anlaşılır.
“Tahare” ifadesi ile de bu yıkanma işleminde
kirlerden arınmanın önemi anlaşılır. Bir anne beş yaşındaki çocuğuna “Yıkan”
derse, o çocuk bunu anlayıp yıkanır. Oysa koskoca adamlara “Yıkan” deniyor,
fakat onlar “Nasıl yıkanacağım? Toplu iğne başı kadar kuru yer kalırsa ne olur?
Önce hangi omuzuma su dökeceğim?” gibi gereksiz sorular sorup, Kuran’ın
anlaşılmaz olduğunu sanıyorlar. Üstelik bu anlamamanın kendi
anlayışsızlıklarından kaynaklandığını da anlamıyorlar. Bir de Kuran’da anlatılan
dini eksik zannedip, bu garip soruların açıklandığı kitapları dinin tam ve
eksiksiz kaynağıymış gibi rehber ediniyorlar.
6) Su Bulunamazsa Ne Yapılır?
Normalde bir insanın su bulamama
ihtimali çok azdır. Kuran’ın bu durumu açıklaması bile Kuran’ın gereğinde nasıl
tüm detayları verdiğinin bir delilidir. Bu durumda, kişi, suyun eksikliğini
temiz bir toprağa teyemmüm ederek giderir; namazı terk etmek diye bir şey söz
konusu olmaz. Temiz toprağa eller sürülerek yıkanamayan yüz ve eller
sıvazlanır. Böylece namaza hazırlık suyun olmadığı zaman da sağlanmış olur.
Her iki ayetin de sonunda geçen
Allah’ın bize güçlük çıkarmak istemediğine, bağışlayıcılığına, affediciliğine
dair ifadeleri abdesti ve boy abdestini bir sürü gereksiz detaylara boğanlar
lütfen tekrar okusunlar.
KIBLEYE DÖNMEK
2-Bakara Suresi 144, 149 ve 150.
ayetlerde Müslümanlar’ın nerede olursa olsunlar Mescidi Haram’a; Kabe’nin
olduğu yöne dönmeleri gerektiği söylenir. Bu, namaza düzen de veren bir
uygulamadır. Özellikle toplu kılınan namazlar bu sayede daha düzgün ve düzenli
olur. 2-Bakara Suresi 115. ayette; nereye dönersek dönelim Allah’ın orada
olduğu söylenerek, Kabe’ye dönmeye yanlış manalar yüklenilmesi, Mescidi Haram
ve çevresinin putlaştırılması önlenir. Mevcut camiler Bakara Suresi’nin ayetlerine
binaen Mescidi Haram’a doğru yapılmıştır. Müslümanlar kıldıkları namazı Mescidi
Haram’a dönerek kılmaktadırlar. Müslümanlar kıbleyi biliyorlarsa (Mescidi Haram yönünü)
oraya dönüp namazı kılar. Eğer yönü bulamazlarsa, Allah’ın her yerde olduğunu
bilip, tahmini bir yöne dönerek namaz ibadetlerine devam ederler (2-Bakara
Suresi 115).
NAMAZDA KIYAFET VE TEMİZLİK
Kuran’da namaz için özel bir
kıyafet geçmez. Tek başına namaz kılan namazını istediği gibi kılar. Namazın
toplu kılındığı yerlere gidenin güzel, düzgün kıyafetle gitmesi iyidir (Bakınız
7-Araf Suresi 31). 7-Araf Suresi 26. ayette; insanların avret yerlerini örtecek
giyim tarzı olduğu gibi güzellik ve süs kazandıracak giyim tarzı da olduğu
söylenir. Bundan beş ayet sonra 7-Araf Suresi 31’de mescit yanında (namaz
kılınan bölgede) süslenmeden bahsedilir. Başörtüsü diye bir kıyafetin farz
olmadığını kitabın 22. Bölüm’ünde, kitabın diğer kısımlarında ise erkeğin
baldırını örtmesinin gerekmediğini gördük. Normalde olmayan bu zorunluluklar
namaz kılarken de yoktur. Çünkü Kuran’da namaz kıyafeti diye özel bir kıyafet
tarif edilmez. 2-Bakara Suresi 125 ve 22-Hac Suresi 26. ayetlerden namaz
kılınacak bölgenin temizlenmesinin ve temiz tutulmasının önemi anlaşılır.
Ayrıca 74-Müdessir Suresi 3. ve 4. ayetlerden elbisenin temiz olmasının ve
pislikten kaçınmanın önemi anlaşılır; namaz dışında da geçerli olan bu ilkeler
elbette namazı da kapsar.
NAMAZ VAKİTLERİ
Kuran’da namazın, vakitleri
belirlenmiş bir farz olduğu geçer (4-Nisa Suresi 103). Korku zamanında bile
namaz kılınmasını açıklayan Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini
de eksiksiz olarak açıklamıştır. Dikkat edin, namaz vakitlerinin
açıklanmasından kastımız, farz olan namazların açıklanmasıdır. Namaz övülmüş
bir ibadettir. Allah’a yönelmenin, Allah’ı hatırlamanın bir şeklidir. Bu
yönüyle namaz her an kılınabilen, her an yerine getirilebilen bir ibadettir.
Fakat her kılınan namaz, farz namaz değildir. Örneğin gece yarısı fazladan
namaz kılınabilir, fakat bu gece yarısı kılınan namazın farz olduğunu göstermez.
Peygamber de, Peygamber’in yakınları da şüphesiz birçok kereler namaz
kılmışlardır. Kuran’ın tek kaynak olduğu ilkesini benimsemeyen mezhepler bu
namazların kimisini farz, kimisini vacip, kimisini sünnet ilan etmişler;
Kuran’dan dini anlamak yerine, Peygamber yakınlarının hareketlerini
kendilerince yorumlayarak mezhepler oluşturmuşlardır. Sunni mezhepler sabah,
öğle, ikindi, akşam ve yatsı diye beş vakit namazı farz kılmışlardır. Şiiler üç
vakit namazı farz kılıp bu üç vakitte beş vakit namazı birleştirdiklerini
söylerler. Daha eski zamanlardaki Hariciler’in iki veya üç vakit kıldıklarına
dair hadisler de vardır. Bu farz namazların dışında Kuşluk, Duha, Güneş ve Ay
tutulması, Tesbih, İstihare, Kadir, Regaip, Beraat gecesi namazları gibi birçok
namaz da vardır. Yatsı namazından sonra kılınan vitir namazı ise kimilerine
göre vacip olup farza yakındır, kimilerine göre ise sünnettir.
Savaş zamanı namazın kılınmasıyla
ilgili bilgileri bile veren Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini
de açıklamıştır. Kuran’dan delillendirilmeyen namazların belirli dönemlerde
belirli kişilerce, halifelerce, hatta Peygamber tarafından kılınmış olması
elbette mümkündür. Çünkü Kuran namazı över ve farz namazların haricinde de
namaz kılınması elbette ki iyidir. Ayrıca Kuran’da farz namaz vakitlerinden
daha fazla zamanda Allah’ın yüceltilmesi, zikredilmesi ve O’na hamd edilmesi
geçer; bunlar ise namazın dışında olabileceği gibi namaz kılarak da yerine
getirilebilirler. Bu açıdan bakıldığında yukarıda adı geçen ve yukarıda adını
geçirmediğimiz, fakat namaz kitaplarında adı geçen namazların kılınmış olması
mümkündür. Fakat Kuran’da adı geçmeyen namazların, farz namaz olarak
algılanması veya bu namazları kılmayanların dini açıdan eksik olduğunu iddia
etmek çok büyük hatadır. Bu noktadan olaya baktığımızda sorun, uygulamaların
yorumlanış şeklindeki hatalardan kaynaklanmıştır. Şimdi dinin tek kaynağı olan
Kuran’dan farz olan namazları isim ve vakitleriyle birlikte öğrenelim.
SABAH (FECR) NAMAZI
Kuran’da namaz kelimesi “salat”
kelimesi ile ifade edilir. “Bağlantı kurmak, destek vermek” tipinde manalara
sahip olan “salat” kulun yaratıcısıyla kurduğu bağlantı, yani namaz için de
kullanılır. “Salat” kelimesi “ikame” fiiliyle beraber “namaz kılmak” manasında
kullanılmıştır. “Salat il-fecr” yani “sabah namazı” ismi 24-Nur Suresi 58.
ayette geçmektedir. “Fecir” gecenin karanlığında güneşin ilk ışıklarının
çıkışını ifade eder. Bu bir süreçtir ki güneşin doğuşuna kadar devam eder.
Nitekim varlığı adından belli olan bu namazın, 11-Hud Suresi 114. ayette vakti
de belli olmaktadır:
Gündüzün iki tarafında, gecenin yakınlarında namaz kıl.
Güzellikler çirkinlikleri giderir. (11-Hud Suresi 114)
Arapça’daki “nehar” “gündüz”,
“leyl” ise “gece” demektir. Yukarıdaki ayette geçen “tarafeyi en-nehari” ifadesi
gündüzün iki tarafını ifade eder. “Taraf” kelimesi “uç, dıştan bitişik bölüm”
manalarına gelmektedir. Kuran’da geçtiği diğer ayetlerde de bu anlamlarda
kullanılır. Gündüzün başlangıcını
güneşin doğuşu, günün bitişini güneşin batışı olarak alırsak; günün iki
tarafında sabah ve akşam namazları vardır. “Zulefen min el-leyl” ifadesi ile bu vakitlerin, aynı
zamanda gecenin gündüze yakın zamanları olduğu da daha iyi vurgulanmış olur.
Yani sabah namazı, ismi ile 24-Nur
Suresi 58. ayette geçer. Bu isim aynı zamanda sabah namazının vaktini de tarif
eder. Ayrıca 11-Hud Suresi 114. ayette sabah namazının vakti belirlenmiştir. Sabah namazı Kuran’daki ismiyle “salat il-fecr” adından da
belli olduğu gibi günün ilk ışıklarıyla başlar ve günün başlangıcı olan güneşin
doğuşuyla biter.
AKŞAM (İŞA) NAMAZI
“Akşam namazı”nın ismi de 24-Nur
Suresi 58. ayette geçmektedir. Sözlükten “işa” kelimesinin anlamına bakanlar,
güneşin batışından havanın kararmasına kadar olan vakte, yani bizim Türkçe’de
“akşam” dediğimiz vakte “işa” denildiğini görürler. 12-Yusuf Suresi 16. ve
79-Naziat Suresi 46. ayette de aynı kelime geçmektedir. Diğer iki ayetteki aynı
kelimeyi “akşam” diye çeviren bazı çevirmenlerin, bu kelimeyi Türkçe bir kelime
olan “yatsı namazı” diye çevirmeleri, mezhep izahlarının etkisinde
kalmalarındandır. Bu tarz çeviri, “yatsı namazı” diye mezheplerin farz olarak
tarif ettiği namazı Kuran’ın da farz kıldığı izlenimini vermektedir ki bu
yanlıştır. Fakat “yatsı” kelimesinden kasıt “işa namazı”nın yatmadan önce
kılınan son farz namaz olması ise bu doğrudur. Ayette buna işaret de vardır:
Ey iman edenler! Yönetiminiz altındakilerle, ergenlik
yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç vakitte izin istesinler. Fecir (sabah)
namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkardığınızda, işa (akşam) namazından
sonra. Çıplak olabileceğiniz üç vakittir bunlar. 24-Nur Suresi 58
Son namazı kılmak için mescide
giden ve topluca namazı kılan kişi, bu namazdan sonra mescide gitmeyecekse
muhtemelen üzerini değiştirecektir. Ev kıyafetine bürünecektir. Bu yüzden
yatmadan önceki son namaz “işa namazı” olarak düşünülüyorsa, bu doğrudur. Yoksa
vakit olarak “akşamı” ifade eden bir kelime, namaz kelimesiyle birleşirse
bambaşka bir vakit olan yatsıyı ifade eder deniliyorsa, bunun yanlışlığı
ortadadır. Bu ayette son farz namazın akşam namazı olduğunu destekleyici bir
ifade tarzı vardır. Arapça sözlüklerden “işa” kelimesinin manasını araştıran
herkes, “işa” kelimesinin “güneşin batışından gecenin karanlığına kadar olan
zaman dilimi”ni ifade ettiğini görecektir. (Evdeki çocukların çıplaklığın
mümkün olduğu vakitlerde izinsiz odalara dalmamalarını öğütleyen bu ayetten bir
sonraki ayette, bu çocukların ergenlik yaşına gelince, her zaman özele saygı
gösterip, izin alarak ebeveynlerinin odalarına girmeleri öğütlenir.)
Akşam namazının vaktinin anlaşıldığı ayet (11-Hud Suresi
114), sabah namazının farz olduğunu gösteren belirttiğimiz ayettir. Gündüzün
iki tarafında kılınan namazlardan biri sabah namazı olunca, diğeri de bu
namazın simetriği olan akşam namazıdır. Bu namazın vakti de aynı şekilde gecenin (güneşin
olmadığı dönemin) gündüze yakın olan zamanıdır. Bu ayet dışında akşam namazının
vaktini belirleyen bir ayet daha vardır:
Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namaz kıl.
Fecir (sabah) vakti Kuran’ı, fecir (sabah) vakti Kuran’ına tanık olunur. (17-İsra Suresi 78)
Gecenin kararması, akşamın bitiş
vaktini vermektedir. Işığın alametlerinin ufukta yok olmasıyla akşam namazının
vakti biter. Bu durumda da “güneşin sarkması” ifadesi güneşin ufukta batışını
belirler. Böylece güneşin batımı ve gecenin kararmasının arasındaki vakit namaz
vakti olarak belirtilir.
Bu ayette belirtilen vaktin namazı
olan akşam, sabah namazının simetriği olduğundan, bu simetrilik durumuyla sabah
namazının vakti de bir kez daha tasdik edilmiştir. Bu ayetin devamında sürekli
akşam namazıyla beraber geçen sabah namazının vaktinin vurgulanması da
ilginçtir. Fakat bu ayette sabah namazı
değil, sabah Kuran okumak vurgulanır. Demek ki sabah namazının vaktinin içinde veya namazın
dışında Kuran okumaya özel bir önem vermek gerekir. Görüldüğü gibi akşam ve
sabah namazları isimleriyle beraber Kuran’da geçerler. Üstelik bu isimler
namazın kılınacağı vakti de ifade ederler. İlaveten sabah ve akşam namazının
vakti de açıklanmıştır. Üstelik 24-Nur Suresi 58. ayette sabahın günün ilk,
akşamın günün son namazı olduğuna işaret vardır.
VUSTA (ORTA, EN İYİSİ) NAMAZ(I)
Kuran’da geçen namaz vakitleriyle
ilgili en tartışmalı husus 2-Bakara Suresi 238. ayette geçen “salat il-vusta”
ifadesinden kaynaklanmaktadır. Ayet şöyledir:
Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da. 2-Bakara Suresi 238
Sabah ve akşam namazının
vakitlerini çıkardığımız ayetler ve bu ayet dışında farz namaz vakitlerinin
çıkartılabileceği hiçbir ayet yoktur. Demek ki namaz vakitleri bu ayetlerden
anlaşılacaktır. Günün bir ucundaki namaz sabah namazı, günün diğer ucundaki
namaz da akşam namazı olunca; orta namazını bu iki namazın ortasında aramak
lazımdır. Tüm kültürlerde günün uyanmayla başladığını, gecenin dinlenmemiz için
yaratıldığını, geceleyin kalkıp ibadetin bir tek Peygamberimiz’e has
kılındığını (17-İsra Suresi 79) düşünürsek; orta namazının, sabah ile akşam
namazının arasında gündüz kalan vakitte olduğunu düşünmek daha doğrusu
olabilir. “Vusta” kelimesine “orta” manasının verilmesinden günün ortalarında
kılınan bir namaz olduğunu düşünenler olabilse de bu kelimeyi sınırlayan hiçbir
ifade olmadığı için sabah ile akşamın arasında kalan tüm zaman dilimini, bu
namazın vakti olarak kabul etmek de düşünülebilir. “Vusta namaz” ifadesinden, orta
namazı sonucuna varıldığında “vusta” kelimesi hem namazın ismini, hem zaman
dilimini belirleyen kelime olur.
Diğer bir görüşe göre “vusta”
kelimesinin “en iyisi” manasına sahip olduğu, bu kelimenin bir namazı
belirtmediği; ayetten namazların korunmasının ve namaz kılmanın en iyisi ve en
doğru yol olduğunun anlaşıldığını söyleyenler vardır. Buna göre sadece “sabah”
ve akşam” namazları farzdır. “Vusta” kelimesi üzerinde bir inceleme bu konuda
yardımcı olabilir. 2-Bakara Suresi 143, 5-Maide Suresi 89, 68-Kalem Suresi 28,
100-Adiyat Suresi 5 ayetlerinde de bu kelime geçer. Bu ayetleri inceleyerek
“vusta” kelimesini anlamaya çalışabilirsiniz.
HADİS NAKİLLERİ VE NAMAZ
Görüldüğü gibi Kuran’da namazın beş vakit olduğuna dair
bir ifade yoktur. Namazın
ne kadar uzun olacağı, rükuda, secdede ne söyleneceği de Kuran’da geçmez.
Aslında namazın uzun mu kısa mı olduğu, rükuda veya secdede ne söylenmesi
gerektiği hakkında kesin sınırlar olduğuna dair detaylı hadis nakilleri de
bulunmaz. Mezheplerin anlattığı namazın uydurmalarla dolu hadislerle bile
açıklanması mümkün değildir. Namazdaki birçok husus mezhep kurucularının şahsi
görüşleriyle oluşmuştur. Bazen bu şahsi görüşler, hadislerin veya sahabe
tavırlarının belli bir şekilde yorumlanmasından kaynaklanmıştır. Peygamberimiz’in
hem çok kısa namaz kıldığına, hem de uzun rüku ve uzun secdelerle çok uzun
namaz kıldığına dair hadisler vardır. Bu konudaki bazı hadislere göre
Peygamberimiz kimi zaman rükuya gittiğinde hiç doğrulmayacak, kimi zaman
secdeye gittiğinde hiç secdeden kalkmayacak kadar kalmış, bu zaman dilimleri
Peygamberimiz ile namaz kılanlara uzun gelmiştir. Ama mezhepler, rükuları üç
“Subhane rabbiyel azim” ve secdeleri üç “Subhane rabbiyel ala” ifadeleriyle
belirlemiş, takipçilerini sadece bu ifadelere mahkum edip, Allah’ın serbest
bıraktığını gereksiz yere sınırlamışlardır. Bu ifadeler, Kuran’ın ruhuna uygun,
kulların Allah’ı yüceltmesi için güzel ifadelerdir. Namazlarda düzeni sağlamak
için, imamlara, bu ifadelerin söyleneceği zaman miktarının geçirilmemesini telkin
eden bir uygulamanın namazlara düzen verdiği düşünülebilir. Bizce, bu tip
kalıplar böyle endişelerle çıkmış, namazı çok uzun kıldırıp cemaatin bir
kısmının isteklerine muhalefet edebilecek imamların önü kapanmıştır. Fakat
namazlarda hep aynı ifadeleri tekrar etmenin neticesinde, birçok kişinin
söylenen bu çok anlamlı sözlerin manasını düşünmeden otomatik söylemeye teşvik
edildikleri gibi bir zarar da göz önünde bulundurulmalıdır. Normalde rükuda ve
secdede sadece belirlenmiş bahsedilen ifadeleri söylememizin gerekmediği,
namazın süresinin kişilerin şahsi görüşlerine bırakıldığı, Kuran’dan
anlaşılabileceği gibi hadisler doğru yorumlansaydı da anlaşılabilirdi.
Mezhepler serbest bir alanı kendi belirlemeleriyle dondurmuşlardır. Bu
belirlemelerden bir kısmı bir düzenin kurulmasında yardımcı olduysa da bunların
birçoğu namazda aşırı şekilciliğe ve anlamdan kopmaya da yol açmıştır.
Hadislerin hepsinden namazın beş
vakit olduğu da çıkmaz. Birçok hadisten Peygamberimiz’in üç vakit namaz kıldığı
çıkar. Özellikle Şiiler üç vakit namaz kılarken bunu kendi hadislerine
dayandırırlar; üç vakitte beş namazı birleştirdiklerini (cem ettiklerini)
söylerler. Kuran’ın hiçbir yerinde
birleştirme (cem) diye bir konudan bahsedilmez. Eğer üç vakit namaz kılıp, bu üç vakitte beş veya
yirmi vakit namaz kılıyorsanız yine de üç vakit kılmış olursunuz.
Yatsı namazını kılacak kişi “Ben
beş vakit namazı yatsı namazında birleştirdim” dese de bir tek yatsı namazını
kılmış olmaz mı? Pazartesi günü, “Ben haftanın tüm günlerinin namazını bugün
kılıyorum” diyen biri, haftanın her gününün namazını kılmış olabilir mi?
Namazı, 4-Nisa Suresi 103. ayette belirtildiği gibi “vakitli farz” olarak
yerine getirmek, farklı zamanlarda kılınması gereken namazları tek bir zamanda
toplamayla değil, herbir vakitte bu farzı yerine getirmeyle olur. Şiiler’in
yanında Ehli Sünnet’in Şafi, Maliki, Hanbeli mezhepleri de namazları
birleştirme konusunda çok toleranslı olmuşlardır. Bir kısmı hiç sebepsiz, bir
kısmı şiddetli yağmurda bile namazların birleştirilebileceğini düşünmüştür.
Yani mezheplere göre Peygamber beş vakit namazı üç vakitte cem etti
(birleştirdi) diyenler, aslında namazın üç vakitten çok olamayacağını kabul
etmiş olurlar. Namazın minimumu farz namazlar kadardır. Namazın fazladan
kılınması gayet doğaldır. Farz namazların
beş ilan edilmesi Sunni mezheplerin bir yorumudur. Eğer farz namazlar beş vakit
olsaydı, Kuran’dan bunların ismi, vakti belli olurdu. Kuran’da Peygamber’e
özel, fazladan ibadet vakti bile belirtilmişken (17-İsra Suresi 79), tüm
Müslümanlara farz olan bir namazın vaktinin belirtilmemesi sizce mümkün müdür?
Evvelki ayetlerden görüldüğü gibi,
Kuran’dan farzlığı belli olan namazlar vardır. Tahminimiz Allah’ı zikretme
(hatırlama), Allah’ı tespih etme (yüceltme, yönelme) ile ilgili ayetlerdeki tespih,
zikretme faaliyetlerini düzene koymak için fazladan namazlar
farzlaştırılmıştır. Zikretme ve tespih faaliyetlerini namaz kılarak yerine
getirmek -böylece beş vakit namaz kılmak- güzel bir uygulamadır ama Kuran’da
farzlaştırılmamış vakitleri namaz vakti olarak farzlaştırmak hatalıdır.
17- Öyleyse akşama erdiğinizde de, sabaha erdiğinizde de
tespih (yüceltme, yönelme) Allah’adır.
18- Övgü O’nundur. Göklerde ve yerde, günün sonunda,
öğleye erdiğinizde.30-Rum
Suresi 17,18
Onların söylediklerine sabret. Güneş’in doğuşundan ve
batışından önce Rabbini överek tesbih et.50-Kaf Suresi 39
Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin uzunca
O’nu tesbih et.76-İnsan
Suresi 26
KAZA NAMAZI VAR MI?
Bir kez daha belirtmek istiyoruz
ki hangi namazların farz olduğu Kuran’dan çıkar. Farz namazlar, Allah’ın
bizden belli vakit dilimleri içinde her gün kılmamızı istediği namazlardır. Kuran, Nisa Suresi 103. ayette bize namazın vakitli farz
olduğunu, Mearic Suresi 23. ayette bu farzın hayat boyu sürekli gözetilmesi
gerektiğini söylemektedir. Kuran’da “kaza namazı” diye bir kavram yoktur. Namazı
kılmayan, kaçıran Allah’a bunun için tövbe eder, daha sonra titiz bir şekilde
namazlarını kılmaya devam eder. Allah, oruç konusuyla ilgili
olarak, tutamadığımız günler sayısınca başka günlerde oruç tutmamızı
söylemiştir. Allah istese namaz için de aynısını yapardı. Bu yüzden kimse
namaza başlayacak kişileri “Geçmişteki şu kadar… namazı kaza etmen gerek” diye
yanlış yönlendirmemelidir.
Bizim bu yazıdaki amacımız namazın
farzını, farz olmayandan ayırmaktır. Allah’ı anmak, hatırlamak için kılınan her
namaz makbuldür. Namaz günde beş vakit de kılınır, on vakit de kılınır, kırk
vakit de kılınır. Namazın farz olan vakitleri bize kılmamız gereken alt sınırı belirtir,
üst sınır ise serbesttir. Tahminimizce mezhep kurucuları, bu üst sınırın
serbestiyetinden dolayı ve Allah’ın tesbih edilmesi için belirtilen vakitlerde
namaz kılan bazı sahabeleri görüp bazı namazları fazladan farzlaştırmışlardır,
vacipleştirmişlerdir. Eğer Kuran’dan namazın farzlarını anlama yerine,
şahısların hareketlerinden farzları anlamaya kalksaydık; o zaman karşımıza
evvabin namazı, kuşluk namazı, küsuf namazı gibi birçok ilave namaz daha
çıkabilir… Sonuçta her konuda olduğu gibi namaz konusunda da Kuran’da ne
yazıyorsa din yalnızca odur. Kuran’da, bu dinin anlaşılması hususunda hiçbir
eksiklik bulunmamaktadır.
Nitekim
Hac ibadetinin bir bölümünde hacılara üç vakit namaz kıldırılmaktadır. Hac konusuyla ilgili olarak
Kuran’da bir sürü detay verilirken niye Kuran’da Hacda namaz vakitlerinin
azaltılması geçmiyor? Namaz eğer beş vakit farz ise hacılara neye
dayandırılarak daha az namaz kıldırılıyor?
BEŞ VAKİT NAMAZ NEYE
DAYANDIRILIYOR?
Namazın farzının beş vakit
olmadığı daha İslamiyetin ilk yıllarında Hariciler gibi kimi fikir akımları
tarafından da savunulmuştur. Namazın beş vakit olarak kılınmasında bir sorun
yoktur ama bunun farz olduğunu ispata çalışanların, bunu gerçekleştirmek için
uydurduğu hadis korkunçtur. Daha evvel de belirttiğimiz bu hadise göre
Peygamberimiz miraçta Allah’ın huzuruna çıkar ve Allah, namazı elli vakit farz
kılar, daha sonra Hz. Musa’ya rastlayan Peygamberimiz’e Hz. Musa, bu kadar
namazın çok olduğunu, ümmetinin buna güç yetiremeyeceğini söyler, sonra
Peygamberimiz Allah’tan indirim ister, Allah da namazın sayısını indirir. Yolda
Hz. Musa yine bu kadar namaz vaktinin de çok olduğunu söyler. Bu git gel
böylece, namaz beş vakte inene kadar dokuz kez gerçekleşir. Namazların sayısı
beşe gelince Hz. Musa yine indirimi tavsiye etse de Peygamberimiz artık
utandığı için namaz indirimi durur… Bu hadiste öyle bir tablo ortaya konur ki;
buna göre Allah insanların kaç vakit namaza güç yetireceğini bilmez,
Peygamberimiz ise hiçbir şeyden haberi olmayan bir garibandır. Hz. Musa ise hem
Peygamberimiz’in akıl hocası, hem Allah’ın hükmünün değiştirilmesinde aracı,
hem de bizim kurtarıcımızdır. Namazın beş vakit farz kılınmasının hikayesi işte
böyle kabul edilemez bir hadise dayandırılır. Namazın beş vakit farz olduğu
Kuran’a değil işte böyle izahlara, özellikle de bu hadise dayandırılmaktadır.
Kuran’da Peygamberimiz’in “göğe yükselme” anlamında bir miracından bahsedilmez.
Fakat İsra’dan, yani bir “gece yürüyüşü”nden ve bu süreçte Peygamberimiz’e
Allah’ın bazı ayetlerinin gösterildiğinden bahsedilir (Bakınız 17-İsra Suresi
1). Bu gösterilen ayetlerin ne olduğu ise anlatılmaz. İlginçtir ki bu olayın
bahsedildiği İsra Suresi’nin 93. ayetinden; inkarcıların, Peygamberimiz’den,
kendisine inanmak için “göğe yükselmesi”ni talep ettiklerini anlıyoruz. Buna
karşı ise Peygamberimiz’e, “Rabbimi yüceltirim, ben ancak elçi olan bir
insanım” demesi, söylenir.
“Miraç”tan önce namazların sabah
ve akşam olmak üzere yalnızca iki vakit farz kılındığını söyleyen hadislerin
olması da (Bakınız Buhari 1/93, Tecrid Tercemesi 2/233, Hadis no 228); namazın
farz vakitlerinin bu “miraç hadisi” ile arttırıldığının delilidir. Namazlar
daha evvel iki vakit olarak kılınıyorsa, sonradan ilave edilen namazlar niye
Kuran’da geçmemektedir? Kuran’da sadece Bakara Suresi 238. ayetteki ifadeyle
“orta namazı”nın sonradan ilave edildiği iddia edilebilir. Peki 4. ve 5. namaz
olan ikindi ve yatsı namazları hangi Kuran ayetinden çıkarılacaktır, bunların
ismi niye Kuran’da yoktur? (“Orta namazı” veya “en hayırlısı namazdır” manasına
gelen “Salatı Vusta” ifadesini önceden açıkladık.) Allah ve Peygamberimiz’e
iftira olan böyle hadisler yerine doğruyu Kuran’da arayanlar, namaz hakkında
gerekli bilgiye kavuşacaklardır. Kuran’la yetinmeyip dini pratiklerini uydurma
hadislere dayandırmaya çalışanlar ise örneğini gördüğümüz gibi mantıksızlıklar,
iftiralar, çelişkiler içinde kalacaklardır.
NAMAZIN KAPSADIKLARI
Namaz, Allah’ı zikretmek
(hatırlamak) için yapılan bir ibadettir (20-Taha Suresi 14). Fakat Allah’ı zikretmekten
farklı olarak namaz belli vakitlerde farz kılınmıştır, abdestli olarak yerine
getirilmelidir ve belli hareketleri de kapsamak gibi bazı ilave özelliklere
sahiptir. Namaz öyle bir ibadettir ki savaş sırasında bile yerine getirilir. 4-Nisa Suresi
102. ayette savaş durumunda bir grubun namaz
kıldığını, diğer grubun ise nöbet tuttuğunu görüyoruz. Secde edildikten sonra
diğer grup ilk grubun yerini alıp namazını kılmaktadır. Burada savaş
tehlikesinin olduğu bir durumda bile namazın secde de dahil olmak üzere (secde
kişinin en savunmasız halidir) yerine getirildiğini; fakat nöbetleşe, silahları
bırakmadan, düşmana fırsat verilmeden bunun yapıldığını görüyoruz. Eğer savaşta
dahi vakitli farz olunan namaz böyle yerine getiriliyorsa; normal zamanında
namazın kıyamı, rükusu ve secdesi ile yerine getirilmesinin önemi daha iyi
anlaşılır.
Kuran’dan (14-İbrahim
Suresi 40) namazın Hz. İbrahim’den beri
varolan bir ibadet olduğunu anlıyoruz. Hz. İbrahim’in ibadet evi Kabe’yi ele
geçiren, Allah’a ortak koşucu putperestler bile namazı sapkın bir şekilde olsa
da uygularlardı (8-Enfal Suresi 35).
Kuran evvelki
nesillerin de uyguladıkları namaz alışkanlıklarını şehvetlerine uyma sonucu
bıraktıklarını söyler (19-Meryem Suresi 59). Yani Peygamberimiz zamanında, namaz (salat)
denildiğinde namazın ne olduğu hususunda bir algı oluşmaktaydı. Aynen günümüzde
de “namaz” denilince namaz kılmayan kişilerin bile namazın hareketlerini,
Allah’a yönelmeyi ve ibadet etmeyi anladıkları gibi. Kuran’da hareketli ibadet
manasında üç kelime geçer. Bunlar “kıyam (ayakta durma)”, “rüku (eğilme)” ve
“secdedir (yüz üstü yere kapanma)”. Kuran’da İbrahim Peygamber’in makamının
namaz yeri edinilmesi, evin temiz tutulması geçer (2-Bakara Suresi 125). 22-Hac Suresi 26. ayette
ise evin “kıyam, rüku ve secde” edenler için temiz tutulması emredilerek;
namazın üç hareketinin ne olduğu bir arada gösterilmiş olur.
Namazın en önemli bölümü ve
özelliği ise namazda Allah’ın hatırlanmasıdır (zikredilmesidir). Nitekim 20-Taha Suresi
14. ayetten namazın kılınmasındaki gayenin, Allah’ın
hatırlanması olduğunu anlarız. Kuran’da, namazda Kuran okunmasına dair açık bir ifade
geçmez, fakat 17-İsra Suresi 78’de akşam namazının
vakti açıklanırken sabah namazının vaktinde Kuran okumaya vurgu yapılmıştır. Ayrıca
Kuran bize tanıtılırken, Kuran’ın “zikir” yani hatırlatma olduğu söylenir.
Böylece biz namaz kılarken, edeceğimiz duada, Allah’a yakarışta, rehberimizin
Kuran olduğunu anlarız. Örneğin Allah’ın bağışlayıcılığı, merhameti, her şeyi
yaratması, cenneti, cehennemi, bilgisinin sonsuzluğu hep Kuran’dan öğrenilir.
Namazda da merhametli, bağışlayıcı gibi sıfatlara sahip bir Allah’ın karşısında
olduğumuzu bilir, ona göre Allah’ı zikreder (hatırlar), ona göre Allah’a
yöneliriz. Fakat
namazda illa ki Arapça Kuran okumak zorunda değiliz. Arapça bilenlerin Kuran’ı
vahyedilen dilde okuması elbette güzeldir ama Arapça bilmeyenlerin çoğu, Arapça
Kuran okurken Arapça anlamları bozmaktadırlar. Hanefilik gibi Ehli Sünnet
mezheplerde bile bu konuda esneklik varken, bu konuyla ilgili esnekliklere dair
görüşler halktan saklanmıştır. “Namazda Kuran okuyun” diye açık bir emir bile yokken,
Arapça Kuran okumak gerektiği nereden anlaşılacaktır? Fakat namazda Allah’ı zikrederken
Kuran’daki bilgileri kullanırız; çünkü bize Allah’ı tanıtan Kuran’dır. Fakat
illa ki Arapça “Kul huvallahu ahad” dememize gerek yoktur. Bunun yerine “De ki
Allah birdir” şeklinde tercümesini okuyabiliriz. Veya “De ki” diye seslenişe
gerek yoktur diye düşünüp “Allah birdir” diyerek Allah’ı anabiliriz. Veya
edeceğimiz duanın akışına göre “Allah’ım sen birsin…” şeklinde dua edersek,
zikir olan Kuran’ın rehberliğinde zikir yapmış, yani Kuran’ın bize gösterdiği
şekilde Allah’ı hatırlamış oluruz. Bu şekilde namaz kılmanın, Arapça bilmeden,
Arapça ayetleri ezberden tekrarlayarak kılmaktan daha iyi olduğu kanaatindeyiz.
Çünkü kişi ezberlediklerini tekrarladığında çoğunlukla söylediği kelimelerin
farkına varmaz. Beyinde kodlu olan sözler otomatik olarak ağızdan çıkar ve çoğu
zaman kişi ne söylediğinin farkında değildir. Hele kişi bilmediği bir dildeki
metinleri ezberleyip tekrarlıyorsa, bu sorun artarak kendini gösterir. Arapça
bilmeyip, her harekette aynı sözleri tekrarlayarak namaz kılanlara, kıldıkları
namazların kaçında, söylediklerinin ne kadarının farkında olduklarını bir
sorun, bir araştırın, bu şekilde kılınan namazın sakıncalarını anlayacaksınız.
İnsan, yaratılışı gereği ezberden okuduğu sözleri düşünmeden tekrarlayabilir.
Her gün, hep aynı ayetler bilinmeyen bir dilde tekrarlanınca, Allah’ı bilinçli
şekilde zikretme (hatırlama) yerine bilinçsizce tekrarlar yapılmış olur. Birçok
kişinin namaz kılarken aklına başka şeyler geldiğini söylediğine tanık
olursunuz. Elbette ki ezber bir namazda, akla namazla alakası olmayan çok şey
gelebilir. Çünkü beyin ezberde olan bir şeyi söylerken düşünmek zorunda
olmadığı için başka şeyler düşünebilir. Allah sarhoş olmayan içkili kişilerin bile
namaz kılmalarını istemiş fakat onlara bir şart koşmuştur: “Ne söylediğinizi
bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (4-Nisa Suresi 43). Böylece
Allah, sarhoşların ne söylediklerinden habersiz oldukları için namaz
kılmalarını istemediğini bildirmiştir. Peki, ayık kafalıyken hem bilmediği bir
dilde, hem de ezbere Arapça Kuran okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumunun bu
sarhoşlardan anlama konusunda ne farkı vardır? Bunların namazlarında yerine
getirmedikleri unsur olan “ne söylediğini bilmek”, sarhoşların yerine
getirmediği unsurla aynı değil midir?
Kuran’da, 2-Bakara Suresi 45.
ayette, sabırla ve namazla Allah’tan yardım dilemek geçer. Peki, anladığı dilde namaz kılmayan kişi, kendi özel
derdiyle ilgili özel duygularını nasıl dile getirip de Allah’tan yardım
dileyecektir. Arapça dışındaki dillerde ibadete karşı çıkanlar, bu ayetin
hükmünün yerine gelmesini engellemiş olmuyorlar mı? Kişiler namazla ilgili gereksiz
detaylara boğulmuştur. Fakat namazın en önemli unsuruyla ilgili ciddi sorun
bulunmaktadır. Allah, 20-Taha Suresi 14.
ayette namazın
gayesinin kendisinin hatırlanması olduğunu söyler. Mezheplerin anlattığı namaz
şekliyle; ayaktayken ellerin bilekten tutulması, rükuda sırtın gerekli açısı,
secdede önce alnın sonra burnun yere konuşu, oturuşta bir ayağın dik diğerinin
yatık oluşu gibi Kuran’da olmayan nice teferruat harfiyen yerine getirilir. Ama
Allah’ın bilinçli bir şekilde hatırlanması; bu Arapçaperestlik, ezbercilik,
teferruatçılık yüzünden gölgelenir, engellenir. Eğer “Hayır böyle bir şey yok”
diyorsanız, etrafta bahsettiğimiz şekilde namaz kılan birçok kişiyi sorgulayıp
söylediklerimizin doğruluğunu tartın. Bu kitapta emeği olanların birçoğu da
daha evvel mezheplerin anlattığı şekilde dini öğrenmeye başladıkları, o şekilde
namaz kıldıkları için kılınan namazların nasıl olduğundan haberdardırlar.
Düzgün kılınan namazla:
1-
Allah hatırlanmakta, kişi ne söylediğinin farkında olmaktadır (20- Taha Suresi 14).
2-
Namazda huşu olmaktadır. Huşu kelimesine kalpsel ürperti, derin saygı
manaları verilmektedir (23-Müminun Suresi 2).
3-
Namaz kişiyi çirkin davranışlardan
ve fiillerden alıkoymaktadır (29-Ankebut
Suresi 45).
Düzgün kılınmayan bir namaz,
birçok kişi tarafından iyi niyetle yerine getirilmiş bir ibadet olabilir. Fakat
sonuç yine de anlamadığını tekrarlama ve ne söylediğini bilmeden namaz kılma
olmaktadır.
Bu yüzden kişinin, anladığı dilde ne söylediğini bilerek ibadet etmesi, namazla
hedeflenen gayelerin gerçekleşmesi için çok önemlidir. Anlaşılan dilde ibadet kişinin söylediğinin
farkında olması demektir. Bu ise gerçek manada hatırlamanın
(zikir) oluşması için zaruridir. Anlaşılan dilde ibadet; bir ruhsat ve bir kolaylık
olarak görülmemelidir. Anlaşılan dilde ibadet, kişinin Yaratıcısı ile gerekli
olan bağı kurması için olmazsa olmaz bir şarttır. Siz, kitlelerin hepsinin
Arapça öğrenemeyeceği ve İslam’ın Arap ırkının dini olmadığı kanaatindeyseniz,
bu fikri kabullenmekte zorlanmamalısınız.
Ayrıca 72-Cin Suresi 18. ayete göre namaz kılınan yerlerde Allah dışında kimseye
yakarılmamalıdır. Peygamberlerden, evliya zannedilenlerden veya ölmüşlerden
yardım istemek Müslüman’a yakışmaz. Müslüman bir tek Allah’a yalvarır, gücün
bir tek Allah’ta olduğunu bilir.
NAMAZDA REKAT SAYISI VAR MI?
Kuran’ı okuduğumuz zaman Kuran’da “rekat” diye bir kavramın geçmediğini görürüz. Allah istese Kuran’da namazların rekat sayılarını elbette belirtirdi. Namazda Allah’ın anılması, kıyam, rüku, secde gibi şartları gördük. Rekattan kastedilen kıyam, rüku ve secdeden oluşan düzenin kaçar defa tekrarlandığıdır. Günümüzdeki uygulamaya bakarsak sabaha iki, öğlene dört, akşama üç şeklinde; namazlara ayrı rekatlar biçildiğini görürüz. Oysa rekatların bu şekilde ayrı sayılarda olması; “Namaz kaç rekat istenirse o kadar kılınır; isteyen iki, isteyen dört, isteyen yirmi rekat kılar” şeklinde de anlaşılabilir (İsteyen istediği kadar rekat kılınca, yani istediği sayıda kıyam, rüku ve secde yapınca rekat sayısıyla ilgili belirli bir farzlaştırmanın mevcut olmadığı anlamı ortaya çıkar) Demek ki bu ayrı rekatların farzlaştırılma süreçleri de mezheplerin bir yorumu sonucudur.
Kuran’ı okuduğumuz zaman Kuran’da “rekat” diye bir kavramın geçmediğini görürüz. Allah istese Kuran’da namazların rekat sayılarını elbette belirtirdi. Namazda Allah’ın anılması, kıyam, rüku, secde gibi şartları gördük. Rekattan kastedilen kıyam, rüku ve secdeden oluşan düzenin kaçar defa tekrarlandığıdır. Günümüzdeki uygulamaya bakarsak sabaha iki, öğlene dört, akşama üç şeklinde; namazlara ayrı rekatlar biçildiğini görürüz. Oysa rekatların bu şekilde ayrı sayılarda olması; “Namaz kaç rekat istenirse o kadar kılınır; isteyen iki, isteyen dört, isteyen yirmi rekat kılar” şeklinde de anlaşılabilir (İsteyen istediği kadar rekat kılınca, yani istediği sayıda kıyam, rüku ve secde yapınca rekat sayısıyla ilgili belirli bir farzlaştırmanın mevcut olmadığı anlamı ortaya çıkar) Demek ki bu ayrı rekatların farzlaştırılma süreçleri de mezheplerin bir yorumu sonucudur.
Sahabeler, hatta Peygamber
namazlarda bir düzen olsun diye “Kıyam, rüku, secde; yani rekat denilen birim
şu kadar olsun…” şeklinde bir düzenle namaz kılmış olabilirler. Namazlarda
şaşırılmamasını sağlayan, toplu ibadetlerde kolaylık getiren bu tip uygulamalar
yapılmış olabilir. Oturmuş ve namaza düzen getiren bu tip uygulamaların,
özellikle toplu kılınan namazlarda -farz olmadıkları belirlenip- devam
ettirilmesinin iyi olacağı, Kuran’ın ruhuna aykırı olmayan bu düzenlemelerin
gereksiz yere tartışma konusu yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz. Fakat bu
yapılırken, bu düzen uygulamalarının statüsü bilinmeli ve Kuran’ın dinin tek
kaynağı olduğu gerçeğine karşı bu düzenlemelerden kaynaklı anlamsız karşı
çıkışlar yapılmamalıdır. Nitekim namaza başlarken elleri kaldırıp namaza
başladığını göstermek, namaz bitince sağa, sola selam vererek veya bazı mezheplerde
elleri dizlere vurarak namazın bittiğini göstermek gibi uygulamalar da
namazlara düzen veren uygulamalardır. Böylesi düzenleyici uygulamalar belli
amaçlara yönelik yapılabilir; bu “ümmet” bu konuda bir “sünnet” oluşturmuştur,
bunun statüsü doğru belirlendikten sonra Kuran’ın ruhuna uygun ve yararlı
olanların devamına destek olmak gerekir. Kuran’da bu uygulamaları yasaklayıcı
bir ifade yoktur. Fakat Kuran’da geçmeyen bu tür uygulamaları farzlaştırmak
kabul edilemez. Kişi on rekatlı namazı üç dakikada kılabilir, fakat bir rekatlı
bir namazda saatlerce kalıp Allah’ı daha çok anabilir. Yani namazda rekat
sayısının temel kriter olması için bir sebep gözükmemektedir. Allah da
insanları namazda bu şekilde bir sayıma mecbur etmemiştir. Abdestte su bulunmayınca
ne yapılması gerektiğini açıklayan Allah, eğer namazda rekat sayısı şeklinde
bir farz olsaydı, onu da açıklardı.
Bazıları Nisa Suresi 101,
102, 103. ayetlerdeki
savaş zamanı kılınan namazda, “namazın kısaltılmasında bir günah/sakınca
olmaması” ifadesinden, namazın iki rekat olduğunu çıkarmaktadırlar. “Eğer
kısaltılmış namaz bir rekatsa, namazın tam olarak kılınması iki rekattır”
demektedirler. Peygamber’in burada iki gruba namaz kıldırdığı için iki rekat
olarak kıldırmasını da delil olarak göstermektedirler. Bizce namazı
kısaltmaktan kasıt; rekat olarak kısaltmak değil, zaman olarak kısaltmaktır.
Çünkü daha evvel dediğimiz gibi bir rekatlık namaz saatlerce sürebilir. İki
rekat namaz yarım dakikadan kısa bir sürede bitirilebilir. Savaşta düşmanın
vereceği zarar kaç secde, kaç rüku yapıldığıyla değil, namazın secdesinin
rükusunun vakit olarak ne kadar sürdüğüyle alakalıdır. Üstelik daha evvel
değindiğimiz gibi Kuran’da rekat diye bir kavram yoktur. Birçok konuyu
rekatlara endeksli düşünmemiz sanırız geleneksel alışkanlıklarımızdan
kaynaklanmaktadır.
4-Nisa Suresi 103. ayetteki
“Üzerinize bir günah/sakınca yoktur” diye tercüme edilen “La cunahun” ifadesi;
Kuran’da, kimi yerlerde Müslümanlar’ın endişelerini yok etmek için kullanılır.
Örneğin 2-Bakara
Suresi 158. ayette
hac veya umreye gidenlerin Safa ve Merve’yi tavaf edebileceğinin belirtilmesi
için “La cunahun” ifadesi kullanılır.
Eğer bu ayet olmasaydı da
Müslümanlar’ın bu bölgeyi tavaf etmesine engel bulunmazdı. Fakat belli ki
Müslümanlar’ın zihnindeki endişelerin yok edilmesi için “La cunahun” ifadesi
kullanılmıştır. Aynı şekilde Müslümanlar’ın namazı kısa kılmasında bir sakınca
olmadığı ifadesi namazın belli bir uzunlukta olmasından dolayı değildir.
Uzunluğu belirten böyle bir ayet yoktur. Fakat tahminimiz, savaştaki tehlike
durumunda namazı çabucak kılan Müslümanların “Namazı baştan mı savdık” gibi
endişeye kapılmalarından dolayı, savaş halinde namazı kısa kılmalarında bir
sakınca olmadığı söylenmiştir. Aynı şekilde Bakara Suresi 158. ayette de
“La cunahun” ifadesiyle; Hac’da lütuf ve bereket aranmasında bir sakınca
olmadığı belirtilerek bir endişe yok edilmiştir. Bu ifade olmasa yine de Hacda
lütuf ve bereket aramak sa- kıncalı olmayacaktı.
Sizce, rekat sayısının, toplu
namazlara bir düzen vermesi dışında namazın özüne ne kadar katkısı olabilir ki?
Rekat sayısı kişinin Allah’ı daha fazla anmasını sağlayan bir unsur değildir.
Kişi namazı daha uzun süre kılarak Allah’ı daha çok anabilir. Sürenin ise
rekatla bir alakası yoktur. Namazda Allah’ın hatırlanması (zikredilmesi)
gerektiği veya namazdan önce abdest alınmasıyla ilgili detaylar anlaşılıyor da
rekat adeti niye anlaşılmıyor? Çünkü Allah bunu kullarının inisiyatifine
bırakmıştır, bu konuda sınırlamalar yapmak istememiştir. İstese saydığımız tüm
diğer detayları veren Allah; tek bir ayetle hem rekat kavramını oluşturabilir,
hem de rekatı sayılandırabilirdi. Nasıl ki Allah, dua etmemiz için dakikalar,
sayılar belirtmemişse; aynı şekilde namazda da evrensel, mecbur olduğumuz
hükümler olarak bahsedilen detayları farzlaştırmamıştır. Zihnimizi bütün
önyargı ve alışkanlıklarından arındırırsak ve Kuran’ı elimize alıp
geleneklerden bağımsız bir şekilde dini anlamaya çalışırsak, sorunlar Allah’ın
izniyle hallolacaktır.
NAMAZDA SES
Namazdaki ses konusunda düzenleme
şu ayetle verilmektedir:
Namazında sesini yükseltme, kısma
da, ikisi ortası bir yol tut.17- İsra Suresi 110
Görüldüğü gibi namazı bağırarak
kılmamak gerekir. Ayrıca kelimeleri içinden geçirip, sessiz bir şekilde namaz
kılmak da uygun değildir. Bu ayetin tekil şahısla Peygamberimiz’e hitap ettiği
düşünülebilir. Peygamber’in diğer Müslümanlara namaz kıldırdığı diğer
ayetlerden anlaşılmaktadır. O zaman, özellikle topluluğa namaz kıldıranlar,
bağırtılı ses tonuyla namaz kıldırmamalıdırlar.
CUMA (TOPLANTI) NAMAZI
Kuran’da Cuma (toplantı) namazı,
Cuma Suresi’ndeki şu ayetlerden anlaşılmaktadır:
9-
Ey iman edenler! Cuma günü (toplantı günü) namaz için çağrı yapıldığında
Allah’ı hatırlamaya (zikretmeye) koşun. Alış rişi bırakın. Eğer bilirseniz bu
sizin için daha hayırlıdır.
10- Namazı kılınca yeryüzüne
dağılın. Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çokça hatırlayın, umulur
ki kurtuluşa erişirsiniz.
11- Oysa onlar bir ticaret veya
eğlence gördüklerinde ona yönelirler de seni ayakta bırakırlar. De ki; Allah katında
bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin
en hayırlısıdır.62-Cuma Suresi 9-11
Buna göre:
1. Cuma günü (Cuma; hem haftanın bir gününün
özel ismidir, hem de toplantı anlamına gelir) çağrı yapılınca iş güç bırakılıp
namaza gidilir.
2. Ayetten Cuma’nın çalışma vaktinde
kılındığını anlıyoruz. Yani gündüz vakti, sabah ile akşam namazının ortasındaki
vakitte Cuma namazı kılınmalıdır.
3. Cuma suresinin 10. ayetinden namaz kılınca
herkesin işine döndüğünü anlıyoruz. Buna göre Cuma’nın tatil günü olması
şeklinde bir şeyin Kuran’da olmadığı anlaşılır. Ayrıca Cuma’nın farzı
kılındıktan sonraki rekatların ve duaların da Cuma namazının bir bölümü
olmadığı görülür. Çünkü namaz sonrası hemen işe dönüldüğü ayetten açıkça anlaşılır.
4. Kuran’dan diğer namazların da topluca
kılınabileceğini görüyoruz. Fakat topluca kılınması mecbur tutulan tek namaz
Cuma namazıdır.
5. Cuma namazını kılacaklar için kadın erkek
ayrımı yoktur. Aslında hadislerde bile böyle bir
ayrım yoktur. Birçok hadiste bile erkeklerle kadınların topluca Cuma namazı
kıldığı söylenirken, Emevi döneminin keyfi uydurmalarıyla Cuma namazının sırf
erkeklere farz olduğu uydurulmuştur. 9. ayetten de anlaşıldığı üzere namaza
çağrı yapıldığında Allah’ın hatırlanması için toplanılır. Bu süre içinde
Kuran’ın anlattığı şekilde din anlayışına uygun izahlar yapılmalıdır. Allah’ın
hatırlanması dışındaki izahlardan, hurafelerden uzak durulmalıdır. Müslümanlar
Allah’ı hatırlamak için toplanırken; mezhepçi anlayışların uydurmalarıyla dolu
hadis kitaplarının, ilmihallerin izahlarıyla karşılaşmamalıdırlar. Bu yüzden Cuma hutbelerinin, özellikle,
Kuran’ın, hutbeyi dinleyen topluluğun anlayacağı dildeki çevirisinin
okunmasıyla gerçekleşmesinin en iyi ve en yararlı çözüm olacağı kanaatindeyiz.
SAVAŞTA NAMAZ
Nisa Suresi 101, 102, 103.
ayetlerde savaştaki namazın açıklandığını görüyoruz. Namazın kapsadıkları
başlığında buna değinmiştik. Bu ayetlere göre kafirlerin Müslümanlara zarar verme
tehlikesi varsa, namazın kısa bir şekilde kılınmasında bir sakınca olmadığını
anlarız. Bu tarz bir tehlikede bir grup namazı kılar, diğeri bekler. Sonra
diğer grup gelip namazı kılar ve bu sırada da ilk grup bekler. Namazı kılanlar
silahlarını bırakmaz ve kafirlere koz verilmez (yağmur, hastalık, yaralanma
gibi durumlarda silah bırakılabilir). Namaz bitince Allah anılır. Normal
zamanda, bu tarz şeylere (nöbetleşe kılma, silahları bırakmama) gerek kalmadan,
namaz düzgün bir şekilde kılınmaya devam edilir. Kuran’ın “savaşta namaz”
hakkında açıklama getirmesi, hayatta karşımıza çıkması ender olan durumlarda
bile, Kuran’da, gerektiğinde açıklamalar getirildiğinin önemli bir delilidir.
Bu yüzden, her gün namazda yerine getirilmesi gerekli olan farzları, Kuran
dışında aramamamız gerektiğini; “Kuran ana konuları anlatıyor, farzlardaki
detaylar ise diğer kaynaklarda…” izahlarının geçersiz olduğunu anlamamız
gerekir.
KORKU HALİNDE NAMAZ
Kuran’da namazla ilgili gerekli
detayların olduğunun diğer bir delili “korku durumları”nda namaz ibadetini
nasıl devam ettirmemiz gerektiğinin bile açıklanmış olmasıdır. Müslüman nüfusun
az bir bölümünün, hayatlarındaki sınırlı sayıda durumda karşılarına çıkacak
olaylarda ne yapmaları gerektiğini söyleyen bu ayet; Müslümanlar’ın hepsinin
her günkü ibadetleriyle ilgili konularda bir eksiğin Kuran’da bulunmadığı
iddiamızı desteklemektedir. Eğer bir korku, endişe olursa ne yapılacağı
Kuran’da şöyle geçer:
Eğer korkuyorsanız; yaya olarak veya
binek üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda Allah’ı, bilmediğiniz şeyleri size
öğrettiği gibi hatırlayın (zikredin).2-Bakara Suresi 239
Görüldüğü gibi Kuran’da, zor
durumlarda bile namazın vaktinde kılınması buyurulmuştur. Su bulunamazsa
yeryüzünün tamamını kaplayan toprakla teyemmüm edilir; korkulacak bir durum
varsa bir bineğin üzerinde veya yaya olarak kişi Allah’ı zikreder. Namazın
hareketlerini tam yapamazsa da, bu hareketlere yaklaşık hareketlerle namazı
kılar. Fakat namaz terk edilmez. Kuran, namazı asla terk edilemeyecek bir
ibadet olarak sunar ve mazeret durumları için kolaylıklar sağlayarak, bu
durumlarda bile namazın devamını, böylece de namazın temeli olan Allah’ın
hatırlanmasının (zikrinin) devamını sağlar.
CENAZE NAMAZI
Kuran’da
“Cenaze namazı kılın” şeklinde bir ifade yoktur. Demek ki cenaze namazı kılmak
farz değildir. Fakat 9-Tevbe Suresi 84. ayette
Peygamber’e ihanet edenlerin ardından cenaze namazı kılınmaması, mezarlarının
başında durulup onlara destek verilmemesi belirtilir. Demek ki Peygamber’e
-dinimize- ihanet etmemiş Müslümanlar’ın cenaze namazlarının kılınabileceği,
onların mezarlarına gidilip, destek verilebileceği anlaşılır. Ölenin
arkasından Allah’ı anacak ibadetler yaparak; namaz kılarak, Kuran okuyarak ve
dua ederek ölüyü toprağa vermek, İslam’ın ruhuna uygundur. İslam’da
yerleşmiş bu uygulamaları devam ettirmek elbette güzeldir. Fakat Kuran’da yer
almayan kabir sorgusu, kabir azabı ve kabir mükafatı gibi uydurma kavramlara
göre şekillenen; İmam’ın ölüye mezarında kabir sorgusunda yardımcı olması için
bir şeyler ezberletmesi (telkin vermesi) gibi Kuran’a aykırı uygulamaların da
cenaze törenleriyle ilgili uygulamalardan çıkarılması gerekir. (Öldükten sonra
verilen “telkin”e Ehli Sünnet içinden de bazı muhalefetler olmuştur, fakat bu
uygulamanın yaygın olduğunu hatırlatmalıyız.)
NAMAZA ÇAĞRI (EZAN)
Kuran’da namaz için çağrı
yapıldığını, kafirlerin ise bu çağrıyı alaya aldıklarını görüyoruz. Kuran, namaz
için belirli bir çağrıyı farzlaştırmamıştır. Amaç namaz için kişilerin
toplanmasıdır ki bunun için gereğinde çağrı yapılır. Cuma namazı, toplu kılınması söylenen bir namaz olduğu için Cuma
namazına çağrı yapılır (62-Cuma Suresi 9).
Çağrının nasıl yapılacağı
belirtilmediğine göre çağrının (ezanın) dili ve şekli yapısı Müslümanlar’ın
inisiyatifindedir. Esas
olan çağrının yapılmasıdır. Çağrı (ezan) en iyi nasıl gerçekleşip, kişiler
nasıl bir araya getirilecekse, hoparlörlü veya hoparlörsüz, o şekilde yapılır…
Aktarılan hadislerde de ezanın
vahiy sonucu veya Peygamber’in emri ile oluştuğu ifade edilmez. Hadislere göre
namaza erken gelenler işlerinden geri kaldıkları, geç gelenler ise namazı
kaçırdıkları için yakınıyorlardı. Bunun üzerine namaza nasıl çağrı
yapılabileceği ile ilgili değişik görüşler ortaya atıldı. Sonunda görülen bir
rüya üzerine bugünkü gibi insan sesinin kullanılması suretiyle ezanda karar
kılındı (Bakınız Ebu Davud, es Sünen, 1/16). Hadislerde anlatılanlara göre
Peygamber bu rüya için “İnşallah hak rüyadır” demiştir. Yine hadislere göre
Bilal kendi inisiyatifiyle sabah namazında “Es Salatu Hayrun Minen Nevm” (Namaz
Uykudan Hayırlıdır) ifadesini eklemiştir. Görüldüğü gibi hadisleri tarafsız bir
şekilde okuyan bir kişi;
Peygamberimiz’in döneminde,
ümmetin ihtiyaçlarına yönelik bir şekilde, ezanın mevcut şeklinin kabul
edildiği sonucuna varır. Eğer ezanın mevcut şeklinin emir olduğu hadisten
çıkacaksa, Peygamber’in “Bu böyledir, böyle ezan okuyun” diye emretmesi
gerekmez miydi? Dini emir olan bir konuda ise Bilal’in ezana bir cümle eklemesi
düşünülemezdi.
Gerçi biz Kuran’da açıklanmayan
her şeyin kendi inisiyatifimize bırakıldığını, hadislere atıfa gerek duymadan,
Kuran’a dayanarak söylüyoruz; fakat mezhepçi yaklaşımı benimseyenlerin, ezanın
mevcut şeklini adeta farz gibi sunmaları üzerine ezanın nasıl oluştuğunun
anlatımını aktardık.
Bilal’in ezana kendi keyfince cümle eklemesi,
yani ezanı değiştirmesi mümkün oluyorsa; ezanın mevcut şeklinin bir farz değil,
bu ümmetin yerleşmiş güzel bir sünneti olduğunu düşünmek gerekmez mi? Ezanın
mevcut formunu değiştirmenin gerekip gerekmediği tartışılabilir, ama buna karar
vermenin bizim inisiyatifimizde olduğu, bu hususta farklı kararların mümkün
olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bize göre, İslam dünyasında aynı şekilde
okunan ezanı değiştirmemek; “İslam ümmetinin bu ortak sünnetini” bozmamak
gerekir. Bu konuda yapılan girişimler gereksiz tartışmalar çıkarmanın ötesine
gitmeyecektir. Fakat ezan okunmasının yasak olduğu ülkelerde namaza çağrı; ışık
yakarak, mail yollayarak veya herhangi başka bir şekilde yapılabilir. Böylece
ezanın farz olan bir kalıbı olmamasının getireceği esneklikten yararlanılır.
NAMAZDAN SONRA ALLAH’I HATIRLAMAK
Namazı bitirdiğinizde Allah’ı
ayaktayken, otururken ve yan yatarken hatırlayın (zikredin).4-Nisa Suresi 103
Namazı bitirdiğimizde de Allah’ı
hatırlamalıyız. Namazdaki oturuşlar namazın bir bölümü değildir. Tahminimiz bu
ayete ve secdelerden sonra da Allah’ın hatırlanmasını söyleyen 50-Kaf Suresi
40. ayetindeki gibi ayetlere binaen namazın sonunda
oturuşlar oluşmuştur. Bu oturuşlarda namazdan sonra Allah’ın hatırlanmasını
söyleyen ayetlerin hükmünü yerine getirebiliriz. Fakat bu anmayı ayakta veya
yan yatarak da yapabileceğimizi ve oturmanın namazın bir bölümü olmadığını
bilelim.
SONUÇ OLARAK:
CAMİLERDE KILINAN NAMAZ NASIL
OLMALI?
Kuran namaz adına tüm detayları
verir. Namazın vakitleri, namaz için abdest alınması, kıyam, rüku, secde,
namazın Allah’ın hatırlanması için kılınması, namazın gösteriş için kılınmaması
gibi gerekli olan her şey açıklanmıştır. Açıklanmayan konular unutulmuş değil,
Allah’ın farzlaştırmak istemediği konulardır. Allah namazı övmüştür. Şu anda
camilerde kılınan namazlarda şeklen Kuran’daki tüm unsurlar yerine gelmektedir.
Fakat mezhepçilerin farz veya sünnet olduğunu iddia ettikleri birçok husus
Kuran’da geçmemektedir. Mezheplerde olan detayları Kuran’da bulamayanlar “Bak
Kuran eksik, mezheplerin izahı olmazsa, biz nasıl namaz kılacağız”
demektedirler. Böylece mezheplerini Kuran’ın üstünde bir yere koyan bu kişiler,
akılları sıra Kuran’ı mezheplerine denetlettirdiklerinin farkında değildirler.
Oysa bu şahıslar, mezheplerdeki namaz izahlarını Kuran’a denetlettirmeli;
Kuran’da geçmeyen namaz ile ilgili izahların farz olamayacağını bilmelidirler.
Allah’ın baldırını açtıran, dünyayı balık ve öküz üzerine koyan, kadınları
erkeklerin cerahatli vücutlarını yalasalar da haklarını ödeyemeyecek varlıklar
olarak gören uydurma hadislere dayalı mezhepler hangi konularda isabetlidirler
ki, namaz konusunda isabetli olmalarını bekleyelim? Harici, Mutezile, Şii kaynaklarının
namaz vakitleri ve namazın kimi uygulamaları hakkındaki Ehli Sünnet
mezheplerden değişik görüşleri, zaten namaz konusuna yanlış yorumların
karıştığını, bu konunun baştan incelenmesi gerektiğini göstermektedir.
Kitabımızda mezheplerle, mezheplerin
dayandığı hadislerle ilgili açıklamalarımız, mezheplerin nasıl güvenilmez
olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yüzden dinin diğer unsurlarını, nasıl
mezhepleri bir kenara bırakıp Kuran’dan anlamalıysak, aynı şey namaz için de
geçerlidir. Bir hadise göre Peygamberimiz’in yakın arkadaşı Enes bin Malik,
Emeviler döneminde yapılan tüm bozulmalarla beraber namazın da bozulduğunu
görmüş ve “O mescitlerde kılınan namaz Peygamberimiz’in bize öğrettiği namaz
değildir. Emeviler bir yığın uydurmayla namazı tanınmaz hale getirdiler”
demiştir (İbni Kayyum Zad’ül Mead 1/222). Dinin temeline hadisleri koymak
isteyenler bu hadise ne diyeceklerdir?
Bütün bu izahlarımızla beraber, şu
anda camilerde kılınan namazların ve ezanın değiştirilmesi gerekmediğini, hatta
İslam âleminde ortak bir kabule dönüşmüş bu konudaki düzenlemelerin birçoğunun
muhafazasının yararlı olacağını vurgulamak istiyoruz. Ezanın bütün İslam
âleminde aynı şekilde okunmasının, namazın bütün camilerde birbirine çok benzer
şekilde kılınmasının yararlı birçok fonksiyonu vardır. Bu sayede Arapça ezanı
duyan birçok kişi namaza çağrıldığını hemen anlamakta, ezanın ortak ve Kuran’a
uygun sözleri, Müslümanlar arasında birlik hissi uyandırmaktadır. Namazın belli
bir formda camilerde kılınması ise muhtemel kargaşaları önlemektedir. Örneğin
daha önce vurguladığımız gibi namazların çok uzun kıldırılması suretiyle
namazdan sonra işine gitmesi gereken cemaate sorun çıkartılmasının önüne
geçilmektedir veya baştaki tekbirle namaza başlandığı, sondaki selamlarla
namazın bittiği anlaşılarak, topluca kılınan namaza sonradan yetişen kişi,
bunlara göre kendini ayarlamaktadır.
Önemli olan Kuran’da farz
kılınmayanların farz olduğunun ve Kuran’ın yetersiz olduğunun iddia
edilmemesidir. Yoksa Müslümanlar’ın muhakkak Kuran dışında bir takım kararları
ve düzenlemeleri olmuştur, olacaktır ve -Kuran’a aykırı olmamak kaydıyla-
olmalıdır da. Kuran’dan, Peygamber’in yakınındaki Müslümanlar’ın, kendilerine
farz olmayan ibadetleri de yaptıklarını anlamaktayız. Bu konuda verdiğimiz
örneği bir daha hatırlayalım. Müzemmil Suresi 20. ayette; Müslümanlar’dan bir grubun,
Peygamber’le beraber; bazen gecenin üçte birini, bazen yarısını, bazen üçte
ikiden eksiğini ibadetle geçirdiğini okuyoruz. Eğer bu ibadetler,
Müslümanlar’dan hepsine farz olsa, Müslümanlar’dan “bir grup” değil, hepsi
ibadete katılırdı. Eğer bu ibadetlerin belli katı bir formu olsa, bazen gecenin
üçte ikiye yakını, bazen üçte biri ibadetle değerlendirilip, farklı uygulamalar
sergilenmezdi. Bu ibadetler gerçekleştirilirken, gece vaktinde nerede, hangi
saatte toplanılacağına karar verip uygulamak da “şahsi inisiyatif “ ile -farz
veya vacip olmayan- bir düzenleme yapmaktır. Bir araya gelince kimin Kuran
okuyacağına, Kuran’ın neresinden başlanıp, neresine kadar okuma yapılacağına
karar vermek de bir düzenleme gerektirir. Müzemmil Suresi 20. ayette geçen
ibadetler yapılırken elbette böyle düzenlemeler olmuştur ama hiç kimse bunların
farz olduğunu iddia etmemiştir. Ortaya çıkan sorun, namazlarla ilgili birçok
hususta aynı yolun benimsenmemesi, Kuran’da olmayan kimi düzenlemelerin
farzlaştırılması olmuştur. Sonuçta Peygamber döneminde ve sonrasında
Müslümanlar, birçok farzı uygularken ve belli formda farzlaştırılmamış
ibadetleri kendilerince bir formda yaparken, kaçınılmaz olarak “kendi inisiyatifleri”
ile belli düzenlemeler oluşturmak durumundaydılar. Toplumun birlikteliği,
sosyolojik bir gereklilik olarak bir takım düzenlemeler gerektirir. Burada
önemli soru şudur: Değişmeyen farzlar hangileridir, düzen için inisiyatiflere
bağlı yapılan tarihsel uygulamalar hangileridir? Bu soruya Kuran’da anlatılan
İslam’ın yaklaşımıyla verilecek cevap açıktır: Kuran’da farzlaştırılanlar
farzdır, geri kalan uygulamalar düzen için oluşturulmuş uygulamalardır. Farzlar
(örneğin sabah namazı kılmak, namazda secde etmek) evrensel, kıyamete kadar
geçerli, değiştirilemeyecek ibadetlerdir. Düzen olarak yapılan uygulamalar
(örneğin namaza tekbirle, elleri kaldırarak başlamak) ve nafile ibadetler ise
(Kuran’da geçmeyen teravih gibi namazlar) evrensel, kıyamete kadar geçerli,
değiştirilemeyecek uygulamalar olmamakla beraber, bunlarla eğer Müslüman ümmete
Allah’ın daha çok anılacağı ortamların oluşturulması gibi bir katkı sağlanıyor,
yararlı bir fonksiyon yerine getiriliyorsa, uygulanmaya devam edilmeleri
yararlı olacaktır. Namaza tekbirle, elleri kaldırarak başlamak namaza düzen
verdiği gibi; teravih, bayram namazı gibi farz olmayan namazlar, Müslümanlar’ın
bir araya gelmesine ve Allah’ı daha çok anmalarına katkıda bulunur…
Kuran’da geçmeyip, mezheplerce
farzlaştırılmış veya gelenekselleştirilmiş birçok hususun, iyi niyetlerle
başlatılmış düzenlemeler ve uygulamalar olduğu, sonradan bunların
farzlaştırıldığı veya gelenekselleştirildiği kanaatindeyiz. Muhtemeldir ki, hem
öğlen hem ikindi namazlarının düzenli olarak iki ayrı vakit olarak topluca
kılınma sebebi; 30-Rum Suresi 18. ayette vurgulandığı gibi hem “günün
sonunda” hem “öğlen vakti” Allah’ı övmek/hamd için olmuştur. Toplu kılınan
namaz içinde topluca bu övgüyü/hamdi gerçekleştirmekle, günlük koşturmalarda
insanların bunları unutmaması hedeflenmiş olabilir. (Buna göre, Kuran’da bu iki
vakitte övgü/hamd şeklinde geçen ifade, sonradan iki ayrı farz namaza
-Sunnilik’te- çevrilmiştir.) Kuran’da, geceleri kıyam ve secde edenleri
övenlerle ilgili ifadelere uygun bir yaşantının, bir düzen içinde uygulanma
isteğinin “yatsı” namazının da farzlar listesine eklenmesine sebep olduğunu
tahmin edebiliriz (25-Furkan Suresi 64; 39-Zümer Suresi 9). Özellikle Türkiye’de -diğer
birçok Müslüman ülkede okunmaz- namazdan sonra okunan tesbihatın da (33’er kere
Subhanallah, Elhamdulillah, Allahuekber denilen), Kuran’da geçen, namazlardan
sonra Allah’ın hatırlanmasıyla ilgili ifadelere (4-Nisa Suresi 103) uygun hareket edilmesine bir
düzen vermek için gelenekselleştirildiğini tahmin edebiliriz. Camilerin çoğunda
namazlarla ilgili uygulanan format Kuran’a uygundur ama Kuran’ın, belirlenen bu
düzeni açıklamadığı bilinerek, bu düzeni takip edeceklerin, uygulamalarını
devam ettirmeleri gerekir. Müslümanlar’ın birliği ve Allah’ı daha çok anmaları
Kuran’da övüldüğüne göre, buna katkı sağlayan, ibadetlere düzen getiren
hususların muhafazası faydalı olacaktır. Fakat bu yapılırken, nafile
ibadetlerin ve Kuran’da belirtilmeyen düzene katkısı bulunan unsurların,
Kuran’da açıklanmayan her şey gibi farz olmadığı da mutlaka tespit edilmelidir.
Kuran’da geçmeyen bu nafileler ve düzenlemeler, muhafaza edilecekse bile,
bunların varlığı, Kuran’ın dinin tek kaynağı olarak yeterliliğine karşı bir
argüman olarak kullanılamaz. Farz olmayan hususların evrensel hükümler olmadığı
unutulmamalı, böylece dindeki mevcut esneklikler muhafaza edilmelidir. Örneğin
daha önceden verdiğimiz misalleri hatırlayabiliriz; ezanın (namaza çağrının)
genel uygulanan formuyla okunmasının yasak olduğu ülkelerde Müslümanlar, ezan
yerine cep telefonuyla mesaj göndererek veya minarenin üstünde ışık yakarak
namaza çağrı yapabilirler; namazı uzun kılmak isteyen bir topluluk, rüku ve
secdelerde 3’er kere “Subhane Rabbiyel Azim” ve “Subhane Rabbiyel Ala” demek
yerine rükuda ve secdede uzun sureler okuyabilirler, genel uygulamaya fazladan
rekatlar ilave edip namaz kılabilirler…
Kısacası camilerde kılınan
namazların ve okunan ezanın mevcut formunun muhafazası faydalı olacaktır.
Sosyolojik gereklilikler, Kuran’da açıklanmayan kimi hususlarda Müslümanlar’ın
düzenleme yapmasını gerektirir. 73-Müzemmil Suresi 20. ayetten anladığımız gibi, Peygamber
döneminden başlayarak Müslümanlar, kendi “inisiyatifleri doğrultusunda”
düzenlemeler yapmışlar, nafile ibadetler gerçekleştirmişler, ibadetlerinde
belli bir formu farzlaştırılmayan hususları “kendi görüşlerine göre”
şekillendirmişlerdir. Sonradan gelen mezhepçiler, “şahsi inisiyatifler” ile
belirlenen ve düzen sağlayan tarihsel hususların bir kısmını farzlaştırmış,
vacipleştirmiş, gelenekselleştirmiş ve evrensel ilkelere çevirmeye
kalkmışlardır. Mezhepçi görüşü Kuran’ın süzgecinden geçirerek neyin farz, neyin
“inisiyatiflerle oluşturulmuş” insani düzenlemeler olduğunu anlayabiliriz.
“Kuran’ın yeterliliği” ilkesini
kabul etmeyenlerin, Peygamberin ve sahabelerin farzlarla beraber nafileleri de
içeren uygulamalarından neyin farz, neyin nafile ve düzen için oluşturulmuş
uygulamalar olduğunu ayırt etmek için hiçbir rasyonel, objektif kriterleri
yoktur. Bu ayırt etme işlemi sadece Kuran’ın otoritesine başvurularak
gerçekleştirilebilir. Bahsedilen uygulamaların içinde Kuran’ın ifadelerine ve
ruhuna aykırı olanların uygulanmasına elbette son verilmelidir. Fakat Kuran’da
yer almayan hususlardan, Müslümanlar’ın Allah’ı daha çok anmasına ve
ibadetlerini düzenli-kargaşasız bir şekilde yapmalarına hizmet edenler ise,
farzlaştırılmadan, muhafaza edilmelidir. Camilerde şu anda kılındığı formuyla
namazın ve okunduğu formuyla ezanın da şekli -bizce- muhafaza edilmesi
gerekenlerdendir.
KURAN’DAKİ ZEKAT
Kuran’da malların, maddi değeri
olan varlıkların Allah yolunda sarfedilmesi “zekat, sadaka, infak” gibi
kelimelerle, kimi zaman da “Yoksulu yedirin” gibi ifadelerle (örneğin
74-Müdessir Suresi 44) veya mallarla Allah yolunda
mücadele etmeden (örneğin 4-Nisa Suresi 95) bahsedilmesiyle anlatılır. Kuran’da birçok ayette
anlatılan bu ibadet, dinimize göre en temel vazifelerimizden biridir.
Kuran’daki birçok ayette
mallarımızdan sarfetmemiz anlatılmıştır. Fakat hiçbir ayette “Kuran’a göre zekatın
miktarı 1/40’tır” diye bir ifade yer almaz. Kuran’da birçok ayette anlatılan bu konuda, eğer 1/40
şeklinde bir ölçü evrensel ve belirlenmiş olsaydı, hiç şüphesiz Allah bunu
kitabında açıklar, bizi yalanlarla dolu başka kitaplara muhtaç etmezdi. 1/40
şeklinde oran getiren mezheplerin bu yargısı, halkın birçoğu tarafından dinin
oranı sanılmaktadır. Oysa bu oran, Kuran’da geçmediği gibi, mezheplerin tek
ölçüsü de değildir. Mezhepler altın, gümüş para gibi değerlerin zekat oranını
1/40 olarak öngörmüşlerdir. Mezheplere göre tarladaki ürünün zekatının ölçüsü,
koyunun zekatının ölçüsü gibi oranların hepsi birbirinden farklıdır. Mesela
tarladaki ürünün zekatı 1/10’dur. Eğer suyu taşıyarak tarlanıza getiriyorsanız
bu ölçü 1/20’ye düşer. Yani Kuran’da geçmeyen ve tarihsel kanaatlerden ibaret
birçok ayrı oran evrensel dini ölçülere çevrilmiştir. Üstelik bu oranlar, kimi
hususlarda mantıksızdır. Niye çiftçilik yapan kişi ürününün 1/10’unu
verecekken, altını, gümüş kazanan biri 1/40’ı gibi bir oranla, çiftçilerin dörtte
birini versin? Çiftçiler tüccarlardan daha mı zengindirler, yoksa çiftçilik
tüccarlıktan çok daha avantajlı bir meslek midir? Kuran’da geçmeyen ölçüleri
uyduranların, uydurduklarında evrensel dini ölçü olacak bir basiret
görülmemektedir. Kuran’la yetinmemenin sonucu bu konuda da felaket olmuştur.
Kuran’da geçen “infak” kelimesinin
Türkçe karşılığı “harcamak, sahip olunan mallardan vermek”tir. Kuran’da geçen
bu kelime Türkçe’deki “harcama” kelimesi gibi hem Allah yolunda harcamayı, hem
de bunun dışındaki harcamaları ifade eder. Genelde Allah yolunda harcamayı
ifade etmek için kullanılmış olan bu kelime, Allah yolundan alıkoymak için
yapılan harcamalar için de kullanılmıştır (Bakınız: 8-Enfal Suresi 36). Oysa “sadaka” kelimesi hep
“Allah yolunda harcamalar” manasında kullanılır. “Sadaka” kelimesi kökünde
“doğrulama” manasına sahiptir. Allah yolunda yapılan harcamaların, Allah’ın
hükümlerine inanmanın ve bu hükümleri doğrulamanın bir sonucu olması; “sadaka”
kelimesinin bu kullanılış tarzına sebep olmuş olabilir. “Zekat” kelimesi ise
“temizlenme” manası taşır. Kuran’da “zekat” kelimesi “sahip olunan değerlerden
başkalarına vererek temizlenme” manasında kullanılır. Nitekim 9-Tevbe Suresi
103. ayetten
“sadaka vermenin”, “temizlenme” yani “zekat” olduğunu anlayabiliriz. “Zekat”ı,
“sadaka”yı da kapsayan daha geniş anlamlı bir kavram olarak düşünebiliriz. Bu
anlayışa göre “zekat”, sahip olunan tüm imkanlardan vererek temizlenmeyi
gerektirir. Yani kişi mallardan vererek “zekat” vazifesini yerine getireceği
gibi, sahip olduğu bilgisinden başkalarını faydalandırmakla da “zekat”
vazifesini yerine getirmiş olur. Kuran, sahip olduğumuz mallardan ve maddi
değerli varlıklardan kimlere vereceğimizi şu ayetleriyle açıklar:
yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, özgürlüğe
kavuşma gayretindekilere veren…... 2-Bakara Suresi 177
Sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını) sorarlar.
De ki: “Hayır olarak infak edeceğiniz (harcayacağınız) anne, baba, yakınlar,
yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlaradır. Hayır olarak yaptıklarınızı
şüphesiz Allah bilmektedir.”2-Bakara Suresi 215
Kendilerini Allah yoluna adayan yoksullar içindir ki
yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler. Onurlarından dolayı, bilmeyen onları
zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük ederek insanlardan
istemezler. Hayır olarak infaklarınızı (harcamalarınızı) şüphesiz Allah
bilmektedir.2-Bakara
Suresi 273
Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak yalnızca şunlar
içindir: Yoksullar, düşkünler, görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar,
özgürlüğünü kaybetmişler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi.
Allah bilendir, hakimdir.9-Tevbe
Suresi 60
Görüldüğü gibi ayetlerden, Allah
için yapacağımız harcamaların, sadakaların kimlere gideceğini anlıyoruz. Allah
yolunda yapılacak harcamanın miktarına gelince, bu soru Kuran’da sorulmuş sonra
da cevabı verilmiştir:
Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını,
vereceklerini) sorarlar. De ki: “Bağışladığınızı”. Böylece Allah size
ayetlerini açıklar, umulur ki düşünürsünüz.2-Bakara Suresi 219
Görüldüğü gibi Allah neyin
harcanacağı sorusuna Kuran’da cevap vermiştir. Bu cevap ne 1/40’tır, ne de
1/10’dur, ne de başka rakamsal bir orandır. Birçok kişi eğer Kuran çevirilerini
incelerse “bağışladığınızı” diye yaptığımız çevirinin “ihtiyaçtan artanı” diye
çevrildiğine de rastlayabilir. Tahminimiz bu, Kuran çevirilerinde birbirini
taklit ederek yazmanın ve burada geçen kelimenin Kuran’ın diğer yerlerinde
nasıl geçtiğini araştırmamanın neticesidir. Burada bizim “bağışladığınızı” diye
çevirdiğimiz ve diğer bazı çevirilerde “ihtiyaçtan artanı” diye çevrilen kelime
“afv”dır. İsteyen aynı kelimenin geçtiği; 2-Bakara
Suresi 187, 3-Ali İmran Suresi 152, 3-Ali İmran Suresi 155, 5-Maide Suresi 95,
5-Maide Suresi 101, 9-Tevbe Suresi 43, 42-Şura Suresi 40, 64-Teğabun Suresi 14
ayetlerini inceleyebilir.
Tercümelerde bu ayetlerdeki aynı kelimenin karşılığını “affetmek” ve
“bağışlama” olarak bulacaksınız; fakat “ihtiyaçtan artanı” şeklinde bir manaya
rastlamayacaksınız. Aynı kelime Türkçe’ye de “affetmek” şeklinde girmiştir.
Ayetten “gönlümüzden kopanı, isteyerek ayırdıklarımızı” vermemiz
anlaşılmaktadır.
Bu ayet yapılan harcamaların gönül
rızası ile gerçekleşen harcamalar olduğunu gösterir. Bu yüzden kişinin,
ekonomik hayatında vermeye zorunlu tutulduğu vergi, KDV gibi harcamaları ile
“infağı (sadakayı)” gerçekleştirdiğini düşünmek hata olur. Allah yolunda
yapılan harcamalar gönül rızası sonucudur, ekonomik mecburiyetler, zorla
alınmalar buna dahil edilemez. Kuran’ın mallarımızdan, Allah’ın rızık olarak
verdiklerinden harcamamızı söyleyen birçok ayeti vardır. Kuran’da cimrilik
kınanmış ve Allah’ın verdiklerinden yine Allah rızası için sarfetmemiz
söylenmiştir. Kuran, özel mülkiyeti helal kılmış, fakat Allah’ın tüm nimetlerin
sahibi olduğu bilinci ile kulların, Allah’ın verdiklerinden sarfederek sosyal
adaleti sağlamalarını istemiştir. Kuran bize yoksulların malımızda hakkı
olduğunu öğretmekte (70-Mearic Suresi 24,25) ve sadaka ile bizim yoksulların bu hakkını
kendilerine teslim edip temizlendiğimizi (zekat verdiğimizi) anlatmaktadır:
Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün
kılmıştır. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp onda
eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar? 16-Nahl Suresi 71
Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu
halkın mallarını uydurma yollarla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar.9-Tevbe Suresi 34
Mallarını Allah yolunda harcayacak
kişi, malların gerçek sahibinin Allah olduğunu unutmayacak, bu konudaki tüm
Kuran ayetlerini göz önünde bulunduracak ve dinimizin çok önem verdiği bu
ibadeti gerçekleştirecektir. Yukarıdaki ayetlerden anlayabileceğimiz gibi ideal
olan herkes birbiriyle eşit seviyeye gelene kadar verme faaliyetinin devamıdır.
Sosyal adalet dengesizliğini yaratan hırsla para yığma alışkanlığı, dinimizce
hiç hoş karşılanmamaktadır. Ayrıca 9-Tevbe Suresi 34. ayetindeki ifadeyi göz
önünde bulundurarak; zekatımızın, harcamalarımızın sahtekar din adamlarına
gitmemesine, onların mal yığıcılığının aracı olmamasına da dikkat etmeliyiz. Bu
ibadette, herkes kendi bütçesine göre elinden geleni yapmalıdır:
Geniş imkanı olan bu geniş imkanından harcasın. Rızkı
kısıtlı tutulan da Allah’ın kendisine verdiği kadarıyla versin.65-Talak Suresi 7
Allah kendi rızası için
harcamalarımızın gizli de, açık da olabileceğini söylemekte, fakat gizli
şekilde vermeyi üstün tutmaktadır:
... Kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak
infak ederler (harcarlar)…13-Rad Suresi 22
Sadakaları açıktan verirseniz ne iyi, fakat gizleyip
fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.2-Bakara Suresi 271
Bu harcamaların yapılmasında Allah
rızası dışında yollara sapılıp; gösteriş yapılmaması ve verilenin başa
kakılmaması da Kuran’da geçer:
262- Mallarını Allah yolunda harcayıp, sonra da
harcamaların peşinden başa kakıp eziyet vermeyenlerin ödülleri Rableri
katındadır. Onlara korku yoktur ve tasalanmayacaklardır onlar.
263- Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen
bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah cömerttir, yumuşak davranandır.
264- Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı
halde insanlara gösteriş olsun diye malını infak eden (harcayan) kişi gibi
sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. 2-Bakara Suresi 262-264
9-Tevbe Suresi 91 ve 92.
ayetlerden, harcayacak bir şey bulamayanların üzerinde herhangi bir sorumluluk
olmadığı anlaşılmaktadır. 2-Bakara Suresi 267. ayette ise düzgün mallardan
harcama yapmamız, tiksinilecek şeyleri infak etmememiz gerektiği anlatılır.
Kuran servet sahiplerine, mallarında fakirlerin hakkının olduğunun, malın
gerçek sahibinin Allah olduğunun dersini verir.
Tarihin belli bir anında verilmiş
tarihsel hükümlerin, evrensel dini hükümler gibi sunulmasındaki felaket zekat
konusunda da kendisini göstermektedir. Şahsi ve tarihsel kanaatleri din gibi
sunanlar, Kuran’da olmayan zekat ölçülerinin yanında, “bir malın bir kişide en
az bir sene kaldığında zekat verilmesi gerektiği” gibi hükümler de
getirmişlerdir. Oysa günümüzde, büyük holding sahiplerinin birçoğu bile
parasını bir sene bir yerde bekletmemekte, sürekli işlerinde sermaye olarak döndürmektedirler.
“Borçlu zekat veremez” veya “mal üretiminde kullanılan mallardan zekat
verilmez” gibi Kuran’da olmayan prensipler düşünülürse; krediyle iş yapan
holdingciler, üretim aracı fabrika olan fabrikatörler, aşağı yukarı hiç zekat
vermeyecek, fakat çiftçi ürününü topladığında bunun 1/10’unu, ev hanımı sahip
olduğu altının 1/40’ını her sene zekat olarak verecek demektir. Mezhepçilerin
bir diğer izahına göre binek için zekat verilmez. Bu izaha göre milyarlık
arabası olanlar zekat vermeyecek ama 10 kilo domates toplayan 1 kilosunu
verecektir. Kuran’ın verdiği esnekliğin kaldırılması hoş görülemeyeceği gibi,
Kuran’ın bir farzının uydurma izahlarla yok sayılması sonucunu doğuracak
izahlar da hoş görülemez. Daha doğrusu Kuran dışı olanın, yani insani olanın,
Allah’tan olan ile karıştırılması asla hoş görülemez. Bu gayretin sonucunda
ortaya çıkan felaket tablosu ortadadır. Kuran, diğer konuları olduğu gibi,
mallarımızı nasıl harcayacağımızı ve kimlere yardımlar yapmamız gerektiğini de
tam ve eksiksiz bir şekilde açıklamıştır.
Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe
eremezsiniz. Her ne harcarsanız şüphesiz Allah onu bilir.3-Ali İmran Suresi 92
KURAN’DAKİ ORUÇ
Kuran-ı Kerim’de Bakara
Suresi’nin 183, 184, 185 ve 187 numaralı dört ayetinde oruçla
ilgili tüm bilgiler verilir. Bu dört ayeti inceleyen kişi Ramazan orucuyla
ilgili bilmesi gereken her noktayı öğrenir. Bu ayetler şöyledir:
183- Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekilerin üzerine
yazıldığı gibi sizin de üzerinize yazıldı. Umulur ki sakınırsınız.
184- Sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolculukta
olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Zorlukla dayananlar,
fidye olarak bir yoksulu doyurmalıdırlar. Kim gönülden bir hayır yaparsa, bu
kendisi için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız, bilirseniz sizin için daha
hayırlıdır.
185- Ramazan ayı ki; insanları doğru yola ileten, apaçık
ve ayırt edici olan Kuran onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya tanık
olursa, onda oruç tutsun. Hasta ya da yolculukta olanlar, tutamadıkları gün
sayısınca diğer günlerde tutarlar. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk
istemez. Bu, sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola ilettiğinden dolayı Allah’ı
yüceltmeniz içindir. Umulur ki şükredersiniz.
187- Oruç gecesi kadınlara yaklaşmanız helal kılınmıştır.
Onlar sizin giysiniz, siz de onların giysilerisiniz. Allah sizin benliklerinize
yazık etmekte olduğunuzu bilmiş, tevbelerinizi kabul edip, sizi bağışlamıştır.
Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdığı şeyi arayın. Tan yerinde
beyaz iplikle siyah iplik, sizce ayırt edilinceye kadar yiyin için, sonra da
orucu geceye kadar tamamlayın…2-Bakara Suresi 183, 184, 185, 187
Arka arkaya gelen bu dört ayetten
orucu öğreniyoruz. Bu ayetleri incelersek, Ramazan orucu hakkındaki tüm bilgiyi
öğrenmiş oluruz. Bu ayetlerin ışığında orucu şöyle açıklayabiliriz:
1- Oruç Kuran’ın emrettiği,
üzerimize yazılmış bir farzdır (2-Bakara Suresi 183).
2- Oruç Ramazan ayında tutulur
(2-Bakara Suresi 185). Ramazan Kuran’ın indirildiği aydır ve oruç bu ayın
günlerinde tutulur.
Ramazan, Ay takviminin bir ayıdır.
Ay’ın hareketlerine göre belirlenir. Ay’ın görünmesiyle başlayan bu ayın
başlangıcını, astronomik hesaplarla aylar, hatta seneler önce bilebiliriz.
Günümüzde bu ayın başlangıcını, takvimlerle çok önceden ve çok rahat bir
biçimde bildiğimiz için Ay’ı gözetlememize gerek kalmamıştır. Günümüzde Ay ve
Güneş tutulması gibi çok daha kritik gök olayları bile senelerce önceden, hem
de nereden en iyi gözlemlenebileceğiyle beraber bilinmektedir. Bazıları “Biz
takvimlere itibar etmeyiz, Ay’ı gözetleriz, gökyüzünde Ay’ı gördüğümüz zaman
Ramazan ayı başlar” demektedirler. Üstelik Ay’ı ilk görene ödüller de vaat
edilince, beklenenden bir gün önce Ay’ı gördüğünü iddia edenler çıkmış ve
Müslümanlar’ın kimi Ramazan ayına bir gün önceden başlamışlardır. Son
zamanlarda bu hatanın düzeltildiğini ve astronomiye dayalı hesabın geç de olsa
bazılarınca da kabullenildiğini görüp seviniyoruz.
3- Hastalık ya da yolculuk
sebebiyle oruç tutamayanlar, tutamadıkları günlerin sayısı kadar başka günlerde
oruç tutarlar (2-Bakara Suresi 184). Buna karşılık orucunu kasten bozanın arka
arkaya 61 gün oruç tutması gerektiği, uydurma hadislerin ve mezheplerin bir
izahıdır; Kuran’da böyle bir izah geçmez.
Kuran’da, hacla ilgili bazı eksikliklerde orucun fidye olarak tutulması
(2-Bakara Suresi 196), yanlışlıkla ölüme sebebiyet verip köle affetme cezasını
yerine getiremeyenlerin iki ay kesintisiz oruç tutması (4-Nisa Suresi 92),
yemin bozanların kefaret olarak oruç tutması (5-Maide Suresi 89), hacda avlanma
yasağını çiğneyenlerin kefaret olarak oruç tutması (5-Maide Suresi 95),
hanımlarını cahiliye adetlerinde olduğu gibi anası, kız kardeşi gibi yakın
akrabası ilan edip, boşanmaya kalkmanın cezası olan köle azadını yerine
getiremeyenlerin, kesintisiz iki ay oruç tutması (58-Mücadele Suresi 4) geçer. Görüldüğü gibi Kuran, bazı
suçların cezasında orucun; suçun bu dünyadaki bir karşılığı olarak tutulmasını
söyler. Tüm bu detayları veren Allah, orucun kasten bozulmasının iki ay
kesintisiz oruç tutma gibi bir cezası olsaydı, bunu da açıklamaz mıydı? Madem
açıklamamıştır, böyle bir ceza yoktur. Yukarıdaki suçları incelersek, bu
suçlardan kiminin oluşma ihtimali binde birden bile az bir ihtimaldir. İnsan
hayatında olma ihtimali bu kadar az olan şeyleri açıklayan Allah’ın, kişilerin
kasten oruç bozması gibi olma ihtimali çok daha yüksek olan bir olayın böyle
bir cezası olsa, bunu açıklamamış olması hiç mümkün müdür?
4- Oruca zorlukla dayananlar bir
yoksulu doyuracak kadar fidye verirler (2-Bakara Suresi 184). Bazı mezhepçiler
“zorlukla dayanma” ifadesini yaşlılık, iyileşmeyen hastalık gibi ifadelerle
sınırlamaya çalışmışlardır. Bu şekildeki yorumlar, Allah’ın ifadesini şahsi
görüşle sınırlamaya çalışmaktır. Eğer gerekseydi Allah, kendisi bu sınırlamayı
yapardı. Allah oruca zorlukla dayananların, bir yoksulu doyuracak şekilde fidye
vermelerini öngörmüş ve zorlukla dayanmaya bir kayıt getirmemiştir. Herkes
2-Bakara Suresi 186. ayetinde belirtildiği gibi Allah’ın bize yakın olduğunu
unutmadan değerlendirmesini yapacaktır. 2-Bakara Suresi 185. ayetin sonundaki
oruç tutmanın bizim için daha hayırlı olduğu göz önünde bulundurularak
“zorlukla dayanma” ifadesi değerlendirilmelidir. Yoksulu doyurmak isteyenlerin,
yoksulu neyle, ne kadar, kaç öğün doyuracakları hususları belirlenirken; aynı
ayetteki “Kim gönülden bir hayır yaparsa, bu kendisi için daha hayırlıdır”
ifadesinin, göz önünde bulundurulmasında fayda vardır.
5- Orucun vakti tan yerinin
ağarmasıyla başlar. Bu vakitte (tan yerinde) siyah ipliğin beyaz iplikten ayrılması
ifadesi açıklanırken; tan yerinde beyazlığın, ufukta yatay uzanan bir ip gibi
görülmesinden dolayı, tan yeri ağarmasına “hayt” (ip) dendiğini söyleyenler
olmuştur. Birçok kişiye göreyse, gecenin karanlığının, belli bir mesafedeki
siyah iplikle beyaz ipliğin ayırt edilmesini engellemeyecek şekilde dağılması
ayette kastedilmektedir. (Bizce, bu yorum daha uygundur.) “Sizce” ifadesiyle;
orucun başlangıç vaktinin tan yerinin hemen başı değil, karanlığın biraz daha
açıldığı sonraki zaman olduğu anlaşılmaktadır. Şimdiki takvimlerin çoğunda,
oruç, tedbiren; tan yerinin hemen başı olan ilk ışık belirtileriyle
başlatılmaktadır. Yani takvimlerin çoğuna göre orucun başlangıcında bir miktar
daha esneklik olduğu düşünülebilir. Orucun süresi geceye dek devam eder. Kuran’da
günün gece ve gündüz diye iki kısım olduğunu görüyoruz. Orucun bitiş zamanı
gecenin başı yani gündüzün sonudur (2-Bakara Suresi 187).
6- Oruç gecesi kadınlara
yaklaşabileceğimiz söylenir (2-Bakara Suresi 187). “Yaklaşma” kelimesi mecazi
anlatımlı bir kelimedir. Kadın erkek cinselliği için aynı şekilde Türkçe’de de
“beraber olma” gibi deyimler kullanılmakta, bu deyimle “cinsel ilişki”
kastedilmektedir. Yine 2-Bakara Suresi 187. ayette, orucun başlangıç vaktine
kadar yiyebileceğimiz ve içebileceğimiz söylenir. Böylece orucu oluşturan üç
unsur olan; 1- yememe, 2- içmeme, 3- cinsel ilişkiye girmemenin oruç vaktinde
yerine getirilmesi anlaşılır. Belirtilen zaman dilimi içinde bu üçünün
yapılmamasıyla oruç gerçekleşir. Orucun bitiş vakti olan gecenin başlangıcından
sonra bunlar serbesttir. Kan vermenin, kusmanın, küfretmenin, kavga etmenin
orucu bozduğu şeklindeki izahlar uydurmadır. Orucu oluşturan unsurlar bellidir.
Yemek, içmek ve cinsel ilişki dışında hiçbir şey orucu bozmaz.
Görüldüğü gibi Kuran’ın anlattığı
oruç, bu dört ayette açıklanmıştır. Oruç adına ne anlaşılacaksa bu dört ayetten
anlaşılmalıdır.
KURAN’DAKİ HAC
Kuran’daki Hac, 2-Bakara Suresi 158, 189, 196, 198, 199, 200, 203;
3-Ali İmran Suresi 97; 5-Maide Suresi 1, 2, 95, 96, 97; 9-Tevbe Suresi 3;
22-Hac Suresi 25, 26, 27, 28, 29. ayetlerinden anlaşılır.
Bu ayetler bize Hac hakkında
gerekli bilgiyi verecektir. Kuran’ın bu ayetlerinin ışığında Haccı şöyle
özetleyebiliriz:
1- Hac kelimesine sözlüklerde
“kastetmek” anlamı verilir. Kuransal bir terim olarak Hac, belli bir zaman
diliminde belli ibadetleri de içeren Kabe’ye yapılan bir ziyarettir. 3-Ali
İmran Suresi 97. ayetten Haccın yapılmasının gücü yeten kullar üzerinde
Allah’ın bir hakkı olduğunu öğreniyoruz. Ayetten Haccı, gücü yetenlerin yapacağı
anlaşılır. Allah “gücü yetmek” deyimini açıklamamış, bu deyimin anlaşılmasını
bize bırakmıştır. Mezhepler, “gücü yetmek” deyiminin anlamını kısıtlamaya
çalışmışlardır. Bu deyimden esir olmamak da, maddi güç yeterliliği de,
sağlıksal şartlar da anlaşılabilir. Fakat her şartta, sağlığın da, maddi gücün
de hangi ölçüde “güç yetirme” kavramına dahil olup olmadığı izafi bir
kavramdır. Kişiler, Allah’a kaşı sorumluluklarını, Allah’ın tüm şartları ve
düşünceleri bildiğini, vicdani kanaatlerden de mesul olduklarını göz önünde
bulundurup; “güç yetirme” kavramını en iyi şekilde değerlendirecek ve
kendilerinin Hacca gitmeye güçlerinin yetip yetmediğine karar vereceklerdir.
2- Hac,
İbrahim Peygamber döneminden beri yapılan bir ibadettir (22-Hac Suresi 26, 27). Hz. İbrahim’in ilk kurucusu olduğu Kabe’de, Hz.
İbrahim’in makamı ve apaçık deliller vardır (3-Ali İmran Suresi 97).
3- 2-Bakara Suresi 197. ayette
Haccın bilinen aylarda olduğu söylenir. Üstelik “aylar” şeklinde çoğul bir
ifade kullanılır. Oysa günümüzde hacılar, Haccın kısa bir süreye sıkıştırılması
yüzünden kalabalıktan birbirlerini ezmekte, birçok ölüm vakası meydana gelmekte
ve hacılar perişan olmaktadırlar. Hz. İbrahim döneminden beri uygulanan Haccın
“bilinen aylar”da olduğu söylenir. Aynı ilkbahar denilince Mart, Nisan, Mayıs
aylarının anlaşıldığı gibi, Hac aylarının da başta bu şekilde anlaşıldığını
görüyoruz, fakat bu konu da mezhepçi tahribatın dışında kalamamıştır.
Ehli Sünnet birçok kaynakta
“Şevval, Zilkade ve Zilhicce” Hac ayları olarak belirtilmekte; fakat Hac,
Zilhicce ayının içindeki on güne sıkıştırılmaktadır. Diğer yandan haram aylar
olarak “Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb” ayları sayılır ama Kuran’dan
haram ayların bitişik olduğu anlaşılmasına rağmen Receb ayı önceki aylara
bitişik bir ay değildir. Görülüyor ki, Ehli Sünnet bu konuda da Kuran’la
çelişkili bir yaklaşımı benimsemiştir ve bunun da düzeltilmesi gerekmektedir.
Burada, öncelikle haram aylarla Hac aylarının tamamen aynı olduğu yönündeki
kanaatimizi, sonra bunların hangi aylar olduğu yönündeki görüşümüzü
belirteceğiz.
Hac aylarının bilinen aylarda
olmasından kasıt, aynı zamanda bu ayların haram aylar olmasındandır. Haram
aylarda savaşmak yasaktır. Bu yasak, Hac görevinin yerine getirilmesine olanak
sağlamaktadır. Kabe’nin etrafındaki kavimler haram aylara riayet ederek, Hac
ibadetinin durmamasını, kendi çekişmelerinin kişileri Hacdan alıkoymamasını
sağlamaktadırlar. Hz. İbrahim’den sonraki nesillerdeki putperestler de Kabe’nin
koruyucusu olarak kendilerini görmüşler, haram ayları bozarak da olsa kısmen
uymuşlardır, Haccı bir ticaret kaynağı olarak değerlendirmişler ve haram aylara
da ticaretlerini kurtaran bir unsur olarak riayet etmişlerdir. (8-Enfal Suresi
34 ve 35’ten ortak koşanların kendilerini Kabe’nin varisi olarak görmelerini anlayabiliriz.)
Haram aylardan bahseden 2-Bakara Suresi 194. ayetten iki ayet sonra Hacdan
bahsedilmesinden, 2-Bakara Suresi 217’de haram aylarda savaşmanın büyük suç
olduğunun vurgulanmasından ve Haccın yapıldığı yer olan Mescid-i Haram’a
ulaşılmasının engellenmesinden bahsedilmesinden, 5-Maide Suresi 2’de haram ayın
ve Hac ibadetindeki ihramın beraber anılmasından, yine aynı sure 97. ayette
haram ayların ve Hacda ziyaret edilen Kabe’nin beraber anılmasından; bilinen
Hac aylarının haram aylar olduğu anlaşılır. Zaten bu ayların haramlığı da Hacla
ilintilidir.
Tevbe Suresi’nin 2. ve 36.
ayetlerinden ise bu ayların arka arkaya gelen dört ay olduğunu öğreniyoruz.
2-Bakara Suresi 189. ayetten bu dört ayın Ay (kameri) takvimindeki “aylar”
olduğunu anlarız. Yani Hac art arda gelen dört ayda yapılan bir ibadettir. Bu
dört ay aynı zamanda içinde savaşılmasının haram olduğu aylardır. Bu ayların
ilki “Hac ayı” anlamına gelen “Zilhicce”dir. Bizce, hac bu ayla başladığı için
Haccın ilk ayının ismi Arapça’da “Hac ayı” manasına gelen “Zilhicce”dir.
9-Tevbe Suresi 3. ayette haram ayların ilk günü olan, Haccın da ilk gününe “Hac
günü” isminin verilmesi bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu ve bir önceki
ayette, bu tarihten itibaren haram ayların dört ayı boyunca serbest dolaşılabileceği
söylenir; bunun açıklandığı gün ise “Büyük Hac günü” olarak nitelenir, sonuçta
bu günün ne özelliği olduğunu düşündüğümüzde şunu görürüz: Dört ayın başlangıcı
olan bu gün, Hac ibadetinin başlangıç tarihi olmasıyla özeldir. Zilhicce ilk ay
olunca Zilhicce’yi takip eden Muharrem, Safer ve Rebiulevvel’in diğer hac
ayları olduğu kanaatindeyiz. Burada enteresan ek bir delile de değinmek
istiyoruz. Rebiulevvel ayı iki kelimeden oluşan birleşik bir kelimedir.
“Rebiul” kelimesi dört, “Evvel” kelimesi ise ilk demektir. Bu aydan sonra
“Rebiul-Ahir” ay’ı gelmektedir ki bu ayın ismi ise “Sonraki Dördüncü” demektir.
“Rebiul-Evvel” ay’ı haram ayların dördüncü ve sonuncu ayı olduğu için bu ismi
almıştır. Ay takviminin ilk ayı Muharrem olduğu için, “Rebiul-Ahir” ay’ı,
takvim sırasındaki dördüncü aydır. Bu da bu ayın isminin neden “Sonraki” (Ahir)
“Dördüncü” (Rebiul) olduğunu açıklar. Eğer Rebiul-Evvel’in haram ayların
dördüncü ayı olduğu anlaşılmazsa, Rebiul-Ahir’in neden “Sonraki Dördüncü”
anlamına geldiği açıklanamaz. Bu da haram ayların Zilhicce (Hac Ay’ı) ile
başlayıp, dördüncü ay olan Rebiul-Evvel ile bittiğini bir kez daha
desteklemektedir. Hac bu dört ayda yapılabilen bir ibadettir. İnsanların
birbirlerini ezip öldürmelerine yol açan Haccı birkaç güne sıkıştırma
uygulaması bırakılıp, Kuran’ın izahlarına dönülmelidir.
Mezhepler, hayatında bir kez Hac
yapan Peygamberimiz’in, bahsedilen birkaç günde Hac ibadetini yaptığını
söyleyerek Haccı birkaç güne sıkıştırmışlardır. Bahsedilen husus doğru olsa
bile, bu günlerde Peygamberimiz’in Hac yapmasından, sadece bu günlerde Haccın
farzının yerine getirilebileceği anlaşılmaz. Bu husus, sabah namazının tam 10.
dakikasında Peygamberimiz’in namaza başladığı ile ilgili bir rivayet olsa,
sabah namazının daha önceki ve daha sonraki zaman dilimlerinde namaza
başlanamayacağının söylenemeyeceği kadar açıktır. Kuran’da 9-Tevbe Suresi 37.
ayette haram aylarla oynamak, kötü bir fiil olarak takdim edilmektedir. Ama
öğüt alan nerede!
4- Hac, kişinin davranışlarına
dikkat ettiği, insanlarla bir araya geldiği bir ibadettir. Hacda kavga,
kötülüğe sapma, eşler arasında cinsel ilişki yoktur. (2-Bakara Suresi 197). Hac
ibadeti sırasında kişi kendisine helal olan bazı şeyleri de haram eder (Eşlerin
cinsel ilişkiye girmemesi gibi). Hacda dikkat edilmesi belirtilen bu hususlara
uymaya “ihram” denir. Hacının ihramda olması budur. “İhram”ın sözlük manasından
anlaşılan da bu süre boyunca belirtilen yasakların gözetilmesidir. Fakat
günümüzde belli bir elbiseye de “ihram” adı verilerek bu elbisenin giyilmesi
farzlaştırılmıştır. Kuran’da sözlük anlamı dışında başka bir “ihram”
anlaşılmamaktadır. Eğer Allah, Hacda böyle bir elbisenin giyilmesini isteseydi,
onun giyilmesi gereken bir elbise olduğunu söyleyerek, şüpheye meydan vermeden
bunu açıklardı. Böyle bir izahın olmaması ve bu kelimenin sözlük manasının,
Kuran’daki anlatımla tam örtüşmesi yüzünden ihramın; belli bir süre içinde,
belli şeylerin yasaklanması dışında bir manası olmadığını anlarız. İhram
sırasında yasak olan şeylerin biri de avdır (5-Maide Suresi 95, 96). Bu avın
bir tek kara avını kapsadığı, hacıların deniz avını yiyebileceği ve
yapabileceği gibi Haccın detayları bile Kuran’da bahsedilen ayetlerde
mevcuttur.
5- Kim ihram sırasında kara avı
yasağını bilerek çiğnerse, cezası öldürdüğü hayvanın bir benzerini Kabe’ye
varacak bir kurbanlık yapmasıdır. Bu benzer kurbanı adaletli iki kişi belirler.
Av yasağını çiğneyen kişi, bunun yerine yoksulları doyurarak veya onun dengi
oruç tutarak bu yasağı çiğnemesinin kefaretini yerine getirebilir (5- Maide Suresi
95).
6- “Umre”, ziyaret etmek demektir.
Haccın belli dönemde yapılmasına karşılık, umre her zaman yapılabilen bir
ziyarettir. Hac da, umre de Allah için tamamlanmalıdır (2-Bakara Suresi 196).
Siyasi propagandalar, menfaatler, köşe dönmeler, halkı kandırmalar değil;
Allah’ın rızası Haccın da, umrenin de şartı olmalıdır. Bu ibadetleri yapmaları
engellenenler kurban keser veya
kestirirler. Kurban yerine varıncaya kadar başlar traş edilmez. Hasta ya da
başından rahatsız olan oruç tutarak, sadaka vererek ya da kurban keserek fidye
yoluna gider. Güvene kavuştuğunda Hacca kadar umre yapmak isteyen kolayına
gelen bir kurbanı keser veya kestirir. Bunu bulamayan ise üçü Hacda, yedisi
döndüğünde olmak üzere on gün oruç tutar. Bu ailesi Mescid-i Haram’da olmayanlar
içindir. Tüm bunlar 2-Bakara Suresi 196. ayette geçer.
7- Kurbanların üzerine Allah’ın
adı anılır ve bunlardan yoksullara verilir ve yenir (22-Hac Suresi 28). Hac
ibadeti yapılırken kirlerden arınılmalı, adaklar yerine getirilmelidir (22-Hac
Suresi 29). “Kirleri arındırmak” genel bir ifade olduğundan, birçok insanın
buluşma yeri olan Hacda, her türlü hijyen kuralına dikkat etmek iyi olur.
Mescid-i Haram’a saçların kısaltılmış, ya da traş edilmiş olarak girilmesinden
bahseden 48-Fetih Suresi 27. ayet de bu çerçevede değerlendirilebilir. Kabe’nin
tavafı (çevresinde yürünmesi) böylece temiz bir şekilde yerine getirilecektir
(22- Hac Suresi 29). Kabe’nin temiz tutulmasına, böylece Hac ibadetinin
yapıldığı yerin temiz olmasına da dikkat çekilmiştir (22-Hac Suresi 26).
8- Arafat’tan ayrılıp topluca
inilince Meşari Haram’da Allah’ı hatırlamak (zikir) lazımdır. Bu hatırlama
Allah’ın bize öğrettiği şekilde olmalıdır (2-Bakara Suresi 198). Allah’ı nasıl
hatırlayacağımızı (zikredeceğimizi), Allah bize Kuran’da öğrettiğine göre, bu
hatırlama faaliyeti de Kuran’a uygun olacaktır.
9- Sonra insanların topluca akın
ettiği yerden akın edilip Allah’tan bağışlanma dilenmelidir (2-Bakara Suresi
199).
10- Gerekli ibadetler bitince
Allah’ı kuvvetli bir biçimde hatırlamak (zikretmek) gerekir (2-Bakara Suresi
200).
11-Sayılı günlerde Allah hatırlanır.
İsteyen iki gün içinde işini bitirir, isteyen daha geniş bir zamana işini yayar
(2-Bakara Suresi 203).
12- Bakara Suresi 158. ayette Safa
ile Merve’yi ziyaret etmenin bir sakıncası olmadığı söylenir. Oysa Kuran’ın bu
beyanına karşın bu iki tepenin arasında koşmanın, diğer mezheplerde “farz”,
Hanefilik’te “vacip” olduğu uydurulmuştur. Hanefi mezhebinde bunun “farz”
olduğunun söylenmemiş olması olumludur ama Kuran’da mecbur olmayan bir hususun
“vacip” ilan edilerek, gerekli gösterilmesi de kabul edilemez. Yaşlı, sağlıksız
birçok kişi mecburi olmayan bu zorlukla karşı karşıya getirilmiş, daha sonra
bunların para karşılığı arabalar ve sedyelerle taşınması şeklinde uygulamalar
gerçekleştirilmiştir. Bu, mecburi olmayan bir ziyarettir. Fakat ayetin ifadesiyle
bir sakıncası da yoktur.
13- “Şeytan taşlama” diye bir
faaliyetin Hacla hiçbir ilgisi yoktur. Kişilerin birbirini en çok ezdiği ve
ölümlerin en çok olduğu yer, Hac ibadetine sokuşturulan bu uydurmanın yapılmaya
çalışıldığı yerdir. Bu uygulamaya farz değilse de “vacip” denmiş, hangi gün
kaçar taş atılacağı şeklinde detaylı ritüeller üretilmiştir. Bu uydurmanın
atılması, Haccın dört aya yayılması ve Safa ile Merve arasında koşturmanın farz
olmadığının gösterilmesiyle, yani Hac ibadetinin de Kuran’daki aslına
döndürülmesiyle; Hac insanları öldüren, perişan eden bir ibadet olmaktan
çıkacaktır.
14- Hacerül Esved denilen taşın
etrafında yapılan gariplikler ve bir taşı selamlamak için insanların
birbirlerini ezmesi de Kuran’da yoktur. Kadının tek başına Hacca gidemeyeceği
de; kadının seyahat haklarını kısıtlayan, dine fatura edilmeye çalışılan, ama
dinde yeri olmayan bir yalandır. Hacda güzel koku sürülemeyeceği, dikişli
elbise giyilmeyeceği de Kuran’da yer almayan ifadelerdir. Hacdan gelen veya
başka bir yerden gelen zemzem suyu, koku, takke, seccadenin özel sevaplar
getireceği veya kutsallığı şeklindeki izahlar da hep uydurmadır. Temel
prensibimiz olan Kuran’ın izahlarını baş üstüne koymak, geri kalan izahları
kenara atmak; Kuran’a göre, yani dinimize göre Haccın anlaşılmasını
sağlayacaktır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder