Eski
Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır'ın eşi Handan Haktanır'dan uyarı var:
"İran'da
örtü okula sinsice girdi; 3 yılda herkes örtündü"
Önceki
gece NTV'de akademisyenlerle türbanı tartışıyorduk, ki internet adresimize bir
mektup düştü!
Tahran'da
yaşamış, "adının açıklanmasını istemeyen" bir diplomat eşi, İran'daki
örtünme konusundaki deneyimini aktarıyor, Türk kadınlarını uyanık olmaya çağırıyordu.
İsmi kontrol ettik; doğruydu.
Mektup,
1991-94 yılları arasında Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği'ni yapan Korkmaz
Haktanır'ın eşi Handan Haktanır'dan geliyordu.Yayında isim vermeden, mektuptan
bölümler okudum.
Yayından
sonra da kendisine ulaşıp mektubun tamamına bu köşede yer vermek için iznini
istedim.
İşte
Handan Haktanır'ın "türban uyarısı":
"Ruj
süreni sopaladılar"
"Tahran'da
görev yapmış bir diplomatın eşi olarak, türban konusunda düşündüklerimi bir iki
cümleyle ifade etmek isterim:
Tayin
yerimiz olan Tahran'a uçağımız inerken 'hicab'ımı başıma geçirdiğimde kendimi
şöyle teselli ediyordum:
'Nasıl
olsa burası benim ülkem değil. Birkaç yıl dişimi sıkar katlanırım. Çok şükür ki
biz Atatürk kızlarıyız ve böyle şeyler bizim başımıza gelmez.'
Tahran'daki
görev süremiz boyunca (gayrimüslimler de dahil olmak üzere) 'hicab'sız dolaşan
tek bir kadın görmedim. Bir yabancı diplomatın eşi, şapka takarak bu yasağı
delmeyi denedi, ancak devrim polisleri kendisini derhal ikaz ettiler.
Bir
başkasının eşi ruj sürdüğü için karakola alındı ve ellerine sopalarla vuruldu.
Bu hanım bir keresinde 'Eğer Müslümanlık buysa, Hıristiyan olduğum için çok
şanslıyım' demişti.
"Süreç
3 yılda tamamlandı"
"Tayinimizin
ilk günlerinde İranlı hanım dostlarım bana sürekli olarak Türk kadınlarının
dikkatli olmalarını ve erkeklerin bilinçaltındaki güvensizlik duygularından ve
endişelerden kaynaklanan bu uygulamanın, sinsice ve adım adım geldiğini
söylüyorlardı.
Bir gün
okullarına gittiklerinde kapıda 'Bundan böyle hicabsız derslere
giremeyeceklerine' dair bir kâğıt bulmuşlardı.
Dedikleri
kadarıyla, sürecin tamamlanması üç yıl almıştı. Ondan sonra ise çok geç
olmuştu.
İtiraz
edenlerin sayısı giderek azalmış, sonuçta yıllar sonra bu ortam içine doğan
kızlar için 'hicab'lı olmak son derece doğal ve yerine getirilmesi gereken bir
şart olarak algılanmaya başlanmıştı.
Bu
uyarıları ben o zaman masal dinler gibi dinlemiştim. Evet, ben de onlar gibi
giyiniyordum, ama bu benim değil onların sorunuydu. Bizim ülkemizde böyle
şeyler olmazdı.
"Rüyamda
korkuyordum"
Ancak,
bir süre sonra vestiyerden 'hicab'ımı alıp taktığımı, ancak sokağa çıktıktan
sonra fark ettiğimin ayırdına vardım. 'Hicab', benim için de artık bir refleks
haline gelmişti.
Öyle ki,
bazen rüyalarımda bile kendimi başı açık olarak gördüğümde korkuyla uyanıyor
'Devrim polisleri geliyor, ben ise hicabımı takmamışım' diye paniğe
kapılıyordum. İşte o zaman, 'hicab'ın aslında buzdağının görünen parçası
olduğunu; asıl amacın, kadının ezilmesi, kontrol altına alınması ve korku
altında yaşayan, ikinci sınıf insanlar olduklarına inandırılması olduğunu
anladım.
O nedenle
Türk kadınlarının çok dikkatli olması ve son derece masumane bir şekilde,
özgürlük adı altında gelen bazı uygulamaların, ileride çok daha baskıcı bir
rejimin ayak sesleri olabileceğini asla akıllarından çıkarmamaları
gerekmektedir.
En içten
saygılarımla..."
can.dundar@e-kolay.net

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder