28 Şubat 2025 Cuma

GÜNDEM NASIL DEĞİŞTİRİLİR

NE KONUŞULDU, NE KONUŞULMADI?




Esenyurt Belediye Başkanı gözaltına alındı, ardından tutuklandığı... Konuşulurken
Asgari ücret 22 bin 104 lira oldu.
Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 24 bin 210 lira.
Konuşulmadı.

Beşiktaş Belediye Başkanı gözaltına alındı, ardından tutuklandığı....Konuşulurken
Emekli maaşı 14 bin 453 lira.
Gıda, giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlar için yapılması zorunlu harcamaların toplamı (yoksulluk sınırı) 75 bin 342 lira.
Konuşulmadı.

Ekrem İmamoğlu'na bilirkişi soruşturması açıldığı....Konuşulurken
Bekâr bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ aylık 28 bin 756 lira.
Konuşulmadı.

Ekrem İmamoğlu'na savcıya hakaret soruşturması açıldığı....Konuşulurken
Ekonomik kriz derinleşti.
İnsanlar geçinemiyor.
Çocuklar okula aç gidiyor.
Konuşulmadı.

TÜSİAD Başkanı ve YİK Başkanı gözaltına alındı, yurtdışına çıkış yasağı getirildiği...Konuşulurken
Borsa çöktü.
Yabancı yatırımcılar kaçtı.
Merkez Bankası 10 milyar dolar sattı.
Konuşulmadı.

Ekrem İmamoğlu'nun diplomasına soruşturma açıldığı....Konuşulurken
Ev kiraları fırladı.
Eğitim, sağlık, dış politika Konuşulmadı.

Beykoz Belediye Başkanı gözaltına alındığı...Konuşulurken
Sığınmacı sorunu büyüyor.
Konuşulmadı.

Abdullah Öcalan, PKK'ya "silah bırakın, örgüt feshedilsin" çağrısında bulunduğu...Konuşulurken
Suriye, Türkiye’ye vergi koydu.
İsrail, Suriye’yi işgal ediyor.
ABD’nin güdümünde bir Kürt devleti kuruluyor.
Konuşulmadı.





01 Mart 2025 tarihinde Vestel Holding CEO'su Cem Köksal, Vestel Grup CEO'su Ergün Güler'i din istismarı yaptığı için ramazan ayı diye bir kutlamamız yoktur diye gece saat 22:30'da gözaltına alındı.


Global şirketlerde kutlama mesajı yayınlanacak günler yönetmelikle bellidir. Diğerlerinde mail trafigi olmaması icin mesaj yayınlanmaz.




NE KONUŞULUYOR, NE ÖRTBAS EDİLİYOR?
28 Şubat 2025
Ozan

25 Şubat 2025 Salı

KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA

 Bir Ülkenin Çöküşü: Türkiye'nin Karşı Karşıya Olduğu Felaketler



Normal bir ülkede, böylesine derin krizlerin binde birini yaşayan halk ayağa kalkar, hükümet istifa etmek zorunda kalırdı. Ancak Türkiye’de yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal yıkıma rağmen geniş bir kitle suskun, bir kısmı ise çaresizlik içinde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Ekonomik Felaket ve Sosyal Çöküş
Ülke derin bir ekonomik krizle boğuşuyor. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor, beslenme ve barınma en büyük sorun haline gelmiş durumda. Çocuklar okullara aç gidiyor, sınıflarda bayılan öğrenciler artık sıradan haberler haline geldi. Askıda ekmek, askıda fatura gibi dayanışma mekanizmaları yoksulluğu gizlemeye yetmiyor çünkü alım gücü hızla eriyor. Açlık sınırı 23 bin lira, ortalama kira fiyatı en düşük 20 bin lira, asgari ücret 22 bin lira, emekli maaşı ise sefaletin resmi belgesi: 14 bin 453 lira. İnsanlar artık sadece geçinememekle değil, hayatta kalma mücadelesiyle karşı karşıya.
Eğitimin Çöküşü ve Geleceksiz Bir Nesil
Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim kurumlarını cemaat ve tarikatların yuvası haline getirdi. Bilimsel eğitim yok edildi, eğitim politikaları çağ dışı uygulamalarla kuşatıldı. Ezberci, sorgulamayan, özgür düşünmeyen nesiller yetiştiriliyor. Eğitimi yozlaşmış bir toplumun geleceği olamaz. Düşünmeyen bir toplum, özgürlüğünü de kaybeder, hukuksuzluk karşısında sessiz kalır.
Hukukun ve Adaletin Yok Oluşu
Adalet sistemi çökertildi. Hükümet, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını açıkça ilan ediyor. Mahkemeler rüşvet, talimat ve siyasi hesaplarla çalışıyor. Muhalefet baskı altında, düşünce ve ifade özgürlüğü yok edilmiş durumda. Muhalifler uydurma suçlamalarla hapishanelerde çürütülüyor. Sanatçılar, akademisyenler ve entelektüeller düşman ilan edildi, kültürel yaşam hedef alındı.
İnsan Hayatının Hiçbir Değeri Yok
Bolu Kartalkaya’daki otel yangınında 78 yurttaşımız hayatını kaybetti. İçişleri Bakanı “10 gün içinde suçlular adalete teslim edilecek” dedi ancak 20 gün geçti, hâlâ bir açıklama yok. Otelde yangın merdiveni bile yoktu, yangın tüpleri boştu. 6 Şubat 2023 depreminin ikinci yılına girerken, insanlar hâlâ 21 metrekarelik konteynerlerde yaşam savaşı veriyor. “Bir yıl içinde tüm konutlar teslim edilecek” denildi, ancak sadece %15’i tamamlandı.
Doğanın ve Ülke Kaynaklarının Talanı
Ülke sistematik olarak yağmalanıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan fabrikalar birer birer satıldı, sanayi yok edildi. Dağlar madencilik şirketlerine peşkeş çekildi, dereler ve akarsular HES projeleriyle yok edildi. Orman yangınları bilinçli şekilde çıkarılıyor ve sonra “orman vasfını yitirdi” bahanesiyle imara açılıyor. Köyler mahalleye dönüştürüldü, köylünün mera arazileri ranta teslim edildi. Tarım ve hayvancılık bilinçli olarak bitirildi. Türkiye, etten samana, mercimekten pirince kadar en temel gıda maddelerini ithal eder hale getirildi.
Ordunun İtibarsızlaştırılması ve Mustafa Kemal'e Düşmanlık
Bir zamanlar dünyanın en güçlü ordularından biri olan Türk Silahlı Kuvvetleri, sistematik olarak itibarsızlaştırıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmak suç haline getirildi. Mezuniyet töreninde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen teğmenler ve onlara destek veren komutanlar ordudan ihraç edildi.
Seçim Güvenliği ve Demokrasi Krizi
Seçimler güvenilirliğini yitirdi. Anayasa’ya göre iki dönem kuralı olan Cumhurbaşkanı, üçüncü kez aday oldu. Devletin tüm imkânlarını kullanarak rakibini manipüle etti, sahte belgeler ve montaj videolarla seçim kazandı. Basın ve medya %90 oranında hükümetin kontrolünde olduğu için halk gerçekleri öğrenme hakkından mahrum bırakıldı.
Üniversitelerin Çöküşü ve Beyin Göçü
Bağımsız ve özgür akademik ortam yok edildi. Üniversitelere kayyımlar atandı, liyakat sahibi akademisyenler tasfiye edildi. En başarılı öğrenciler yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Bilim üreten kurumlar yerine, siyasi kadrolaşmanın hakim olduğu yapılar oluşturuldu.
Sağlıkta Kriz: Hastalar ve Doktorlar Ülkeyi Terk Ediyor
Şehir hastaneleri adı altında devasa binalar inşa edilerek küçük hastaneler kapatıldı. Hastalar randevu alamıyor, alsa da yeterli sağlık hizmeti verilemiyor. Yetersiz maaş ve güvenlik sorunları nedeniyle doktorlar yurtdışına gidiyor. Yerlerine ise diploması şüpheli Suriyeli, İranlı ve Afganlı doktorlar getirildi. Halk sağlık hizmetlerine erişimde büyük sıkıntılar yaşıyor.
Sığınmacı İstilası ve Demografik Değişim
Türkiye, kontrolsüz göç dalgalarıyla başıboş bırakıldı. 10 milyondan fazla sığınmacı ülkeye yerleşti. Şehirler kimlik değiştiriyor, güvenlik sorunu büyüyor. Sınırlar delik deşik, kim olduğu bilinmeyen milyonlarca insan elini kolunu sallayarak ülkeye giriyor.
Sonuç: AKP’nin Kuramadığı Rejim
Tüm bu felaketlere rağmen, AKP istediği rejimi kuramadı. Sosyal yardımlarla konsolide ettiği radikal tabanı ancak %15’i bulabiliyor. Muhalefetten umudunu kesmiş %30’luk bir seçmen kitlesinin desteğiyle iktidarda kalmaya devam ediyor. Ancak ülkenin eğitimli, nitelikli, laik ve seküler kesimi, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunan insanlar direnmeye devam ediyor.
AKP hükümeti cemaatlere ve vakıflara büyük para aktarmaktadır, usulsüz ihalelerle kendi zenginlerini yaratmakta olup TÜSİAD zenginleride işbirliği yaparak ülkenin kaynaklarını hortumlamaktadırlar. Yaratılan bu %2'lik bir kesim, paranın %90'ına sahip olurken alttaki %98 uyanmasın diye hemen onları sahip oldukları basın ve TV'lerin manipüle haberleriyle
Yoksul bırakılmış halk cennet vaadiyle şükür etmesi isteniyor.
İktidarın değişmesi durumunda, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve eğitimde reform yapılması sonrası ülkenin kredibilitesi hızla yükselir ve dış dünyaya güven verilmesiyle,
cemaat, tarikatlara, vakıflara verilen paralar kesilir, verilen paralar geri alınması ile usulüne uygun ihaleler yapılır ve 22 yıldır ülkeyi hortumlayan AKP hükümetinin zengin ettiği ve onlarla işbirliği yapanlardan paralar geri alınması durumunda bu ülke bir kaç yılda kendini toparlar.
AKP hükümetinin tüm politikası böl parçala ve yönet üzerine kuruludur. Önce önceki Türkiye diye kendilerine oy verenleri zenci, oy vermeyenleri beyazlar diye ayrıştırdı. Sonrasında
Müslüman- Laik, Sünni - Alevi, Türk - Kürt, yerli ve milli - öteki vs diye toplumu sürekli ayrıştırdı ve gerdi. Stratejisi "kimlik olarak bölersen sana karşı birleşemezler." teziydi ve bunu bir ölçüde başardı % 15'lik radikal unsurları da bu tez sayesinde oluştu.
AKP'nin iktidar olmasının bir avantajı oldu, Atatürk'ün dincilerle yarım kalmış savaşı takiye ile kendini gizleyerek iktidara gelmesi, sonrasında kibirli yüzlerinin, yalandan, iftiradan beslendikleri, ülkeyi yönetecek akıl liyakat görgü olmadığını, tarikatlar ve cemaatlerin dini kullanarak kendilerine inanan insanları sömürerek birer holding olduğu görülmektedir. Bunlar eskiden illegal yapılardı, AKP iktidarıyla hepsi gün yüzüne çıktılar. AKP sonrasında bu ülkede dinci bir partinin iktidara gelmesi neredeyse imkansız hale geldi. Laikliğin, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün nasıl önemli bir şey olduğunu bu halk yaşayarak öğrendi ve bundan sonra sahip çıkacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti büyük zarar gördü, ancak bu karanlık günler kalıcı olmayacak. Geçmişte nice badireler atlattık, bu düzen de mutlaka değişecek!
Erdoğan'ın teröristlerin sloganı dediği ancak Bertolt Brecht 'nin Nazi Almanya'da halka yazdığı şiir sözleri şöyledir.
Kim mi kurtaracak seni, köle?
Görecekler seni, kardeş yuvarlananlar uçuruma
Duyacaklar çığlıklarını: Seni köleler kurtaracak kurtaracaksa!
Ya hep beraber ya da hiç birimiz
Kurtulmak yok tek başına yumruktan ve zincirden
Ya hep beraber ya da hiç birimiz.''
Kısaltılmış Türkçesi ise,
"Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz"
Ozan

23 Şubat 2025 Pazar

SAĞCILARIN KIBLESİ





Hep söylerim, yazarım: Sağcının kıblesi çıkarıdır, sağcıdan demokrat çıkmaz. Tarih ve siyaset sahnesi, bu tespitin defalarca doğrulandığını gösterdi, bugün bir kez daha yanılmadığımı görüyorum

AKP karşıtlarının oylarıyla seçilip İYİ Parti’den Meclis’e giren Kürşad Zorlu, Ünal Karaman, Seyithan İşsiz ve CHP listesinden seçilen Gelecek Partisi Milletvekili Serap Yazıcı Özbudun, partilerinden istifa ederek AKP'ye katıldılar. Üstelik AKP'nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'nda (MKYK) görev alacaklar. Yani dün AKP’ye karşı durduklarını söyleyerek seçmenin desteğini aldılar, bugün ise tam tersini yaparak siyaset sahnesinde "döneklik" kavramına yeni bir boyut kazandırdılar.



Bu isimlerde ideolojik bir derinlik aramak nafile. Zaten ideolojik birikimleri olsaydı sağcı olmazlardı. Ancak insanın biraz onurlu, biraz erdemli bir soyadı bırakma kaygısı taşıması gerekmez mi? Çocuklarına, torunlarına nasıl bir miras bırakacaklarını hiç mi düşünmezler?

Peki, oylarını alıp kandırdıkları insanların yüzüne nasıl bakacaklar? Seçmenlerine hangi bahaneyi sunacaklar? Siyasette ilke ve etik değerler, bu kadar mı ayaklar altına alınır.

Sakallı Celal’in sözünü hatırlamakta fayda var:

"Hiçbir yoğurtçunun yoğurdu ekşi dediği görülmediği gibi, hiçbir Türkçünün de gerçekten Türk olduğu görülmemiştir."

Sağcılar, Türk olduklarını bağıra bağıra savunurlar ama insan olduklarını söylemekten kaçarlar. Çünkü insan olmak, omurgalı olmayı gerektirir.

PARA ve MAL ÇALANA HIRSIZ DENİR.
HALKIN OY'UNU ÇALANA NE DENİR?..

SİYASAL SOYGUNCU yada DALKAVUK!.. (Dalkavuklar, genellikle gerçek duygularını gizler ve çıkarları için başkalarını memnun etmeye çalışırlar.)


Bir alıntı ile bitirelim.





Bir alıntı ile bitirelim.
“Hindistan'ın İngilizler tarafından işgal edildiği yıllarda bir İngiliz subayı hiçbir neden olmaksızın halktan bir Hintliye sertçe bir tokat atar.
Hintli adam hemen bir yumrukla subayı yere serer.
Bu karşılığı beklemeyen subay
hem korkar hem de sinirlenir.
Tek başına bir şey yapamayacağını bildiğinden yardım almak için bölüğe gider.
Nasıl olur da sıradan bir Hintli İngiliz Kraliyet subayına vurmaya cüret edebilirdi.
Subay Generalin yanına gidip olayı anlatır ve kendisinden asker talep eder.
General onu dinledikten sonra onu bir odaya götürür.
Bir kasadan 50.000 Rupi çıkarıp subaya verir:
- Bu parayı bugün sana tokat atan Hintliye ver ve ondan özür dile!
Bunu duyan İngiliz subay sinirlenir:
- Zavallı bir Hintli,
İngiltere Kraliyet subayına vurup hakaret edecek ve karşılığında ondan özür mü dileyeceğim?
General sertçe:
- Bu bir emirdir.
Soru sormaksızın itaat edeceksin!
Subay çaresizce parayı alır,
götürüp Hintli adama verir,
özür diler.
Hintli adam o zamanın parasıyla yarı servet olan parayı görünce çok sevinir.
Onunla ev, araba vs.alır.
Bir süre sonra da bu Hintli tanınan tüccarlar arasına girer.
Aylar geçer. Bir gün General tokat yiyen subayı çağırır:
- Zamanında sana tokat atan Hintliyi hatırlıyor musun?
Subay:
- Unutmam mümkün mü efendim.
General:
-Şimdi intikamını alma vaktidir.
Ona kalabalık bir topluluğun içinde vur!
Herkes görsün!
Subay itiraz ederek:
- Bu Hintli kimsesiz iken ona vurmama izin vermediniz.
Şu an şehrin tanınan, önemli kişilerinden biri olmuşken mi vurmamı istiyorsunuz?
Ona vurur vurmaz etrafındakiler bana saldırırlar efendim!
General kendinden emin bir şekilde:
- Endişelenecek bir şey yok.
Sana dediğimi yap!
Git ona vur, gel!
İngiliz subay Hintli adamın mağazasına gider.
Hintlinin adamları ve kalabalık müşterisi de orada bulunmaktadır. İngiliz subay bir şey demeksizin öyle bir vurur ki adam düşüp yere kapaklanır.
Hintli adam hiçbir karşılık vermediği gibi düştüğü yerden de kalkmaz. İşin garip tarafı subayın yüzüne dahi bakmaya cesaret edemez.
Karşılık görmeyen subay hayretler içerisinde kalır.
İntikam almanın verdiği sevinçle oradan ayrılıp generalin yanına gelir.
General:
- Seni hem sevinçli ve hem de hayretler içerisinde görüyorum.
Subay:
- Evet efendim.
O Hintli İlk seferinde kimsesiz iken ona vurduğumda sessiz kalmayıp daha sert bir şekilde bana vurdu. Ama bugün mal, makam sahibi iken ona vurduğumda karşılık vermek bir yana, bana bir söz dahi edemedi.
General:
- İlk sefer ona vurduğunda izzeti nefsi vardı ve bunu en büyük sermayesi bilirdi.
Onu korumak için sana karşılık verdi.
Ama ikinci seferde İZZETİ NEFSİNİ PARAYA SATTI.
Menfaati tehlikeye girer diye sana karşılık vermeye korktu.
Onun için kendini savunamadı.”
Çıkarı için izzeti nefsini satanlara, ithaf olunur.
Devil’s Child
ALINTI
Ozan
23 Şubat 2025

19 Şubat 2025 Çarşamba

EVRENSEL SOL BAŞKA BİZDE SOL BAŞKA

 EVRENSEL SOL BAŞKA BİZDE SOL BAŞKA



Bugün yine muhaliflere yönelik gözaltı haberleri vardı. Ancak haberi verirken kullanılan dil dikkatimi çekti. Tele1, alt yazıda “Sol partilere operasyon” ifadesini kullandı: EMEP, SKYP, ESP, Yeşil Sol Parti ve Dem Devrimci Parti'den birçok kişinin gözaltına alındığını belirtti. Ancak burada kritik bir hata var: Doğru ifade “muhalefet partilerine operasyon” olmalıydı. Çünkü bu partiler, muhalif olmaları sebebiyle hedef alınırken, solun evrensel değerleriyle değil, kimlik siyasetiyle hareket ediyorlar.

Bu hata yalnızca terminolojik bir kayma değil, aynı zamanda kavramsal bir yanılgının yansıması. Türkiye'de sol kavramı, tarihsel ve ideolojik köklerinden koparılarak kimlik siyasetine sıkışmış durumda. Oysa sol, evrensel olarak; eşitlikçi, kamucu, emekten yana, ezenin karşısında ve ezilenin yanında duran; dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin insanları eşitleyen bir ideolojidir. Ancak Türkiye’de “sol” olarak adlandırılan bu partiler, HDP'nin kurucu yapısı olan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) içinde yer alan paydaşlardır ve ideolojik duruşları milliyetçi Kürt siyaseti ekseninde şekillenmektedir.

Bu partilerin talepleri, solun evrensel değerlerinden değil, etnik kimlik temelli bir siyaset anlayışından besleniyor. Talepleri nettir:

Anadilde eğitim önündeki tüm engellerin kaldırılması,
Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması,
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının “Türk” kimliği üzerinden tanımlanmasına son verilmesi.

Bu talepler, solun sınıfsal mücadele ekseninden saparak kimlik siyasetine odaklanıldığını gösteriyor. Oysa gerçek sol, sınıf mücadelesi verir; ezilmişliği kimlikler üzerinden değil, sömürü düzeni üzerinden değerlendirir. Bugün Türkiye'de sadece Kürtler mi eziliyor? İşçiler, emekçiler, ekonomik adaletsizlikler altında ezilirken, bu kimlik siyaseti yapan partiler sınıfsal sömürüyü görmezden geliyor.

Örneğin, HDP'li belediyelere kayyım atandığında “Kürtlerin siyasi iradesine müdahale” deniyor. Ancak aynı kayyım uygulaması CHP’nin Esenyurt Belediyesi’ne de yapıldı. Mardin Belediye Başkanı iken yerine kayyım atanan Ahmet Türk, İmralı görüşmelerinde en itibarlı kişi olarak görülürken, aynı Ahmet Türk, devletin kendisini bir yandan itibarlı görüp diğer yandan görevden alarak itibarsızlaştırmasını sorgulamıyor.

Yine, HDP eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın hapiste tutulması eleştiriliyor, ki suçu yoksa elbette serbest bırakılmalılar. Ancak aynı eleştiri, Osman Kavala, Can Atalay ve Tayfun Kahraman için yükseltilmiyor. Muhalif olan Türk, Kürt, Çerkes veya başka etnik kökenden insanlar aynı mağduriyeti yaşarken, kimlik siyaseti yapan bu partiler yalnızca Kürt kimliği üzerinden mağduriyet anlatısı kurarak diğerlerinin sesini gölgeliyorlar.

Bu partilerin en büyük handikaplarından biri de demokratik kitle örgütlerini kimlik siyasetine alet ederek bölmeleri. Örneğin, Eğitim-Sen, SES ve bağlı oldukları KESK gibi sendikalar, önce ortak sınıfsal mücadele ekseninde kurulmuşken, zamanla kimlik siyasetiyle parçalanmış, kimlikçi gruplar yönetimi ele geçirip farklı kimlikten olanları dışlamışlardır. Bu da dayanışmayı ve kolektif mücadeleyi zayıflatarak solun gücünü kırmıştır.

Oysa gerçek sol, sınıf mücadelesi verir:
Eğer demokrasi varsa, eşit vatandaşlık vardır.
Eğer hukukun üstünlüğü varsa, adalet vardır.
Eğer insan hakları varsa, insan en yüce değerdir.
Eğer laiklik veya sekülerizm varsa, hem demokrasi hem adalet hem de bilimsel eğitim ve rasyonel akıl vardır.

Peki, yukarıda adı geçen partilerde bu değerler var mı? Yok! Ya da varsa da seslerini yükselterek savunmuyorlar. Çıkıp açıkça “Biz demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve laiklikten yanayız” diyemiyorlar. Çünkü etnik kimlik siyasetine dayanan politikaları, bu evrensel sol değerlerle çelişiyor.

Bu partilerin ideolojik ekseni, kimlik siyaseti ve etnik temelli mağduriyet anlatıları üzerine kurulu. Dahası, emperyalizmin en etkili ayrıştırma araçlarından biri olan kimlik siyaseti üzerinden toplumu kutuplaştırıyorlar. Bilerek ya da bilmeyerek, emperyalizmin böl ve yönet taktiğine hizmet ediyorlar. Oysa sol, kimlikler üzerinden ayrıştırmak yerine sınıfsal sömürüye karşı birleşik mücadeleyi savunur.

Şimdi sormak gerek: Solun evrensel değerleri bu kadar açık ve netken, etnik kimlik siyasetine hapsolmuş bu partiler nasıl solcu oluyorlar?
Bu soruya yanıt vermeden önce, Türkiye’de solun neden kimlik siyasetine sıkıştığını ve sınıfsal mücadelenin nasıl göz ardı edildiğini anlamak gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca partilerin kimlik siyaseti yapması değil, aynı zamanda Türkiye solunun tarihsel ve ideolojik olarak nasıl eksen kayması yaşadığının bir göstergesi.

Türkiye'de sol, sınıf mücadelesini terk edip kimlik siyasetini merkeze aldıkça, emekçi halkın gerçek sorunlarına çözüm üretemiyor. Bu da toplumun geniş kesimlerinin sol siyasete güven duymamasına neden oluyor. O halde Türkiye solunun yeniden ayağa kalkması için, evrensel sol değerlerle kimlik siyasetini ayırarak, gerçek sınıf mücadelesine dönmesi gerekiyor.

Ancak o zaman Türkiye’de sol, emperyalizme hizmet eden kimlik siyasetinden kurtulup, ezilen tüm halkların yanında gerçek anlamda yer alabilir. Ve ancak o zaman “muhalefet partilerine operasyon” ifadesi, “sol partilere operasyon” ifadesinden daha anlamlı hale gelir.

O halde soruyorum: Solun evrensel değerleri ve ideolojisi bu kadar açık ve netken, bu partiler nasıl solcu oluyor?

Bu sorunun cevabını vermeden önce, Türkiye’de solun neden kimlik siyasetine hapsolduğunu ve sınıfsal mücadelenin nasıl göz ardı edildiğini iyi anlamak gerekiyor.
Ozan
18 Şubat 2025

17 Şubat 2025 Pazartesi

KÜRTLERİN DEMOKRASİ TALEPLERİ YOK MU

KÜRTLERİN DEMOKRASİ TALEPLERİ YOK MU?



HÜDA PAR tarafından Diyarbakır’da düzenlenen “Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı”nın sonuç bildirgesi dikkat çekti. Bildirgede özetle şu ifadeler yer aldı:


Anadilde eğitim önündeki tüm engeller kaldırılmalı, Kürtçe anayasal güvenceye kavuşturulmalı,


Bir önceki çözüm sürecinde yapılan hatalar tekrarlanmamalı,


Kürt meselesinin kaynağını oluşturan Kemalist zihniyetin ürünü olan darbe anayasası değiştirilmeli,


Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk olduğu tanımlamasından vazgeçilmeli.


Bu taleplerin benzerleri daha önce seçimlere giren HDP ve mecliste grup kuran Yeşil Sol Parti (DEM) tarafından da dile getirilmişti. Kendilerini Kürt halkının temsilcileri olarak konumlandıran demokratlar, dinciler, şeriatçılar ve milliyetçiler, farklı ideolojik çizgilerde olsalar da bu söylemlerde birleşiyor. Ancak bu talepleri değerlendirmeden önce, bazı temel kavramları ve tarihsel gerçekleri gözden geçirmek gerekir.


Üniter Devletlerde Dil ve Eğitim Birliği

Üniter devletlerin temelinde dil birliği yatar. Eğitimde, öğretmen ve öğrencinin aynı dili konuşması eğitimde eşitlik ve fırsat eşitliğini sağlar. Bankada çalışan ile müşteri, mahkemede yargılayan ile yargılanan aynı dili konuşarak iletişim kurar ve haklarını savunur. Anadilin konuşulması ve yaşatılması en doğal haktır; ancak anadilde eğitimin üniter devlet yapısında nasıl uygulanacağı, eğitimde birliği nasıl etkileyeceği tartışılmalıdır. Bir ülkenin ortak resmi dili, kamusal alanda iletişimi ve hukukun uygulanmasını mümkün kılan ortak paydayı oluşturur.


Anayasa ve Etnik Talepler

Anayasalar, kişiler, zümreler, cemaatler, dinler, mezhepler veya etnisiteler üzerine inşa edilemez. Anayasa, aynı devlette yaşayan tüm yurttaşların ortak sözleşmesidir. Bu bağlamda, “Kürtçe anayasal güvenceye alınmalıdır” ifadesi sorgulanmalıdır. Bugün Türkiye’de Kürtçe konuşmak, Kürtçe yayın yapmak, Kürtçe müzik dinlemek veya Kürt kültürünü yaşatmak serbesttir ve toplumda geniş kabul görmektedir. Bu durumda, Kürtçe'nin anayasal güvence altına alınması talebi, mevcut hakların ötesinde hangi somut ihtiyaçlara dayanıyor?


Kemalizm ve Tarihsel Gerçekler

Sonuç bildirgesinde, “Kürt meselesinin kaynağını oluşturan Kemalist zihniyet” ifadesi dikkat çekiyor. Oysa tarihsel gerçekler, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ümmet toplumundan ulus-devlete geçişte milliyetçilik anlayışının modernleşme ve bağımsızlık mücadelesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Atatürkçü düşünce sistemi, Türkiye’de tüm etnik grupları vatandaşlık bağı ile birleştiren ve “millet” kavramını etnik kökenden bağımsız olarak tanımlayan bir anlayışı savunur. Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin ‘Türk’ olarak tanımlanması, ırksal bir vurgu değil, ortak bir ulusal kimliğin ifadesidir. Bu tanım, farklı etnik kökenlerden gelen insanların hukuki ve siyasal olarak eşit haklara sahip olmasını sağlamayı amaçlar.


Kürt Yurttaşların Görüşleri ve Çalıştayın Temsiliyeti

Çalıştayda dile getirilen talepler, tüm Kürt yurttaşların ortak görüşü müdür? Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan milyonlarca Kürt vatandaş, ana dilde eğitim talep etmiyor, Türklük tanımından rahatsız olmuyor ve Atatürk’e karşı kin beslemiyor. Bir kısmı, mevcut haklarını yeterli görüp ekonomik kalkınma, eğitimde fırsat eşitliği ve daha iyi yaşam koşulları talep ediyor. Çalıştayın sonuç bildirgesi, Kürt yurttaşların geniş kesiminin hassasiyetlerini ve ihtiyaçlarını ne derece yansıtıyor?


Demokrasi, İnsan Hakları ve Laiklik Vurgusu

Çalıştayda demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve laiklik gibi çağdaş istemlere dair somut önerilere yer verilmemesi dikkat çekiyor. Oysa Kürt meselesi dahil Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü, evrensel hukuk normlarına, demokratik değerlere ve laikliğe sıkı sıkıya bağlı kalmakla mümkündür. Demokratik bir toplumda bireylerin hak ve özgürlükleri etnik kimliğe, dine veya mezhebe göre ayrımcılığa uğramadan korunmalıdır. Laiklik ise bu hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Peki, Çalıştayda bu çağdaş değerler neden yeterince vurgulanmadı?


16 Aralık 2015'te Ahmet Altan'ın yazdığı "Kürtlerimiz, ah Kürtlerimiz" başlıklı makale geliyor aklıma.

"Yıllar önce, “barış süreci” başlayıp da iktidarın hempaları, istihbaratın medyadaki adamları “demokrasi olmadan barış olur” vaveylalarına başladığında, “barış perdesi” altında inanılmaz bir faşizm yığınağı yapıldığında, bugünleri gören birkaç kişiyle birlikte ben de defalarca yazdım “demokrasi” olmadan barış olmayacağını, “demokrasisiz barış” sahtekarlığının çok daha büyük bir savaşa yol açacağını, bu kez savaşın şehirlerde yaşanacağını…


Bunu bilmek için alim olmaya gerek yoktu, neyin geldiği belliydi.


Demokrasi müessese demektir, müessese olmayınca barışı üstüne yerleştireceğiniz bir kaide bulamazsınız, bir adamın iki dudağının arasına sıkışır kalır, bir bakarsın ki “barış” savaşa dönüşmüş.


Neden “barış sürecinde” demokrasiyi inatla reddettiniz?


Neden barışla demokrasi kavramlarını ısrarla birbirinden ayırdınız?


Neden barışı “başkanlıkla” özdeşleştirmeye uğraştınız?"

("Kürtlerimiz, ah Kürtlerimiz", Ahmet Altan, Haberdar, 16.12.2015)


Kürt yurttaşlarımızın hakkını savunmak istiyorsa ilk önce "DEMOKRASİ " talep etmesi gerekir.


Güneydoğu'nun Asıl Sorunu: Feodalite ve Toprak Ağalığı

Çalıştayın en dikkat çeken eksiklerinden biri, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sosyal adaletsizliğin temel kaynağı olan feodaliteye ve toprak ağalığına hiç değinilmemesidir. Bölgede ekonomik geri kalmışlığın ve eğitimdeki eşitsizliğin en büyük sebebi, toprak mülkiyetinin birkaç ağa ailesinin elinde yoğunlaşmasıdır. Sosyal adalet ve ekonomik kalkınma sağlanmadan toplumsal huzur mümkün değildir. O halde, gerçek bir çözüm arayışı varsa, neden toprak reformu talep edilmedi? Feodal yapının devamı, halkın ekonomik bağımsızlığını engellerken, siyasi bağımlılığı da pekiştiriyor. Feodal düzenin yarattığı sosyal ve ekonomik sorunlar göz ardı edilerek yapılan tartışmalar, Kürt yurttaşların gerçek sorunlarını çözüme kavuşturabilir mi?


Sonuç olarak, “Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı”nın sonuç bildirgesinde dile getirilen talepler, Türkiye’de birlikte yaşama iradesini güçlendirmek yerine, ayrıştırıcı bir söylem tehlikesi taşıyor. Etnik kimlikler üzerinden değil, ortak yurttaşl7ık bilinciyle hareket edilmesi, toplumun bütünleşmesi için hayati önem taşıyor. Toprak reformu, sosyal adalet, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü temeline dayanan bir çözüm yaklaşımı, Kürt meselesi dahil Türkiye’nin tüm sorunlarına kalıcı çözümler üretebilir.


Ozan

17 Şubat 2025

SERMAYE, DEMOKRASİYİ DEĞİL PARAYI SEVER



Emre Kongar, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, işçi sınıfı ile TÜSİAD’ı değerlendirirken “Demokratik rejimi kuran ve yaşatan çağdaş sınıflardır” ifadesini kullanmış. Kongar, rejimin hem sermaye hem de işçi örgütlerine baskı uygulamasının nedenini şu şekilde açıklıyor:


“Çünkü bu sınıflar, demokratik rejimi kuran ve yaşatan çağdaş sınıflardır ve din/tarım toplumlarının egemenleri olan tarikatlara da toprak ağalarına da karşıdırlar!

Bazı aymazların sandığı gibi bu rejim, sermayeden yana değildir; tam tersine, sermayeye de karşıdır.

Çünkü gelir ve servet dağılımında, hem işçi hem de sermaye sınıflarına karşı, hem ifade hem de serbest piyasa özgürlüklerine ters düşen bir biçimde, sadece kendi oligarşisinden yanadır!”


Ancak Kongar’ın “Demokratik rejimi kuran ve yaşatan çağdaş sınıflar” ifadesine katılmıyorum. Sermaye sınıfı hiçbir zaman demokratik rejimi kurmaz ve yaşatmak da istemez. Zira sermaye sınıfı, kendi çıkarlarını tehdit eden işçi hareketleri ve hak taleplerinden rahatsızdır. Sendikal haklar, grevler ve iş yavaşlatmalar, demokratik rejimlerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu hakların varlığı, sermaye sınıfının kârını ve gücünü sınırlandırır. Bu nedenle, sermaye sınıfı demokrasiye sadece çıkarlarını koruyabildiği ölçüde tahammül eder.


Örneğin, AKP iktidarının 2017 yılında OHAL uygulamalarını nasıl gerekçelendirdiğine bakmak yeterlidir:

“Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi böyle bir şey var mı? OHAL’i, biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Biz OHAL’den istifade ederek grev tehdidi altındaki yerlere anında müdahale ediyoruz…”

Bu açıklama, sermaye sınıfının demokratik haklara nasıl yaklaştığını açıkça gözler önüne seriyor. Sermaye, işçilerin demokratik haklarını tehdit olarak gördüğü sürece, bu hakların ortadan kaldırılması için devlete baskı yapmaktan çekinmemektedir.


12 Eylül Faşist Darbesinde Sermayenin Rolü 


Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), işçi sendikaları o dönemde bugüne göre çok daha güçlü olduğu için ve TÜSİAD henüz yeni yeni palazlanıyor olduğu için patronlar açısından çok daha önemli bir örgüttü. İşte bu konfederasyonun başkanı, aynı zamanda Tekstil İşverenleri Sendikası Başkanı Halit Narin, 12 Eylül’ün Türkiye’ye getirdiği esas değişikliği özetleyen şu ünlü cümleyi söylemiştir: “Bugüne kadar hep işçiler güldü. Bundan sonra gülme sırası bizde.”

Sermayenin demokrasiyi savunan, kuran ve yaşamasını isteyen değildir, aksine sermayesinin, parasının, zenginliğinin ve yaşamını güvenceye alan her rejimle barışık yaşar, destekler, yaşaması için çaba sağlar. Ama bu halkın çalınmayan oylarıyla seçimlerin yapıldığı demokratik rejim asla değildir.


TÜSİAD’ın tavrı da bu tutarsızlığı yansıtır niteliktedir. TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’ın şu sözleri dikkat çekicidir:

“Ben bir Anadolu çocuğuyum. Eğitimdeki fırsat eşitliğiyle buralara geldim.”

Turan’ın bu sözleri, sermaye sınıfının Cumhuriyet’in sağladığı eğitim olanakları sayesinde zenginleştiğini göstermektedir. Ancak ne zaman ki adil paylaşım ve gelir dağılımı gündeme gelir, işte o zaman sermaye sınıfı Cumhuriyet’in temel değerlerinden uzaklaşır. Çünkü onlar için esas olan demokrasi, hukuk veya insan hakları değil; sermayeleri ve zenginlikleridir.


Cumhuriyet’in sunduğu fırsatlarla yükselip güçlenen sermaye sınıfı, iş kendi çıkarlarını korumaya geldiğinde Cumhuriyet’in değerlerine sırtını dönmekte tereddüt etmemektedir. Ne zaman ki TMSF ve DDK eliyle kendi şirketlerine kayyım atanabilecek olan kanun çıkmıştır, işte o zaman demokrasi, hukuk devleti ve adalet çağrıları yapmaya başlamışlardır. Oysa bu kesimlerin, işçilerin hak mücadelesine ve sendikal hareketlere karşı nasıl bir tutum aldıkları aşikârdır.


Bu bağlamda, sermaye sınıfının demokratik rejimi kuran ve yaşatan bir güç olarak görülmesi büyük bir yanılgıdır. Onlar, demokrasiyi sadece kendi çıkarlarını güvence altına alacak kadar destekler; ancak emekçinin hak mücadelesi karşısında demokrasiyi askıya almaktan çekinmezler. Bu nedenle, sermaye sınıfının demokratik rejimin teminatı olarak görülmesi tarihsel ve sınıfsal gerçeklerle örtüşmemektedir.


Gaziantep'te tekstil fabrikasında işçiler eylem yaparken Birtek-Sen başkanına, sermaye "Sen bir yevmiyenin peşinde koşan adamsın" diyor. Evet sermaye patronu, insanı alınır satılır meta olarak görürler "Bir yevmiyenin peşinde koşan adam"





https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/emre-kongar/birtek-sen-tusiad-ve-rejim-2300210?fbclid=IwY2xjawIf4QZleHRuA2FlbQIxMQABHRmpa01AkT2tm3X_E1ipF1fbaCr_9GYiw7HDYpJKM9ft8uL8Gu_SrbRNXw_aem_nkErLK8Aw2KQ3_cXQmkz9g

Ozan

16 Şubat 2025