NE KONUŞULDU, NE KONUŞULMADI?
Global şirketlerde kutlama mesajı yayınlanacak günler yönetmelikle bellidir. Diğerlerinde mail trafigi olmaması icin mesaj yayınlanmaz.
NE KONUŞULDU, NE KONUŞULMADI?
Bir Ülkenin Çöküşü: Türkiye'nin Karşı Karşıya Olduğu Felaketler
Hep söylerim, yazarım: Sağcının kıblesi çıkarıdır, sağcıdan demokrat çıkmaz. Tarih ve siyaset sahnesi, bu tespitin defalarca doğrulandığını gösterdi, bugün bir kez daha yanılmadığımı görüyorum
AKP karşıtlarının oylarıyla seçilip İYİ Parti’den Meclis’e giren Kürşad Zorlu, Ünal Karaman, Seyithan İşsiz ve CHP listesinden seçilen Gelecek Partisi Milletvekili Serap Yazıcı Özbudun, partilerinden istifa ederek AKP'ye katıldılar. Üstelik AKP'nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'nda (MKYK) görev alacaklar. Yani dün AKP’ye karşı durduklarını söyleyerek seçmenin desteğini aldılar, bugün ise tam tersini yaparak siyaset sahnesinde "döneklik" kavramına yeni bir boyut kazandırdılar.
Bu isimlerde ideolojik bir derinlik aramak nafile. Zaten ideolojik birikimleri olsaydı sağcı olmazlardı. Ancak insanın biraz onurlu, biraz erdemli bir soyadı bırakma kaygısı taşıması gerekmez mi? Çocuklarına, torunlarına nasıl bir miras bırakacaklarını hiç mi düşünmezler?
Peki, oylarını alıp kandırdıkları insanların yüzüne nasıl bakacaklar? Seçmenlerine hangi bahaneyi sunacaklar? Siyasette ilke ve etik değerler, bu kadar mı ayaklar altına alınır.
Sakallı Celal’in sözünü hatırlamakta fayda var:
"Hiçbir yoğurtçunun yoğurdu ekşi dediği görülmediği gibi, hiçbir Türkçünün de gerçekten Türk olduğu görülmemiştir."
Sağcılar, Türk olduklarını bağıra bağıra savunurlar ama insan olduklarını söylemekten kaçarlar. Çünkü insan olmak, omurgalı olmayı gerektirir.
EVRENSEL SOL BAŞKA BİZDE SOL BAŞKA
KÜRTLERİN DEMOKRASİ TALEPLERİ YOK MU?
HÜDA PAR tarafından Diyarbakır’da düzenlenen “Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı”nın sonuç bildirgesi dikkat çekti. Bildirgede özetle şu ifadeler yer aldı:
Anadilde eğitim önündeki tüm engeller kaldırılmalı, Kürtçe anayasal güvenceye kavuşturulmalı,
Bir önceki çözüm sürecinde yapılan hatalar tekrarlanmamalı,
Kürt meselesinin kaynağını oluşturan Kemalist zihniyetin ürünü olan darbe anayasası değiştirilmeli,
Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk olduğu tanımlamasından vazgeçilmeli.
Bu taleplerin benzerleri daha önce seçimlere giren HDP ve mecliste grup kuran Yeşil Sol Parti (DEM) tarafından da dile getirilmişti. Kendilerini Kürt halkının temsilcileri olarak konumlandıran demokratlar, dinciler, şeriatçılar ve milliyetçiler, farklı ideolojik çizgilerde olsalar da bu söylemlerde birleşiyor. Ancak bu talepleri değerlendirmeden önce, bazı temel kavramları ve tarihsel gerçekleri gözden geçirmek gerekir.
Üniter Devletlerde Dil ve Eğitim Birliği
Üniter devletlerin temelinde dil birliği yatar. Eğitimde, öğretmen ve öğrencinin aynı dili konuşması eğitimde eşitlik ve fırsat eşitliğini sağlar. Bankada çalışan ile müşteri, mahkemede yargılayan ile yargılanan aynı dili konuşarak iletişim kurar ve haklarını savunur. Anadilin konuşulması ve yaşatılması en doğal haktır; ancak anadilde eğitimin üniter devlet yapısında nasıl uygulanacağı, eğitimde birliği nasıl etkileyeceği tartışılmalıdır. Bir ülkenin ortak resmi dili, kamusal alanda iletişimi ve hukukun uygulanmasını mümkün kılan ortak paydayı oluşturur.
Anayasa ve Etnik Talepler
Anayasalar, kişiler, zümreler, cemaatler, dinler, mezhepler veya etnisiteler üzerine inşa edilemez. Anayasa, aynı devlette yaşayan tüm yurttaşların ortak sözleşmesidir. Bu bağlamda, “Kürtçe anayasal güvenceye alınmalıdır” ifadesi sorgulanmalıdır. Bugün Türkiye’de Kürtçe konuşmak, Kürtçe yayın yapmak, Kürtçe müzik dinlemek veya Kürt kültürünü yaşatmak serbesttir ve toplumda geniş kabul görmektedir. Bu durumda, Kürtçe'nin anayasal güvence altına alınması talebi, mevcut hakların ötesinde hangi somut ihtiyaçlara dayanıyor?
Kemalizm ve Tarihsel Gerçekler
Sonuç bildirgesinde, “Kürt meselesinin kaynağını oluşturan Kemalist zihniyet” ifadesi dikkat çekiyor. Oysa tarihsel gerçekler, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ümmet toplumundan ulus-devlete geçişte milliyetçilik anlayışının modernleşme ve bağımsızlık mücadelesinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Atatürkçü düşünce sistemi, Türkiye’de tüm etnik grupları vatandaşlık bağı ile birleştiren ve “millet” kavramını etnik kökenden bağımsız olarak tanımlayan bir anlayışı savunur. Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin ‘Türk’ olarak tanımlanması, ırksal bir vurgu değil, ortak bir ulusal kimliğin ifadesidir. Bu tanım, farklı etnik kökenlerden gelen insanların hukuki ve siyasal olarak eşit haklara sahip olmasını sağlamayı amaçlar.
Kürt Yurttaşların Görüşleri ve Çalıştayın Temsiliyeti
Çalıştayda dile getirilen talepler, tüm Kürt yurttaşların ortak görüşü müdür? Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan milyonlarca Kürt vatandaş, ana dilde eğitim talep etmiyor, Türklük tanımından rahatsız olmuyor ve Atatürk’e karşı kin beslemiyor. Bir kısmı, mevcut haklarını yeterli görüp ekonomik kalkınma, eğitimde fırsat eşitliği ve daha iyi yaşam koşulları talep ediyor. Çalıştayın sonuç bildirgesi, Kürt yurttaşların geniş kesiminin hassasiyetlerini ve ihtiyaçlarını ne derece yansıtıyor?
Demokrasi, İnsan Hakları ve Laiklik Vurgusu
Çalıştayda demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve laiklik gibi çağdaş istemlere dair somut önerilere yer verilmemesi dikkat çekiyor. Oysa Kürt meselesi dahil Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümü, evrensel hukuk normlarına, demokratik değerlere ve laikliğe sıkı sıkıya bağlı kalmakla mümkündür. Demokratik bir toplumda bireylerin hak ve özgürlükleri etnik kimliğe, dine veya mezhebe göre ayrımcılığa uğramadan korunmalıdır. Laiklik ise bu hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Peki, Çalıştayda bu çağdaş değerler neden yeterince vurgulanmadı?
16 Aralık 2015'te Ahmet Altan'ın yazdığı "Kürtlerimiz, ah Kürtlerimiz" başlıklı makale geliyor aklıma.
"Yıllar önce, “barış süreci” başlayıp da iktidarın hempaları, istihbaratın medyadaki adamları “demokrasi olmadan barış olur” vaveylalarına başladığında, “barış perdesi” altında inanılmaz bir faşizm yığınağı yapıldığında, bugünleri gören birkaç kişiyle birlikte ben de defalarca yazdım “demokrasi” olmadan barış olmayacağını, “demokrasisiz barış” sahtekarlığının çok daha büyük bir savaşa yol açacağını, bu kez savaşın şehirlerde yaşanacağını…
Bunu bilmek için alim olmaya gerek yoktu, neyin geldiği belliydi.
Demokrasi müessese demektir, müessese olmayınca barışı üstüne yerleştireceğiniz bir kaide bulamazsınız, bir adamın iki dudağının arasına sıkışır kalır, bir bakarsın ki “barış” savaşa dönüşmüş.
Neden “barış sürecinde” demokrasiyi inatla reddettiniz?
Neden barışla demokrasi kavramlarını ısrarla birbirinden ayırdınız?
Neden barışı “başkanlıkla” özdeşleştirmeye uğraştınız?"
("Kürtlerimiz, ah Kürtlerimiz", Ahmet Altan, Haberdar, 16.12.2015)
Kürt yurttaşlarımızın hakkını savunmak istiyorsa ilk önce "DEMOKRASİ " talep etmesi gerekir.
Güneydoğu'nun Asıl Sorunu: Feodalite ve Toprak Ağalığı
Çalıştayın en dikkat çeken eksiklerinden biri, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sosyal adaletsizliğin temel kaynağı olan feodaliteye ve toprak ağalığına hiç değinilmemesidir. Bölgede ekonomik geri kalmışlığın ve eğitimdeki eşitsizliğin en büyük sebebi, toprak mülkiyetinin birkaç ağa ailesinin elinde yoğunlaşmasıdır. Sosyal adalet ve ekonomik kalkınma sağlanmadan toplumsal huzur mümkün değildir. O halde, gerçek bir çözüm arayışı varsa, neden toprak reformu talep edilmedi? Feodal yapının devamı, halkın ekonomik bağımsızlığını engellerken, siyasi bağımlılığı da pekiştiriyor. Feodal düzenin yarattığı sosyal ve ekonomik sorunlar göz ardı edilerek yapılan tartışmalar, Kürt yurttaşların gerçek sorunlarını çözüme kavuşturabilir mi?
Sonuç olarak, “Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı”nın sonuç bildirgesinde dile getirilen talepler, Türkiye’de birlikte yaşama iradesini güçlendirmek yerine, ayrıştırıcı bir söylem tehlikesi taşıyor. Etnik kimlikler üzerinden değil, ortak yurttaşl7ık bilinciyle hareket edilmesi, toplumun bütünleşmesi için hayati önem taşıyor. Toprak reformu, sosyal adalet, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü temeline dayanan bir çözüm yaklaşımı, Kürt meselesi dahil Türkiye’nin tüm sorunlarına kalıcı çözümler üretebilir.
Ozan
17 Şubat 2025
Emre Kongar, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, işçi sınıfı ile TÜSİAD’ı değerlendirirken “Demokratik rejimi kuran ve yaşatan çağdaş sınıflardır” ifadesini kullanmış. Kongar, rejimin hem sermaye hem de işçi örgütlerine baskı uygulamasının nedenini şu şekilde açıklıyor:
“Çünkü bu sınıflar, demokratik rejimi kuran ve yaşatan çağdaş sınıflardır ve din/tarım toplumlarının egemenleri olan tarikatlara da toprak ağalarına da karşıdırlar!
Bazı aymazların sandığı gibi bu rejim, sermayeden yana değildir; tam tersine, sermayeye de karşıdır.
Çünkü gelir ve servet dağılımında, hem işçi hem de sermaye sınıflarına karşı, hem ifade hem de serbest piyasa özgürlüklerine ters düşen bir biçimde, sadece kendi oligarşisinden yanadır!”
Ancak Kongar’ın “Demokratik rejimi kuran ve yaşatan çağdaş sınıflar” ifadesine katılmıyorum. Sermaye sınıfı hiçbir zaman demokratik rejimi kurmaz ve yaşatmak da istemez. Zira sermaye sınıfı, kendi çıkarlarını tehdit eden işçi hareketleri ve hak taleplerinden rahatsızdır. Sendikal haklar, grevler ve iş yavaşlatmalar, demokratik rejimlerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu hakların varlığı, sermaye sınıfının kârını ve gücünü sınırlandırır. Bu nedenle, sermaye sınıfı demokrasiye sadece çıkarlarını koruyabildiği ölçüde tahammül eder.
Örneğin, AKP iktidarının 2017 yılında OHAL uygulamalarını nasıl gerekçelendirdiğine bakmak yeterlidir:
“Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi böyle bir şey var mı? OHAL’i, biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Biz OHAL’den istifade ederek grev tehdidi altındaki yerlere anında müdahale ediyoruz…”
Bu açıklama, sermaye sınıfının demokratik haklara nasıl yaklaştığını açıkça gözler önüne seriyor. Sermaye, işçilerin demokratik haklarını tehdit olarak gördüğü sürece, bu hakların ortadan kaldırılması için devlete baskı yapmaktan çekinmemektedir.
12 Eylül Faşist Darbesinde Sermayenin Rolü
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), işçi sendikaları o dönemde bugüne göre çok daha güçlü olduğu için ve TÜSİAD henüz yeni yeni palazlanıyor olduğu için patronlar açısından çok daha önemli bir örgüttü. İşte bu konfederasyonun başkanı, aynı zamanda Tekstil İşverenleri Sendikası Başkanı Halit Narin, 12 Eylül’ün Türkiye’ye getirdiği esas değişikliği özetleyen şu ünlü cümleyi söylemiştir: “Bugüne kadar hep işçiler güldü. Bundan sonra gülme sırası bizde.”
Sermayenin demokrasiyi savunan, kuran ve yaşamasını isteyen değildir, aksine sermayesinin, parasının, zenginliğinin ve yaşamını güvenceye alan her rejimle barışık yaşar, destekler, yaşaması için çaba sağlar. Ama bu halkın çalınmayan oylarıyla seçimlerin yapıldığı demokratik rejim asla değildir.
TÜSİAD’ın tavrı da bu tutarsızlığı yansıtır niteliktedir. TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’ın şu sözleri dikkat çekicidir:
“Ben bir Anadolu çocuğuyum. Eğitimdeki fırsat eşitliğiyle buralara geldim.”
Turan’ın bu sözleri, sermaye sınıfının Cumhuriyet’in sağladığı eğitim olanakları sayesinde zenginleştiğini göstermektedir. Ancak ne zaman ki adil paylaşım ve gelir dağılımı gündeme gelir, işte o zaman sermaye sınıfı Cumhuriyet’in temel değerlerinden uzaklaşır. Çünkü onlar için esas olan demokrasi, hukuk veya insan hakları değil; sermayeleri ve zenginlikleridir.
Cumhuriyet’in sunduğu fırsatlarla yükselip güçlenen sermaye sınıfı, iş kendi çıkarlarını korumaya geldiğinde Cumhuriyet’in değerlerine sırtını dönmekte tereddüt etmemektedir. Ne zaman ki TMSF ve DDK eliyle kendi şirketlerine kayyım atanabilecek olan kanun çıkmıştır, işte o zaman demokrasi, hukuk devleti ve adalet çağrıları yapmaya başlamışlardır. Oysa bu kesimlerin, işçilerin hak mücadelesine ve sendikal hareketlere karşı nasıl bir tutum aldıkları aşikârdır.
Bu bağlamda, sermaye sınıfının demokratik rejimi kuran ve yaşatan bir güç olarak görülmesi büyük bir yanılgıdır. Onlar, demokrasiyi sadece kendi çıkarlarını güvence altına alacak kadar destekler; ancak emekçinin hak mücadelesi karşısında demokrasiyi askıya almaktan çekinmezler. Bu nedenle, sermaye sınıfının demokratik rejimin teminatı olarak görülmesi tarihsel ve sınıfsal gerçeklerle örtüşmemektedir.
Gaziantep'te tekstil fabrikasında işçiler eylem yaparken Birtek-Sen başkanına, sermaye "Sen bir yevmiyenin peşinde koşan adamsın" diyor. Evet sermaye patronu, insanı alınır satılır meta olarak görürler "Bir yevmiyenin peşinde koşan adam"
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/emre-kongar/birtek-sen-tusiad-ve-rejim-2300210?fbclid=IwY2xjawIf4QZleHRuA2FlbQIxMQABHRmpa01AkT2tm3X_E1ipF1fbaCr_9GYiw7HDYpJKM9ft8uL8Gu_SrbRNXw_aem_nkErLK8Aw2KQ3_cXQmkz9g
Ozan
16 Şubat 2025