Jean-Jacques Rousseau'nun bir sözünü özetlersek şöyle der:
"Tarihte ilk kez bir insan, bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip 'Burası benimdir' dedi ve bunu kabul edecek kadar saf, sorgulamaktan uzak insanlar buldu. İşte o an, uygarlık denilen sistemin temelleri atıldı. Ancak bu temel, adalet ve eşitlik üzerine değil; mülkiyet hırsı, eşitsizlik ve sömürü üzerine inşa edildi.
Oysa o gün biri çıkıp da bu çitleri yıkıp, hendeği doldurup, insanlara haykırsaydı: 'Sakın aldanmayın bu sahtekâra! Meyveler herkesindir, toprak hiç kimsenin değildir! Bunu unutursanız, yozlaşır, köleleşir, savaşlar içinde boğulursunuz!' Eğer bunu yapabilseydi, insanlık nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtulacak, belki de bugün özgürlüğün ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyor olacaktık."**
Bugün insanlar sadece toprak, bina, arsa gibi somut mülkiyetlerin değil, başkalarının hayatlarının da sahibi olabileceklerini sanıyor. "Bana uy, ben doğruları bilirim, beni dinlersen yanılmazsın" diyenler, hâlâ sorgulamayan, saf insanları bulabiliyor. Binlerce yıl geçti ama zihniyet değişmedi.
Rousseau'nun bu sözleri bana Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar adlı öykü kitabında anlatılan çiftçi Pahom’un hazin öyküsünü hatırlattı.
Öyküde,
Sıradan bir köylü olan Pahom, daha fazla toprağa sahip olursa mutlu olacağına inanır. Bir gün, Başkurtların geniş ve verimli topraklarının olduğunu öğrenir. Oraya gider ve kabile reisinden arazi satın almak ister. Reis ona ilginç bir teklif sunar:
"Bin ruble karşılığında, gün doğumundan gün batımına kadar yürüyerek işaretlediğin her yer senin olacak. Ancak gün batmadan başladığın yere dönmelisin, yoksa tüm hakkını kaybedersin."
Pahom heyecanla kabul eder. Sabahın ilk ışıklarıyla yürümeye başlar. Geniş tarlaları, verimli bağları, serin suları görür. Açgözlülüğü arttıkça, geri dönmek için kendine ayırdığı zamanı unutur. Daha fazla, daha fazla derken, güneşin batmasına az bir zaman kaldığını fark eder ve paniğe kapılır. Koşmaya başlar. Ancak yorulmuştur. Ayakları titrer, nefesi daralır. Son anda başladığı noktaya varır ama gücü tükenmiştir. Yere yığılır ve oracıkta can verir.
Başkurtların reisi, adamlarına bir mezar kazdırır. Sonra mezarın başında durur ve der ki:
"Bir insana işte bu kadar toprak yeter."
Pahom’un hırsı, onun mezarından daha büyük bir şey kazandırmadı.
Peki biz farklı mıyız?
Doymak bilmezcesine biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev…
Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük.
Sadece mal, mülk biriktirmiyoruz. Zaman tüketiyoruz, söz tüketiyoruz, benlik biriktirirken benliğimizi tüketiyoruz.
Ama en temel şeyleri unuttuk. Bir bardak çay, bir dilim ekmek, bir zeytin tanesi… Sahip olabildiğimiz şeylerin gerçek zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?
Bir düşünün.
Paranın satın alamadığı en değerli şeyler nelerdir?
Bozulan sağlığımızı, gençliğimizi geri alabilir miyiz?
Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alabilir miyiz?
Kaybedince geri alamayacağımız kadar fakiriz hepimiz.
Aldığını yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekânı dar bulanlara, hesabı kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı.
İhtiraslarımız için, bitmek bilmeyen arzularımız için, aslında çok az bir toprağa ihtiyacımız var.
Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica’nın şu sözü çok şeyi ifadeeder:
"Bir şey satın aldığınızda ödemeyi para ile yapmazsınız. Ödemeyi yaşamınızdan, para kazanmak için harcadığınız zamanla yaparsınız."
O hâlde sormak gerek:
"İnsan ne ile yaşar?"
Tolstoy'un sorduğu bu soruya verecek gerçek bir cevabımız var mı?
Ozan
07 Şubat 2025

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder