31 Aralık 2024 Salı

EVET SİZDEN DEĞİLİZ

 



Evet, sizden değiliz.

Ne onlardan, ne bunlardan. Biz, insanlıktan yanayız. İnsan olmanın onurunu savunanların, insani değerleri yüceltenlerin safındayız. Doğayla uyum içinde, hayvanlarla barış içinde yaşama iradesini savunuyoruz.
Aşağıdaki görsel, sizin acınası halinizin açık bir göstergesidir.
Yahudileri sevmezsiniz. Hristiyanları sevmezsiniz. Doğayı tahrip eden, hayvanlara zarar veren, bu dünyayı kendi karanlığınızla boğanlar sizsiniz.




Birileri çıkıp size “Müslümanları dost edinmeyin” dediğinde bunu nefret suçu sayar, yer yerinden oynar, dünyayı ayağa kaldırırsınız. “İslamofobi” diye çığlıklar atar, her türlü propaganda aracını devreye sokarsınız.
Ama aynı kitap, Maide Suresi 51. ayette
“Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin”
dediğinde, bunu “din” olarak kabul ettirirsiniz.
Ne güzel bir düzen, değil mi?




Şimdi aşağıdaki twit ve fotoğraf için birkaç yobaz çıkıp “İslam’da böyle bir şey yok” diyecek, biliyorum. Ama var! Gözünüzün önünde, her gün, milyonlarca kadının hayatını cehenneme çeviren bu sistem, İslam'ın ta kendisi! Eğer “İslam’da böyle bir şey yok” diyorsan, bana değil; gidip Taliban’ı, IŞİD’i, şeriat düzenini savunanları ikna edeceksin!

Miguel de Cervantes’in Don Kişot eserindeki şu sahne aslında sizi çok güzel anlatıyor:
> Şeytan atını mahmuzlamış giderken, Don Kişot bağırır:
“Bir dakika bekle! Sana son bir soru soracağım. Ondan sonra, nereye gidersen git!”
Şeytan, alaycı bir gülümsemeyle durur ve der ki:
“Sor bakalım ama lafı uzatma, işim acele.”
Don Kişot sorar:
“Ormanda savaş naraları atanlar senin adamların mıydı?”
Şeytan yanıtlar:
“Elbette, benim adamlarım çoktur!”
Don Kişot devam eder:
“Ama onlar ‘Allah, Allah!’ diye bağırıyorlardı.”
Şeytan güler:
“Ne sandın ya? ‘Şeytan, Şeytan!’ diye mi bağıracaklardı? Bizim işimiz bu: Aldatmak, daima aldatmak!”
Sizler, bu aldatmanın bir parçasısınız. “Allah, Allah” diye bağırarak, insanlığı aldatıyor, kötülüklerinizi kutsal bir kılıfla gizliyorsunuz.



Hiç düşünmez misiniz? İnandığınız Allah, sadece sizi değil; Yahudileri, Hristiyanları, Budistleri, Hinduları, ateistleri ve daha milyonlarca insanı yarattı. Sadece insanları mı? Hayvanları da yarattı. Hem beslenmemiz için hem de barış içinde birlikte yaşamamız için…



Ama siz, bu dünyayı paylaşmayı değil; sadece kendi dar kalıplarınızı dayatmayı seçtiniz. Bu yüzden, ne insana ne doğaya ne de hayvana merhamet gösterebiliyorsunuz. İşte bu, sizin asıl acınası halinizdir. O kadar korkaksıňız ki, anca arkanıza güç hissederek saldırırsınız, o güçte şu anki hükümettir.
Ozan
20 Aralık 2024

30 Aralık 2024 Pazartesi

 BOYKOT ETMEMİZ GEREKEN AKP'DİR





Cumhurbaşkanı Erdoğan hayat pahalılığı için "Fırsatçıları boykot edin" demiş. Ancak, asıl fırsatçıların kim olduğunu sorgulamak gerekiyor. Ekonomik krizin temel nedenleri, liyakatsiz kadroların yönetimdeki başarısızlıkları ve AKP hükümetinin yanlış ekonomik politikalarıdır. Öyleyse, hayat pahalılığının asıl kaynağı olan bu sistemi ve onun uygulayıcılarını boykot etmek gerekmez mi?
Kış aylarındayız, doğalgaz faturaları her geçen gün daha da kabarıyor. Peki, doğalgazı boykot edebilme şansımız var mı? Ya da elektrik ve su faturalarını boykot edebilir miyiz? Hayatta kalmak için temel ihtiyaçlarımızdan mı vazgeçelim?
Bütçemize göre pahalı gelen ekmeği almayalım mı? İnsanlar temel gıda maddelerine ulaşamıyorsa, bunun suçlusu gerçekten fırsatçılar mı yoksa yanlış yönetim mi? Örneğin, asgari ücrete %30 zam yapılırken, Cumhurbaşkanlığı tarafından belirlenen yeniden değerleme oranı %43,93 olarak açıklandı. Bu oran ilk olarak Motorlu Taşıtlar Vergisi'ne (MTV) yansıtıldı ve en düşük MTV, sıfır araçlar için 4.834 TL olarak belirlendi. Şimdi, bu vergiyi mi boykot edeceğiz? Boykot etmek mümkün mü?
5 bin liraya oturduğumuz evi, ev sahibi 20 bin liraya çıkardıysa ve biz Cumhurbaşkanı'nın sözlerine uyarak eski kirayı ödemeye devam edersek, ev sahibi bizi mahkemeye vermez mi? Peki, bu durumda mahkemelerin kararı ne olacak? Cumhurbaşkanı, yargıya bu konuda bir talimat verdi mi?
Ayrıca, "faiz sebep, enflasyon sonuç" gibi ekonomik akılla bağdaşmayan söylemler, bugün yaşadığımız ekonomik sorunların temelinde yatıyor olabilir mi? Bu söylem yüzünden Merkez Bankası'nın bağımsızlığı zedelenmiş, Türk Lirası hızla değer kaybetmiş ve halkın alım gücü erimiştir.
Gerçekçi ve rasyonel çözümler üretmek yerine boykot çağrıları yapmak, ekonomik sorunların üzerini örtmekten başka bir şey değildir. Halk, artık söylemlerle değil, icraatlarla çözüm görmek istiyor. Asıl sorulması gereken soru şu: Hayat pahalılığını kim yarattı ve bunun bedelini neden halk ödüyor?
Son tahlil de, asıl boykot etmemiz gereken AKP' dir. O nedenle "Derhal seçim" diyoruz.
Ozan
30 Aralık 2024

ÇÖZÜM: ÖRGÜTLENME VE BİLİNÇLENME

 Çözüm: Örgütlenme ve Bilinçlenme


Ankara Akyurt Sanayi Bölgesi’nde çalışan işçilerin yaşadığı hayal kırıklığı, asgari ücret açıklamasının ardından işçi sınıfının mevcut durumunu ve siyasal iktidarla olan ilişkisini açıkça ortaya koyuyor. Özgür Kaya’nın Evrensel gazetesindeki makalesinde belirttiği gibi, işçilerin çoğunluğunda asgari ücretin 24-25 bin TL arasında olacağı beklentisi varken, açıklanan 22 bin 104 TL’lik rakam büyük bir tepkiyle karşılandı. İşçiler arasında hızla yayılan telefon trafiği, yalnızca ekonomik bir memnuniyetsizliği değil, aynı zamanda siyasi bir uyanışı da işaret ediyor.
"Lümpen Proletarya" ve Bilinçsizlik Sorunu
Sol ve sosyalist jargonda "lümpen proletarya," kendi sınıf bilincine sahip olmayan işçi sınıfını tanımlamak için kullanılır. Bu tanım, Türk-İş’in 29 bin 503 TL önerisini "abartılı" bulan ve 24-25 bin TL gibi bir beklentiye razı olan işçileri anlatmada oldukça yerinde görünüyor. Ancak burada dikkat çekici bir ironi var: Kendi emeğinin gerçek değerini dahi savunamayan bu işçiler, ülkeyi 22 yıldır yöneten AKP hükümetinin ekonomik politikalarından şikayet ederken, yine aynı hükümete bağlılıklarını sürdürüyor.
İşçilerin, “Bunlar Allah’tan korkmuyorlar onu anladık. Oydan, seçimden korkuyorlar diye bilirdik o da kalmamış! Neden böyle yapıyorlar valla ben anlamıyorum?” gibi ifadeleri, siyasal İslamcıların dini retoriğiyle yıllardır manipüle edilen bir kesimin, bu manipülasyonun farkına varmaya başladığını gösteriyor. Ancak bu farkındalık, henüz bir sınıf bilincine dönüşmüş değil. İktidarın seçime doğru işçi sınıfını memnun edecek adımlar atması halinde, aynı işçilerin tekrar AKP’ye oy vereceğini öngörmek zor değil.
AKP'nin Hesaplı Stratejisi
AKP hükümeti, lümpenleşmiş işçi sınıfını yakından tanıyor ve onların tepkilerinin kısa sürede yatışacağından emin. Yıllarca dini söylemler ve ekonomik sadaka düzeniyle kendine bağladığı bu kitlelerin örgütsüzlüğünü avantaja çeviren iktidar, düşük asgari ücret kararını da benzer bir stratejiyle dayatıyor. İşçiler kısa süreli bir öfke ve hayal kırıklığı yaşasa da, örgütsüz oldukları için bu tepkileri somut bir direnişe dönüşmüyor.
Çözüm: Örgütlenme ve Bilinçlenme
Esas mesele, bu işçilerin nasıl organize bir güç haline getirileceği. Siyasal İslamcıların dini araçlarla kontrol ettiği bu kesimin, sınıfsal bir bilinçle hareket etmeye başlaması için sendikaların ve sol örgütlerin daha etkili stratejiler geliştirmesi gerekiyor. İşçilerin ekonomik hakları için mücadele ederken aynı zamanda dini manipülasyonlara karşı bilinçlenmeleri sağlanmalı. Bu süreçte sendikal hareketlerin, özellikle bağımsız sendikaların rolü kritik öneme sahip.
Eğer işçiler, seçim korkusunun yanı sıra örgütlenmenin gücünü de fark ederlerse, yalnızca ekonomik koşullarını değil, aynı zamanda siyasal temsil mekanizmalarını da değiştirme kapasitesine sahip olabilirler. Ancak bunun için hem bilinçli bir liderlik hem de kararlı bir dayanışma ruhu gerekiyor. İşçi sınıfının uyanışı, sadece ekonomik kazanımlarla değil, siyasal ve sosyal dönüşümlerle de anlam kazanacaktır.
ASGARİ ÜCRET
"İşçiler hayatta kalabilmek için küçük bir lüksünden vazgeçmeyi tercih eder; barınaksız kalacağına bir domuz ahırında yaşamayı, çıplak dolaşmaktansa paçavralar içinde gezmeyi, açlıktan ölmektense patates perhizini uygulamayı tercih edecektir. Hiçbir işi olmayan birçokları gibi sokağa düşüp dünyanın gözleri önünde ölmektense, yarım bir ücret ve iyi günlerin umuduyla yetinecektir. Hiçbir şeyin biraz fazlası demek olan bu küçük şey, asgari ücrettir."
Friedrich Engels
Ozan
29 Aralık 2024

26 Aralık 2024 Perşembe

OĞUL ERDAL'DAN DİRENEN BABA İNÖNÜ ve DEMOKRATİK TAVIR



Herşey "Ya Genç Olan Bülent Ecevit, Ya Ben!" sözleriyle başladı.

Garp Cephesi Komutanlığı, Lozan Kahramanlığı, eski başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı… İsmet İnönü’nün siyasi kariyeri, Türkiye Cumhuriyeti tarihine damga vuran başarılarla doludur. Ancak bu köklü kariyer, 1972 yılında CHP’nin 5. Olağanüstü Kurultayı'nda ilk kez sarsıldı. 87 yaşındaki İnönü, “Ya genç olan Bülent Ecevit, ya ben!” diyerek yeniden genel başkanlık için aday olmuştu. Bu hamle, Türkiye siyasi tarihinde liderlik ve değişim kavramlarını yeniden tartışmaya açtı.

İnönü, 87 yaşında hâlâ liderlik iddiasını sürdürürken, siyasette dinamizmin ve yeniliğin önemini sorgulatan bir tavır sergiledi. “Ya genç olan Bülent Ecevit, ya ben!” ifadesi, parti içinde demokratik rekabet yerine kişisel tercihleri ve otoriteyi ön plana çıkaran bir anlayışı yansıtıyordu. Bu tutum, parti içi demokrasiyi ve çoğulculuğu kısıtlayan bir yaklaşım olarak eleştirilebilir. Liderlik değişiminin kaçınılmaz olduğu bir dönemde, İnönü’nün bu direnişi, yeniliğe karşı statükonun sembolü olarak görülmesine neden oldu.

İsmet İnönü ile Bülent Ecevit arasındaki gerilim, yalnızca bireysel bir liderlik yarışından ibaret değildi. Bu çatışma, CHP’nin ideolojik ve stratejik yönelimlerini de temsil ediyordu. İnönü, geleneksel ve statükocu bir çizgiyi temsil ederken, Ecevit, reformist ve halkçı bir lider olarak değişimi savunuyordu. 14 Mayıs 1972’de yapılan seçimde Ecevit, 826 oyla CHP’nin üçüncü genel başkanı olarak seçildi ve bu zafer, CHP’nin değişim sürecinde önemli bir dönüm noktası oldu.

Siyasette liderlik ve yaş tartışmaları, tarih boyunca birçok kez gündeme gelmiştir. Ancak İnönü’nün bu örnekteki tutumu, siyasette egonun ve koltuk sevdasının nasıl ülke gerçeklerinin önüne geçebileceğini gösteriyor. Aynı durumu Deniz Baykal örneğinde de görmek mümkün. Baykal, yerine geçen Kılıçdaroğlu’nu eleştirirken, Kılıçdaroğlu bugün hâlâ CHP’de liderlik tartışmalarına müdahil olmaya çalışıyor. Benzer şekilde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel’in liderliğine sıcak bakmaması, CHP’nin lider yetiştirme konusunda hâlâ büyük bir sorun yaşadığını gözler önüne seriyor.

Siyasette Gençleşme İhtiyacı
İnönü’nün “gençliği dezavantaj olarak görmesi” ve parti yönetimine dair tavrı, siyasette kuşaklar arası değişim ihtiyacını da gündeme getiriyor. Bu durum, sadece bir dönemin veya kişinin eleştirisi değil, siyasi sistemin genel yapısına yönelik bir sorgulama gerektiriyor. CHP’nin kendi iç dinamiklerinde dahi çoğulcu demokrasiyi tam anlamıyla işleyememesi, toplumda da aynı sorunların yaşanmasının sebeplerinden biridir.

İnönü’nün tarihi başarıları tartışılmaz. Ancak liderlik anlayışında yeniliğe direnç göstermesi, uzun vadede partisine zarar vermiştir. Bugün CHP’nin hâlâ liderlik tartışmalarıyla boğuşuyor olması, geçmişten ders alınmamasının bir sonucudur. Siyasette koltuk hırsı ve egonun, ülke gerçeklerinin önüne geçmesi; değişim ve dinamizm ihtiyacını göz ardı eden her liderin en büyük yanılgısıdır.


Türkiye siyasetinde istisna teşkil eden nadir bir isim vardı: "Ya genç olan Bülent Ecevit, ya ben!" diyen İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü. O, siyasetin kirlenmişliği, koltuk kavgaları ve egoların çatışması karşısında uzun süre dayanamadı. Bu yozlaşmanın ortasında bile ilkeli duruşunu koruyarak, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Genel Başkanlığı görevini kendi isteğiyle bıraktı. İnönü, sadece siyaset sahnesindeki incelikli yaklaşımıyla değil, aynı zamanda topluma örnek olan ahlaki ve entelektüel duruşuyla da hatırlanmayı hak eden bir liderdi.
Ozan

25 Aralık 2024 Çarşamba

KÖLELERE ASLA ÖZGÜR OLACAKLARI KADAR ÜCRET ÖDEMEZLER

 


Asgari ücret, %30 zam yapılarak 22 bin 104 lira oldu.

Ancak gerçeklere bakalım:
Açlık sınırı: 23 bin lira
Yoksulluk sınırı: 70 bin lira
Ortalama kira: 25 bin lira
Bu rakamlar, işçinin asgari ücretle açlık sınırını dahi karşılayamayacak bir durumda olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
1 Mayıs 2023’te işçileri Taksim Meydanı’na çağırıp yalnız bırakan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, bugün açıklanan asgari ücret hakkında yaptığı şu açıklama trajikomiktir:
"İşçileri üretimden gelen güçlerini kullanmaya davet ediyorum."
Özgür Bey, önce kendi geçmişinize bakın:
1. Taksim'de işçileri yalnız bıraktınız.
2. Siyasal İslamcılarla diyalog kurulmayacağını anlayamadınız.
3. Derinleşen ekonomik krize rağmen “geçim” temalı bir miting ya da eylem organize edip halkı derhal seçim için harekete geçirmediniz.
Bu nedenlerle güvenilirliğinizi yitirdiniz.
Dahası, işçi gerçekten üretimden gelen gücünü kullanmaya başlarsa, sizin temsil ettiğiniz anlayışta bir CHP kalmaz. Eğer CHP varlığını korursa bu, ancak Atatürk’e duyulan saygı ile olur. Ancak sizin gibi halktan kopuk, sermaye sahipleri değil; halktan gelen, emeğiyle geçinen işçi, emekli, memur ve esnaflar bu partide yer alır.
Unutulmamalıdır ki:
Örgütsüz bir işçinin sınıf bilinci olamaz.
Örgütsüzlük, işçiyi “şükür” etmeye mahkûm eder.
Maksim Gorki’nin dediği gibi:
"Emek keyif veriyorsa yaşam güzeldir. Ama emek bir zorunluluk haline geldiyse, yaşam esarete dönüşür."



Bugün milyonlarca işçi, yaşamın esarete dönüştüğü bir karanlığa itilmiş durumda. Ve bu karanlıktan çıkış yolu, ancak örgütlü mücadeleyle mümkün olacaktır. Sözde değil, özde işçi mücadelesi verenlerle yan yana durarak…
Ozan

İNSAN ARIYORUM




Diyojen, Antik Yunan'da Sinizm felsefesinin en bilinen temsilcisidir ve bu felsefe, insanın doğaya uygun, sade, erdemli ve ihtiyaçlardan arınmış bir yaşam sürmesini savunur ve ona uygun biçimde yaşar...

Filozof Diyojen’in gündüz vakti elinde lamba ile Atina sokaklarında dolaştığında kendinisine
- “Ne yapıyorsun?” diye soranlara verdiği cevap
- “İnsan arıyorum, İnsan!” olmuş..
Büyük İskender, Diyojen'i, birbiri üstüne yığılmış insan kemikleri içinden bir şey ararken görerek ne yaptığını sorduğunda ise:
-"Babanızın kemiklerini arıyorum, ama hangisinin kölelere, hangisinin babanıza ait olduğunu kestiremiyorum." der.
Yine bir gün olimpiyat oyunlarından dönünce ona kalabalık olup olmadığını sorulduğunda, “Evet, kalabalıktı ama bir tane insan göremedim.” diyerek cevap verir.
Büyük İskender başka insanların kendisinden korkuyla kaçışmasına rağmen hiç istifini bozmayan Diyojen’e “sen benim kim olduğumu biliyor musun ?"der
Diyojen “sen benim kölemin kölesisin çünkü dünya benim kölemdir, sen de dünyanın kölesisin” diyerek cevap verir. Diyojen'in bu yanıtı çok hoşuna giden İskender kendisinden istediğini dilemesini söyler. Diyojen'in cevabı ise yaşam felsefesine uygundur: “Gölge etme başka ihsan istemem”.
Birincisi İnsanlık ve Erdem Eleştirisidir (İnsan Arıyorum):
Diyojen'in elinde lamba ile "insan arıyorum" demesi, erdemli, ahlaklı ve gerçek anlamda insan olmanın nadirliğini vurgular. Ona göre, çoğu kişi biyolojik olarak insan olsa da gerçek erdemden ve insanlığın özünden uzak yaşamaktadır. İnsan, yalnızca var olmakla değil, ahlaki değerler ve bilgelik ile tanımlanır. Fakat toplum, gerçek "insan" olmayı bırakıp, yüzeysel değerlere kapılmıştır. Diyojen, bu durumun çarpıklığını sert bir ironiyle gözler önüne serer.


İkincisi, Sosyal Statü ve Ayrıcalık Eleştirisidir (Kemikler Arasında Ayrım Yapamamak):
Büyük İskender'e verdiği cevapla Diyojen, ölüm karşısında herkesin eşit olduğunu ve toplumsal statülerin anlamsız olduğunu ifade eder. İskender'in babasıyla sıradan bir kölenin kemikleri arasında bir fark olmadığını söyleyerek statülerin geçiciliğini ve anlamsızlığını eleştirir. Ölüm ise, insanlık için nihai eşitleyicidir. Büyük İskender gibi bir imparator dahi sıradan bir köleyle aynı yazgıyı paylaşır. Diyojen burada, hiyerarşilere bağlı gururu anlamsızlaştırır ve insanoğlunun faniliğini hatırlatır.



Üçüncüsü, Kalabalık Bir Yığın Eleştirisidir (Olimpiyat Oyunları Yorumu):
Diyojen'in "Evet, kalabalıktı ama insan göremedim" sözleri, toplumun bireysellikten ve gerçek insanlıktan uzaklaşmış, yalnızca kalabalık bir yığın haline geldiği fikrini ifade eder. Bu, toplumsal yozlaşma ve erdem yoksunluğuna bir eleştiridir.



Dördüncüsü, Özgürlük ve Bağımsızlık Vurgusudur (Kölelerin Kölesi):
Diyojen'in İskender'e "sen benim kölemin kölesisin" demesi, dünya malına, güce ve otoriteye bağımlı olanların aslında özgür olmadığını ima eder. Ona göre gerçek özgürlük, ihtiyaçlardan arınmış ve dış etkenlere boyun eğmeyen bir yaşam sürmektir.
Beşincisi, Sadelik ve Özgürlük (Gölge Etme Başka İhsan İstemem):
Diyojen'in Büyük İskender'den hiçbir şey istememesi, ihtiyaçsız ve sade yaşam felsefesine uygun bir duruş sergiler. Ona göre mutluluk, dışsal şeylerde değil, insanın kendi iç dünyasında ve bağımsızlığında saklıdır.
Diyojen, erdemsiz bir toplumda bulunan bir insanın kendi ölümlülüğünü unutarak güce tapmasını eleştirir. Diyojen’in tavrı, sade ve dürüst bir yaşamı savunurken toplumun yapay değerlerini alaşağı etmeye çalışan bir felsefi tutumu yansıtır.
Bu hikayeler, Diyojen'in hayatı boyunca insanları düşünmeye sevk eden, statükoya meydan okuyan ve sade bir yaşamı öven bir filozof olduğunu göstermektedir.
Ozan

24 Aralık 2024 Salı

EKONOMİK ÇÖKÜŞÜN ANATOMİSİ

 Ekonomik Çöküşün Anatomisi: Geçmişten Günümüze Bir Karşılaştırma



Türkiye, 1994 ve 2001 yıllarında ağır ekonomik krizler yaşadı; ancak bu krizlerden kısa sürede çıkılarak ekonomik normalleşme sağlanmıştı. Bunun başlıca sebebi, o dönemde devletin ekonomiyi dengeleyici kurumsal yapısının varlığıydı. Sümerbank gibi sanayi ve perakende devi kurumlar, Et ve Balık Kurumu gibi halka uygun fiyatla ürün sunan kuruluşlar bu dengeyi sağlıyordu. Bugün ise bu kuruluşların hiçbiri yok, çünkü AKP iktidarı döneminde ilk iş olarak fabrikalar özelleştirildi, dolayısıyla bu kurumların bağlı olduğu mağazalar da kapandı.


O dönemde Hazine Müsteşarlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) gibi kısa, orta ve uzun vadeli ekonomik planlama yapan liyakatli ve uzman kadrolar görev yapıyordu. Bugün bu kurumlar ya kapatıldı ya da işlevsiz hale getirildi. Ayrıca, dünya çapında prestije sahip devlet üniversiteleri ve alanında uzman akademisyenler, nitelikli nesiller yetiştiriyordu. Oysa günümüzde apartmanlardan bozma üniversiteler, bilimsel yayınlarla adından söz ettiremeyen akademisyenler ve liyakatsiz kadrolarla dolu bir yükseköğretim sistemiyle karşı karşıyayız. Üstelik, AKP döneminde İlahiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Liseleri mezunları, devlet kademelerinde hızla yükseltilerek gözde memurlar haline getirildi.


Geçmişte ağırlıklı olarak kamucu politikalar uygulanıyordu; devletin denetim mekanizmaları aktif bir şekilde çalışıyordu. İhaleler, devlet ihale kanununa uygun olarak resmi gazetede ve ulusal basında ilan edilir, kapalı zarf usulü ve yeterlilik esaslarına göre yapılırdı. Bugün ise bu süreçler davetiye usulüyle, belirli şirketlere doğrudan verilerek adeta "peşkeş çekilmekte." Denetimsizlik ve kayırmacılık ekonomiye zarar veriyor.


Parlamenter demokrasinin eksikleri olsa da geçmişte kararlar, parlamentoda tartışmalar sonucunda alınır ve muhalefet etkin bir denetim mekanizması sağlardı. Bugün ise "şahsım devleti" olarak anılan tek adam rejimi, tüm kararları tek bir kişinin eline bırakmış durumda. Muhalefete bilgi verilmemekte, evraklara erişim engellenmekte ve zora düşüldüğünde "devlet sırrı" bahanesiyle açıklama yapılmamaktadır.


Adalet sistemi de dramatik bir dönüşüm geçirmiştir. Geçmişte küçük adliyelerde dahi bir nebze adalet sağlanabilirken, bugün büyük adalet sarayları var; ancak adalet yalnızca iktidar ve yandaşları için işliyor. Geçmişte yüksek enflasyon dönemlerinde dahi ücretler enflasyon oranı ve refah payı eklenerek artırılırdı. Bugün ise TÜİK tarafından manipüle edilen düşük enflasyon rakamları üzerinden çalışanların ücretleri bilinçli olarak düşük tutuluyor.



15 milyon mültecinin olduğu ve onların ihtiyaçlarını gözönüne alındığında, ekonomik gidişatın sonu, maalesef bir moratoryumla sonuçlanabilir. Dilerim yanılırım, ama tüm göstergeler bu kötü senaryoyu işaret ediyor.
Ozan
24 Aralık 2024

PARANIN BEDELİ: ÖMÜRDEN HARCANAN ZAMAN

 "Paranın Bedeli: Ömürden Harcanan Zaman"



“Bir şey satın aldığınızda ödemeyi para ile yapmazsınız. Ödemeyi yaşamınızdan, para kazanmak için harcadığınız zamanla yaparsınız.”
– Jose Mujica, Eski Uruguay Devlet Başkanı

Bu söz, modern tüketim alışkanlıklarının özünü çarpıcı bir şekilde özetliyor. Her harcama, yalnızca cüzdandaki parayı değil, aynı zamanda parayı kazanmak için harcanan yaşam saatlerini temsil eder. Bu nedenle, alışveriş yaparken şu soruyu sormalıyız: "Bu ürünü satın almak için hayatımdan kaç saat harcadım ya da harcamam gerekecek?"

Jose Mujica’nın vurguladığı bu gerçek, gelirine göre emeğinin değerini sorgulayan herkes için geçerli. Örneğin, asgari ücretle çalışan bir bireyin saatlik kazancı yaklaşık 23 lira 61 kuruş. Bu, bir saatlik emeğinin ancak iki ekmek (Bugün için geçerli) alabildiği anlamına gelir. Ben bugün bu satırları yazarken yeni asgari ücret AKP hükümetinin Çalışma Bakanı 22 bin 104 lira olarak açıkladı. Bu asgari ücretle çalışan bir bireyin saatlik kazancının 30 lira 70 kuruşa yükselmesi, yani üç ekmek alabileceği seviyeye geldiğidir. Ancak bu yalnızca bir matematiksel denklem değildir; aynı zamanda, bir insanın bir saatlik ömründen vazgeçmesi demektir.



Peki, neyin karşılığında bu fedakarlığı yapıyoruz? Daha fazla tüketim mi, daha az yaşam mı? Maksim Gorki bu soruya şu sözlerle cevap verir:
"Emek keyif veriyorsa yaşam da güzeldir. Ama emek zorunluluk olmuşsa yaşam esarete döner."

Neyzen Tevfik ise bu tartışmayı toplumsal bir eleştiriyle noktalıyor:
"Aslında herkese yetecekti ekmek.
Gel gör ki: Tarlaya karga dadandı,
Ambara fare,
Fırına hırsız,
Memlekete harami..."

Tüm bu ifadeler, bireyin emeğiyle yaşam arasında kurduğu bağı sorgulamasını ve toplumsal adaletin gerekliliğini hatırlatıyor. Ömürden harcanan her saatin değerini bilmek ve emeğin sömürülmesine karşı durmak, hem bireysel hem de toplumsal bir sorumluluktur.
Ozan
24 Aralık 2024

AVRUPA'NIN İKİ YÜZLÜLÜĞÜ: HANS ÖLMESİN HASAN ÖLSÜN

 Batı'nın İki Yüzlülüğü



Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın, Suriyeli göçmenlere yönelik politikaları uzun süredir tartışma konusu. Özcan, Suriyeli göçmenlerin Bolu'da bulunmasına karşı olduğunu açıkça ifade etmiş ve bu doğrultuda bazı radikal kararlar almıştı. Örneğin, yabancılara sunulan hizmetlerin ücretlerini artırarak caydırıcı bir politika uygulamış, Arapça tabelaları kaldırmış ve nikâh kıyma bedellerini astronomik rakamlara çekmişti. Bu kararlar sonucunda Bolu’daki yaklaşık 20 bin Suriyeli göçmen şehri terk etti. Bu durum, bazı çevrelerce özellikle "solcu" veya "sosyalist" olduğunu iddia eden kişi ve partiler tarafından yoğun bir şekilde eleştirildi.
Tanju Özcan’ın bu politikaları, uluslararası çapta da yankı buldu. Sözcü TV’deki bir röportajında Özcan, Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir’in kendisini telefonla arayarak eleştirdiğini aktardı. Özdemir, Özcan’a "Sen nasıl solcu ve sosyal demokrat bir belediye başkanısın? Suriyelilere böyle bir uygulama yapamazsın" diyerek tepki göstermiş. Ancak Özcan’ın Özdemir’e verdiği yanıt, Avrupa’nın göçmen politikalarındaki çifte standardı gözler önüne serdi. Özcan, Özdemir’e şu soruyu yöneltti: "Peki, siz Almanya olarak Suriyelilere sınır kapılarınızı açıp ekmeğinizi ve suyunuzu paylaşabilir misiniz?" Özdemir’in bu soruya yanıtı ise oldukça netti: "Biz yapamayız."
Avrupa’nın bu tutumu, iki yüzlü politikalarının açık bir yansımasıdır. Göçmenlere dair söylemlerinde insan hakları ve dayanışma gibi kavramları sıkça dile getiren Batı, pratikte tamamen farklı bir yaklaşım sergilemektedir. Tarih boyunca, savaş ve çatışmaları körükleyerek silah ticaretini artıran Batı, savaşların bedelini "Hans değil Hasan ödesin" mantığıyla Ortadoğu ve Afrika halklarına yüklemiştir.
Bu ikiyüzlülüğün bir diğer örneği, Batı’nın çevre politikalarındadır. Kendi topraklarını kirletmemek adına milyonlarca ton çöpü, para karşılığında Ortadoğu ve Afrika ülkelerine gönderen Avrupa, doğayı koruma söylemlerinde de samimiyetsizdir. En son Türkiye’nin Avrupa’nın çöplerini aldığını öğrenmemiz, bu sistematik sömürü düzeninin bir parçasıdır.
Batı’nın politikalarını değerlendirirken, bu tür çelişkileri görmezden gelmek mümkün değildir. İnsan hakları, çevre koruma ve dayanışma gibi evrensel değerleri savunuyormuş gibi yapan Avrupa, pratikte kendi çıkarlarını her şeyin önüne koyan bir strateji izlemektedir. Tanju Özcan’ın Cem Özdemir’e yönelttiği soru, Batı’nın bu samimiyetsizliğini ortaya koyan güçlü bir hatırlatmadır.
Ozan
20 Aralık 2024

CAMBAZA BAK SİYASETİ



İnönü, köy enstitülerinin kapatılması kararını alarak eğitimi ABD'nin hegemonyasına teslim etti. Bu adım, bağımsız ve özgün bir eğitim modelinin yok edilmesiyle sonuçlandı.

Ecevit ise taşımalı eğitim politikasıyla köylerde öğretmenlerin aydınlattığı yolları imamlara devrederek, köylerin kültürel ve sosyal dokusunu derinden sarstı.
Kılıçdaroğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu'nu cumhurbaşkanlığı adayı göstererek sözde sosyal demokrat bir partiyi sağ siyasetin yörüngesine sokma çabasını başlattı. Ardından 39 milletvekili vererek siyasal İslamcılarla iş birliği yaptı ve son olarak faşist bir partiye oylarımızı satarak bu politikaları taçlandırdı. Bu adımlar, kurucu değerlerinden koparılan CHP'nin sistematik bir şekilde yozlaştırıldığının açık göstergesidir.
İnönü ile başlayan, Ecevit ile derinleşen ve Kılıçdaroğlu ile bugünkü halini alan süreç, Türkiye'yi bugün içinde bulunduğu kaotik duruma sürükleyen bir projedir.
Sol damarın neden güçlenmediği sorusunun yanıtı, CHP'nin kurucu değerlerini bilmemesi veya proje kişiler tarafından yönetilmesidir. Asıl sorun, Atatürk'ten sonra anti-emperyalist bir liderin partinin başına geçmemesiyle başlamıştır.


Bugün Türkiye, derin bir ekonomik krizle boğuşurken emekçi, emekli, memur, esnaf ve köylü geçim sıkıntısıyla kıvranmaktadır. Ancak CHP, bu krizlere karşı halkın yanında durması gerekirken, geçim mitingleri düzenlemek veya derhal seçim çağrısı yapmak yerine pasif bir duruş sergilemektedir. Partinin yeni genel başkanı Özgür Özel, emperyalizmin desteğiyle iktidara gelmiş siyasal İslamcılarla uzlaşma yapılamayacağını anlamaktan uzak bir tablo çizmektedir. Daha da ötesi, uzlaşma adı altında halkın öfkesini dindirmeye yönelik pasif politikaların izlenmesi, bu emirlerin yine emperyalizmden geldiğini göstermektedir.
Sonuç olarak, Türkiye'nin kurucu partisi CHP, kurucu ideallerine dönmediği ve anti-emperyalist bir çizgi izlemediği sürece sol damar güçlenmeyecek ve ülke bu kısır döngüden kurtulamayacaktır.

Cambaza bak hikayesi şöyle:

Eskiden yükseğe bir ip gererlermiş, cambaz ipin üstünde yürürmüş, yan kesiciler de insanların yukarıya bakması için “cambaza bak cambaza bak” diye elleriyle yukarıyı gösterip milletin cebinde, cüzdanında ne varsa alırmış.
Yıllarca ülke insanını “cambaza bak cambaza bak” diye seçimlerde oylarını aldılar, değişen tek şey halk daha fakir, daha mutsuz, daha umutsuz...

2500 yıl öncesinde yaşayan Sokrates'ten örnek:

Ahlak filozofu Sokrates, 51 tane jüri önünde yargılanıyor ve idam kararı veriliyor, baldıran zehri ile öldürülüyor.
Ondan önce sevenleri, "seni hapishaneden kaçıralım" diyorlar. "Bu ahlâksızlıktır" diyor ve kabul etmiyor.
Uydur kaydır sözlere başvur jüri seni affedebilir deselerde ahlak filozofu bunu da kabul etmiyor.
Tarihe geçen savunmasında idam kararı veren jüriye şunları diyor.
"Ölümden korkulmaz, çünkü ölümün çaresi var. Ölürsün kurtulursun, ama yanlış yapmanın çaresi yoktur.
Yaptığınız yanlış kıyamete kadar sizinle birlikte gelecektir."
Bugün 2500 yıl geçmesine rağmen, Sokrates'in ismini bilmiyen yok.
Peki onu mahkum eden jüri heyetinin isimlerini bilen varmı?
Yok!
"Şu hayatı öyle bir yaşa ki kapanışta kendini alkışlayabilesin..."
Ozan

22 Aralık 2024 Pazar

KİM BU BORA GEZMİŞ

 KİM BU BORA GEZMİŞ



Biraz önce bir paylaşım gördüm: "Saygı gecesi: Deniz’imizin ağabeyi Bora Gezmiş 80 yaşında" diye. Bir anma gecesi düzenlenecekmiş. Ama sormadan edemiyorum: Bora Gezmiş'in, Deniz Gezmiş’in ağabeyi olmaktan başka hangi özelliği var?
Yıllarca Deniz Gezmiş'in adını ve anılarını kendine sermaye yaptı. Bu adam, Deniz Gezmiş’in mirasını adeta ticarete dönüştürdü. İnternette araştırdım; Deniz Gezmiş’in ağabeyi olması dışında hiçbir bilgiye ulaşamadım. Ne iş yapar, mesleği ne, nerede çalışmış, evli mi, çocukları var mı? Kocaman bir muamma.
Deniz Gezmiş, devletin haksızlıklarına karşı çıkan, ödün vermeyen, sapına kadar sosyalist bir devrimciydi. Ama Bora Gezmiş'e bakıyorum; bugün muktedirlerin sofralarında, dansöz kıvraklığıyla kendine yer bulmuş bir figür.
Bu durum sadece Bora ile sınırlı değil. Saygı duyduğumuz Terzi Fikri’nin oğlu bile "Yetmez ama Evet" çizgisine savruldu. Sonra Ufuk Uras’la parti kurdu. Bugün Ufuk Uras, MHP lideri Bahçeli ile el ele. Yaşar Okuyan gibi bir faşistin kardeşi TKP üyesi Arif Ekim ise soyadını değiştirmek zorunda kaldı; Okuyan soyadından utanıp Ekim soyadını aldı.
Peki ya Bora Gezmiş? Belki faşisttir, belki liberal, belki de apolitik bir kişidir. Ancak gerçek şu ki, Deniz Gezmiş’in mirasını yüceltmeye çalıştığını iddia edenlerin çoğu nekrofil sevicidir, bu mirası ve anıları paraya tahvil eden kişilerden başkası değil.
Bizim saygımız Deniz Gezmiş’e, yoldaşlarına, onların düşüncelerine ve pratik mücadelelerine. Kardeşlik, akrabalık ya da şekilsel bağlar değil, devrimci duruş esastır.
Ozan